Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
sylvia plath
ensonhaber.com'dan alınmıştır.

Karanlığın ve Ölümün Şairi: Sylvia Plath

İçinde susturamadığı o sesi yazan, karanlığın ve ölümün şairi Sylvia Plath kısa ve bulantı dolu geçirdiği hayatına 1932 yılında ABD’de gözlerini açtı. Şair kimliği ile gerçek hayatı iç içe geçmiş, çocukluğu ileri yaşlarını da büyük ölçüde olumsuz etkilemiştir. Oldukça küçük yaşta kaybettiği katı, mesafeli, ilgisiz olan, hastalığını haber vermeye dahi tenezzül etmeden ölen babasının geride bıraktığı enkaz hayatı boyunca ondan nefret etmesine sebep olmuştur. Mükemmelliyetçi, anlayış ve empatiden yoksun bir anneye sahip olması buna bir de geçim sıkıntısının eklenmesi kendisinin üzerinde büyük bir baskı yaratmış ve kendisinde büyük bir hasar bırakmıştır.  Öyle ki görece ne kadar başarılı olursa olsun kendisini hep yetersiz görmüş, hırsı, içinde olduğu depresif halini daha da tetiklemiştir. Boğuştuğu bütün bu duygular, zihninde susturamadığı sesler taşmış ve 8 yaşında ilk şiirini kaleme almıştır.

sozcu.com.tr’den alınmıştır.

Cambridge Üniversitesi’ni burslu kazanan Plath’in çocuk yaşlarında ortaya çıkmış ileri derecede manik depresif bozukluksadece başarılı öğrencilik sürecini değil hayatı boyunca yaşayabileceği bütün iyi anları, hissedebileceği güzel duyguları gölgelemiştir. İlk intihar girişimini yirmi bir yaşındayken fazla dozda uyku hapıyla gerçekleştirmiş ve şok tedavisiyle rehabilite edilmiştir. Babasının etkisini hayatının sonuna kadar atlatamamış, onunla hep bir kavga vermiş, içindeki bu nefret onu öldürme isteği şeklinde bile ortaya çıkmıştır. Hiç bitmeyen bu kavga onun hırçın, öfkeli, şiddete ve intihara meyilli birisi olmasına sebep olmuştur.

“Babacığım öldürmek zorundayım seni…

Ben zaman bulamadan ölüverdin…”[1]

Tutunacak bir cana ihtiyacımız olduğunu söyleyen Plath’in hayatını mahveden tek erkek babası olmayacaktır. Tutunduğu ve kendisini kabul ettiğini sandığı o can, gün geçtikçe soluklaşacak, yok olarak onu bir boşlukta sallanır halde bırakacaktır. Bu boşluktan düşüşü sandığından hızlı olacak, Plath içine girdiği umutsuzluk döngüsünden kurtulamayacaktır.

ensonhaber.com’dan alınmıştır.

Kendisi gibi şair olan Ted Huges ile evlenmiş, evlilikleri Plath’in özgüvensizliğinden doğan kıskançlıklarla kısa süre sonra sallanmaya başlamıştı. Birbirlerini beslediklerini, kocasının onu daha iyi bir yazar olması için teşvik ettiğini söylese de bu durum ikisi arasında üstü kapalı bir rekabetin toprağını suluyordu. Kocasına olan bağlılığı, onun takdirine ve ilgisine olan açlığı onu daha üretken yapsa da içten içe tüketiyordu. Bu rekabet sadece evli bir çift, iki şair arasında yaşanan bir rekabet değil; aslında toplumsal rollerde cinsiyetlere verilen anlamın çatışmasıydı.

Plath bir kadından beklenilen naifliği göstermemiş, kişisel ve tabu olan konuları şiddet içerikli imgelerle süsleyerek işlemiştir. Kocası, aksine, daha gerçekçi, daha yere basar bir şiir anlayışıyla bir erkeğin yapması gerekeni yapıyordu. Biri alkışlanıp yüceltilirken diğeri kınanıyor, yıkıcı eleştirilerle ötekileştirilerek dışarıda bırakılıyordu. Öyle ki toplu şiirlerinin yayınlandığı kitap kapağına ‘Ted Hughes tarafından yayına hazırlanmış ve sunulmuştur.” yazılıyor, o ise duyduğu hayranlık sebebiyle emeğinin çalınmasına bile göz yumuyordu.

ensonhaber.com’dan alınmıştır.

Sylvia’nın bütün hayatını ve kendisindeki her şeyi kattığı yazılarının yayın haklarına bile sahipti kocası. Buna rağmen kocasını ilahlaştırıyor, kendisini değersizleştiren hiçbir şeye ses çıkarmıyordu. Çünkü aslında istediği tek şey sevilmekti. Her zaman hissettiği o boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Zarar gördüğünü bilse bile peşinden koşuyor, elindekini kaybetmemek için kendi sevgisine tutunuyordu. Gerçeğin ve sahtenin çelişkisiyle, olanın ve olmasını istediğinin yarattığı ikilemle savaşıyordu.

“Neden böyle korkunç derecede hüzünlü olmam gerek bilmiyorum ama içimde o acınası ‘kimse beni sevmiyor’ hissi var.”[2]

Daha iyi olma çabası, birlikte çalıştığı insanlar ve kocasıyla yaşadığı çekişmeler onu, bilincindeki derinlikleri irdelemeye itiyordu. Yaşadığı bunalımlar ve karamsarlık kocasının ihanetleriyle onu iyice içine çekmişti. Tamamen yaşaması öngörülmüş, olması gerektiği düşünülen bir hayatı yaşıyordu. Çocuklarına annelik ediyor ve her bakımdan onu mutsuz hissettiren, kendine saygısını gün be gün yok ettiren, evinde kocasını bekleyen bir eş oluyordu. Artık bastırılmış, köleleştirilmiş kadının isyanını ve öfkesini söylüyordu. Sırça Fanus’ta kadını çevreleyen toplumu ve toplumun onu koyduğu yerden, ona verdiği anlamdan nasıl sıyrılıp çıkamadığını anlatıyordu. Şiirlerinde öldürdüğü onu ve bütün kadınları yutan faşist eril tutumdu.

“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği oysa bir erkeğin biri temiz öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.”[3]

 Evliliği ona muhtaç olduğu sevgiyi, kaos olan düşüncelerini sakinleştirecek o huzuru sağlayamıyordu. “Aday” şiirinde yansımaları görünen bu kurumu tamamen yapay, dayanılması zor, karşılıksız ve sadakatsiz olarak açıklıyordu. Bir aile değildi o: bir kadındı ve bir erkek dünyasının içine kapatılmıştı.

“Ben birinin karısıyım.”[4]

ensonhaber.com’dan alınmıştır.

Sıkıştığını hissettiği o çıkmazlara yeni birini eklemişti kocası; bu sefer kurtuluşunu kesin ve geri dönülemez bir şekilde sağlamaya kararlıydı. Son zamanlarda sanki kurtuluşuna yaklaşmanın verdiği hazzı düşünerek ‘görünürde’ yaşıyordu. Onu ölüme götürse de yaşadığını hissettiği son anı boşanma eşiğinde olduğu kocasıyla, hayatının aşkıyla yaşamıştı. Yine bir annenin yapması gerekeni yapıp çocuklarıyla ilgilendiğinden emin olduktan sonra mutfakta gazını açtığı fırına girerek içinde yaşadığı fanustan kurtulmuştu. ‘Bu fanusta ölmek de yaşamak kadar zordu çünkü ölmek bir sanattı, her şey gibi.’

“Diğer her şey gibi ölmek de bir sanattır. Ben bunu son derece iyi yapıyorum.”[5]

Onun için ortaya çıkanın, yazmanın, onu şair yapmasının bir önemi yoktu: Şiir yazma tecrübesi asıl önemli olan şeydi. İntiharını yaratan da onu anlamlı kılan da yaratma olgunluğuna eriştiği o düşünceler bütünüydü. Ölümü sadece kurtuluşuydu: Bu hayatından kurtulmuş yeni bir hayata başlamıştı. Zihnindeki karmaşadan, gökyüzünden bir türlü dağılmayan hüzün bulutlarından, her an geceyi yaşadığı hayatından kurtulmuş ve özgürlüğüne kavuşmuştu.

ensonhaber.com’dan alınmıştır.

Bizler için alışkın olduğumuz durumların değişmesi bile çizgimizden kaymamız için yeterlidir. Bu çizginin eğri ya da doğru, bizim için iyi ya da kötü olmasının da bir önemi yoktur. Asıl önemli olan bizi yeni neyin beklediğini bilmemenin verdiği korku, biliyorsak da bunun için göze almamız gereken fedakarlıklardır. Bu fedakarlıklar ne içindir? Öncesinde yaşadığımız şeyler nedir ve bunların üzerine daha ne fedakârlık göstermeli, yeni çizgimizin ne getirdiğini nasıl bir umutla beklemeliyiz? Yaşam ve ölüm arasındaki seçimi belirleyen budur işte: Umut.

Yerinden oynamış bir taşın asla eskisi gibi durmaması, dursa bile bir kere yerinden oynadığı gerçeğinin asla değişememesi gibidir bu yenilikler. Bu her insan için böyledir, sadece yıkıcılığı farklıdır. Kimisi bunun yıkıcılığını öldürmeyi umarak geçirir hayatını, kimisi de bu umudun altında ezilmemek için kendini öldürür.

Bir şair ruh için, fazla hisseden, fazla düşünen ve bununla başa çıkamayan bir ruh için ölümü göze alabilmek yaşama cesaretini göstermekten daha kolaydır. Bundandır ki birçoğu artık yaşamamayı, hissetmeye, düşünmeye tahammül edemedikleri gerçeklere tanık olmaya tercih ederler. “Hayatın neresinden dönülse kârdır’’ demiş Nilgün Marmara, aynı Plath gibi çok uzun yol gitmeden dönmeyi seçmiştir.

Sylvia Plath, diğer her şeyi, doğayı yok edemediği için kendini yok eder. Bir ağaç değildi, çünkü köklerini batırıp tutunabileceği bir toprağı, her baharda yeşilleneceği bir umudu yoktu. Bir çiçek de değildi, çünkü onu güzelleştirecek, renkli yapraklarını açtıracak bir sevgiyi hissetmemişti. Sahip olamasa da bir ağacın ömrüne kalkışmanın anlamını bilen o çiçeğin cesaretine sahipti.

mail.gaziantephaberler.com’dan alınmıştır.

 


Kaynakça

Listelist, 12 Maddede Tutkulu Yaşayıp Tutkulu Veda Eden Şair Sylvia Plath, Güncelleme Tarihi: 29 Kasım 2014, Erişim Tarihi: 01.05.2020, https://listelist.com/sylvia-plath-kimdir/

Dipnotkitap, Sylvia Plath, Güncelleme Tarihi: 7 Haziran 2007, Erişim Tarihi: 01.05.2020,  http://dipnotkitap.net/SIIR/SAIRLER/Sylvia_Plath.htm

Şiir Antolojim, Türk ve Dünya Şiirleri Antolojisi, Sylvia Plath, Boyunayım, Güncelleme Tarihi: 13 Temmuz 2013, Erişim Tarihi: 01.05.2020, https://siirantolojim.wordpress.com/tag/sylvia-plath/

Edebiyat Haber, Sylvia Plath: “Şiir yazarken kendimi tamamlanmış hissediyorum”, Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2012, Erişim Tarihi: 01.05.2020, https://www.edebiyathaber.net/sylvia-plath-siir-yazarken-kendimi-tamamlanmis-hissediyorum/

Nilgün Marmara, Sylvia Plath’in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (Erişim tarihi:25.04.2020)

[1] “Sylvia Plath’in babasına yazdığı şiir”, Cafrande, Erişim Tarihi: 19.05.2020, https://www.cafrande.org/sylvia-plathin-babasina-yazdigi-siir-her-kadinin-gonlunde-bir-fasist-yatar/

[2] Sylvia Plath, Günlükler: Bir Edebiyat Olayı, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014, s.483

[3] Sylvia Plath, Sırça Fanus, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012, s.85

[4] “Üç Kadın”, Sylvia Plath, AyMavisi, Erişim Tarihi: 19.05.2020, http://m.aymavisi.org/site/hikaye/Uc%20Kadin%20-%20Sylvia%20Plath.html?smallView=1

[5] “Bayan Lazarus”, Sylvia Plath, Şiir Antolojim, Erişim Tarihi: 19.05.2020, https://siirantolojim.wordpress.com/2013/07/13/bayan-lazarus-2/