Kalkınma

Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü

Kitap Künyesi: Ha-Joon Chang, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayınları, Tercüme: Tuba Akıncılar Onmuş, 8. Baskı 2018, İstanbul

Yazar Hakkında: Ha-Joon Chang Cambridge Üniversitesi Kalkınma Çalışmaları’nda yönetici yardımcısıdır. Çeşitli BM kurumları, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası dahil pek çok uluslararası organizasyonda danışmanlık yapmıştır. The Political Economy of Industrial Policy başlıklı bir kitabı vardır. Devlet, Pazar ve Kurum teorilerinden, geçiş ekonomilerine kadar pek çok konuda makaleler yayımlamıştır.

Zengin Ülkeler Gerçekte Nasıl Zenginleştiler?

Bugünün kalkınmış ülkeleri[1](BKÜ), kalkınmaya çalışan ülkelere vermiş oldukları politikaları gerçekten uygulamışlar mıdır? Yoksa BKÜ’nin tarihsel arka planlarında farklı ekonomi politikalarından söz etmek mümkün müdür? Yazarımız dört bölümden oluşan eserinde bu soruları cevaplanmaya çalışmıştır. İlk olarak zengin diyebileceğimiz ülkelerin nasıl zenginleştiklerini anlatarak başlamıştır. BKÜ, kalkınmakta olan ülkeler üzerinde bir takım “doğru politika” ve “doğru kurum”u benimsemeleri yönünde ve kendilerinin denetiminde olacak şekilde yapmış oldukları bir baskıdan bahsedilmektedir. Yani BKÜ, kalkınmakta olan ülkelere mali destek verilmesi şartıyla beraber “yönetimle ilgili şarlar” da talep etmektedirler. Doğru politikalar yazarımızın da ifadesiyle Washington Uzlaşması tarafından önerilenlerdir. Yani, daraltıcı makroekonomik politikaları, uluslararası ticaret ve yatırımın serbestleştirilmesini, özelleştirmeyi ve kuralsızlaştırmayı içermektedir.[2] Doğru politikalar bunlarken örnek alınması istenilen kurumlar Anglo-Amerikan ülkelerinde bulunanlardır. Bu kurumlardan örnek olarak alınmasını istedikleri ise, fikri mülkiyet haklarının korunması, en iyi demokrasi, bağımsız yargı, şeffaflık ve siyaseten bağımsız merkez bankası gibi temel özelliklerdir. Tavsiye edilmekte olan bu politikaların kalkınmakta olan ülkelere uygun olup olmadığı tartışmalara sebep olmuştur. Ancak şu da bir gerçektir ki önerilen politikaları eleştiren birçok uzman dahi kalkınmış ülkelerin kalkınma aşamasında bu ”doğru politika ve kurumları” benimsediğini varsaymıştır. Bu duruma bir örnek verecek olursak, Britanya’nın liberal ekonomi politikası sayesinde dünyanın ilk sanayi süper gücü haline geldiği, Fransa’nın ise müdahaleci politikalar yüzünden geri kaldığı görünmektedir.

Eser, kapitalizmin tarihine dair Ortodoks görüş ile çelişmekte olan bir takım tarihi bilgileri bir araya getirmekte ve kurumların kapsamlı incelenmesinin özet halini bize sunmaktadır. Kısaca, bir kere daha ifade etmek gerekirse, zengin ülkeler gerçekten nasıl zenginleştiler? Yazar kitabın sonunda söyleyeceğini bekletmeden başta söylemiştir, belki de sonunda nereye gittiğimizi önceden söylemek istemiştir. Kalkınmış ülkelerin bulundukları refah seviyesine, bugün kalkınmakta olan ülkelere önerdikleri politikalar ve kurumlar ile gelmemiş olduklarının üzerinde durulmaktadır. BKÜ’nden birçoğu bugün Dünya Ticaret Örgütü tarafından olumlu karşılanmayan “bebek sanayi koruması” ve “ihracat teşvikleri” gibi yanlış ticaret ve sanayi politikalarını tarihsel süreçte benimsemişlerdir. Yazarın üzerinde durduğu isimlerden birisi olan 19.yy Alman iktisatçısı Friedrich List, birçok ülkeyi zenginliğe götüren en önemli unsuru bebek sanayi koruması olarak düşünmekte ve bunu en iyi yapan ilk ülkenin Britanya olduğunu ileri sürmektedir. List, bir başka ifadesinde serbest ticaretin benzer sınai kalkınma düzeyindeki ülkeler arasında faydalı olabileceği üzerinde durmuş, farklı kalkınma düzeyine sahip ülkeler arasında yararlı olmayacağını söylemiştir.

Aslında kozmopolit doktrin genelleştirmesi politikaların, milliyetçi emellere dayandığını vurgulamaktadır. Yani bir devlet zirveye ulaştığında diğerlerinin tırmanmaması için oraya tırmanmayı sağlayan merdiveni iter. Yazarın ifadesiyle List, iktisada tarihi bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Bu yaklaşım devamlılık arz eden tarihsel bir model arayışını; bu modelleri açıklayan kurumların yapılandırılmasını; teknolojik, kurumsal ve siyasi koşullardaki değişimlerin göz önüne katılarak güncel sorunlara uygulanmasını içermektedir. Somut ve tümevarımcı bu yaklaşım, soyut ve tümdengelimci yaklaşımlarla taban tabana zıttır.

2. Dünya Savaşından sonra, sömürgecilikten kurtulan ülkelerin kalkınması önemli bir bahis haline gelmiş ve tarihsel yaklaşım “kalkınma iktisadının” kurucuları tarafından başarıyla uygulanmıştır. Arthur Lewis, Walt Rostow, Simon Kuznets gibi isimler bu konuda örnek vermektedir. Ancak yazar şunu da ifade etmiştir ki, son on yılda tarihsel yaklaşımı benimseyen çalışma sayısında ciddi bir artış yoktur. Bu nedenle kitabın bir başka amacı da, tarihsel yaklaşımı günümüzün popüler söyleminden olan “doğru politikalar” ve “iyi yönetişim”in eleştirisine uygulayarak bu yaklaşımın ne kadar yararlı olduğunu bir kez daha doğrulamaktadır. Yani güncel bir sorunu tarih yardımıyla tartışmaktadır.

İktisadi Kalkınma Politikaları

İkinci kısmı incelediğimiz zaman “İktisadi kalkınma politikaları: Tarihsel perspektiften sanayi, ticaret ve teknoloji politikaları” karşımıza çıkmaktadır. Bu bölümde BKÜ arasında bazı ülkelerin incelemesi yapılmıştır. 18.yy’dan itibaren laissez faire’ci Britanya’nın sınai başarısı serbest-piyasa ve serbest-ticaret politikalarının üstünlüğünün kanıtı olduğu vurgulanmış ve serbest ticaret hikâyeleriyle dolu bir dönem olduğu ifade edilmiştir. Britanya tahıl yasasıyla tarımı korumaktan vazgeçtiğinde 1846’da eski korumacı merkantilist önlemleri terk ettiğinde, yeni liberal dünya ekonomik düzeninin mimarı ve hâkimi rolünü onayacaktır. Müdahaleci Fransa’ya karşı üstünlük sağlayacaktır. Adam Smith ve David Ricardo gibi klasik iktisat düşünürlerinin büyük etkileri olmuştur. Sonuç olarak 2. Dünya Savaşı sonrası neoliberal politika reformlarına kucak açmış ve olaylar Britanya’da olduğu gibi anlatıldığı zaman yanıltıcı ama yine de etkileyici bir resmin çıktığı söylenmiştir. Bu dönemde Britanya, ABD, Almanya, Fransa, İsveç ve Doğu Asya ülkeleri üzerinden bazı kalkınma modellerinin nasıl uygulandığı ikinci bölümde işlenmiştir. Ha-Joon, tarih daha dikkatli ve yansız okunduğunda Amerika’nın kalkınmasında bebek sanayi korumasının önemi ortaya çıkmaktadır demiş, sömürgeciliğin ilk zamanlarından ABD’nin ortaya çıkışına kadar, yerli sanayinin korunmasının ihtilaflı bir mesele olduğuna vurgu yapmıştır. Daha da net bir ifade ile “19.yy boyunca ABD korumacı politikaların en sağlam kalesi olmakla kalmayıp aynı zamanda entelektüel vatanıdır.” denmiştir. Almanya teoride bebek sanayi korumasının anavatanı kabul edilmesine karşın tarihsel olarak tarife koruması meselesin Almanya’nın iktisadi kalkınmasında diğer bilinen örnekler olan ABD ve Birleşik Krallık’ın yanında küçük bir rol oynamakta olduğu bir başka örnektir. Bir başka ülke Fransa’dır. “Bırakınız yapsınlar” fikrinin antitezi olarak Fransa’da ekonominin her zaman devlet güdümünde olduğuna dair farklı söylentiler olmakla beraber bu söylenti devlet tarihinin bir kısmına uyumluluk göstermektedir. Yazar özellikle devrim öncesi dönemi müdahaleci politikalar dönemi olarak nitelemektedir. Devrim sonrası dönemde bırakınız yapsınlar düşüncesi 2. Dünya Savaşı’na kadar etkili olacaktır. Napolyon savaşlarının ardından güçlü bir korumacı tarifeyle İsveç karşımıza çıkmaktadır. Ancak 1830’lardan itibaren bu tarifeler yavaş yavaş düşmüştür ve 1875’lere gelindiği zaman, en düşük tarife uygulayan devletlerarasında olduğu gözlenmektedir. Yazarın değindiği bir başka bölge Japonya ve Doğu Asya ülkeleridir. Japonya’nın sanayi sahnesine oldukça geç girdiğini söylemiştir. Öncesinde Avrupalılardan haberdar olmalarına rağmen Portekizli ve Hollandalı tüccarlarla karşılaşmalarının onlara geri kalmışlıklarını gösterdiğini düşünmektedir. 1800’lerin sonlarına doğru bu durumun farkına varan devletin kalkınmada rolü çok önemlidir. Devlete ait fabrikalarda sanayi kolları kurulmuştur. Özelleştirme sonrası dönemde bile teşvikler bitmemiştir.

Yazarımızın cevaplamaya çalıştığı bir başka soru ise, öncü ülkelerin diğerlerini çekme stratejisi ve arkadan gelen ülkelerin bu duruma cevaplarıdır. Britanya örneği üzerinde anlatılmaya çalışılmıştır.

Britanya, sömürgelerinde özellikle de Amerika’da imalatın gelişmesini engellemek için bir takım politikalardan yararlanmıştır. Bunlardan bazıları kitapta şu şekilde geçmektedir: “Hammadde üretmeye yöneltmek ve İngiltere’nin imalatına zarar verecek üretimden caydırmak; imalat faaliyetlerinin yasa dışı olduğunu ilan etmek; sömürgelerden İngiliz ürünleriyle rekabet edebilecek ürünlerin ihracatını yasaklamak” gibi çeşitli örnekler karşımıza çıkmaktadır. Yarı bağımsız ülkelerde de durum çok farklı değildir. Rakip uluslara karşı teknolojinin dışarı çıkmasını engellenmeye çalışılmıştır. Bilgiye sahip işçi göçünü engellemiştir.

Yazarın bu bölümde vurguladığı husus, verimlilik açısından göz önüne alındığında 1980’lere kadar kalkınmakta olan ülkelerin benimsediği korumacılık düzeyi BKÜ’nin tarihsel standartlarına göre hiç de yüksek olmadığı yönündedir. Bu ülkelerde yirmi yıldır süren geniş bir ticaret serbestleşmesinden sonra hâkim olan düşük koruma düzeylerine bakarak bugünün kalkınmakta olan ülkelerinin BKÜ’nin bir dönem olduğundan daha az korumacı olduğu söylenmiştir.

Kurumlar ve Ekonomik Büyüme

Üçüncü bölümde yazar “Kurumlar ve ekonomik büyüme: Tarihsel perspektiften “iyi yönetişim” başlığı altında sorularını cevaplandırmaktadır. Yazarımızın ifadesiyle son dönemlerde kalkınma politikalarında tartışma meselesi “iyi yönetişim” sloganı altında kurumsal gelişme meselesidir. Kalkınmaya yön veren uluslararası kurumlar bu kez doğru kurumların “yönetişimle ilişkili şartlılıklarının” önemini ön plana çıkarmışlardır. Kurumların yapısı üzerine ilk bölümde bahsedildiği üzere, demokrasi, şeffaflık, özel mülkiyet yer almaktadır. Ancak yazar bu fikrin arka planının altında hiç de öyle olmadığını söyleyerek müdahale etme haklarında fazla talepkâr olduklarını ifade etmektedir. Önerdikleri politikalar ile birçok defa o ülkelerin kültürel normlarına ters düşmekte olduklarını bütün ülkelere standart politikaları dayatma çabalarının olduğunu söylemektedir.

Bugüne Yönelik Dersler

Sonuç kısmını yazarımız “Bugüne yönelik dersler” başlığı ile ele almıştır. Bu kısma kadar BKÜ’de benimsenen politikaların ve kurumların bugün, kalkınmakta olan ülkelere tavsiye edilen hatta onlardan talep edilen kurumlardan farklı olduğunu ve kendilerinin kalkınmakta iken söylediklerinden faklı politikalar benimsedikleri belirtilmiştir. Doğru politikaların “merdiveni itmek” anlamına gelip gelinmeyeceği tekrar sorulmuş ve okuyucunun düşündürülmesi ve bir karar verilmesi sağlanmıştır denilebilir. Bütün bu sorulara cevap olarak yazar ne yazık ki kakınmış ülkelerin merdiveni ittiğini doğrulamıştır. Birçok kalkınmakta olan ülke büyümeyi teşvik etmek amacıyla “reformlar” yapmış “doğru” ya da en azından “daha doğru” politikalar uygulamıştır. Ancak bütün bunların sonucunda en basit ifadeyle hayal kırıklığına uğramışlardır. Neoliberal ekonomi politikalarının vaat ettikleri iktisadi büyümeyi sağlamış olmalarına karşın iktisadi kalkınma gerçekleşmemiştir. Gelir eşitsizliği ciddi manada artmıştır. Neoliberaller bir paradoksla karşı karşıyadırlar. Kalkınmakta olan birçok ülke “yanlış” politikalar uyguladıkları dönemlerde “doğru” politika uyguladıkları dönemlere nazaran daha fazla büyümüşlerdir. Bu durumda yazar açıkça ifade etmiştir ki, sözde “doğru” politikaları önererek BKÜ yukarıya çıkmalarını sağlayan merdiveni itiyorlar.

Kalkınmakta olan ülkeler ne yapmalı sorusuna yazar, belki kısa vadede çözüm, hızlı bir tedavi olmayacak ancak uzun dönemde sorunları çözebilecek öneriler sunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir: “ Gerçek manada doğru politikalar ve kurumlar bir araya geldiğinde ortaya çıkabilecek potansiyel göz önüne alınarak kurumların geliştirilmesi teşvik edilmelidir. Ancak bu günümüz Anglo-Amerikan kurumlarından bazılarının ülkelere empoze edilmesi olarak anlaşılmamalıdır. Akademik düzeyde ve uygulamada, kalkınmalarının hangi aşamasında olduklarına ve iktisadi, sosyal, siyasi ve hatta kültürel koşullara bağlı olarak hangi tür ülkeler için tam olarak hangi kurumların gerekli veya yararlı olduğunun ortaya çıkarılmasına yönelik ciddi bir çaba içinde olunmalıdır.” Gelişmeler bu şekilde olmadığından yazar kalkınmış ülkelerin kısa vadeli çıkarları için uzun dönemde büyük çıkarları kaçırdığını söylemekte ve kalkınmakta olan ülkelerin, kalkındıkları zaman aslında bütün ülkelere yararlı olacağını düşünmektedir.

 


Kaynakça

[1] (bundan sonra BKÜ)

[2] A.g.e, Sy15