Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
İslami Modernizmin Kurucusu Cemaleddin Afganî

İslami Modernizmin Kurucusu Cemaleddin Afganî

 Özet

19. yüzyılda yaşamış olan ve dönemin önemli düşünürleri arasında sayılabilecek Cemaleddin Afgani’nin hakkında birçok biyografi eseri yazılmıştır. İslam dininin amacından saptığı ve emperyalist devletlerin etkisini arttırdığı bir dönemde aktivist kimliğiyle ön plana çıkmış ve birçok ülkede konferanslar vermiştir. Yetiştirmiş olduğu öğrenciler vasıtasıyla belirli halk kitlelerini etkilemiştir. Afgani’nin düşünceleri/faaliyetleri İslam dininde bir yenilik çağrısı üzerine odaklanmıştır. Afganistan’dan İran’a, Mısır’dan Osmanlı’ya ve Rusya Müslümanlarına kadar ulaşmış ve çabalarıyla Milliyetçi kişilerin de odak noktasında olmuştur. Ancak Afganî ekolü bugün büyük bir kesim tarafından masonluk ve dinsizlikle aşağılanmaktadır. Afganî ekolündeki felsefeyi ve mantığı anlayamayanların, belli bir dine inanmayan kimsenin mason olamayacağı kuralını bilmeyenler ve araştırmayanlarla aynı kişiler olması muhtemeldir. Arap topraklarında Panarabizm’i, Türk topraklarında Pantürkizm’i savunmuş olması, sömürgeci devletlere karşı yapılacak en büyük darbeydi. Afgani’nin görüşlerine, Panislamizm karşıtı olduğu gerekçesiyle, Müslüman liderler tarafından karşı çıkılmıştır. Hayatını bir seyyah gibi geçirmiş ve gittiği coğrafyalarda; yeniliğin, modernizmin, anayasal sistemin ve felsefenin gücünün yanı sıra tüm bunların gerekliliğini de vurgulamıştır. Hayatının son durağı olan Osmanlı Devletinde mücadelesine ve fikirlerine veda etmiştir.

Anahtar Kelimeler: Afganî, Modernizm, Anti-Emperyalist, İçtihat, Panislamizm, 19. yy.

1) Cemaleddin Afganî Kimdir ?

Cemaleddin Afganî’nin, bizzat hatıratında da belirttiği üzere, 1838 yılında dünyaya geldiği bilinmektedir.[1] Her ne kadar  yine kendi hatıratında Afganistan doğumlu olduğunu belirtse de, İranlı olduğu da düşünülmektedir. Afganî genel görüş itibariyle ‘Esadabad’ adlı bir köyde dünyaya gelmiştir. Ancak olayın  tartışılan noktası, bu isimle iki köy (günümüzde her ikisi de şehir statüsündedir) olmasıdır. Bu köylerden biri İran’da diğeri ise Afganistan’dadır. Doğum yeri konusunda oluşan bu kargaşa durumu hangi mezhebe bağlı olduğu konusunda da akıllara soru işareti getirmektedir. Yeniliği ve çağdaşlaşmayı savunan bir insan hakkında, fikir ve kaygılarının tartışılması yerine bu tür konuların daha fazla tartışılması ise üzücü bir durumdur. Sonuç olarak Esadabad adlı bir köyde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Safder veya Safer’dir.[2] 18 yaşına kadar Kabil’de kalan ve başta öz babası olmak üzere çeşitli müderrislerden ders alan Afganî, bir görüşe göre ise Hindistan’da ve oradan da hac vazifesi için kutsal topraklarda bir süre kalmıştır. Kerbela veya Necef’te bir süre eğitim için kaldıktan sonra Kabil topraklarına geri dönmüş ve burada taht kavgalarına karıştıktan sonra bir süre vezirlik görevi yürütmüştür. Emperyalizme karşı olan düşünceleri tam da bahsi geçen zaman içerisinde netlik kazanmış olabilir. Çünkü hemen akabinde İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’a gitmiştir. Antiemperyalist sürece girmesi olarak en büyük dayanak ise Kabil’de bulunduğu sırada Afganistan’ın ve kendisinin ilk süreli yayınını çıkarmış olmasıdır. Tek bir sayıyla sınırlı kalan ‘Şemsü’n-Nehâr’ isimli gazetesi, Encümen-i Ulema adıyla kurulan aydınlar birliğinin temelini oluşturmaktaydı. [3]

Hindistan’da halkın aşırı ilgisinden rahatsız olan hükümet, Afganî ‘den ülkeyi terk etmesi için ricada bulunmuştur. Onun Hindistan hükümeti hakkındaki şu sözleri ise, gelecekteki icraatlarının habercisi konumundaydı. “Ben Hindistan’a Büyük Britanya Hükümeti’ni ürkütmek için gelmedim. Bugün ne onlara karşı bir isyan çıkaracak ne de politikalarını eleştirecek bir konumdayım. Fakat Büyük Britanya Hükümeti’nin benim gibi zayıf bir ziyaretçiden korkması ve benden daha güçsüz ziyaretçileri engellemesi, Britanya Hükümeti’nin kararsızlığını, güçsüzlüğünü, adaletsizliğini, yönetiminin güvenliği konusundaki endişelerini ve bu uçsuz bucaksız topraklar üzerindeki egemenliğinin gerçekte oralarda yaşayan halklardan çok daha güçsüz olduğunu tescil edecektir”.[4]

 Hindistan halkına ise tarihe geçecek şu sözleriyle veda etmiştir. ‘Eğer Allah, siz yüz milyonlarca Hintliyi kaplumbağaya dönüştürse ve siz denize dalıp Büyük Britanya adasını kuşatsaydınız, mutlaka onu okyanusun dibine indirir, sonra da hür olarak Hindistan’a dönerdiniz”. [5] Afgani’nin bu sözlerden sonra sıradaki durağı ise Mısır olmuştur. Mısır’da 40 gün kadar kaldıktan sonra Meclis-i Maarif gibi görevler üstlendiği ve Ramazan gecelerinde çeşitli konferanslar verdiği İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’a ilk gidişi olmayacaktı ama bir dahaki  gidişinde bu kadar özgür olamayacaktı. Çünkü vermiş olduğu konferanslarda, Peygamberlik ve Filozofluk arasında kurmuş olduğu benzerlik neticesinde Sünni alemden büyük bir tepki almış ve İstanbul’dan isterse geri dönebilme şartıyla bir süreliğine gönderilmiştir. Aslında Cemaleddin Afgani’nin Şiilikle bağdaştırılmasının nedenlerinden biri de Peygamberlik ve Filozofluk arasında kurmuş olduğu bağlantı olabilir. Özgür düşüncenin ve özellikle de İslam dini hakkındaki yeni fikirlerin ortaya çıkması Sünni Ulema kanadını her daim zor duruma düşürmüştür. Ancak Şiilik mezhebi, tarih boyunca farklı zamanlarda farklı bakış açıları sunması ile gündeme gelmiştir.

Afganî 1871 yılından itibaren sırasıyla tekrar Mısır ve ardından Paris, Münih, İran, Moskova, Bağdat ve Basra gibi pek çok önemli şehir ve ülkeyi dolaşmıştır. Afganî sergilemiş olduğu Seyyahlık vazifesinin yanı sıra yayın hayatını ve en önemlisi de öğrenci yetiştirmeyi kesinlikle bırakmamıştır. Mısır’da, özellikle genç ve yetenekli beyinleri aydınlatmak üzere konferanslar vermiş, eğitim faaliyetlerinde bulunmuştur. Burada, yani Mısır’da, en güzide talebesi Muhammed Abduh başta olmak üzere ünlü milliyetçi devlet adamı Sa’d Zağlul Paşa, gazeteci Nedim, Suriyeli ünlü milliyetçi yazar ve şair Edip İshak gibi pek çok ünlü kişi ona öğrencilik yapmıştır. Tüm bunların yanı sıra Afganî’nin en tartışmalı faaliyeti, Mısır’da iken Fransız Doğu locasına bağlı bir Mason locası kurmasıdır. [6]

Yaklaşık on yıl sonra Paris’e gitmiş ve  1883 yılında Muhammed Abduh ile sömürge karşıtı içeriğe sahip ‘Urvetü’l-Vüskâ’ isimli Arapça dergiyi çıkarmıştır. Dikkatleri iyice üzerine çeken Cemaleddin Afganî, aynı zamanlarda Sudan’da patlak veren Mehdî devrimi ile ilgili İngiliz devlet adamlarından Lord Salisbury’e fikir verecek kadar ününü arttırmıştır. Paris’ten ayrılmadan önce başta Sir Seyyid Ahmet Han gibi Müslümanları yani materyalistleri şiddetle eleştirmek adına ‘Maddecilere Reddiye’ adındaki ünlü eseri telif etmiştir.[7]

Gezgin bir hayat ideolojisine sahip olan ve her gittiği yerden kovulurcasına gönderilen Cemaleddin Afganî Paris’te ikamet ettiği yıllarda hiç beklenmedik bir girişimde bulunmuştur. Rusya’nın Orta Asya’daki ilerleyişini öne sürerek Müslümanların İngiltere ile ittifak kurması gerektiğini savunmuştur. Hatta bunun için Londra’ya gidip temalarda bulunmuşsa da bu girişimi başarısız olmuştur.[8] Cemaleddin Afgani’nin bu yönde İngiliz yanlısı bir eğilim sergilemesinin sebebi, Rusya ile İngiltere arasında oluşan huzursuzluk ortamında Mısır’da meydana getirmek istediği bir bağımsızlık hareketinin ön aşaması olabilirdi. Ancak başarısız Londra girişimi buna müsaade etmemiş ve hemen ardından İran Şahı Nasiruddin’in daveti üzerine İran’a gitmiştir. İran’da eskinin terk edilmesinin, ümmeti uyandırmanın ve yönetime ortak kılmanın gerekliliğini vurgulamıştır. Zaten İran’a gitme sebebi bu vaatler doğrultusunda gerçekleşmiştir. Ancak Şah’ın hiç hesaba katmadığı siyasi nüfuz meselesi sebebiyle anlaşmazlık yaşanmıştır. Bu anlaşmazlık Cemaleddin Afgani’nin, İran şahına karşı duyduğu sempatiyi yerle bir edecek ve bu olumsuz durumun sonu bir ölümle bitecekti. Afganî hiç mola vermeden Rusya’ya gitmiş ve Londra teklifinin aksini bu sefer Rusya’da denemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, İran’ı ve Afganistan’ı yanına alarak Hindistan’a saldırma fikrini Rusya’ya iletmiş ancak büyük bir tepkiyle reddedilmiştir. Bunun yanı sıra bir de Rusya Müslümanlarının sorunlarıyla ilgilendiği için Rusya’yı terk etmesi istenilmiştir. Hemen akabinde Münih’e gitmiş ve bir süre burada ikamet etmiştir. Paris’ten dönmekte olan İran Şahı Nasuriddin ile karşılaşmış ve Şah onu tekrardan İran’a dönmeye ikna etmiştir. Aslında gitmiş olduğu her yerden kovulan Afgani’nin bu teklifi reddetme gibi bir lüksü olmamıştır. Şah ile birlikte ülkede ciddi reform birliğine varmıştır. Ancak Şahın veziri önce kendi otoritesinin sonra Şahın otoritesinin sarsılacağı bir reformu istememiş olacak ki, Şah ile Afgani’nin arasını açmak için uğraşır. Hayatının tehlikede olduğunu hisseden Afganî, dini olarak saldırıdan masun tutulan Şah Abdülaziz türbesine sığınır ve yedi ay süresince hiç çıkmadan kuşatma altında orada yaşar. Şah kendi sonunu da getirecek bir ihlale başvurur ve beş yüz askerle Afganî’yi çıkarıp sınır dışı eder. Afganî kısa bir Londra seyahatinden sonra II. Abdülhamit’in daveti üzerine cüzi bir maaşla İstanbul’a davet edilir. Bu sıralarda ise İran tütün tekelinin İngiliz şirketine verilmesi ve Şahın bu haberden sonra Şah Abdülaziz Türbesi’nde öldürülmesi hiç şüphesiz Afgani’nin emperyalizme karşı olan gücünü gözler önüne sermiş oluyordu. Afganî 9 Mart 1897’de, İstanbul’da çenesinde büyüyen bir kanser sebebiyle vefat etmiştir. Kimi kaynaklar II. Abdülhamit’i bu ölümle suçlamıştır.

Afganî dünyaya gözlerini kapatmadan kısa süre önce ise şu sözlerle sevenlerine ve inananlarına veda etmiştir. Ey Rabbim, şahit ol! Hz. Peygamberin son sözü “Ümmetim, ümmetim, ümmetim!” idi. Ben de “Milletim, milletim diyorum!”. [9]

 

2)Afgani’nin İslam’da Yenilik İdeolojisi

Dinin şahsiyetlere göre birden fazla yorumu vardır. Genel tanımıyla din; insan ve yaratıcı arasındaki bağdır. Afganî’nin görüşlerine göre din, ilahî bir öğüttür. Onu öğreten ve ona çağıran ise beşerdir. Akıl sahipleri dini; hem korkutan hem müjdeleyen hem de doğru yola ileten peygamberden alırlar. Allah’tan vahiy almayan insanlar dini bu yolla öğrenirler. Kişiyi kuralları, kabiliyetleri ve adetleriyle yakınlaştırır. Afganî’ye göre insanların akıl ve faziletten başka hiçbir bakımdan birbirlerinden üstün olamayacakları prensibini bütün yönleriyle bünyesinde toplayan tek din İslam’dır. Örneğin; Brahmanizm  insanları dört sınıfa ayırmış, her bir sınıf için yaratılıştan itibaren bir olgunluk seviyesi çizmiştir ve hiçbir sınıf mensubu çizilen bu sınırı aşamaz. Yahudilik ise, İsrailoğulları’nı diğer milletlerden üstün tutar. Aynı zamanda bu din, diğer  milletleri hakir görür. Nitekim Yahudilikte bir din adamı sınıfı vardır ve bu sınıfı oluşturan ruhanî liderler, diğerlerinden üstün kabul edilir. Oysa Afganî’ye göre, İslam’da böyle bir ruhanî sınıf hiç olmamıştır. En azından gözle görülür şekilde ve büyük kitlelere hitaben mevcut olmamıştır.

İnanç esasları, sağlam ve doğru delillere dayanmalıdır. Afganî’ye göre bireyler, inançları konusunda akıllarını zanlarla meşgul etmemelidirler. Ona göre kesin bilgiye dayanmayan taklidî imana sahip bir kimse bir bakıma mümin sayılmaz. Bu noktada Cemaleddin Afgani’nin mezhep imamları hakkındaki sözleri eleştiriye tabi tutulmasının yanı sıra bahsi geçen konuya açıklık getirmesi yönüyle önemlidir.[10] Zanna tâbi olup taklitle yetinen kimselerin akılları idrak etmeye alıştıkları noktadan öteye geçemez. Bu nedenle böyleleri, akıl ve düşünme yolunu seçmezler. Afganî’ye göre İslam inanç esaslarını akıl ve kesin delile dayandırma konusunda diğer dinler arasında neredeyse tektir. Ona göre İslam, mensuplarından dinlerinin temelleri konusunda delillere dayanmalarını ister. İslam dini akla hitap eder. Konuyu tartışmaya açarken akl-î muhakemeye çağırır. Afganî’nin dini düşünce ve hareketi Kuran-ı Kerîm’e dönmek fikrine dayanır. Ona göre dini anlamak için Kuran’a dönülmeli ve Kuran özgür bir şekilde anlaşılmalıdır.[11] Kuran, beşer kültürünün en yüksek formunu temsil eden ve mutluluğa ulaştıran yolu gösteren kitaptır. Ona göre bu kutsal yasa, gerçek dinlerin en güzel öğretilerinin zirvesidir. Bu yüzden Kuran, İslam’ın son din olduğunun kesin bir delilini teşkil eder.[12]

Afganî’ye göre gerçek din gerilemenin sebebi olamaz. Ona göre gerilemenin             sebepleri, el-Urvetü’l-Vüskâ ve Hatırat ’tan yapılan tespitlere göre şunlardır:

  1. Hilafetin saltanata dönüşmesi ve sözde halifelerin, ilim ve içtihattan uzaklaşması.
  2. 2. Toplumu ayakta tutan en önemli iki unsur olan milliyet ve dinin zayıflaması.
  3. Hicri 3. ve 4. / miladi 9. ve 10. yüzyıllarda zındıkların ve Bâtınilerin yazdığı batıl inanç ve safsatalar.
  4. Cebir inancının yaygınlaşması sonucu Müslümanların heyecan ve atılganlıklarının yok olması.
  5. Peygambere atfedilen uydurma hadislerin ve israiliyyatın din kisvesi altında kitaplara sokulması ve böylece Müslümanların inançlarının kirletilmesi.
  6. Eğitim ve öğretimin yetersizliği.
  7. Moğol ve Haçlı Seferlerinin getirdiği yıkım, tahribat ve bezginlikler.
  8. İlim ve amel yönünden İslam’dan uzaklaşan Müslümanların bölünüp parçalanması, âlimlerin birbirinden kopması ve nihayet birlik ve kardeşlik duygusunun kaybolup yardımlaşmanın terk edilmesi.[13]

Birlik ve beraberlik demişken; Afganî, Sünni-Şii ayırımından bahsettiği hatıratında, Müslümanların cehaleti ve yöneticilerin bitmek bilmeyen tamahları sonucu sonradan ortaya çıkan tefrikalara düşmenin anlamsızlığını, tarihi birtakım bilgilere dayalı olarak verdikten sonra, Sünnilik-Şiilik üzerine özetle şu düşüncelerini dile getirmeye çalışmaktadır:

“Eğer bugün. Ehlî Sünnet bir araya gelip, Şia’nın görüşüne uyarak. Hz. Ebubekir’den önce Hz. Ali’nin hilafete gelmesinin daha doğru olduğunu onaylayıp da bunu teslim etmiş olsalardı, bununla Arap olmayanlar yükselip ilerlemiş mi olacaklardı? ( … ) Ya da Şia, İmam Ali’den önce Hz. Ebubekir bihakkın hilafete gelmiştir, şeklindeki Sünni görüşü benimseseydi bu durum, Sünnileri daha mı ileri götürürdü?”

Afganî, söz konusu düşüncelerini dile getirip Müslümanları birlik ve beraberlik içinde olmaları yönünde uyararak “mezhebi, görüşü, bizim mezhep ve görüşümüze uymuyor” diyerek soyut bir dava uğruna bazı İslam düşünürlerini, felsefecilerini tekfir etmeye kalkışanları da eleştirmektedir.[14]

    Gerek İslam dininin gerekse Emperyalizm karşısında çöküntüye uğramış toprakların, 19. yüzyıldaki gür sesi olmayı yeğlemiş olan Cemaleddin Afganî en temel anlamıyla dinin saflaştırılması ve temele indirgenmesini vurgulamıştır. Afganî ekolüne göre; sultanların, halifelerin, padişahların, dini liderlerin, şeyhlerin ve bağlı müritlerin, üst takım yöneticilerin ve tüm İslam aleminin eşit Müslüman olduğu, kimsenin kimseden üstün olmadığı anlatılmaktadır. Kuran raflardan indirilerek açılmalı ve bizzat Allah’ın dediği dinlenmeliydi. Çağdaş bir İslam ideolojisini anlatmak isteyen Afganî, diyar diyar gezmiş ve aklın, bilginin, felsefenin doğru kullanılmasını insanlara nakletmiştir.

 

3) Antiemperyalist – Milliyetçi Yönleri ve Modernizm Fikirleri

   Afganî’nin en büyük özelliklerinden biri, anti-emperyalist oluşudur. Nitekim, sömürgecilik karşısında Müslümanların potansiyel güç ve bilinçlerini harekete geçirmek için Hindistan ve Afganistan’dan başlayarak; İstanbul, Kahire, Paris ve Londra’ya yoğun seyahatlerde bulunmuştur. John Espesito’nun da belirttiği gibi ‘’Afganî, sömürgecilik karşısında Müslümanların potansiyel güç ve bilinçlerini harekete geçirme uğruna pek çok ülkeyi dolaşmıştır’’. Batılı emperyalist devletlerin tehdidine karşı Müslümanları uyarmak için elinden geleni yapmış ve sömürgeci işgalcilere çanak tutan yöneticilere şiddetle karşı çıkmıştır.[15] Afganî’nin asıl siyasi hedefi, zayıf düşen İslam devletlerini ve Müslüman milletleri tekrar canlandırmaktır. Böylece İslam yeniden güçlenecek ve Doğu milletleri üzerindeki emperyalist saldırılar sona erecekti. Afgani’nin başarısız bir aktivist olduğunu söylemeliyiz. Legal ve illegal yollarla başlatmış olduğu direniş hareketi geniş halk kitlelerine yayılmıştır, ancak hiçbir zaman düşünce olarak benzetildiği Martin Luther kadar başarılı olamamıştır. Ya da Ernesto Che Guevara gibi yıllarca anılacak bir eylemci statüsüne ulaşamamıştır.

   Afganî’nin milliyetçilik hakkındaki en önemli düşüncesi, dile sahip çıkmaktır. Milletlerin dil temelinde ayrımlaştığının düşünülebileceğini, dilin yok olması halinde çeşitli kaynakların unutulacağını belirtir.[16] Afganî İslam birliğini savunmakla birlikte milli birliğe de önem vermiştir. Ona göre Afgan, Türk, Fars, Arap veya Hintli olsun fark etmez bütün Müslümanlar gelişmek için milli köklerine dönmeli, dillerine, dinlerine sarılmalı ve kendilerini tanımalıdırlar. Zira ona göre bir millet kendi öz varlığını tanımadan başkasını tanıyamaz.[17]Aslında milli birliğin esas alınarak büyük bir oluşum içerisine girilmesinin hem Türklere hem de Araplara huzur, refah ve yükseliş getireceğini belirtir. Kimi kaynaklar Cemaleddin Afgani’nin, Türkler I. Selim ile Araplaşsaydı ve aynı zamanda Arapça konuşmaya başlasaydı her iki millete de fayda getireceğini söylediğini belirtmektedir. Ancak bu türde oluşan kaynakların hiçbir şekilde bir kanıtı olmadığı gibi bahsi geçen kaynakların her türlü milliyetçiliğe zıt olduğunu belirtmek gerekmektedir. Afganî, gerektiği yerde ikili oynamıştır. Bunun en büyük kanıtı ise II. Abdülhamit’i savunduğu zamanlarda, Jön Türk hareketine de destek ve bilakis konferanslar vermiş olmasıdır.[18] Afganî, bu fikirlerini Hindistan’da Farsça kaleme aldığı “Milli Birlik Felsefesi ve Dil Birliğinin Gerçek Mahiyeti” adlı eserinde de geniş bir şekilde açıklar. Onun bu eserlerinin etkisiyle bütün İslam dünyasında milli uyanmalar başlamış, Mısır’da Muhammed Abduh, Türkiye’de Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Azerbaycan’da Ali Bey Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade, Hasan Bey Zerdabi, Cafer Cabbarlı ve Ahmet Cevat gibi milli değerlerine bağlı aydınlar yetişmiştir.[19] Türkçülerin Afganî’ye olan bağlılıklarının İslamcılardan fazla olduğu dikkat çekmektedir. Türkçülerin Afganî ’den özellikle İslam birliği fikri ve İslam’ın modern yorumu ile ilgili olarak etkilenmiş olması muhtemeldir. Gerek devrin genel düşünce havası, gerekse Osmanlı Devleti’ndeki modernleşme hareketleri bu türde bir etkilenme için uygun bir sebep idi.  Afganî zamanında çok fazla görülmeyen bu milliyetçilikle İslam arasındaki çatışma, aslında o zaman da var olan içkin bir çatışmadır. Fakat o zaman çok fazla ön plana çıkması için fırsat doğmamıştır. Çünkü ortak bir emperyalist düşman vardı. Emperyalizme karşı olan her türlü dayanışmacı çaba, o anlamda birleştirici çabalar olarak görülmekteydi.

Afganî için Modernizm ise, 19. yüzyıl sonu ile II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar olan dönemde, özellikle sanat ve edebiyatta meydana gelen büyük çaplı değişimleri tanımlamakta kullanılan bir terime benzer niteliktedir. Netice itibariyle Afganî, çağdaş İslami ıslahat hareketinin önde gelen isimlerinden birisi olmuştur. O ıslahatçı, modernist bir Müslüman entelektüeldir. Hatta Afgani’nin çağdaşı ve yakın arkadaşı Blunt’a göre o, dini ıslah hareketinin gerçek kurucusudur.[20] Öte yandan 19. yüzyıl İslam toplumunun büyük ölçüde birlik şuurunu yitirmeye başladığı bir süreç olarak bilinir. Bu süreç İslam dünyasının Batı ile karşılaştığı bir kriz dönemidir. Krizin sebebi salt bir entelektüel meydan okuma değildir. Bu karşılaşmayı asıl yakıcı ve yıkıcı kılan onun askeri, siyasi ve ekonomik boyutu idi; bilim silahlara eşlik ederken silahlar bilime yol gösteriyordu. Afganî ise modernite ile ilgili olarak şöyle söylemektedir: “Batının bıraktığı, bittiği yerden başlamalıyız”. Ayrıca şunu ifade eder: “Batının medeniyet örneğini taklit edenler, medeni hizmetçiler, uşaklardır. Bu türler ümmetin kapılarını sömürgeciliğe açanlardır. Sonra sömürgeciliğin yerleşmesini sağlayanlardır”.[21]

Afganî’nin bütün çabalarına rağmen İslam kültürünün Batı kültüründen etkilenmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu durum Cemaleddin Afgani’nin başarısızlığına da atfedilecek bir durum olduğu gibi dönemin zorluklarından da kaynaklanan bir durum olmaktadır. Çünkü Hilmi Ziya Ülken ’in, “Batının bilim ve tekniğini alalım, fakat kendi hukuk ve ahlakımızla kalalım” diyemeyiz dediği gibi, bu motiflerle kalmak için yaratıcı olmak gerekir.[22] Yaratıcılık imkânı olmadığına göre İslam medeniyeti ve kültürü ister istemez Batı’dan etkilenmiştir. Ciddi bir eleştiri getirmek gerekirse Cemaleddin Afganî bu hususta hiçbir şekilde bilim gibi çağın gerekliliğini oluşturan bir olgudan yararlanmamıştır. En azından öğrencileri arasında bilim insanlarının olması davasına ve eylemlerine yansıyacak olumlu sonuçlar çıkarabilirdi.

Son olarak Afgani’nin diğer bir düşüncesi de dini yönden entelektüel standartları yükseltmekti. Bundaki amacı eğitimi halk kitlelerine yayıp onu çağdaşlaştırarak dinsel inanç ve pratiği, yani iman ve ahlakı temiz özüne döndürmek; siyasal açıdan da Müslümanlar arasındaki bölünmenin sebeplerini ortadan kaldırmak suretiyle zayıf düşen İslam devletine gücünü yeniden kazandırmak ve böylece ümmetin güçlü milletler, devletin ise kuvvetli devletler içinde yeniden yerini almasını sağlamaktı. Böylece İslam yeniden şan ve şerefine kavuşacak, batılı emperyalist güçlerin sömürü ve saldırılarının önünü kesebilecekti.

 

4) Masonluk ile İlişkisi ve Diğer Eleştirel Düşünceler

Afganî hareketi, dünden bugüne türlü hakarete, eleştiriye ve şüphelere maruz kalmıştır. Bu şüpheler arasındaki en büyük eleştiri mason olup olmadığıdır. Öncelikle Mason nedir? Masonlar neye hizmet eder? ve son olarak Cemaleddin Afganî neden Mason locası kurmuştur?  gibi akıllarda oluşan sorulara bakmak gerekir. Masonlar kökenlerini, Kral Süleyman’a kadar götürürler. Bu onların deyimiyle köklü bir örgüt olduklarını ortaya koymak için söylense de; aslında popülerliği, merakı ve içgüdüyü artıran bir rivayettir. Genel görüş itibariyle Masonluk, Fransız İhtilalinin arkasındaki temel örgütlenmedir. Masonluğun İslam dünyasında algılanma biçimi 1920-30’lara kadar bugünkü gibi değildir, aksine sıradan ve olağan bir durum olarak karşılanır. Afganî hayattayken onca iftira atılmıştır fakat bunların hiçbiri onun masonluğu üzerinden yapılmamıştır. Yani mason olduğu biliniyor fakat ona atılan iftiralarda kullanılan bir malzeme olmuyordu. Afganî masondur diyerek onu zan altında bırakmaya çalışmıyorlardı. Ancak ve ancak ölümünden yirmi otuz yıl sonra bunlar söylenmeye başlıyor. Çünkü onun döneminde masonluk meşru bir olaydır.

Afgani’nin masonluğuna gelince ise Muammer Esen: Afganî masonluğa, kendisinin de ifade ettiği gibi, masonların Fransız Devrimi’ne ait olan “ özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganlarını yücelttikleri için girmiştir. Çünkü Afganî’nin döneminde Masonluğun Sultan II. Abdülhamid’e rağmen yasaklanmaması göstermektedir ki Masonluğun gerçek mahiyetine dair Abdülhamid de dâhil olmak üzere henüz kimsenin pek bir bilgisi yoktur, demiştir. Yine Esen’e göre; II. Abdülhamid’in 1886 yılında Mason localarını kapatıp yasaklaması ve Afganî’yi takriben beş yıl sonra İstanbul’a davet etmesi o dönem masonluğun gerçek maksat ve mahiyetinden haberdar olduğundan değil, Masonların niyetlerinden şüphelenmesi sebebiyledir.[23]

Hayreddin Karaman, Afgani’nin mason locasındaki icraatları hakkında şunları söylemektedir: ‘’Afganî, mason localarının faaliyetleri ve güçleri hakkında bilgi sahibi olduktan sonra kendi amacını gerçekleştirmek üzere İskoç mason locasına girdi. Bu locanın siyasete karışmak istememesi üzerine ortaya çıkan sürtüşme sonunda locadan ihraç edildi. Afganî bu defa French Grand Orient’e bağlı millî bir loca kurdu. Bu locanın üyeleri kısa zamanda çoğaldı; önemli kişiler, bazı âlimler ve devlet adamları locaya girdiler. Afganî’nin teklifi üzerine loca iş bölümüne dayalı şubeler kurdu, her şube bir bakanlığı denetleme görevini üstlendi. Yanlış görülen tasarruflar tenkit ediliyor, bu tenkitler toplantılarda ve basın yoluyla halka duyuruluyordu.  Afganî Mısır’da üyesi, başkanı veya kurucusu olduğu mason localarını ve kuruluşunun öncülüğünü yaptığı ‘Tanzîmü’l-hizbi’l-vatanî’ cemiyetini kullanarak Hıdiv İsmail Paşa’nın devrilmesi, Mısır halkının istibdat ve sömürgecilik karşısında uyandırılması gibi amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmıştır. İngiliz ve Fransız müdahalelerine karşı güçlenen hareketin sonunda Urâbî Paşa vasıtasıyla doruk noktasına ulaşmasında Afganî’nin çok önemli katkısı vardır. [24]

Afgani’nin eleştirilen ve çok konuşulan düşüncelerinden bir diğeri ise, İslam dini hakkında yapmış olduğu yorumlardır. Aslında bu eleştiriler dolaylı yoldan gelen eleştirilerdir. Asıl eleştirinin hedefi Afgani’nin düşünmüş olması yahut bu konuda düşünüyor olmasıdır. Örneğin Kuran’da, “O, gerçeği yanlıştan ayıran Furkan’ı gönderdi”[25] diye bir ayet vardır. Muhammed Abduh ’un naklettiğine göre Afganî ayette zikredilen Furkan’ı, insanın hak ile batılı birbirinden ayırabilme gücü olan akıl olarak yorumlar. Ancak Afganî’nin Furkan kelimesini bu şekilde açıklaması bazıları tarafından eleştirilmiş ve onun, vahyin yerine aklı koyduğu iddia edilmiştir.

Afganî’nin dini ve siyasi fikirlerinde bugün için eleştirilebilecek pek çok husus vardır, ancak yine de muhaliflerinin yönelttiği suçlamaları hak etmemiştir. Diğer taraftan bazı güç ve iktidar sahipleri siyasi çizgi ve hedefleri bakımından Afganî’yi tehlikeli gördüklerinden onu gözden düşürmek istemiş, bu maksatla onun iman ve diyanetini kötülemiştir. Böylece Afganî’nin fikri önderliğini yaptığı öze dönüş hareketinin güçlenip yaygınlaşması engellenmeye çalışılmıştır. Afganî’nin faaliyetleri kendi siyasi, fikri ve içtimai şartları dikkate alınarak değerlendirildiğinde onun öz ve muhtevadan ziyade usul ve metot yanlışlığı yaptığı söylenmektedir. Daha açık bir deyişle Afganî, İslam toplumlarını dönüştürmeye çalışırken vermek istediği mesajları toplumun ne oranda anlayıp sindirebileceğini pek dikkate almamıştır. Nitekim bazı Kuran ayetlerini yorumlarken rivayetten çok dirayetçi bir yöntem benimsemiş ve metafizik meselelerde aklı fazlaca ön plana çıkarmış olması, bir diğer ifadeyle rasyonalist ve modernist bir tutuma sahip olması onun aleyhinde bir eleştiri ve itham konusu olmuştur.

 

 Sonuç

Bugün, Müslüman toplumların yüzyıllık körlüğünü ya da Batılı toplumların yüzyıllık açgözlülüğünü kınamak; artık ne yazık ki bir önem taşımamaktadır. Müslümanlık, kimilerine göre, Batı’nın salık verdiği evrensel değerleri benimseyemez; kimilerine göre de Batı her şeyden önce evrensel egemenlik isteğine göre hareket edecek ve Müslümanlar da ellerinde kalan kısıtlı olanaklarla buna direnmeye çalışacaktır.[26] Yüzyıllar önce yapılmış hataların -kasıtlı yada değil- hala bedelini ödeyen toplumlar mevcuttur. İşin trajik kısmı ise belki de hala ödeyecek olanların bulunmasıdır. Yüzyıllardır süren bir Doğu sorununa karşı gözden kaçmayan bir de Batı sorunu vardır. Doğunun yaşadığı trajedi dünya ulusları arasındaki yerlerini kaybetmelerinden ve onu bir daha ele geçiremeyeceklerini düşünmelerinden ileri gelirken; Batılıların trajedisi her yönüyle üstlenemedikleri, buna karşılık yakalarını sıyıramadıkları, dünya çapındaki bir role soyunmuş olmalarından kaynaklanabilir. Afganî’yi böylesi bir ortamda kurtarıcı olarak görmek ütopik bir algıdır. Dolayısıyla Batı dünyasının, çoğunluğu İslam toprakları üzerine olan saldırgan ve sömürgeci tutumuna karşı; Cemaleddin Afganî uyarıcı ve direnişçi bir tutum sergilemiştir. Bu tutumu ise; mehdicilik oynayarak yada insanları din üzerinden sömürmek koşuluyla değil de gayet saf bir tutumla çağın gerekliliğine uygun olarak gerçekleşmiştir. Onun saflığının en büyük kanıtlarından biri de mevki ve makamdan uzak durarak bizzat halkın içinde bulunması olarak görülebilir. Körü körüne taklidin ve hurafeciliğin arındırılması gerektiğini savunmuş olmasının yanında, dini ritüelden doğan liderlerin aslında sahte peygamberden farksız olduğunu savunmuştur. Esasen Afganî yöneticilerden ziyade ümidini Müslüman halk kitlelerine bağlamış birisidir. Bu yüzden o, ilgisini daha çok onlara yöneltmiş, halk yığınlarını aydınlatmayı kendine görev edinmiştir. Kendi fikirlerini ve inanç esaslarını temel alarak, çağdaş bir İslam ideolojisini insanlara nakletmeye çalışmıştır.  Afgani’nin bu yöndeki aydınlatma faaliyetleri zamanla meyvesini de vermiştir. Nitekim onun bu faaliyetleri kitlelerin istibdat yönetimlerine karşı meşruti ve demokratik talep ve beklentilerine zamanla zemin hazırladığı gibi onların bu yöndeki taleplerini de gittikçe artırmıştır. Bunun yanı sıra bir de Milliyetçi tutumu vardır ki, günümüz şartlarıyla bile İslam ve Milliyetçiliği bir arada tutmak zor iken o dönemlerde ne kadar ulaşılmaz olduğu bariz bir gerçektir.

Dinin çağdaşlaşmasıyla ilgili olarak, “Dinin devri geçti, bilimden başkasına inanmak cehalettir. Bilim ihtiyaç duyduğumuz her şeyi tanzim edecektir. Hayatımızda bize rehberlik yapması için sadece bilime ihtiyacımız var. Bilim insan hayatına yol gösterir ve bu yüzden başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Din, bilimin gelişmesine en büyük engeldir” gibi düşüncelere karşılık Afganî, dinin öz itibarıyla bilimin gelişmesine engel olmadığını, aksine bilimin gelişmesini teşvik eden bir unsur olduğunu düşünmektedir. Ona göre bilimin gelişmesine engel olan İslam değil Müslümanların yanlış din ve bilim algısıdır. Ayrıca bilim faydalı olmakla birlikte tek başına insanlığı tatmin edemez. Ona göre insanlık maneviyata ve yüce ideallere susamış olup din, filozofların ve bilim adamlarının görüp inceleyemedikleri uzak ve karanlık bölgelerde faydalı olmayı sevmektedir.[27] Bu noktada Afganî’nin en popüler faaliyeti Ernest Renan’ın, ‘İslam ve Bilim’ adlı konferansında İslam dininin bilimsel ruh ile çatıştığını ileri sürmesine karşı vermiş olduğu meşhur reddiyelerdir.[28]

Sonuç olarak büyük resme bakıldığında Cemaleddin Afgani’nin başarılı olamadığını görebilmekteyiz. 19. yüzyılda sömürgeler üzerine varlığını oluşturan ve günümüzde varlığını sürdüren emperyalizm temelli devletler; bu başarısızlığın kanıtıdır. Aynı şekilde dini ıslahatları ve fikir hareketlerinin olgun bir sonuca varamaması da bunu göstermektedir. Afgani’nin, 1897’deki vefatından 1. Dünya Savaşı’na kadar olan yıllarda birçok vaka gerçekleşmiştir. Ancak hiçbir büyük vaka Afganî imzası taşımamaktadır. Peki ya Afganî tam anlamıyla başarılı olsaydı ne olurdu? İşte bu sorunun cevabında birçok yenilik, çağdaşlık ve zafer yatmaktadır. Öncelikle İslam dininde ayrılıklar yaşanmayabilirdi, yani mezhep farklılıkları en azından devletleşmeyecekti. Bu şekilde Müslümanlar ve Doğu toplumları; kendilerini birbirleriyle savaştıran, emperyalizme teslim bırakan ve sömüren devletlere mağlup olmayabilirdi. Vicdani olarak rahat olan toplum, akıl ile yol alıp bilim ile uğraşabilirdi. Mısır’da Muhammed Abduh ile oluşan reform hareketleri tüm İslam ülkelerinde gerçekleşebilirdi. Ya da Afganî başarılı olsaydı Mısır’da gerçekleşen reform hareketleri daha uzun temelli olabilirdi ve günümüzdeki karmaşıklıklar, iç isyanlar ve darbeler meydana gelmemiş olabilirdi. Keşke, keşke demenin bir faydası olsaydı. Tüm bu zorlukların ve imkansız düşüncelerin hiçbiri gerçekleşmemiş olabilir. Ancak Cemaleddin Afganî, çağdaş bir Müslüman, realist bir düşünür ve Doğu toplumlarının kalkınması için hayatını ortaya koymaktan çekinmeyen, yeri geldiğinde devlet yöneticilerine kafa tutan ve hiçbir zaman halkını satmayan bir İslam ‘Aktivist’i olarak bu dünyadan göçüp gitmiştir.


Kaynakça

Ahmady, Enamullah. «Cemaleddin Afgani’nin Düşünce Dünyası.» Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ankara, 2012.

Esen, Muammer. «Afganî: Kelami ve Felsefi Görüşleri.» Araştırma Yayınları. Ankara, 2006.

—. «Siyasal-Sosyal Görüşleri ve Dini Yönüyle Afgani.» İslami İlimler Dergisi. no. 2. Çorum, 2008.

Karaman, Hayreddin. «Efgani Cemaleddin.» TDV. Cilt 10. Ankara: Türk İslam Ansiklopedisi, 2012.

M., Lapidus Ira. «Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası.» Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları. Çeviren İ. Safa Üstün. İstanbul, 1996.

Maalouf, Amin. «Semerkant.» Yapı Kredi Yayınları. Çeviren Ali Berktay. İstanbul, 1993.

Paşa, Muhammed Mahzumi. «Cemaleddin Afgan’nin Hatıraları.» Klasik Yayınları. Çeviren Adem Yerinde. İstanbul, 2006.

Saaie, Mohammad Aleem. «Afganistanda Siyasi Partiler Tarihçesi.» Süleyman Demirel Üniversitesi . Isparta, 2009.

Şimşek, Taceddin. Cemaleddin Afgani ve Mücadelesi. Ders Notları, tarih yok.

Turan, Ömer. «İslami Hareketler.» Yaydağ Yayınları. İstanbul, 2002.

Ülken, Hilmi Ziya. Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi. İstanbul: Ülken Yayınları, 1998.

Yalçınkaya, Alaeddin. Cemaleddin Afgani ve Türk Siyasal Hayatı Üzerindeki Etkileri. İstanbul: Osmanlı Yayınevi, 1990.

 

 

[1] Muhammed Mahzumî Paşa, Cemaleddin Afganî’nin Hatıraları, çvr. Adem Yerinde, Klasik Yayınları, İstanbul 2006, s. 4.

[2] Hayreddin Karaman, ‘’Efgani Cemaleddin’’, (TDV, 2012), C.10, s. 457

[3] Mohammad Aleem Saaie, Afganistan’da Siyasi Partiler Tarihçesi, Süleyman Demirel Üniversitesi,

Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta 2009, s. 36.

[4] Mahzumî Paşa, a.g.e, s. 7-9

[5] Mahzumî Paşa, a.g.e, s. 9

[6] Enamullah AHMADY, ‘’Cemaleddin Afgani’nin Düşünce Dünyası’’, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2012, S. 84.

[7] Muammer ESEN, Siyasal-Sosyal Görüşleri ve Dini Yönüyle Afganî, İslami İlimler Dergisi, Sayı:2, 2008, s. 268

[8] Ömer Turan, İslami Hareketler, Yaydağ Yayınevi, İstanbul 2002, s. 36.

[9] Amin Maalouf, Semerkant, çvr. Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1993, s. 223.

[10] ‘’Ben mezhep imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki, birinin yoluna gireyim. Bir meselede birine uygun davranıyorsam, birçok meselede de onlara muhalif olabiliyorum”. (Bizzat kendi hatıratında bu sözleri söylediği belirtilmiştir.)

[11] Muammer Esen, Afganî: Kelami ve Felsefi Görüşleri, Araştırma Yayınları, Ankara 2006, s. 39.

[12] Esen, a.g.e, s.175.

[13] Enamullah AHMADY, a.g.e, S. 49.

[14] Muammer ESEN, Siyasal-Sosyal Görüşleri ve Dini Yönüyle Afganî, İslami İlimler Dergisi, Sayı:2, 2008, s. 277

[15] Lapidus. Ira M., ‘’Modemizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası’’ [Çev. İ.S. Üstün). İstanbul 1996. s. 88.

[16] Alâeddin Yalçınkaya, ‘’ Cemaleddin Afganî ve Türk Siyasal Hayatı Üzerindeki Etkileri’’, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1990, S.137.

[17] Hayreddin Karaman, a.g.e, S. 458.

[18] A.g.e, S.454

[19] Taceddin Şimşek, Cemaleddin Afganî ve Mücadelesi, (Ders Notları),  S.6

[20] Muammer ESEN, Siyasal-Sosyal Görüşleri ve Dini Yönüyle Afganî, İslami İlimler Dergisi, Sayı:2, 2008, s. 272.

[21] Enamullah Ahmady, a.g.e, S. 89.

[22] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları, İstanbul 1998, s. 23.

[23] Muammer Esen, Afganî: Kelami ve Felsefi Görüşleri, Araştırma Yayınları, Ankara 2006, s. 126.

[24] Hayreddin Karaman, a.g.e, S. 458.

[25] Ali İmran, 3/3.

[26] Amin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009, S.23.

[27] Enamullah Ahmady, a.g.e, S.96-97.

[28] Bu reddiye mektuplarının tam metni ve ayrıntıları için ayrıca bkz.  Alaeddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1995, S.168-188.