Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Kapitalizmin Doğuşuna Tarihsel Bir Bakış
kapitalizmin doğuşu

Kapitalizmin Doğuşuna Tarihsel Bir Bakış

Giriş

Kimi zaman bir siyasi görüş, bir yaşam biçimi, kimi zamansa bir eleştiri aracı, hatta hakaret argümanı olarak kullanılan kapitalizm söylemi, tanımsal açıdan çeşitli tartışmalara yol açan bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bu tanımlar zaman zaman sayfalar dolusu açıklama ve değerlendirme çabalarından oluşurken bazıları ise tek kelimelik özetlemelerden ibarettir. Tek kelimelik özetlemeler arasından en yaygını ise kapitalizmin kısaca “sermayecilik” olarak tanımlanmasıdır.[1]

Yaygın olarak kullanılan diğer tanımlamalardan bir diğeriyse kapitalizmin salt üretim ilişkisi açısından değerlendirilmesi üzerinedir ve kapitalizmi üretimin tekelleşmesi yoluyla piyasaya tümüyle hakim olma ve kontrol etme yönelimi olarak tanımlar.[2]

Öne çıkan düşünürlerin tanımlarından en çok kabul edilenler ise Marx’a ve Weber’e ait tanımlamalardır.

Marx’ın düşüncesi temelde sermaye ve emek kavramları arasında bir yabancılaştırıcı ilişkiye dayanır. Buna göre eğer bir yerde üretim araçlarını tekelleştirmiş ve kontrolü altına almış sermaye sahipleri -yani bir burjuva sınıfı- varsa ve proleterya üretimde istihdam edilmek üzere beden gücünü belli bir ücret karşılığında sermaye sahibine arz ediyorsa orada kapitalizmin özü oluşmuş demektir.[3]

Weber’in tanımı ise kapitalizmin temelde rasyonalite ile ilişkilendirilmesine dayanır.[4] Weber’e göre kapitalizm sıkça anıldığı gibi bir “sınırsız kar etme güdüsü” değildir. Aksine bu güdünün dizginlenmesi söz konusudur. Çünkü her ne kadar ihtiyaçların özel işletmelerce karşılandığı bütün iktisadi sistemlerde bir nebze de olsa kapitalizmle iç-içelik mevcut olsa da, kapitalizmin gerçek manada ortaya çıkabilmesi için rasyonel sermaye muhasebesinin, para serbestisinin, teknolojinin, akılcı bir hukuk sisteminin, özgür emek anlayışının ortaya çıkması ve iktisadi hayatın ticarileşmiş olması gerekmektedir.[5]

Kapitalizmin ne olduğuna ilişkin tanımlar kadar önemli bir diğer şey ise kapitalizmin ne olmadığıdır. Öncelikle kapitalizmle birlikte en çok birbirine karıştırılan kavram serbest piyasa ekonomisidir. Her ne kadar kapitalizm serbest piyasa ekonomisi içerisinde bir rekabet ortamını desteklese de serbest piyasa çeşitli formlarla tarihte kapitalizmden önce de var olmuştur ve kapitalizm salt olarak serbest piyasa ekonomisi demek değildir.[6]

Ayrıca kapitalizmle birlikte sıkça kullanılan kar etme güdüsü söylemi de kapitalizmi tek başına tanımlayamaz. Zira kar etme arzusu insanlık tarihi kadar eski bir güdüdür ve söylem olarak bir ekonomik sistem tanımlaması yapmak için yeterli değildir.

Kar etme arzusu kavramına benzer bir diğer kavram ise sermaye kazanımıdır. “Bir ticari girişimin gerçekleşmesi ve yürütülmesi için gerekli para ve paraya çevrilebilecek şeylerin tümü” olarak ifade edilebilen sermaye, kelime olarak olmasa da en az paranın kendisi kadar geçmişi olan bir olgudur. Hatta kapitalizme atfedilen “durmaksızın sermaye elde etme amacı” tanımı merkantilizmin ana esası olarak tarihte yer alır. Bu yüzden birçok tarihçinin kapitalizmden önceki son durak olarak gördüğü merkantilizmi anlamak kapitalizmin doğuşunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

1. Merkantilizm

Uluslararası ticarette değerli madenlerin mübadele aracı olarak kullanılması sonucu altın ve gümüş sermayesine sahip olmanın zenginlik olduğu orta çağın geç dönemlerinden ortaya çıkan merkantilizm, temelinde sermayenin büyümesi için olabildiğince maden stoku yapılmasını ve değerli maden karşılığıyla yapılan ithalatın mümkün olduğunca azaltılıp ihracatın arttırılmasını esas alan ekonomik anlayıştır.[7] Kısaca merkantilizme göre devletler olabildiğince fazla altın ve gümüş stokuna sahip olmanın yollarını aramalı ve olabildiğince bu stokun diğer devletlere geçişine izin vermemelidir. Bunun için de zorunlu olarak ithal edilen mallar olabildiğince hammadde odaklı olmalı, işlenmiş mallar ithal edilmektense üretilmelidir. Her ne kadar merkantilizm devlet odaklı bir ekonomik anlayış olarak algılansa da, aslında tüccarların ve diğer sermaye sahiplerinin de o dönemde güttüğü ilkeler bütünüdür.

Bu ilkeler aslında dönemin sömürgecilik politikalarıyla bir bağ kurmamıza da yarayabilirler. Zira sömürgecilik sayesinde devletler hem işleyip altın ve gümüş karşılığında satabilecekleri hammaddelere ulaşma imkanı elde ederken hem de söz konusu işlenmiş malları satabilecekleri pazarlara da erişebilirler.

Merkantilizmi kapitalizmden ayıran nokta ise aslında biraz da anlayışın gözden düşme noktasıyla alakalıdır. Bu nokta değerli madenlerin ve paranın iç ve dış piyasada miktar olarak artışıyla “enflasyon” adı verilen kavramın etkisinin artmasıdır. Aslında enflasyon kavramı ilk defa İspanyolların Amerika’dan gemiler dolusu gümüşü zenginlik ümidiyle Avrupa’ya getirmeleriyle ortaya çıkmıştır.[8] Altın ve gümüş stoku yapma anlayışının hakim olduğu ekonomik anlayışta İspanya da doğal olarak elde edebildiği kadar gümüşü elde etme amacıyla coğrafi keşifler sonrası işgal ettiği Amerika’dan ülkesine maden akışı sağlamıştır. Ancak bu gümüş iç ve dış piyasadaki toplam gümüş miktarını da arttırdığından aslında sermayeye dahil olsa bile işe yaramamıştır. Kapitalizmi aslında sermayecilikten ve merkantilizmden ayıran temel nokta da budur. Kapitalizmde ancak yatırımlarla gerçekleştirilebilecek ekonomik büyüme esastır. Merkantilizm hem ithal mal karşıtı politikalarıyla hem de altın ve gümüş sermayesinin karşılıksız artışıyla sebep olduğu enflasyon ile ülkelerde tüketimin ve alım gücünün azalmasına yol açmıştır. Alım gücünün azalması ayrıca bir kez daha tüketimin azalmasına yol açacağından bu negatif döngüye kapılan sermayeler hızla erimişlerdir.

Bu manada ilk dönem kapitalizminin İspanya’nın aksine sermayesini daha dinamik tutan ve yatırım yanlısı İngiltere’de hayat bulduğu söylenebilir. Çünkü kapitalizm sermayeyi genişletme esaslı olduğu kadar, hatta daha da önemlisi, üretimin ve tüketimin hem kendisini arttırmaya hem de yöntem ve araçlarını geliştirmeye odaklıdır. Gelişimden kasıt dönemin şartlarına ayak uydurmak olmakla beraber, üretimde amaç sermaye sahibinden ve emekçiden de öte pazarın ihtiyacının karşılanması üzerinedir. Pazar ise insanlık tarihi boyunca ihtiyacı karşılanmaya yönelik ne kadar çabada bulunulursa o kadar büyüyen ve ihtiyaçları çeşitlenen bir ortamdır.

Aslında İngiltere başta olmak üzere genel olarak da Avrupa’nın neden kapitalizmin doğduğu yer olduğu sorusu da sıkça tartışılan bir konu olarak karşımıza çıkar. Bu sorunun cevabında ise başta siyasi ve fikirsel olmak üzere Avrupa tarihinin incelenmesi önemli bir yer tutacaktır.

2. Siyasi Arka Plan

Öncelikle erken ve orta dönem boyunca ortaçağ boyunca özellikle Batı Avrupa yetki gücü oldukça sınırlı krallar ve yönetimi elinde tutan feodal beylerin odağında bir siyasi yapıya sahipti.[9] Ayrıca kilise de çok etkin bir güç olarak dönemin yapısında kendisine yer buluyordu. Roma imparatorluğunun yıkılmasının ardından ortaya çıkan siyasi otorite boşluğunda feodal beyler bölgesel yönetimlerde hâkim olsalar da siyasi yapılar arası etkileşimi denetleme ve düzenleme görevini kilise üstlenme eğilimindeydi.[10]

Bu eğilim zaman ilerledikçe feodal beyleri dönemin kaynaklar açısından zengin bölgesi olan Orta Doğu’ya yöneltme yolunda kullanıldı. Hâlihazırda topraklarının genişlemiş olması sebebiyle zaten iktisadi ve siyasi gücü artmış olan kilisenin bu teşviki hatta teklifi kabul edildi ve MS 1090-1290 yılları arasında 8 büyük haçlı seferi düzenlendi.

Seferler askeri açıdan başarılı olmaktan uzak olsa da Avrupa için önemli bazı gelişimlerin kapısını aralamıştı. Bu gelişimler en başta iktisadi kökenliydi.

Seferlerin birçoğunun deniz yoluyla gerçekleşmesi öncelikle Avrupalıların Akdeniz’i kontrolü altına almasını sağlamıştı. Tıpkı kara yollarında olduğu gibi deniz ticareti de bir çeşit otoritenin ve güvenliğin sayesinde gelişim gösterebilirdi. Ayrıca daha önce az etkileşime girilmiş topraklarla etkileşime girilmesi en başta ticaret hacmini de arttırmıştı. Ticari faaliyetlerin ve teknoloji transferinin artması sebebiyle deniz ticareti yaklaşık olarak aynı senelerde yükselişe geçmişti.

Deniz ticareti başta olmak üzere ticari faaliyetlerin gelişmesi Avrupa’da ticaretle uğraşanların zenginleşmesine ve tüccarların siyasi otoritede söz sahibi olmasına yol açtı.

Özellikle, önemi artmış ve denize kıyısı olan büyük şehirlerde ortaya çıkan burjuva sınıfı, siyasi yapının feodalizmden ticari faaliyetleri güvence altına alacak güçlü merkezi yapılara evrilmesinde söz sahibi olmuşlardır.[11] Örneğin kralları feodal beylerin etkisinden ayrılmaları yönünde teşvik eden düşünürler genelde burjuvanın verdiği destekle siyasi fikirlerini yayma, hatta geliştirme imkanı sağlamışlardır. Hatta Rönesans ve aydınlanma gibi süreçlerin dahi gelişen burjuvazi bünyesinde/sayesinde ortaya çıkan entelektüellerin fikirleriyle örüldüğü bile söylenebilir.

Hem burjuva destekli entelektüeller sayesinde fikirsel güç kazanan hem de bizzat burjuvanın maddi desteğiyle teşvik edilen Avrupalı merkezi yönetimler ise önce feodallerin sonra kilisenin gücünü kırarak siyasi otoriteyi ele geçirdiler. Bunun sonucunda birleştirici güç olarak ulus fikri güçlendi ve ulus devletler ekseninde bir Avrupa siyasi yapısı ortaya çıktı.

Avrupa siyasi yapısının değişmesinde feodalitenin çöküşü kadar kilisenin de etkisini kaybetmesi etkiliydi. Kilisenin etkisini kaybetmesi ise merkezi otoritelerin güçlenmesiyle birlikte kilisenin dünyevi iktidar konusunda muhalif fikirlerinin etkisini yitirmesine de sebep olmuştu.

3. Kilise

Kilisenin dünyevi servet kazanımına karşı çıkan muhalif görüşlerinin etkisini kaybetmesinde ise Martin Luther ve John Calvin gibi isimlerin görüşleri ve başlattıkları akımlar etkili oldu.

Almanya’da ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı bir dönemde yaşayan ve ticari faaliyetlere karşı tutum sergileyen kiliseye karşı çıkan Luther, her ne kadar feodalizmin kurumlarına sadık kalsa da, bireyin çalışması karşılığında mülk kazanımını savunmuş ve özel mülk sahipliğinin yararlı bir şey olduğunu öne atmıştı.[12] Hatta dindar birisi bol miktarda sermaye kazanmak için sıkı çalışmayı kendisine bir görev olarak görmeliydi.[13]

J.Calvin ise Martin Luther’e göre daha çok yayılmış fikirlere sahipti. Bunun sebebi biraz da Luther’in daha çok Almanya odaklı etkili olmasıydı. Calvin’in fikirlerinin kapitalizmin doğuşuyla ilgili en çok üzerinde durulması gereken tarafı kesinlikle “artan kazancın sermaye mallarına dönüştürülmesi gerektiği” üzerine görüşleridir.[14] Hatta bu görüşünün daha sonraları Weber tarafından kapitalizmin doğuşuna ortam hazırlamış olduğu iddia edilecektir.

Weber ayrıca reformun yaygın bilinenin aksine kilise otoritesinin ortadan kaldırılması olmadığını, sadece var olan biçiminin değiştirilmesi olduğunu ileri sürer.[15] Ona göre Cenevre, Hollanda ve İngiltere gibi ticaret aristokrasisinin geliştiği yerlerde reformcular kilisenin etkisini yok etmek bir yana, tam tersine kilisenin otoritesini güçlendirmeye çalışıyorlardı. Hatta kilisenin yeteri kadar güçlü bir otoriteye sahip olmadığından yakınırlardı. Bunun sebebi ise kalvinizm başta olmak üzere Protestanlığın özellikle bahsi geçen yerlerde etkili olmasıydı. Yani burjuva sınıfı Protestan kilisesinin güçlü olmasının ticari açıdan gelişime katkı vereceğini savunuyorlardı.

4. Max Weber ve Protestan Ahlak-Kapitalizm İlişkilendirmesi

Weber’in bu konudaki görüşleri sadece sermaye arttırımıyla kapitalizmin doğuşu arasında bağlantı kurmasıyla sınırlı değildir. Kendisi kalvinizm başta olmak üzere Protestanlığın kapitalizmin ortaya çıkışında etkili olduğunu ileri sürer. Hatta bunun da ötesinde, kapitalizmin tanımında bahsettiği rasyonel sermaye muhasebesi, para serbestisi, teknoloji, akılcı bir hukuk sistemi, özgür emek anlayışının ortaya çıkması ve iktisadi hayatın ticarileşmiş olması gibi hususları birer tamamlayıcı unsur olarak ele alırken Protestan ahlakı bir zorunlu unsurdur. Burada zorunluluktan kasıt Protestan ahlakının kendi deyimiyle tamamlayıcı şartların tamamladığı vücudun ruhu olarak vücuda can vermesi ve karakteristik özelliklerini oluşturmasıdır.[16]

Weber Protestan ahlakıyla kapitalizm arasında 3 temel bağlantı kurar. Bu bağlantılar Weber’e göre kapitalizmin doğuşuyla alakalı en büyük 3 ipucudur.

Birinci bağlantı, Protestanlıkla birey ve toplumun ekonomik durumları arasında bağlantı oluşudur. Weber’in gözlemlerine göre o dönemde Katoliklerle Protestanların yaşadığı ülkelerde Protestanlar hem bireysel açıdan hem de topluluk olarak daha zenginlerdir.[17]

İkinci bağlantı, 16. Yüzyıldan itibaren reform hareketlerinin değişime sebep olduğu ülkelerle endüstri kapitalizminin var olduğu ülkeler aynı ülkelerdir. Örneğin gelişmiş ekonomiye sahip İngiltere, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde reform hareketleri sonucu büyük etkiler oluşmuşken, hala Katolik nüfusun çoğunlukta ve etkin olduğu İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelerde kapitalizm henüz ortaya çıkmamıştır.[18]

Weber, zengin kentlerin çoğunun 16.yüzyıldan itibaren Protestanlığı kabul ettiğini belirtir.[19] Weber bu açıdan Kalvinizmin 16. Yüzyılda Cenevre ve İskoçya’da, 17.yüzyılda ise Hollanda, New England ve İngiltere’de çok güçlü bir otoriteye sahip olmasını örnek olarak verir.[20]

Üçüncü bağlantı, Protestan düşüncesiyle kapitalizmin rasyonelliği arasında örtüşme olduğudur. Burada kastedilen ise temelde Protestan ahlakıdır ve bu da Calvin’ci “ilahi takdir öğretisine” dayanır. [21]

İlahi takdir öğretisi temelde çalışmanın bir fazilet olduğunu, insanların mesleğini kendileri seçmeleri gerektiğini ve kilisenin yardımıyla kurtuluşa erişmenin mümkün olmadığını, insanın tanrının böylesi bir şeyi bahşetmesi için çabalaması gerektiğine işaret eder.[22]

Batı’ da bireyciliğin ortaya çıkması, kapitalizmin ilk belirtileri olarak kabul edilir. Ancak bireycilik, ilk olarak merkeziyetçiliğin ve onun zihniyeti olan kollektivizmi parçalayan feodalizm ile ortaya çıkmıştı. Weber’ e göre; modern bireyciliğin en önemli tarihsel temellerinden biri modernizm ve dinin etkisini yitirmesi değil, asketik tarikatlar ve mezheplerdir. Çünkü, modern kapitalist öz-ahlâkın bireyci ekonomik dürtülerini, yalnızca asketik mezheplerinin metodik yaşam biçimi meşru kılabilirdi.[23]

5. Teknik-Teknolojik Gelişmeler

Ulus devletlerin burjuva desteğiyle güçlenmeleri ve Katolik kilisesinin etkisinin kırılmasıyla birlikte denebilir ki tüccarların istediği ticari ortam gitgide daha da olanaklı bir hale geldi ve bu da Avrupa siyasi tarihinin kapitalizmin doğuşunun incelenmesinde ne kadar önemli olduğunu bize gösterdi.

Ancak hem burjuvazinin gelişimini hem de kapitalizmin doğuşunu sağlayan tek etken siyasi gelişmeler değildi. Kapitalizmin tanımında da yaptığımız üzere kapitalizmin esasları arasında sürekli gelişen ve değişen üretim yöntemlerinin varlığı da yer almaktaydı. Üretim yöntemlerinin gelişimi denilince akla ilk başta Ortaçağ’ın ardından sanayi devrimi sonrası sanayi tipi üretim gelmektedir. Yine de sanayi devrimi öncesinde de oldukça önemli birtakım teknolojik gelişmeler ticaretin gelişmesine, burjuvazinin doğuşuna ve güçlenmesine ve son olarak kapitalizmin doğuşuna önayak olmuşlardır. Bunlardan en önemlisi 14. ve 15. yüzyılın ortalarından itibaren denizcilikte kullanılan harita ve pusulaların etkin bir biçimde kullanımıydı.

Bu döneme göre gelişmiş teknolojik aletler ve gemiler vasıtasıyla uzun mesafe yolculukları da kolaylaştı ve o döneme kadar kullanılan Baharat ve İpek yollarının alternatifi yollar bulundu. Yeni ticari yolların bulunması, ticaret hacmini artırmış ve ticaretten sağlanan karlar sermaye oluşum sürecini hızlandırmıştır. Üretimin artması, ticaret hacmini ve dolayısıyla piyasada hem para arzını artırmış, hem de dolaşımı arttırmıştır.

Sanayi devrimiyle sanayinin gelişmesi ise yine ticaret hacmini arttırmıştır ancak ayrıca bir de lonca sistemlerinin çökmesine ve özellikle kırsal yörelerde gücü olan feodallerin daha da etkisiz hale gelmesine sebep olmuştur.

Sonuç

Ortaya çıktığı ve kısa sürede etkili olduğu zamanlardan bu yana incelenen ve yapısına dair araştırmaların sürdüğü kapitalizm olgusu gerek kendisini ortaya çıkartan faktörlerin önemi açısından gerekse tarihte sebep olduğu değişimler açısından sadece iktisat bilimi içerisinde değerlendirebilecek bir kavram olmaktan oldukça uzaktır.

Günümüz dünyasına etkileri ve kendi iç yapısı bir yana, Batı dünyasının siyasi ve kültürel tarihinde mihenk taşı denebilecek zamanlarda ortaya çıkmış ve aydınlanma, reform ve modernizm gibi hareketlerle iç içe bir tarihe sahip olması dolayısıyla aynı zamanda tarihi bir olgu olarak yer almıştır.

Ortaya çıkışında haçlı seferleri sonrası değişen konjonktür, feodalizmin parçalanması, merkantilizm, teknik ve teknolojik gelişimler ve tabi ki reform hareketleri sonrası Protestanlık mezheplerinin doğuşu etkili olmuştur.

Üstelik bu saydığımız olay, olgu ve kavramlar başlı başına günümüz dünyasını yaratan faktörlerin başlarında gelirler. Bu manada kapitalizmin hem günümüz dünyasıyla hem de bugünü oluşturan tarihi ilerleyişle sıkı sıkıya bağlantılı oluşu insanlık tarihi açısından son derece önemli bir kavram olduğuna işaret eder.

Kaynak

Kaynak

Weber, M. (1999), Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Ankara: Ayraç Kitabevi

Alptekin, Yavuz (2015), Kapitalizmin Ortaya Çıkışı: Jeo-Kültürel Yaklaşım, KTÜ SBE Sos. Bil. Dergisi, (10), 231-241

Aydemir, Cahit ve Güneş, Haşimi, 2006, Merkantilizmin Ortaya Çıkışı, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi www.e-sosder.com, C.5 S.15(136-158)

Torun, İshak, 2002, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlak”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2,87-98

Aytaç, Ömer, 2004, Kapitalizm ve Hegemonya İlişkileri Bağlamında Boş Zaman, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt : 28 No:2 115-138

Fülberth, A. (2008), Kapitalizmin Kısa Tarihi, İstanbul: Yordam Kitap

Genç, Ernur. Sosyolojik Açıdan Entelektüel Kavramlaştırmaları, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi, 2006

Çelik, Muhammed ve Dağ, Mehmet, Kapitalist İktisadi Düşüncenin Geçirdiği Dönüşümler Üzerine Bir Değerlendirme, BEU Akademik İzdüşüm/ Academic Projection, Cilt 2. Sayı. 3. s. 50-70

Dipnotlar

[1] Muhammed Çelik ve Mehmet Dağ, Kapitalist İktisadi Düşüncenin Geçirdiği Dönüşümler Üzerine Bir Değerlendirme, BEU Akademik İzdüşüm/ Academic Projection, Cilt 2. Sayı. 3. s.51

[2] Alptekin, Yavuz (2015), Kapitalizmin Ortaya Çıkışı: Jeo-Kültürel Yaklaşım, KTÜ SBE Sos. Bil. Dergisi, (10), 232

[3] Age. Sf. 232

[4] Age. Sf. 232

[5]  Age. 232

[6] Age. 233

[7] Aydemir, Cahit ve Güneş, Haşimi, 2006, Merkantilizmin Ortaya Çıkışı, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi www.e-sosder.com, C.5 S.15, 145

[8] Age. Sf.145

[9] Age. Sf.134

[10] Age. Sf.138

[11] Age. Sf.139

[12] Age. Sf.144

[13] Age. Sf. 144

[14]Age. Sf. 144

[15] Weber Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Ayraç Kitabevi, Ankara, 1999, s. 31

[16] Torun, İshak, 2002, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlak”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, sf.90

[17] Age. Sf.91

[18] Age. Sf.91

[19] Weber Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Ayraç Kitabevi, Ankara, 1999, s. 31

[20] Weber Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Ayraç Kitabevi, Ankara, 1999, s. 31

[21] Torun, İshak, 2002, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlak”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, sf.92

[22] Age. Sf. 93

[23] Weber Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Ayraç Kitabevi, Ankara, 1999, s. 141

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Coşkun Yavuzel

Coşkun Yavuzel
TESAD Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir