Ana Sayfa / Yazılar / Siyaset / Makaleler / Josip Broz Tito ve Bağlantısızlar Hareketi
ListeList'den alınmıştır.

Josip Broz Tito ve Bağlantısızlar Hareketi

Giriş

Bu çalışma, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu sistemde kendisini ayrı bir konumda gören, o dönemki tanımlamayla Üçüncü Dünya ülkelerini, Bağlantısızlar Hareketini ve topluluğa üye ülkelere rol model olan lider Josip Broz Tito dönemine ışık tutmayı amaçlamaktadır. Şüphesiz bu devletler topluluğunun anlaşılabilmesi için dönemin konjonktürel durum analizinin yapılması gerekmektedir. Adolf Hitler’in, Almanya’nın başına geçmesiyle birlikte gelişen süreçte, izlediği saldırgan dış politika II. Dünya Savaşı’nın kapılarını aralamıştır. I. Dünya Savaşı sonrası istenilen düzeyde kurulamayan Uluslararası Sistem dinamikleri, Miletler Cemiyetinin işlevsiz yapısı itibariyle yenilenmek durumunda kalmıştır. Bunun sonucu itibariyle ve Adolf Hitler’in yoğun katkılarıyla II. Dünya savaşı kaçınılmaz olmuştur.

Hitler, yayılmacı dış politikası ile başta Avrupa olmak üzere, Balkanlar, Rus toprakları ve Kuzey Afrika toprakları üzerine farklı dönemlerde saldırılarda bulunmuştur. İşgal edilen ülkeler arasında Josip Broz Tito önderliğindeki Yugoslavya’nın kendi kaderini tayin ederek bağımsızlık mücadelesini verdiğini ve kazandığını söylemek mümkündür. Zira yoğun halk hareketiyle partizanların desteğini alan Tito, Almanları büyük ölçüde topraklarından çıkarmayı başarmıştır. Bu zaferle güçlenen Tito, dış politikada tarafsızlık siyaseti izlemiştir. Stalin dönemi sert dış politikasının etkisiyle Sovyetlerden uzaklaşan Tito’nun, bir noktada Batı’ya yöneldiği söylense de bu yönelim yalnızca ticaret kapsamında kalmıştır.

Makalenin çıkış noktası, “Neden tarafsızlığı seçtiler?” sorusu olmuştur. Bu sorudan hareketle, “Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri, Huzursuz Bağımsızlığı, Huzurlu Bağımlılığa Tercih Ettiler.” tezine ulaşılmıştır. Makale, bu tez çerçevesinde şekillenecektir. Soğuk Savaş koşullarında iki kutuplu bir yapıya bürünen Uluslararası sistem içerisinde Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri farklı bir açılım yaparak ve birtakım bedeller ödeyerek II. Dünya Savaşı öncesi bağlı oldukları yapılardan kendilerini soyutlayarak yeni bir sistem oluşturmayı hedeflemişlerdir. Dönem itibariyle öteki üzerinde üstünlük sağlamaya çalışan Blok lideri ülkeler, SSCB ve ABD ülke güvenliği ve blok içi ülke güvenliklerini hat safhada tutmayı amaçlamışlardır. Ancak bununla birlikte kendini soyutlayan Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri, bu güvenlik açılımlarının oldukça dışında kalarak, gelişmeleri geriden takip etmişlerdir. Bu geri kalmışlık ve aşağı görülme durumu bağımsızlık isteklerinin diyeti niteliğindedir.

Çalışma, dönemin Uluslararası sistemik yapısı hakkında bilgilendirmeyle başlayıp, Josip Broz Tito hakkında gerekli açıklamaları yaptıktan sonra Bağlantısızlar Hareketinin kuruluşu, amaçları ve hedefleri üzerinde durularak sonlandırılacaktır.

A. II. Dünya Savaşı Dönemi ve Sonrasında Uluslararası Sitem Analizi

I. Dünya Savaşı, Almanya’nın Polonya’ya saldırı düzenlemesi ile 1 Eylül 1939 tarihinde başlamıştır.[1] Almanya savaş süresince özellikle Fransa’yı hedeflemiştir ancak Polonya, savaş başlangıcında hem kolay bir hedef olarak görülmüş hem de İngiltere ve Fransa’nın reaksiyonlarını gözlemlemek açısından Almanya için test niteliği taşımıştır. 3 yıl kadar Polonya ile savaşan Almanya, 1918 yılı öncesinde bölgede sahip olduğu toprakları tekrar ele geçirmeyi başarmıştır. 1934 yılında yaptığı Saldırmazlık Paktı ile bu savaşa bir ara vererek Fransa’ya yönelmiştir.[2] Zira Alman Generallerin gözünde Fransa’yı yendikten sonra Polonya’nın dayanma imkânı bulunmamaktadır.[3]Polonya ile savaşa ara vermesinin ardından Fransa’ya yönelen Alman birlikleri, bununla birlikte Hollanda ve Belçika’ya da saldırılar düzenlemişlerdir. Yoğun genişleme sağlayan Almanya, Fransa karşısında ezici bir üstünlük sağlayarak zafer elde etmiştir.

Bu noktada, Fransız Genelkurmayının I. Dünya Savaşı’ndan kalma savunma anlayışı, ordusunu modernize eden Alman birliklerine karşı şüphesiz başarı elde edememiştir.[4] Bu zaferle ilerleyen Almanya, 4 gün içerisinde Hollanda ve devamında Belçika’yı ele geçirmeyi başarmıştır. Fransa’nın aldığı yenilgi sonrası herhangi bir karşı saldırı gerçekleştiremeyeceğini anlayınca, İngiltere, kıtadaki birliklerini ülkesine geri çekmiştir.[5] Bu geri çekilmeyle birlikte kıtada yalnız kalan Fransa’nın başkenti Paris, 14 Haziran’da Almanya tarafından işgal edilmiştir. Ve kısa süre içerisinde Alman kontrolü altına alınmıştır. Bu yenilginin birçok nedeni olmakla birlikte Fransız yöneticiler savaş süresince ABD ve İngiltere’den yoğun asker ve silah yardımı istemesine rağmen, iki devletten de beklediklerini alamadıklarını söylemek mümkündür. Zira İngiltere, kısıtlı sayıda hava desteği verirken, ABD gerek siyasal gerek iç hukuk yolları itibariyle savaşa giremeyeceğini belirtmiştir. Bunun yanı sıra İngiltere’nin, 200.000 kişilik ordusunu Almanlarla savaşmaya göndermek yerine ülkesine geri çekmesi, Fransa açısından ihanet olarak nitelendirilmiştir.[6]

Öte yandan, Fransa’yı yenen ve kıta Avrupası’nda güçlenen Almanya, güç boşluğundan yararlanarak kendisine bölgede sorun oluşturabilecek tek devlet olan İngiltere’ye yönelmeye başlamıştır. Ancak burada Almanya tarafından elde edilmeye çalışılan durum oldukça zordur. Zira İngiltere’yi, Fransa gibi mağlup etmek Almanya için bir avantaj sağlamayacağı gibi hem ABD’nin Batı’dan savaşa dahil olmasına hem de İngiliz İmparatorluğunun mirasının ABD ve Japonya arasında pay edilmesini sağlayacaktı. Buna karşın, barışı kabul eden bir İngiltere, Almanya için Batı’dan gelecek olası ABD tehdidine engel olabilecekken aynı zamanda Almanya’yı Sovyet Rusya ile gireceği savaşta Polonya Sendromuna[7] sokmayacaktır.

Bu hedefler doğrultusunda Almanya, İngiltere’ye karşı Psikolojik Savaş diyebileceğimiz bekleme stratejisini uygulamıştır.[8] Bu yolla, İngiliz yöneticileri alt edebileceğini düşünen Hitler, 19 Temmuz’a kadar bekledi ancak İngiliz yönetiminin savaşı sürdürme konusundaki kararlılığı sonucu Hitler strateji değiştirerek 13 Ağustos 1940 itibariyle İngiltere’ye fiili savaş açmıştır.[9] Ada ülkesi olan İngiltere’yi yenmenin tek yolu şüphesiz çıkarma yapmaktı ancak öncesinde İngiliz Hava Kuvvetlerinin, devamındaysa donanmasının yenilmesi gerekmekteydi. Buna istinaden hava bombardımanına başlayan Alman savaş uçakları Londra’yı bombalarken birçok sivil hayatını kaybetmiştir.[10] 31 Ekim’e kadar devam eden hava saldırılarında ağır kayıplar veren iki taraftan Almanya, çıkarmadan vazgeçerek saldırılara son vermiştir. Böylelikle Almanya İngiltere ile olan savaşını kaybetmiştir.[11]

Fransa zaferi sonrası önünde yıkılmasını hedeflediği iki devlet olan Hitler Almanya’sı, öncelikle İngiltere’ye yönelmiş, ancak sonuç alamayınca yönünü kara imparatorluğu olan Sovyet Rusya’sına çevirmiştir. Burada sadece İngiltere yenilgisinin etkisinden ziyade, aynı zamanda Rusya’yı yenmesi halinde İngiltere’nin de dolaylı olarak yenileceği öngörüsü etkili olmuştur.[12] Yenilmiş Sovyet Rusya, devamında güçlenen bir Japonya’yı, güçlenen bir Japonya ise ABD için büyük bir tehdit oluşturması düşünülmüştür. Dolayısıyla İngilizler, ABD’den bekledikleri yardımı alamayacakları için Hitler, hedeflediği iki İmparatorluğu da yıkarak amacına ulaşması beklenmiştir. Bu düşünce ve hedeflerle 22 Haziran 1941’de Baltık’tan başlayarak Romanya’ya dek yayılan alanda Sovyetlere karşı savaş ilan etmiştir.[13] Savaş süresince yüzyıllar boyunca yaptığı gibi hinterlandını kullanarak Alman birliklerini zor duruma düşüren Stalin, aynı zamanda herhangi bir Japon saldırısı beklemediği için tüm ordusunu bir araya toplamayı başarmıştır. Bunun yanı sıra, Sovyet ordularının çekilmesini zafer olarak algılayan Alman birlikleri Moskova’ya doğru mu, yoksa Don Endüstri bölgesine mi gidecekleri konusunda planlı hareket edememişlerdir. Ayrıca Alman istihbarat sisteminin de Sovyetler hakkında bilgi edinmekte zorlanmaları, altı haftada Moskova’nın alınması üzerine kurulu olan planları alt üst etmiştir. Ve Almanya’nın Sovyetlerle olan mücadelesinde yenilgiyi beraberinde getirmiştir. Hitler’in öngördüğü gibi kısa vadede başarılı bir harekât yerine, uzun vadeli ve dünya çapında yankıları hissedilecek olan “Topyekûn Savaş” ortaya çıkmıştır.[14]

Tüm bunlar büyük devletler arasında yaşanılırken, Hitler, gerek Sovyet Rusya işgalini kolaylaştırmak adına gerek hinterlandını genişletmek için Balkanlar üzerinde aktif faaliyet göstermiştir. Ancak pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira her ne kadar Yugoslavya üzerinde resmi olarak yönetim değişikliği sağlayarak kendisine bağımlılığını sağladığını düşünse de Josip Broz Tito liderliğinde yerel halk bağımsızlık direnişini devam ettirmiştir. Sonuçları itibariyle de başarılı olduklarını söylemek mümkündür.

Balkan siyaseti gereği Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yı hedefleyen Almanya, bu ülkeler içerisinde sadece Yugoslavya tarafından direnişle karşılaşmıştır. Öncelikle Macaristan, Bulgaristan ve sonrasında Bulgar baskısı ile Romanya’yı etkisi altına alan Almanya, son olarak Yugoslavya ile ilgilenmiştir. Toplum yapısı itibariyle oldukça çeşitliliğe sahip olan Yugoslavya’da bu çeşitlilik beraberinde zafiyet oluşturmuştur. Gerek din gerek mezhep gerekse ırk farklılıkları, bu devletin birlikte hareket edebilmesini engellemiştir. Bu yapıya sahip Yugoslavya’nın direneceğini düşünmeyen Almanya, ittifak önerdi ve Kral Naibi Prens Paul Viyana’da ittifak metnini imzalamıştır.[15] Hemen ardından Belgrad’da ittifak karşıtı Simoviç tarafından darbe gerçekleştirilmiştir. Böylelikle ittifak reddedilmiştir. Ancak Almanya, buna izin vermeyerek, 6 Nisan’da Belgrad’ı bombalamaya başlayarak, birlikleriyle Yugoslavya’yı işgal altına almıştır.[16]İşgal sonrası direnç gösteremeyen Yugoslav direnişçileri Tito önderliğinde dağlara çekilmişlerdir.[17] Bununla birlikte Almanya kontrolünde bölgede Hırvat-Sloven Krallığı kurulmuş ve ittifak yeniden sağlanmıştır. Tito ve Partizanların mücadelesi bu noktadan sonra başlamıştır.

Yugoslav Direnişi Mihaylovic ve Tito liderliğindeki iki farklı gruptan oluşsa da Almanların Belgrad’dan çıkarılması sürecinde ve devamında Tito ve Partizanların yoğun emeklerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Belgrad işgalinin hemen ardından dağlara çekilen Tito, Yugoslavya Komünist Partisi içerisinde bir karargâh kurarak 1 Mayıs 1941[18] tarihinde tüm halkı işgalcilere karşı mücadele etmeye çağırmak amacıyla bir bildiri yayınlamıştır. Bildiri ile birlikte, yoğun direniş hareketi oluşmaya başlamıştır. Bu birliklerin eğitiminde şüphesiz Tito’nun en yakınındaki askerler ve vatanseverler görevlendirilmiştir. Direnişi büyütmek amacıyla Tito, Mihaylovic ile iş birliği yapmayı teklif etse de Çetniklerin liderliğini yapan Mihaylovic böyle bir iş birliğini kabul etmemiştir.  Kendi çerisinde örgütlenme faaliyetleri yürüten Tito ve Partizanları, Müttefik ülkelerden yoğun lojistik destek almıştır. Bu destek ile mücadelesini sürdüren Tito, 4 (dört) yıl süren mücadelenin ardından 7 Mart 1945’te “Demokrat Federal Yugoslavya” Hükümetini ilk kez Belgrad’da toplamayı başarmıştır.[19] Bununla birlikte Almanya’nın Yugoslavya üzerindeki varlığını sonlandıran Tito ve birlikleri, II. Dünya Savaşının sonuna doğru bağımsızlıklarını kazanarak, sonrasında oluşacak Uluslararası sistemde kendilerine farklı bir yer ayırarak, alışılmışın dışında bir anlayışa sahip olan Bağlantısızlar Hareketinin öncülüğünü üstlenmişlerdir.

B.Soğuk Savaş Dönemi Bloklaşmaya Antitez Ülke: Yugoslavya

I. Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni sistemin şekillenmesi pek kolay olmamıştır. Zira I. Dünya Savaşı sonrasında oluşan Uluslararası Sistem’deki aksaklıklar, daha kapsamlı ve daha şiddetli bir savaşın olmasına sebebiyet vermiştir. Bunun yanı sıra I. Dünya Savaşından farklı olarak, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ortamda, devlet çıkarlarının yanı sıra ideolojilerin mücadelesi görülmektedir. Savaşın bitmesiyle birlikte, dönemin süper gücü olan ABD ve Sovyet Rusya, taban tabana zıt olan ideolojilerini dünyaya empoze etmek için mücadele etmişlerdir. Savaş öncesinde Uluslararası sistem içerisinde pek etkinliği olmayan ABD ve Sovyet Rusya, II. Dünya Savaşı ile birlikte etkinliklerini arttırmaya ve sistem üzerinde belirleyici rol oynayarak, Uluslararası sistemin, çok kutuplu sistemden iki kutuplu sisteme dönüşmesini sağlamışlardır. Bu dönemde, savaştan yenilgi ve ağır kayıplarla çıkan Avrupa ülkeleri başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri taraf seçme durumunda bırakılmıştır. Elbette alınan yenilgiler ve kayıplar sadece siyasi üstünlüğü kaybetmek üzere değil, Avrupa ülkelerinin birçok sömürgesinden de çekilmesini sağlamıştır. Savaş sonrası dönemde hemen hemen tüm sömürgecilik faaliyetleri son bulmuştur. Öyle ki, Afrika kıtasında 1956 yılına kadar sayısı 6 olan bağımsız ülkeler, günümüze gelindiğinde 52 ülke olmuştur.[20]Bu bağımsızlık süreci sistemsel ölçekte beraberinde alansal genişlemeyi de getirmiştir. Başta Afrika olmak üzere Asya ve Latin Amerika’yı da Uluslararası sistem içerisinde “Sömürülecek topraklar” nitelendirilmesinden sıyırarak Uluslararası politikanın bir parçası haline getirmiştir.

Her ne kadar öncesinde sömürgeye maruz kalmamış olsa da Tito yönetimindeki Yugoslavya’nın diğer bağımsızlık mücadelesi veren ülkelere rol model olduğunu söylemek mümkündür. [21] II. Dünya Savaşı süresince Hitler Almanya’sının işgaline maruz kalan ve halkın desteğini alarak direnişin liderliğini yapan Tito, Nazileri ülkesinden çıkardıktan sonra güçlü ve sistemli bir Federal Halk Cumhuriyeti kurmayı başarmıştır. Her ne kadar toplum yapısı itibariyle komünizmi ve sosyalizmi kabul etmiş olursa olsun, Tito’nun kurduğu bu yapı Stalin tarafından eleştirilere maruz kalmıştır. Zira Tito, iki bloktan herhangi birinin içerisinde yer almaktansa bağımsız ve ülkesinin çıkarları doğrultusunda politika izlemeyi hedeflemiştir. Ancak Stalin, Tito’nun sosyalist inşa ve dış politika konularındaki bağımsızlık isteğinden rahatsız olmuştur. Bununla birlikte Tito, Stalin ve Molotov’a karşı, halkların, demokrasinin geliştiği ülkelerde birbirlerine karşı güven ve iş birliği içerisinde yaşamalarının en önemli nokta olduğu, ayrıca Yugoslavya ve benzeri ülkelerin iç ve dış etkenlerden kendisini soyutlayarak mevcut durumlarını korumaları gerektiğini, bunu yaparken gelişmiş ülkelerle anlaşmalar yoluyla ilişkiler kurmalarının doğruluğunu savunmuştur.[22] Fikir çatışmasının bu denli yoğun olduğu bir ortamda Stalin, Yugoslavya’yı ABD’nin Marshall Planına karşı durmak için kurduğu Kominform’dan “Milliyetçilik yolunu tuttuğu” gerekçesiyle çıkarmıştır.[23]Kominform’dan çıkarılma Tito için bağımsızlık ve tarafsızlaşma yolunda elde edilmiş bir fırsat olarak görülmüştür. Ancak bununla birlikte Stalin’in baskıları da hissedilmiştir. Tito’yu bir darbe ile indirmeyi dahi deneyen Stalin başarısız olmuştur.[24] Zira Tito diğer Doğu Avrupa liderlerinin aksine gücünü seçkin kesimden değil, geniş halk kitlelerinden almıştır. Kominform’dan atılmasıyla birlikte tüm Doğu Bloğu ülkeleri Yugoslavya’ya karşı yaptırımda bulunmuş ve bütün ilişkilerini kesmişlerdir. Bu yaptırımlar sonucunda Marshall Planı kapsamında 500 Milyon $ yardım almıştır.[25] Ancak bu yardımlar Stalin tarafından Yugoslavya’nın eksen kayması olarak değerlendirilse de Tito’nun böyle bir yönelimi yada politikası olduğunu söylemek pek mümkündür değildir. Zira ilerleyen süreçte iç bağımsızlığını ve sistemini oturttuktan hemen sonra, kutuplaşan sisteme ve tüm ülkelere alternatif üçüncü bir yol olduğunu kanıtlayacak nitelikte olan Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucularından olmuş ve birçok noktada bu harekete liderlik etmiştir.[26]

C.Tito ve Bağlantısızlar Hareketi
1.Josip Broz Tito

7 Mayıs 1892 yılında Hırvatistan’da doğan Tito, on beş çocuklu bir ailede büyümüştür. Çocukluğundan itibaren işçi olarak çalışmıştır. Gençlik döneminde Almanya’da metal işçiliği yapmıştır. Ve çalıştığı yerlerde sendika faaliyetlerinde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşında Avusturya-Macaristan İmparatorluk ordusunda Ruslara karşı savaşmış ve esir düşmüştür. Sonrasında Rusya’da Bolşeviklerin çıkarttığı isyanla birlikte iç savaşta Bolşeviklerin yanında savaşmış ve 1937’de Yugoslavya Komünist Partisinin temellerini atmak için çalışmıştır. Kalabalık bir ailede yetişen Tito, insan hayatına değer veren, işçi sınıfını önemseyen ve kadının çalışma hayatında yer almasını savunan bir lider olmuştur. Hayatı savaşlarla geçmiş diyebileceğimiz Tito, 1929 Buhranı[27]döneminde işçi sayısındaki artış ve etnik problemlerin yaşanmaya başlaması ile birlikte insanların Komünist Partiye olan eğilimlerini sağlıklı şekilde yönlendirebilmiştir. Siyasi hayatı boyunca Yugoslav halkalarına birlik ve kardeşlik çağrısı yapan Tito, II. Dünya Savaşı sonrasında izlediği politikalar sonucunda söz verdiği eşitlik ve birlik yapısını ülkesine kazandırmıştır.
II. Dünya Savaşı süresince ve sonrasında Soğuk Savaş boyunca sürdürdüğü bağımsızlık mücadelesi birçok devlet başkanına örnek teşkil etmiştir. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır, Zambiya Devlet Başkanı K. Kaunda ve diğer yeni bağımsızlığını kazanmış devlet başkanları Tito’yu kendilerine rol model almışlardır. Ve bu durumu birçok yerde dile getirmişlerdir. 29 Kasım 1943’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetini kurarken Sovyetlerden farklı olarak Ulusal Sosyalizm anlayışını ortaya atmıştır.[28] Sonraları Titoizm akımını oluşturacak bu anlayış günümüzde daha çok teoride de kalsa küçük bir kesim tarafından benimsenmektedir. Klasik sosyalizmden farklı olarak Tito, farklı kültürlerden, farklı dinlerden insanlarla da iletişim kurma taraftarı olmuştur. Zira Bağlantısızlar Hareketini kurarken işbirliği yaptığı devletler gerek kültür gerek din gerekse ideolojik olarak oldukça farklı toplumları barındırıyorlardı ancak bu farklılıkları geride bırakarak dünya devletlerini bağlantısız olmaya davet etmiştir. Tito, tüm özelliklerinin yanı sıra kararlılığı ve dik başlı olmasıyla dikkat çekmiştir. Sovyet Rusya’sı ile her türlü yaptırımı göze alarak ilişkilerini kesmesi, Batı Bloğuna olan sert tutumu ve kozmopolit yapısına rağmen her zaman vurguladığı bağımsızlık fikri Tito’nun diplomasi tarihi açısından önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Öncelikli olarak Yugoslavya’nın çıkarlarını savunan Tito, 13 Ocak 1953[29]’te Yugoslavya’nın ilk devlet başkanı seçilmiştir. 1974 yılında ömür boyu devlet başkanlığına getirilen Tito, 1980 yılında vefat etmiştir.

2.Bağlantısızlar Hareketinin Kuruluşu, Amaçları ve Hedefleri

Bağlantısızlar Hareketi, II. Dünya Savaşı sonrasında güçlerini kaybeden Avrupalı devletlerin sömürgelerini bırakmak zorunda kalmalarıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Zira bu güçsüzlük beraberinde birçok ülkede bağımsızlığı getirmiştir. Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir kısmı savaş sonrası oluşan boşluktan yararlanarak bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu bağımsızlık silsilesi ülkelerin gelecek dönemdeki politikalarında benzeşmelere yol açmıştır.[30]Ancak bu benzeşmeler ve yakınlaşmalar yalnızca savaşın etkisiyle değil, tarihi kökler ve toplumların sömürge bağlamında ortak kaderlerinin de bir getirisi olmuştur.  Bu süreçle birlikte ilk defa beyaz adama karşı herhangi bir aşağılık durumlarının olmadığını anlamış ve Batı kökenli, liberal görüşe yakınlaşmışlardır. Bağımsızlık sonrası ulusal benlik kazanmaları, okuma-yazma oranındaki artış ve kısıtlı olsa dahi yaşam düzeylerinde gerçekleşen yükselme, bu gibi toplumların en önemli silahı olmuştur.

Uluslararası ilişkiler alanında çalışma yapan birçok kişi Soğuk Savaş dönemi itibariyle Dünya’yı üç farklı kutup ile nitelendirmişlerdir. Birinci ve ikinci dünya ülkeleri, Batı ve Doğu ülkelerini tanımlamakta kullanılırken, 1955 yılında Bandung Konferansı[31] itibariyle kesinleşen Bağlantısızlar Hareketi ile birlikte bu hareket içerisinde yer alan ülkeler üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanmıştır. Bu hareket; kuruluşu, üyeleri, amaçları ve hedefleri itibariyle kendisini dünya üzerinde var olan siyasi ve askeri mücadelelerden soyutlayarak çoğunlukla kendi aralarında birtakım kalkınmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Dönemin konjonktürel durumu göz önünde bulundurulduğunda adeta yeni bir vizyon ve alışılmış dış politik eylemlerden farklı olarak toplu bir biçimde barışçıl hareket etmeyi hedeflemişlerdir. Burada barışçıl hareket etmenin farklı olarak nitelendirilmesinin nedeni bağımsızlığını yeni elde eden bu ülkelerin diğer örgüt yapılarından farklı olarak barışa olan düşkünlüğün ve ihtiyacın gözle görülür derece olmasından kaynaklanmıştır. Bandung Konferansı, o dönem hemen her Asya-Afrika ülkesi için örnek teşkil eden ve Bağlantısızların kurucu babaları olan Josip Broz Tito, Cemal Abdül Nasır, Kwame Nkrumah, Shri Jawaharlal Nehru veAhmed Sukarno liderliğinde toplanmıştır. 1955 yılında toplanan Bağlantısız ülkeler, “barış içinde bir arada yaşama” ilkeleriyle Asya-Afrika tipi bağlantısızlık arasında bir sentez oluşturmuşlardır. Bu sentez “olumlu tarafsızlık”[32] olarak nitelendirilmiştir. Buna göre, iki süper güç arasında gerçekleşen mücadeleyle ilgilenmeyerek, dünya nüfusunun yarısını kaplayan aç insanların geleceğini şekillendirmeye odaklanmışlardır.[33]Ayrıca konferansta on temel ilke daha belirlenmiştir. Bu ilkeler;[34]

  • Bütün ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duymak
  • Tüm ırklar arasında ve büyük/küçük tüm devletlerin eşitliğini tanımak
  • Diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmemek
  • Her milletin kendisini Birleşmiş Milletler Tüzüğüne uygun şekilde savunması hakkına saygı duymak
  • Büyük güçlerin herhangi birinin özel çıkarlarına fayda sağlamak amacıyla kurulan örgütlere girmemek
  • Temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler Tüzüğünün ilkelerine saygı göstermek
  • Saldırmak, tehdit etmek veya herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmaktan kaçınmak
  • Karşılıklı çıkarların ve iş birliğinin teşvik edilmesi
  • Adalete ve Uluslararası yükümlülüklere saygı
  • Fiili müdahale içererek yahut içermeksizin başka bir ülkenin iç işlerine müdahale edilmemesi

şeklindedir.29 ülke liderinin katıldığı bu konferanstasiyasi, ekonomik ve kültürelolmak üzere üç çalışma komisyonu oluşturulmuştur.[35] Konferans sonunda bu üç çalışma alanında da iş birliğinin gerekliliği vurgulanmıştır. Ayrıca sömürülen halkların sorunları, barışın teşviki, ırk ayrımcılığının kınanması gibi temel birtakım sorunlar üzerinde durulmuştur. Bandung Konferansından altı yıl sonra 1-6 Eylül 1961’de ilk resmi zirve olarak nitelendirilen Belgrad Zirvesi gerçekleştirilmiştir.[36] Bu zirve daha çok Kahire’de yapılacak olan büyük konferansın hazırlığı niteliğinde olmuştur. Zira Belgrad Zirvesinde, Kahire Konferansına katılmak isteyen ülkelerin yerine getirmesi gereken şartlar belirlenmiştir. Bu şartlar genel olarak; Soğuk Savaş’ın herhangi bir bloğuna yakınlık göstermemek, gösteren ülkelerle yakın iletişim halinde bulunmamak, askeri paktlara katılmamak, bağımsızlıklara saygı duymak gibi temel birtakım özellikler barındırmıştır. Bu şartların belirlenmesindeki amaç Kahire Konferansı ile birlikte bağımsız bir şekilde Bağlantısız ülkelerin kendi çıkarlarını yansıtma istekleri olmuştur. Zirvenin bir diğer önemi ise Tito bağlamında gerek Batı gerek Doğu bloğuna mesaj niteliği taşımıştır. Bu zirve Tito’nun elde ettiği siyasi zaferin bir simgesi şeklinde yorumlanmıştır.

Aynı yıl içerisinde gerçekleştirilen Kahire Konferansı ile birlikte, Bağlantısızlar Hareketi’nin bu konferansa dek kullandığı pasifize edilmiş politika ve söylemler yerini, aynı iddialar sonuca ulaşan ancak daha politize edilmiş birtakım argümanlarla dile getirmeye başlamışlardır. Zira önceleri sadece iç meselelere karışmama, bağımsızlığa saygı gibi söylemlerle yoluna devam eden Bağlantısızlar Hareketi, Kahire Konferansı ile birlikte Birleşmiş Milletlerin güçlendirilmesi gerektiği, sosyoekonomik yapıların ve Uluslararası ekonomik sistemin yeniden yapılandırılması ve eşit bir temel üzerinde şekillenecek Uluslararası iş birliğine dikkat çekmiştir. Hareketin kurucu babalarından Tito’nun bu söylemler üzerinde büyük etkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira kurulumundan Kahire toplantısına değin Bağlantısızların izlediği politika ve söylemler, Tito’nun birinci ve ikinci dünya ülkelerini görememekle suçladığı dünyanın bir parçası halini almıştır.

1970 ve 1980’li yıllarda sistemini oturtan Bağlantısızlar, süreç içerisinde kendi aralarında birtakım ihtilaflar yaşamış olsalar dahi kuruluşundan itibaren birçok gelişmemiş/gelişmekte olan ülke için alternatif oluşturmuştur. Bu yıllarda dünyadaki bütün halklara kendi doğal kaynaklarını kullanmalarını sağlayabilmek adına yeni bir Uluslararası ekonomik düzen oluşturulmasına dair mücadelede kilit rol oynamıştır. Bağlantısızlar Hareketi üyelerinin en büyük silahının doğal kaynakları ve genç iş gücü olduğu düşünüldüğünde Ulus ekonomide köklü bir değişim ve üye ilkelerin ekonomik bağımsızlığı için yeni, büyük bir platform oluşturulmasını planlamıştır. [37]

Sonuç

Bu makalede Josip Broz Tito ve Bağlantısızlar Hareketi, tarihsel boyutta ele alınarak incelenmiştir. II. Dünya Savaşı süresince ve devamına Soğuk Savaş Dönemi boyunca başta Hitler Almanya’sı ile mücadele ederek ülkesini kurtaran ve bağımsızlığını sağlayan Tito, sonrasında iki blok arasında kalmış ve Stalin’in sert uygulamalarına rağmen Doğu bloğuna girmeyerek tarafsız bir duruş sergilemiştir. Kominform’dan atılmasının ardından Batı bloğu ile yakınlaşarak Marshall Planı’ndan yararlanmasına rağmen ilerleyen süreçte Batı bloğu ile de herhangi bir iletişim halinde bulunmamıştır. Savaş sonrası güçleri azalan Avrupalı devletler bu süreçte başta Afrika olmak üzere sömürgeleri üzerindeki hegemonyayı koruyamamışlardır. Böylelikle zaman içerisinde bu ilkelerin hemen hepsi büyük bedeller ödeyerek bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Makalenin tezi “Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri, Huzursuz Bağımsızlığı, Huzurlu Bağımlılığa Tercih Ettiler.” dir. Zira Afrika kıtasında bağımsızlığını kazanan hemen hiçbir ülke iç huzurunu sağlamıştır diyemeyiz. Sağlanan bağımsızlığın ardından kısa süre içerisinde gerçekleşen darbeler, bu ülke vatandaşlarının arzu ettikleri iç huzura ve özgürlük arayışına vurulan ağır prangalar olmuştur. Bu dönemde Tito tarafından ortaya atılan ve tüm dünyaya üçüncü bir alternatifin olabileceğini hatırlatan Bağlantısızlar Hareketi, birçok Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkesinin bu yapıya ilgi göstermesini sağlamıştır. Yapısı itibariyle bağımsızlığı, özgürlüğü, eşitliği ve sömürgeciliğe karşı yapısıyla bilinen Bağlantısızlar Hareketi, dönem itibariyle Uluslararası sistem ölçeğinde somut sonuçlar elde edememiş olsa dahi, kendi içerisinde oluşturduğu yapı ve vermeye çalıştığı mesajlarla bazı noktalarda Uluslararası sistemi etkilemeyi başarmıştır.

Kaynakça

Kaynakça

Kaynakça

Kitap

  • ÖZDAL Barış, Diplomasi Tarihi-II, Bursa, Dora Yayıncılık, 2019
  • SANDER Oral, Siyasi Tarih (1918-1994), İstanbul, İmge Kitabevi, 2007
  • ARMAOĞLU Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, Alkım Yayınları, 1989
  • MİSKOVİC Natasa, TheNon-AlignedMovementandtheColdWar Delhi- Bandung – Belgrade, New York, Routledge, 2014
  • ARNOLD Guy, The A to Z of theNon-AlignedMovementand Third World, New York; ScarecrowPress, 2010
  • ÜLGER İrfan, Yugoslavya Neden Parçalandı, Ankara, Seçkin Yayınları, 2003
  • MCMAHON Robert J., Soğuk Savaş, (çev: Sinem Gül), Ankara, Dost Yayınevi, 2013
  • WİNTERHALTER Vilko, Josip Broz Tito, (çev:AkkanSüver), İstanbul; Su Yayınları, 1976

Dergi

İnternet Kaynağı

Dipnotlar

[1] Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1994), İstanbul, İmge Kitabevi, 2007, s.124

[2]Ibid. s.125

[3]Ibid. s. 125

[4]Ibid. s.130

[5]Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, Alkım Yayınları, 1989, s.368

[6]Sander, op.cit., s.134

[7] Polonya Sendromu: Bir ülkenin aynı zaman diliminde iki farklı ülke ile fiili savaş sürdürme durumu.

[8]Sander, op.cit., s. 137

[9]Armaoğlu, op.cit., s. 369

[10]Ibid.

[11]Ibid.

[12]Sander, op.cit., s, 155

[13]Sander, op.cit. s.157

[14]Ibid.

[15]Armaoğlu,op.cit. s. 374

[16]Sander, op.cit. s. 146

[17]Sander, loc.cit.

[18] Mustafa Kahramanyol, Fahriye Emgili, “Tito ve Balkan Siyaseti”, 2016 <https://dergipark.org.tr/download/article-file/422174> (e.t. 08.05.2019) s. 321

[19]Ibid.

[20]Robert J. McMahon, Soğuk Savaş, (çev: Sinem Gül), Ankara, Dost Yayınevi, 2013, s. 95

[21]Stj. Av. Erdal ARAP – Stj. Av. Selcen BAYÜN, “Josip Broz Tito”, Hukuk Gündemi, <http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/hgdmakale/2014-2/20.pdf>, (e.t.08.05.2019)

[22]VilkoWinterhalter, Josip Broz Tito, (çev:AkkanSüver),İstanbul; Su Yayınları, 1976, s. 235-236

[23]Armaoğlu, op.cit. s.239

[24]Stj. Av. Erdal ARAP – Stj. Av. Selcen BAYÜN op.cit. s. 85

[25]İrfan Ülger, Yugoslavya Neden Parçalandı, Ankara, Seçkin Yayınları, 2003, s. 62.

[26] Mustafa Kahramanyol, Fahriye Emgili, op.cit. s. 331

[27]1929 Ekonomik Buhranı için bkz.: https://www.ekodialog.com/Turkiye-iktisat-tarihi/1929-ekonomik-buhrani-iktisat-tarihi.html

[28]Stj. Av. Erdal ARAP – Stj. Av. Selcen BAYÜN op.cit. s. 82

[29] Prof. Dr., Barış Özdal, Diplomasi Tarihi-II, Bursa, Dora Yayıncılık, 2019, s. 578

[30]Guy Arnold, The A to Z of theNon-AlignedMovementand Third World, New York; ScarecrowPress, 2010, s. 210

[31]Ibid. s. 30

[32]Sander, op.cit. s. 432

[33] Arnold, op.cit. s. 120

[34] “HistoryandEvolution of Non-AlignedMovement”,<https://mea.gov.in/in-focus-article.htm?20349/History+and+Evolution+of+NonAligned+Movement>, 2012, (e.t. 05.05.2019)

[35]NatasaMiskovic,TheNon-AlignedMovementandtheColdWarDelhi-Bandung – Belgrade, New York, Routledge, 2014, s. 192

[36]Ibid. s. 194

[37]Ibid. s. 209

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Mahmut Atik

Mahmut Atik
TESAD Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir