Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Viktorya Dönemi
electricliterature.com’dan alınmıştır.

Kadının Toplumsal Konumuna Bir Meydan Okuma: Viktorya Dönemi Gezgin Kadınlar

Özet

Kadın ve erkek cinsiyete göre toplumsal olarak belirlenen kalıplara bürünerek özel ve kamusal alan bağlamında birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmışlardır. Kadının yerinin evi olduğu anlayışı günümüze kadar devam etmektedir. Bu çalışmada, öncelikle kadının toplumsal konumu ve namus algısı üzerinde durularak Viktorya Dönemi’ne bir giriş niteliğinde Ortaçağ ve Hristiyanlıkta kadının konumu ele alınmış, sonrasında Viktorya Dönemi’nde kadın ve önemli figürler olan gezgin kadınların hayatı üzerinde durulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Gezgin, Kadın, Namus, Viktorya Dönemi

 

Giriş

Tarihin derinliklerinden günümüze kadar erkek egemenliği anlamına gelen ataerkil toplumlar varlıklarını sürdürmüştür. Ataerkil sistemin bir sonucu olan kadının erkek karşısındaki ikincilliği, kadının toplumdaki kısıtlı ve kapalı konumunu belirleyen etken olmuştur. Buna göre, kadın rasyonelliğin simgesi olan kamusal alandan dışlanarak dört duvar arasına, evine kapatılmış; ilk önce babasının sonrasında ise kocasının malı olarak görülmüştür. Kadının doğurma gücü, erkeğin soyunun devamı için erkek tarafından kontrol altına alınmış ve böylece, “namus” algısı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, evdeki güvenli alanını “güçlü” erkeği olmadan terk eden kadına şüpheyle bakılmış, başına gelebilecek kötülüklerden sorumlu tutularak “namussuz” olduğu düşünülmüştür. Kadının aksine erkeğin evden ayrılması toplum tarafından teşvik edilmiş, bir erkeklik kalıbı hâline getirilmiştir.[1]

Çalışmanın ele alındığı Kraliçe Viktorya’nın hüküm sürdüğü Viktorya Dönemi’nde[2], kadının kadını baskılayarak eve kapattığı bu dönemde, kadınlar toplum baskısından kurtulmak için erkek kılığına girerek savaşa gitmiştir. Bir devlet politikası olarak özel alanını terk edebilen misyoner eşlerinin yanı sıra, toplumsal cinsiyet normlarına başkaldıran cesur gezgin kadınlar, tamamen erilleşmiş seyahatlere yalnız çıkmışlardır. Feminist ideolojiyi benimsememiş olsalar da gezgin kadınlar, feminizmin önemli figürleri hâline gelmiştir.

Çalışmanın amacı, kadının eve hapsolmasını namus algısı üzerinden meşrulaştırıcı bir araç olan din olgusunu da göz önüne alarak toplumsal cinsiyet olgusunu irdelemek ve özel alanını terk ederek feminist ideolojide önemli simgeler hâline gelen Viktorya Dönemi gezgin kadınların hayatlarını incelemektir.

 

1. Kadınların Toplumdaki Yeri: Eve Hapsolma ve Namus Algısı

Ataerkil toplumun yapıtaşı olan cinsiyet, biyolojik ve toplumsal boyutları olan ve aynı zamanda, erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikleri oluşturan olgudur. Doğumda atanan kadın ve erkek cinsiyetleri ile toplumun oluşturduğu kültürel değerlerle belirlenmiş kadınlık ve erkeklik kavramları birbirlerinden tamamen farklıdır.[3] Buna göre, cinsiyete dayalı ataerkil toplumun temelleri tarihsel olarak tarım toplumuna geçiş ile fiziksel güce duyulan ihtiyacın erkeği ön plana çıkarması ve kadının ev içinde fiziksel güç gerektirmeyen görevleri üstlenmesiyle atılmıştır.[4]

Erkek egemenliği anlamında kullanılan ataerkil sistemde erkekler ve kadınlar belli kalıplarla sınırlandırılmakla kalmamış fiziksel gücün sonucu olarak aralarında kadının aşağı konumda olduğu bir hiyerarşik düzen kurulmuştur. Bu hiyerarşik sistemin nedeni erkeğin akıllı, güçlü bir karakter olarak kabul edilmesiyle avcılık, askerlik, yöneticilik gibi aktif rollere gelmesidir. Buna karşılık, kadın güçsüz ve duygusal görülmüş, erkeğin aksine özel alana hapsedilerek annelik, toplayıcılık, bakıcılık, ev kadınlığı gibi pasif rollere uygun görülmüştür.[5] Ayrıca çalışmanın ana konusu olduğu gibi, Cynthia Enloe kadınla erkeğin farklarından birinin seyahat etme özgürlüğü olduğunu belirtmiştir. Enloe’nin ifadesiyle, bir pasaportla doğan erkeğin aksine kadın, “ev” adı verilen bir hapishanede doğmuştur.[6] Kısacası, kadın baba evine hapsolmuş şekilde ataerkil bir toplum içine doğmuştur. Evlendiğinde ise toplumsal cinsiyet bağlamında sahip olduğu görevler neticesinde egemenliğine tabi olduğu kocasının evinde hapsolmaya devam etmiştir.

Ataerkil toplumda ev içi alanla tanımlanan kadınların hayatı boyunca başlıca görevleri çocuğuna annelik ve kocasına karılık yapmak olmuştur.[7] Bu bakımdan, kadının doğurma gücü neslin devamı için önemli görüldüğünden ailenin bir üyesi olarak annenin korunması gerektiği algısı ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, annenin korunmaması sonucu babalık belirsizleşebilir ve erkek soyunun devamı tehlikeye girebilir anlayışı doğmuştur. Bu bağlamda ailenin devamı ile kadının namusu arasında birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ilişki kurulmuştur.[8] Ailenin devamı ile kadının namusu arasında kurulan ilişki tarihte farklı kültür ve medeniyetlerde görülen bir olgudur. Örneğin, kadının sabırlı, güzel, kocasına bağlı bir eş, çocuklarına ise şefkatli bir anne olması gerektiği anlayışının olduğu Yunan medeniyeti günümüzdeki genel algının temelini oluşturur. Kadının evin sokağa en uzak odasına kapatıldığı Yunan medeniyetine[9] nazaran daha katı olan Roma kültürüne göre, kadın babasının bir “mal”ıdır ve babasının isteğiyle sonrasında kocasına “mal” olur. Kadın yüzünü örtmeden dışarı çıkamadığı gibi tek başına evden dışarıya çıkmasına da izin verilmemiştir.[10]

Namus kavramına daha yakından bakmak gerekirse Türk Dil Kurumu’na göre, “bir toplumun ahlak kurallarına ve değerlerine bağlılık olarak tanımlanmaktadır. Namus kavramının cinsellikle ve cinsel ahlak ile özdeşleştirilmesi ataerkil toplumda kadının cinselliğinin erkek egemen tarafından kontrolüne neden olmuştur. Böylece, kurulan hiyerarşik düzen de kadının ikincil konumunu pekiştirmiştir.[11]

Sonuç olarak, toplumun belirlediği ahlak kurallarına ve cinsiyet kimliklerine uymayan kadınlar “namussuz” olarak adlandırılmıştır. Evlerini koruyucu bir erkek figürü olmadan terk eden kadınlar, başlarına gelecek tehlikelerden sorumlu tutulan özneler olarak görülmüş ve toplumun değerlerine bir tehdit olarak algılanmışlardır. Evlere kapatılan kadınların aksine evi terk etmeyen erkek gerçek bir erkek olarak görülmemiş, evden ayrılıp orduya katılması veya dünyayı gezmesi, iş bulması teşvik edilmiştir.[12]

Çalışma kapsamında ele alınan kadının konumunda büyük değişimler yaratmayan fakat toplumsal normlara karşı çıkabilen ve “güvenli alanını” terk edebilen kadınların yaşadığı Viktorya Dönemi’nde İngiliz kadınının konumunu belirleyen iki etken söz konusudur. Bunlardan ilki, kadına bakış açısının Orta Çağ İngiltere’sine dayanmasıdır. Orta Çağ’da erkeğin egemen olduğu toplumun ortaya çıkmasındaki önemli etkenlerden biri savaş merkezli olan dönemde toprağa bağlı feodal sistemin fiziksel güç gerektirmesidir. İkinci etken ise, ataerkil toplum yapısını meşrulaştıran Hristiyanlığın kadına bakış açısıdır.[13] Bu bağlamda Viktorya Dönemi’ne geçmeden önce bu iki unsur ele alınacaktır.

 

1.1. Orta Çağ’da Kadın

Orta Çağ’da kadının hayatı güç gerektirmeyen ev içiyle sınırlı olsa da dönemin sonlarına doğru kadın kocasının yanında yardımcı konumuyla tarlada veya kentte çalışmaya başlamıştır. Toplumun köylüler ve savaşçı erkeklerden oluştuğu dönemde kadın, doğurma gücü nedeniyle soyun devamını ve temizliğini sağlamak için erkeğinin gözetimindedir. Kadın evin ihtiyaçlarını karşılamak için evden ayrıldığında çocukları ona eşlik etmiş, sokakta yalnız bir kadın diğer insanlar için bir tehlike unsuru olarak görülmüştür. Hatta kadının pencereye veya kapı önüne çıkması günahkâr sayılması için yeterli bir neden olarak görülmüştür.[14] “Öyle ki kadının sadece vaftiz edildiği, evlendiği ve öldüğü gün evden çıkabileceği ifade edilir.”[15]

Kadının günahkâr ve kötülüğün bir sembolü olarak görülmesinin somut bir kanıtı olarak Orta Çağ Avrupa’sında gerçekleşen cadı avları örnek verilebilir. Kötü kadının büyüler yaparak Tanrı ile kendini bir tuttuğu ve düzene zarar vereceği düşüncesiyle korkunç bir cadı olduğu düşünülen birçok kadın çeşitli işkenceler ile öldürülmüştür.[16]

Cadı Mahkemeleri
bbc.com’dan alınmıştır.

 

1.2. Hristiyanlığın Kadına Bakış Açısı

Durkheim’ın tanımıyla din, insanı destekleyerek kısıtlayan kendi varlığının dışında algıladığı güçtür. Toplumun bilinci anlamına gelen bu güç, kitleler tarafından kabul edilen gerçeklerin oluşturduğu kolektif düşünceleri ifade eder.[18] Din, kutsallığı ifade ettiği gibi kendini sadece kutsallıkla sınırlamaz. Aynı zamanda, insanların manevi dünyalarını şekillendirecek şekilde maddi dünyada nasıl yaşayıp davranmaları gerektiğini vaaz eder. Nicholas Abercrombie’ye göre din, meşrulaştırıcı bir araçtır.[19]

Berktay’a göre, toplumsal cinsiyet kalıplarının oluşturulmasında ve toplumun kesimleri tarafından benimsenmesinde din, etkili bir role sahiptir. Özellikle tek tanrılı dinler üzerinde çalışan Berktay’a göre, bunun nedeni dinler tarafından belirlenen kalıpların “kutsallığı” ve bu nedenle değişmez bir olgu olarak kabul edilmesidir. Dine dayalı görüşler, sadece inananlarla sınırlı kalmayıp kültüre de nüfuz ederek -inanmayanlar dahil- insanların bilinçlerini ve düşüncelerini etkileyerek şekillendirir. Dinin barındırdığı değerler, mitoslar ve imgeler bize gösterir ki kadınların konumları, rolleri, görevleri dinin bu değerleriyle derin bir ilişki içindedir. Dini değerlere dayanan ve kadınların çizgilerini belirleyen bu imgeler ve mitoslar çoğunlukla erkekler tarafından üretilmiş, kadınlar kendi benliklerini kendileri oluşturamamışlardır.[20] Başka bir deyişle, dinin erkek ve kadın için biçtiği görevlerin ve konumların benimsendiği toplumlarda insanlar, toplumsal cinsiyet kalıplarını özümser ve yargılarını bu eksende oluştururlar.[21] Bu doğrultuda, kadınların mücadelesinde ataerkil toplum tarafından oluşturulan kalıpları yaratma ve meşrulaştırma aracı olarak din en büyük engellerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.[22]

Hristiyanlıkta “ilk günahı” işleyerek Adem’in Cennet’ten kovulmasına neden olan günahkâr, ayartıcı Havva figürü kadının toplumdaki konumunu belirlemiştir. Havva’nın günahkarlığı ve kötülüğünden dolayı insanoğlu dünyada açlık, yoksulluk, kıtlık gibi olumsuz durumlarla cezalandırılmıştır. Belli kalıplara sıkıştırılmış kadının görevi, erkeğine sadık olmak ve çocuk doğurmaktır.[23] Çocuk doğururken çektiği acılar, erkeğin kaburgasından yaratılan Havva’nın cezası olacaktır.[24]

Havva’nın günahkarlığı üzerine Tanrı’nın kadını acılarla cezalandırması, kadının erkek egemenliği altında ezilmesinin meşrulaştırıcı nedeni olarak görülecektir. Böylece, kadının kutsal ve mutlak olan Tanrı’nın isteğiyle erkeğin karşısında aşağı bir konuma yerleştirilmesi ataerkil toplumun kökenlerini beslemektedir. Öyle ki, ele aldığımız dönemin dindar kişiliğiyle bilinen İngiltere Kraliçesi Viktorya’nın kadınların doğum esnasında çektiği acıyı azaltmak için bulunan yöntemlerin kullanılmasına izin vermemiştir. Tanrı’nın buyruklarına aykırı olarak değerlendirmiş, kadının acı çekerek çocuk doğurması gerektiğini vurgulamıştır.[25]

 

2. Viktorya Dönemi

Viktorya Dönemi’nin adlandırılması 18 yaşında tahta çıkan Kraliçe Viktorya’ya dayanır, Büyük Britanya’nın 1837-1901 yılları arasındaki dönemi ifade eder. Dönem, ekonomik ve dini alanda önemli değişimlere sahne olmuştur. Ekonomik alanda en önemli gelişmelerden biri, tarihte bir dönüm noktası diyebileceğimiz Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi ile işçi sınıfı ortaya çıkmış, yeni burjuvazi sınıfı tarafından emek sömürüsü başlamıştır. Ekonomik alanı da etkileyen dini alandaki değişim ise Püritanizmdir. Püritanizme göre, çalışmak insan için bir kurtuluş olduğundan insan çalışmak için yaratılmıştır. Sonuç olarak, toplumsal yapının şekillendiği bu dönem, büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. [26]

 

2.1. Viktorya Döneminde İngiliz Kadını

Orta Çağ döneminin kadına karşı olan katı tutumları insanı merkeze koyan hümanizmin ortaya çıkmasıyla yumuşamışsa da Viktorya Döneminde de kadın eve hapsedilerek toplumsal rolü sadık bir eş ve anne olarak belirlenmeye devam etmiştir. Böylece, kadının ahlakının, cinselliğinin ve bedeninin erkek erki tarafından denetimi süregelmiştir. Gisela Bock’a göre, bu dönemde kadının özel alanı ile erkeğin “dünya” görevini yerine getirdiği kamusal alanı birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmıştır. Dönemin özdeyişi bu durumu en açık şekilde yansıtmaktadır: “Devlet erkeğin, aile kadının.”[27]

Diğer yandan, Sanayi Devrimi’nin emek gücü ihtiyacını karşılamak için ev hapsinde doğan kadınlar fabrikalarda ucuz emek olarak çalışmaya başlar. Ayrıca, 19. yüzyılda dindar yapısıyla kadının Hristiyanlık tarafından çizilen kimliğini benimseyen Kraliçe Viktorya’nın onaylamamasına rağmen Florence Nightingale gibi güçlü kadınlar yardımseverlikte ve hasta bakıcılık işlerinde rol almaya başlamışlardır.[28] Burada dikkat çeken unsur, bu meslek rolleri her ne kadar Kraliçe tarafından kabul edilmese de toplum algısına göre belirlenen kadının şefkatli, uysal, yardımsever ve duygusal yapısına uygun mesleklerdir.

Bunun yanı sıra, dört duvar arasında kapalı kalmış kadınların özgür olabilmek için başvurduğu ve “kadınsı” rollerden çıktığı yöntemlerden biri de kılık değiştirmektir. Cinsiyet baskılarından sıkılmış olan kadınlar, erkek kıyafetlerini bir maske olarak kullanarak özgürce dışarı çıkmış veya orduya katılmıştır. Viktorya Döneminin baskıcılığına özgü olmayan bu durum 20. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar devam etmiştir.[29]

Viktorya Döneminde kılık değiştirmeden politik nedenlerden dolayı seyahat eden kadınlar da vardır. Misyoner eşi olarak seyahat eden kadınlar, soy ve annelik ilişkisini ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, üzerinde güneş batmayan imparatorluk Büyük Britanya’nın kolonileri doğuştan seyahat pasaportuna sahip olan erkeklere[30] özgü yerler olmuştur. Erkekler, kraliyet sınırlamalarından bir kaçış olarak gördükleri kolonilerde İngiliz aile yapısının ahlaki normlarını da görmezden gelerek yerli kadınlarla ilişki kurmuş, beyaz üstün ırkın tehlikeye girmesine neden olmuştur. İngiliz aile yapısının bir sembolü olarak kadın, misyoner eşi vazifesiyle Avrupa toplumunun normlarını da beraberinde götürerek kolonilere seyahat etmiş ve yerleşmiştir. Kolonilerdeki özel alanlarında çocuk yetiştirerek imparatorluktaki görevlerini yerine getiren kadınlar, doğurma gücüyle ırksal bütünlüğün korunmasında önemli rol oynamışlardır.[31]

Diğer yandan, seyahat eden İngiliz kadınlarının hepsi misyoner eşi değildir ve özgür olabilmek için erkek kılığına bürünmeden seyahate çıkan cesur kadınlar da vardır. Feminist teoride toplumsal cinsiyet kalıplarına meydan okuyan bu ünlü kadınlara “Viktorya Dönemi Kadın Gezginler” denmektedir.[32]

 

2.1.1. Viktorya Dönemi Gezgin Kadınlar: Bir Başkaldırı

Beyaz orta sınıfa mensup Viktorya Dönemi gezgin kadınlarının amacı modern, gelişmiş Avrupa’daki cinsiyetçi baskılardan kaçmaktır. Bu doğrultuda, gezgin kadınlar İtalya veya Yunanistan gibi turistik yerler yerine bir macera peşinde “medeniyetten uzak”, bilinmeyen topraklara sadece erkeklere özgü olduğu düşünülen seyahatlere çıkmışlardır.[33] Fakat özgür erkeğin aksine geleneksel aile içi görevini yerine getirmek ile maceracı ruhlarını beslemek arasında bir çatışma yaşamışlardır. Bu çatışmanın ortaya çıkması Viktorya Döneminde cinsiyet rollerinin önemini göstermektedir. Aile içi kısıtlamalardan kurtulan kadınlar her ne kadar cinsiyet kalıplarını yıksalar da yabancı topraklarda Viktorya Döneminin saygınlığını devam ettirmeleri gerektiği gerçeğinden kurtulamamış, beyaz ırk üstünlüğünü devam ettirerek pekiştirmişlerdir.[34] Öte yandan, kendi topraklarından uzakta geçici beyaz erkek konumuna geldiğini ve gezgin karakterleriyle cinsiyet rollerini aştıklarını düşünen kadınlar, yerli halktan ırklarından dolayı üstün görülmüşse de beyaz erkek tarafından cinsiyetinden dolayı aşağı konumda görülmeye devam etmiş[35], kıyafetlerinde ve erkeklerle olan iletişimlerinde bazı ataerkil normlara uymak durumunda kalmışlardır.[36]

Viktorya Dönemi gezgin kadınlar seyahatlerini yazıya dökerek kendilerine dayatılan kimliği yeniden tanımlamakla kalmamış, bilinmeyen koloni topraklarını sahip olma duygusuyla ele alan erkeklerin aksine bir kâşif gözüyle okuyucuya sunmuşlardır. Gezgin kadınların yazılarının diğer bir yönü ise, imparatorluk topraklarına kolonilerden bilgi götürmek olmuş; böylece, İngiliz emperyalizminin gelişmesine katkı sağlamışlardır.[37]

Sonuç olarak, bir erkeğin koruması altında seyahat etmeyen ve eril kâşif kimliğine bürünen Mary Kingsley, Isabella Bird, Marry Hall, Flora Shaw gibi İngiliz gezgin kadınlara başına gelebilecek tehlikelerden sorumlu tutan şüpheli gözlerle bakmışlardır.[38]

 

2.1.1.1. Mary Kingsley

Emperyalist ideolojiyi benimseyen Mary Kingsley, 1862’de kâşif bir babanın kızı ve maceracı bir erkeğin kardeşi olarak dünyaya gelmiştir. Hiç evlenmemiş olan Kingsley, erkek kardeşi dünyayı gezerken hasta annesine bakarak toplumsal görevini yerine getirmiştir. [39] Zamanını babasının kütüphanesinde coğrafya, doğa bilimi kitapları okuyarak geçiren Kingsley annesi ve babası vefat ettikten sonra hayallerinin peşinden giderek 1893’te 21 yaşındayken Batı Afrika’nın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkmıştır. Bir kadın olarak yolculuğunu kolaylaştıran unsur ise, British Museum’un erkeklerine[40] Afrika’dan toplayacağı balık numunelerini koleksiyonlarına ekleyecekleri projeyi kabul ettirmek olmuştur. Güvenli alanını geride bırakan Kingsley, Kongo’nun derinliklerinde timsah saldırıları ve kasırgalarla mücadele etmiş; kano kullanmakta, tırmanışta beceriler kazanmıştır.[41] Afrika’ya ilgi duyan Kingsley yerlilerle aktif bir ilişki kurarak kitaplarında ele almış; seyahatlerinden döndüğünde Britanya’da İngiliz emperyalizminin sonuçlarını ve Afrika’daki tecrübelerini anlattığı konferanslarla yeni seyahatlerini finanse etmiştir.[42] Dergi ve gazetelerde yayımlanan yazılarıyla halk nezdinde cesareti ve başarılarıyla bir “kahraman” kabul edilmiştir.

Viktorya Dönemi
nonfictionminute.com’dan alınmıştır.

 

2.1.1.2. Isabella Bird

1831’de dünyaya gelen Isabella Bird, omurgasındaki rahatsızlığından dolayı zor ve acı içinde bir yaşam geçirmiştir. Hareketlerinin kısıtlı olmasıyla uzun süre yürümekte zorlanan Bird, 18 yaşında omurgasındaki tümörün alınması için ameliyat olsa da sağlığının düzelmesi için yeterli olmamıştır. Doktoru tarafından seyahat etmesi önerilen Bird, ilk seyahatini Amerika’ya yapmış ve sağlığına iyi geldiğini deneyimlemiştir. Fakat sonrasında sağlığı yeniden kötüleşmiştir. Acılar çeken ve depresyona giren Bird, hayatının bir amacı olmasını istediğini belirterek 42 yaşında seyahatin sağlığına iyi geldiğini hatırlamış ve Hawaii’ye doğru yola çıkmıştır.[44] Avustralya, Pasifik kıyılarını dolaşan Bird, Japonya’ya yelken açmış, Batı’nın etkilerinin orada ne kadar hızlı yayıldığını anlatmıştır. 50 yaşında evlense de kocası kısa bir süre sonra ölmüş, Bird seyahatlerine devam etmiştir. Tibet, İran, Kore ve Çin’e seyahatlere çıkan Bird, kadınların cinsiyetleri ve eğitimlerinden dolayı keşif yapmaya uygun olmadığı yönündeki itirazlara rağmen Kraliyet Coğrafya Kulübü’ne seçilen ilk kadın grupta yer almıştır. Özgürlüğünü ne kadar çok sevdiğini arkadaşına yazdığı bir mektupta anlatan Bird, 1904’te vefat etmiştir.[45] Her ne kadar Bird kendisini bir feminist olarak tanımlamasa da İngiliz burjuvazi sınıfına mensup kadınlara seyahatlerini anlatmasıyla örnek olmuş, kendilerine yeni bir alan yaratmaları konusunda cesaret vermiştir.[46]

 

2.1.1.3. Flora Shaw

Flora Shaw, 1852’de orta-üst sınıf bir ailede doğmuştur. Ev içindeki alanla kısıtlı kalmayan ve cinsiyet rollerini benimsemeyen Shaw, hasta annesine bakarak görevini yerine getirmişse de annesini kaybettikten sonra onun sorumluluğuna kalan ev işlerini kabul etmeyerek Londra’nın farklı dergilerinde yazılar yazmaya başlamıştır. İlk emperyalist politikalar üzerine yazılarını anonim kimliğiyle The Times’ta yayımlayan Shaw, sonrasında gazetenin ilk Koloni Editörü olmuştur.[47] Ayrıca, 1897’de gazetede yayımlanan bir yazısında Nijer Nehri’nin olduğu bölgeyi ifade etmek için Nijerya terimini kullanarak bölgeye ismini veren kişi olmuştur.[48] Kendi gözlemleriyle yazmak için Mısır, Fas, Güney Afrika gibi sömürge topraklarına seyahate çıkmıştır. [49] Cinsiyet rollerini kabul etmese de yıkmaya çalışmayan Shaw, gazeteci kimliğiyle kendisine kamusal alanda bir alan açmayı başarmıştır.[50]

Viktorya Dönemi
dubawa.com’dan alınmıştır.

 

Sonuç

Erkeğin egemen olduğu ataerkil sistem yüzyıllar boyu devam etmiştir. Zamana ve coğrafyaya göre bazı değişiklikler gösterse de kadının aşağı konumu değişmeyen tek olgu olmuştur. Ataerkil sistemlerin içine doğan tek tanrılı dinler, kadınların ikincilliğini pekiştirerek meşrulaştırmıştır. Hristiyanlıkta Adem’in cennetten kovulmasına neden olan Havva üzerinden kadının kötü bir varlık olarak gösterilmesi, kadının bedeninin ve cinselliğinin erkek tarafından kontrolünü beraberinde getirmiştir.[52] Yanında erkek olmadan evden dışarı çıkan kadının namussuz olduğu düşünülmüştür. Diğer yandan, toplum tarafından kadın erkeğin aksine rasyonel olmayan, güçsüz, duygusal biri olarak tanımlanmış ve ev içi rollere uygun görülmüştür. Kısacası, kadın ev adı verilen bir hapishaneye doğmuştur. Suçu ise, kadın olmaktır.

Viktorya Dönemi kadına bakış açısı, dönemin öncesinden farklı değildir. Özellikle Kraliçe Viktorya’nın dindar olması, kadına karşı katı tutumun devam etmesine neden olmuştur. Diğer yandan, değişen dönem koşullarıyla beraber kadın erkeğine yardım amacıyla dışarıya çıkmaya başlamış, misyoner eşi olarak seyahat edebilmişlerdir. Bu dönemde, gezgin kadınlar cinsiyet normlarına başkaldırarak güvenli alanlarını tek başına terk ederek seyahatlere çıkmışlardır.

Kadının özel alana kapatılmasını, namus algısını yıkan gezgin kadınlar tam anlamıyla “kadınlık” görevlerini reddetmemişlerdir. Seyahatlerinde gelişmeyen İngiliz kolonilerini seçen gezginler, hareketlerini kısıtlayan kadın kıyafetlerini giymeye devam etmeleri gibi, Viktorya Dönemi bazı toplumsal değerleri benimsemeye devam etmişlerdir. Feminist ideolojiyi benimsemeseler de yaşadıkları dönemdeki kadınlara örnek olmuşlardır. Ayrıca, günümüzde kadına bakış açısının hâlen aynı olduğu göz önüne alınırsa önemli ilham kaynağı olmaya devam etmektedirler. Diğer yandan, Viktorya Dönemi gezgin kadınlar seyahatlerinde İngiltere emperyalizminin gelişmesine katkı sağlayarak kamusal alana girmişlerdir. Politik açıdan olduğu kadar keşifleriyle ve yazdıkları kitaplarla da kültürel anlamda topluma katkı sağlamışlardır.

 

 


Kaynakça

Basılı Kaynaklar

Berktay, Fatmagül, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 7. Basım, İstanbul: Metis Kitap, 2019.

Enloe, Cynthia, Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler Feminist Bakış Açısından Uluslararası Siyaset, İstanbul: Çitlembik Yayınları, 2003.

Genç, Özlem, “Ortaçağ Avrupasında Kadın”, İçinde Ortaçağda Kadın, Ed.: Altan Çetin, Ankara: Lotus Yayınevi, 2011.

McKenzie, Precious, The Right Sort of Woman: Victorian Travel Writers and the Fitness of an Empire, UK: Cambridge Scholars Publishing, 2012.

İnternet Kaynakları

Calder, Jenni, Isabella Bird, https://dangerouswomenproject.org/2016/04/24/isabella-bird/ (E.T. 15.03.2021).

Crowhurst, Peter, What was Flora’s Shaw contribution to the development of the British Empire?, https://www.britishempire.me.uk/florashaw.html (E.T. 15.03.2021).

Demren, Çağdaş, Erkeklik, Ataerkillik ve İktidar İlişkileri, https://www.academia.edu/715229/Erkeklik_ataerkillik_ve_iktidar_ili%C5%9Fkileri (E.T. 15.03.2021).

Iloani, Francis Arinze, [email protected]: How true is claim that Flora Shaw, British journalist, coined the name Nigeria?, 1 Ekim 2020, https://dubawa.org/nigeria60-how-true-is-claim-that-flora-shaw-british-journalist-coined-the-name-nigeria/ (E.T. 27.03.2021).

Mahsereci, Nalân, Afrika’da bir gezgin: Mary Kingsley,Bilim ve Gelecek”, Sayı 140, 2018, https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2018/04/20/afrikada-bir-gezgin-mary-kingsley/ (E.T. 15.03.2021).

Montague, Jules, Cadı Mahkemeleri, nörolojik hastalık ve sosyal-politik faktörler, 4 Ocak 2019, https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-46749911 (E.T. 27.03.2021).

Munro, Roxie, Mary Kingsley, https://www.nonfictionminute.org/mary-kingsley.html (E.T. 27.03.2021).

Oneill, Therese, 8 Books That Show What Life Was Really Like for Women in Victorian Times, 27 Haziran 2019, https://electricliterature.com/8-books-that-show-what-life-was-really-like-for-women-in-victorian-times/ (E.T. 27.03.2021).

Parlak, Seher, Ortaçağ’da Kadın Olmak, https://www.academia.edu/26461566/ORTA%C3%87A%C4%9E_DA_KADIN_OLMAK (E.T. 15.03.2021).

Makaleler

Bingöl, Orhan, Toplumsal Cinsiyet Olgusu ve Türkiye’de Kadınlık, “KMÜ Sosyal ve Ekonomı̇k Araştırmalar Dergı̇si”, Cilt 16, Sayı 1, (2014):108-114.

Gürhan, Nazife, Toplumsal Cinsiyet ve Din, “e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi”, Sayı 4, 2010:58-80.

Kalay, Ayşe, Namus ve Toplumsal Cinsiyet, “Mediterranean Journal of Humanities”, Cilt II, Sayı 2, 2012: 151-163.

Kaymaz, İhsan Şerif, Çağdaş Uygarlığın Mihenk Taşı: Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu, “Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi”, Cilt 12, Sayı 46, 2010: 333-366.

Korkmaz, Ayla ve Başer, Mürüvet, Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bağlamında Ataerkillik ve İktidar İlişkileri, “Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi”, Cilt 28, Sayı 1, 2018:71-76.

Taşdelen, Pınar ve Koca, Canan, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve Kadınların Spora Katılımı,Edebiyat Fakültesi Dergisi”, Sayı 32, Cilt 1, 2015: 205-214.

Ulmer, Sally, British Women Travelers: Challenging and Reinforcing Victorian Notions of Race and Gender,Historical Perspectives: Santa Clara University Undergraduate Journal of History”, Cilt 20, Sayı 2, 2015: 1-37.

Tezler

Demir, Ayşe Arzu, “Bir Viktorya Dönemi Romanı: The Warden”, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi, 1998.

 

Dipnotlar

[1] Cynthia Enloe, Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler Feminist Bakış Açısından Uluslararası Siyaset, (İstanbul: Çitlembik Yayınları, 2003), ss. 52-53.

[2] Pınar Taşdelen, Canan Koca, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve Kadınların Spora Katılımı, “Edebiyat Fakültesi Dergisi”, Cilt 32, Sayı 1, (2015), s. 206.

[3]  Orhan Bingöl, Toplumsal Cinsiyet Olgusu ve Türkiye’de Kadınlık,KMÜ Sosyal ve Ekonomı̇k Araştırmalar Dergı̇si”, Cilt 16, Özel Sayı 1, (2014), ss. 108-109.

[4] İhsan Şerif Kaymaz, Çağdaş Uygarlığın Mihenk Taşı: Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu, “Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi”, Cilt 12, Sayı 46, (2010), s. 334.

[5] Ayla Korkmaz, Mürüvet Başer, Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bağlamında Ataerkillik ve İktidar İlişkileri, “Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi”, Cilt 28, Sayı 1, (2018), s. 72.

[6] A.g.e., Enloe, s. 52.

[7] Çağdaş Demren, Erkeklik, Ataerkillik ve İktidar İlişkileri, (E.T. 15.03.2021), https://www.academia.edu/715229/Erkeklik_ataerkillik_ve_iktidar_ili%C5%9Fkileri.

[8] A.g.e., Bingöl, s. 110.

[9] Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 7. Basım, (İstanbul: Metis Kitap, 2019), s.87.

[10] Ag.e., Bingöl, s. 110.

[11] Ayşe Kalay, Namus ve Toplumsal Cinsiyet,Mediterranean Journal of Humanities”, Cilt II, Sayı 2, (2012), ss. 152-153.

[12] A.g.e., Enloe, ss. 52-53.

[13] Taşdelen ve Koca, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve

Kadınların Spora Katılımı, ss. 206-207.

[14] Özlem Genç, “Ortaçağ Avrupasında Kadın”, içinde Ortaçağda Kadın, Ed.: Altan Çetin, (Ankara: Lotus Yayınevi, 2011): ss. 244-248.

[15] Seher Parlak, Ortaçağ’da Kadın Olmak, (E.T. 15.03.2021), https://www.academia.edu/26461566/ORTA%C3%87A%C4%9E_DA_KADIN_OLMAK.

[16] A.g.e., Parlak.

[17] Jules Montague, Cadı Mahkemeleri, nörolojik hastalık ve sosyal-politik faktörler, 4 Ocak 2019, https://www.bbc.com/turkce/vert-fut-46749911, (E.T. 27.03.2021).

[18] A.g.e., Berktay, s. 18.

[19] A.g.e., Berktay, s. 19.

[20] A.g.e., s. 17.

[21] Nazife Gürhan, Toplumsal Cinsiyet ve Din, “e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi”, Sayı 4, (2010), s. 62.

[22] A.g.e., Berktay, s. 18

[23] A.g.e., Gürhan, ss. 67-68.

[24] A.g.e., Berktay, s. 71.

[25] A.g.e., Berktay, s. 71.

[26] Ayşe Arzu Demir, “Bir Viktorya Dönemi Romanı: The Warden”, (Yüksek Lisans Tezi), (Atatürk Üniversitesi, 1998), ss. 4-5.

[27] Taşdelen ve Koca, Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve

Kadınların Spora Katılımı, s. 209.

[28] A.g.e., s. 209.

[29] A.g.e., s. 53.

[30] A.g.e., s. 52.

[31] Sally Ulmer, British Women Travelers: Challenging and Reinforcing Victorian Notions of Race and Gender, “Historical Perspectives: Santa Clara University Undergraduate Journal of History”, Cilt 20, Sayı 2, (2015), ss. 2-3.

[32] A.g.e., s. 54.

[33] A.g.e., Enloe, s. 54.

[34] A.g.e., Ulmer, s. 5.

[35] A.g.e., Ulmer, ss. 8-9.

[36] A.g.e., Ulmer, s. 6.

[37] A.g.e., Ulmer, s. 9.

[38] A.g.e., Enloe, ss. 54-55.

[39] A.g.e., Enloe, s. 55.

[40] A.g.e., Enloe, s. 55.

[41] Nalân Mahsereci, Afrika’da bir gezgin: Mary Kingsley, “Bilim ve Gelecek”, Sayı 140, (2018), (E.T. 15.03.2021), https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2018/04/20/afrikada-bir-gezgin-mary-kingsley/.

[42] A.g.e, Enloe, s. 55.

[43] Roxie Munro, Mary Kingsley, https://www.nonfictionminute.org/mary-kingsley.html, (E.T. 27.03.2021).

[44] Precious McKenzie, The Right Sort of Woman: Victorian Travel Writers and the Fitness of an Empire, (UK: Cambridge Scholars Publishing, 2012), ss. 13-14.

[45] Jenni Calder, Isabella Bird, (E.T. 15.03.2021), https://dangerouswomenproject.org/2016/04/24/isabella-bird/.

[46] Ag.e., McKenzie, s. 15.

[47] A.g.e., Ulmer, s. 31.

[48] Peter Crowhurst, What was Flora’s Shaw contribution to the development of the British Empire, (E.T. 15.03.2021), https://www.britishempire.me.uk/florashaw.html.

[49] A.g.e, Ulmer, s. 31.

[50] A.g.e., Ulmer, s. 35.

[51] Francis Arinze Iloani, [email protected]: How true is claim that Flora Shaw, British journalist, coined the name Nigeria?, 1 Ekim 2020, https://dubawa.org/nigeria60-how-true-is-claim-that-flora-shaw-british-journalist-coined-the-name-nigeria/, (E.T. 27.03.2021).

[52] A.g.e., Berktay, ss. 70-71.