ırkçılık
Kaynak: Michael Pfister

Irkçılığın İcadı İdeoloji

İnsanlar her zaman kendi gruplarını diğerlerinden daha üstün tutmuşlardır. Ancak sadece ‘çeşitli ırklar fikri’ bu uygulamayı devam ettirmeyi mümkün kılan olmuştur.

Brezilyalı köle Anastácia’yı gösteren 19. yüzyılın başlarından kalma bir çizim var. Boynunda köpek tasması gibi metal bir halka takıyor. Ağzının önünde, demir tellerle yanaklarından başının arkasına bağlanan bir parça metal levha var. Sac parçası, dil ve çene arasından ağzının içine doğru devam ediyor. Bu kölelerin yemek yemesini, içmesini veya birbirleriyle konuşmasını engelleyen bir işkence aracı olan Máscara de flandres’di.

Bu acı verici maske 300 yıldan fazla bir süre boyunca kullanıldı. Psikanalist ve sanatçı Grada Kilomba’ya göre Máscara de flandres’in, sömürge projesi ve ırkçılığın işleyişinden farklı olarak başka bir sembolik anlamı var: Bir yandan güç sahiplerini, diğer yanda  köleleri ve bunların arasındaki sessizliği simgeleyen bir sembol. Şayet köle tacirleri dinleseydi, siyahi köleler onlara neler söylemek isterlerdi?

Suçluluk Duygusu ve Utanç

Bugün sömürge efendileri gitti ve köleler ise özgürlüğüne kavuştu. “Ama maskeler bugün hala takılıyor, sadece görünmez hale geldi.” diyor Kilomba. Bugüne kadar, bu maskeyi takanlar genellikle suskun ve zayıflardı. Çünkü bu maskeyi takanlar bugün hala daha bir şey söylemeye korkuyorlar, suçlular ve utanıyorlar.

Aslında ırkçılığın hukuki olarak hiçbir hayat hakkı yok. Alman Temel Kanunu’na ve diğer tüm liberal anayasalara göre ırkçılık yasaktır.  “Yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve Antisemitizmin Almanya’da ve başka ülkelerde yeri olmamalıdır.” demişti Şansölye Merkel Solingen’deki ırkçı saldırılarının 25. yıldönümünde.

Eğer insanlar beni seviyorsa, benim rengime rağmen beni sevdiklerini söylüyorlar, benden hoşlanmıyorlarsa o zaman benim rengimden dolayı beni sevmediklerini söylüyorlar.

Frantz Fanon

Ancak gerçek tamamen farklı görünüyor. 1952’de, Martinique’te eski Fransız kolonisinde doğan ve yasal eşitlik hakkına rağmen karşılaştığı rahatsız edici davranışları teorisyen Frantz Fanon şöyle tarif etmişti: “Eğer insanlar beni seviyorsa, benim rengime rağmen beni sevdiklerini söylüyorlar, benden hoşlanmıyorlarsa o zaman benim rengimden dolayı beni sevmediklerini söylüyorlar. Bugün Almanya’da buna benzer olayları birçok kişi yaşıyor: Örneğin, iş arkadaşları Amaniel’in masasına muz koyup ve maymun sesleri çıkararak dalga geçiyor veya Burak bir iş bulmak için Bernd’den çok daha fazla başvuru yapmak zorunda kalıyor. İsmail, Hanna’dan daha uzun bir süre ev aramak zorunda ve polis Pakka’yı, Paul’den daha sık kontrol ediyor.

Irkçılık, insanlık tarihinin en sessiz ama belki de güçlü ideolojisidir. Peki bu nasıl olabilir?

Biyolojik olarak bakıldığında, bilim adamları bugün farklı düşünüyor ve tanımlanabilir bir insan ırkının olmadığını kabul ediyorlar. Sosyolog Wulf D. Hund, ırkçılığı “ideolojinin doğurduğu bir çocuk” olarak tanımlıyor. Bu çocuk sömürgeci şiddetin yardımıyla dünyaya geldi, 18. yüzyılın Aydınlanmacı düşüncesiyle sistemleştirildi ve bilimsel olarak çürütülebilir bu yanlış yükseltildi.

Yüzyıllar boyunca insanlar ırkçılık olmadan anlaştılar. Ancak başkalarını alt ederek kendimizi ve kendi grubumuzu geliştirme ihtiyacını her zaman hissetmişizdir. “Ben” kelimesi birçok dilde “insan” kelimesiyle aynıdır. Dil bilgisi kurallarında “herkes” ifadesi “insan” bile değildir. Eskiden insanlar, birbirleriyle savaştıkları andan itibaren, kazananlar kaybedenlerin kültürlerini köleleştirmişlerdir. Ama kimin kazanıp ve kimin kaybettiği fiziksel bir farklılığa göre belirlenmiyordu. Ten rengi uzun bir zaman boyunca önemsizdi.

Dönüm Noktası

Antik Avrupa coğrafyasında insanların ten renklerinden kaynaklı bir farklılık söz konusuydu fakat bu toplumsal yaşamı ve birlik duygusunu tehdit etmiyordu. Tarihçi Cristian Geulen’e göre sınır farklı bir yere geçti. Örneğin bir tarafta Yunanların hakimiyet bölgesi Helen, diğer tarafta barbarlar vardı. Aristo, barbarların hizmetkar olarak doğduğunu ve Büyük İskender de barbarlara hayvan gibi muamele edilmesi gerektiğini söylese de her iki taraf da antik bir topluluğa aitti. Fakat bu düşünceler tamamen bir önyargı dan ibaretti ve değiştirilemez değildi. Barbarlar da bir Helen toplumu olabilirdi ve ne Aristo ne de dünyanın geri kalanı hiçbir şekilde barbarlar olmasaydı dünya daha iyi bir yer olurdu gibi bir düşünceye sahip olmazdı. Akabinde Helen devletlerini fetheden Romalılar da benzer şekilde düşünmeye başladılar.

Romalılar siyasi güçlerini ren nehrinin kıyılarına kadar genişletip orda Cermenlerle karşılaştıkları zaman da bu düşünceleri değişmedi. Cermenler de tıpkı Galyalılar ve Keltler gibi Romalılara boyun eğdi. Ama fiziksel açıdan onlardan farklı oldukları için değil, Romalılar onları barbar ve aptal olarak gördükleri için…

Dönüşüm Orta Çağ’da başladı. Aristo’nun dünya düzeninde, bütün insanlar aynı haklara sahip olmasalar da herkes için bu dünyada bir yer vardı. Fakat Orta Çağ’da Hristiyanlar ilk kez dinlerinin tüm insanlar için tek gerçek din olduğunu iddia ettiler. Bu dini kabul etmeyenler şeytanlaştırıldı ve Hristiyanlar için bir tehdit olarak gösterildi. Augustine, diğer düşünürler ve skolastikler yeni bu fikri teolojik bir temele oturttular. Ancak o zamana kadar farklı grupların bir arada yaşamaları bir tehlike olarak gösterildi.

Safkan Düşüncesi

Bu düşünce, yeni çağda ırkçılık adı verilen ideolojinin gelişmesine büyük katkı sağladı. Bu düşünce sayesinde kendi üstünlüklerini haklı çıkarmak ve iktidar ve kaynaklara yönelik özel bir hak talebinde bulunmak için ‘kendileri’ ve ‘diğerleri’ arasında önemli bir fark olduğu düşüncesi oluşturuldu. 1492 yılı bu anlamda oldukça önemli bir yıldır. Elhamra Fermanı ile Yahudiler, bugünkü İspanyol topraklarında bir asimilasyona tabi tutuldu. Böylece Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların, yüzyıllardır barış içinde yaşadıkları topraklar yeniden fethedildi. (Reconquista)

Hristiyanlar, teolojik gerekçelerle oluşturulan bu yabancılaştırma politikasının yarattığı korku nedeniyle kendi koydukları kurallara bile tam anlamıyla güvenemediler. ‘Dönüştürülen Yahudiler’in yalnızca yüzeysel olarak Hristiyanlığı kabul ettiklerinden ve gizlice Yahudi dinini yaşamaya devam ettiklerinden şüphelendiler. Bu yüzden vaftiz edilmek ve Hristiyanlığı kabul etmek artık geçerli ve yeterli değildi.  “Saf inanç” sorunu, “safkan” (limpieza de sangre) meselesi haline geldi.  Safkan şüphesi, köylülerden asillere kadar herkesi etkileyebilirdi. İşte tam bu zaman diliminde ‘ırk’ terimi ortaya çıktı ve asimile edilecek grupları tespit etmek için kullanıldı.

Bir Tehdit Olarak Toplumsal Çeşitlilik

İspanya’da başlayan bu düşünce, tüm Avrupa’ya ve Coğrafi Keşifler vasıtasıyla bütün dünyaya yayıldı.  İspanya o zamanlar üç dine ev sahipliği yapan, denizciliğin merkezi konumunda olan ve felsefi fikirlerini dış dünya ile paylaşmaktan mutluluk duyan bir ülkeydi. Diğer ülkeler de İspanyolların stratejileriyle yakından ilgileniyordu. Avrupa kendini yeniden düzenliyor ve kilise gücünü kaybedip parçalanıyordu. Avrupalılar, İspanyolların kaosun ortasından nasıl çıktıklarını bilmek istiyordu. Böylece toplumsal çeşitliliği, devletin ve toplumun bekası için bir tehlike olarak kabul ettiler. İspanyollar, özellikle 16. yüzyılda Ferdinand Magellan’ın dünya turundan sonra dünyanın sınırlı alana sahip bir küre olduğunu anladılar. Gezegeni paylaşmak zorundaydılar ama paylaşmak istemiyorlardı. Tam bu noktada ırk farklılığı fikri olgunlaşmaya başladı. Bu fikirle, dünyanın diğer bölgelerindeki acımasız ilhakları, köleliği ve sömürüye haklı bir neden bulabilirlerdi. Daha sonra bu sözü edilen ‘diğer ırklar’ sadece olgunlaşmamış, tehlikeli ırklar olarak değil, aynı zamanda tembel ve ilkel canlılar olarak görülmeye başlandı. Diğer ırklar, özellikle de siyahi köleler, üstün ırkın yapmayacağı veya yapmak istemeyeceği her şeyi yapmak için toplumun en alt kademesine yerleştirildi. Yamyamlarla ilgili karikatürler ve kurgusal hikayelerle bu tabloyu süslediler. Gerçek ‘ırk teorisi’ daha sonra formüle edilse de temel özellikleri bile dünya çapında uygulanacak köle ticaretini meşrulaştırmaya yetti.

Olmayan Bir Şeyi Aramak

Başkalarının kendimizden farklı olduğu fikri ile bazı Avrupalılar köleleri eğitmeyi ve medenileştirmeyi ahlaki bir görev olarak gördüler. Bazıları da bu ilkel yaşamı araştırmayı kendisine görev edindi.  İşte bu etnoloji biliminin başlangıcını oluşturdu.  Etnologların, köleleri daha verimli bir şekilde kullanmak ve yönettikleri bölgeleri daha iyi anlamak isteyen koloni efendileri adına araştırma yapmaları nadir değildi. 18. yüzyıldaki ‘Aydınlanma’ hareketi tüm insanlara özgürlük, eşitlik ve kardeşlik bilincini getirdi. Ancak bu erken dönem ırkçılığın etkilerini azaltamadı.  Aksine, var olamayacak bir şeyin arayışı başladı: Irkların varlığının ve eşitsizliğinin bilimsel kanıtı.

İnsanlık, beyaz ırkın içinde en büyük mükemmelliktedir.

Immanuel Kant

Bu arayış dış görünüşlerin analiziyle başladı. Filozof Immanuel Kant, “İnsanlık, beyaz ırkın içinde en büyük mükemmelliktedir.” diyordu. “Sarışınlar” yeteneksiz, “siyahlar” ise duygusuzdu. Bazıları iklime dayanarak bir açıklama bulmaya çalışıyordu: Ilıman Avrupa iklimi gelişmiş kültürlerin ortaya çıkmasını desteklerken, sıcak hava insanları tembel ve soğuk hava ise insanları kalpsiz yapıyordu. Buna teoriye rağmen Avrupalılar ahlaki olarak çökmüştü. Bu sefer de antropologlar, beden üzerindeki farklardan yola çıkarak bir kanıt aramaya başladılar.  Kafatası, çene, burun şekli – bütün araştırmalar daha sonra nasyonal sosyalizmin ders kitaplarında bilimsel bir çalışma olarak yer aldı.

Bu araştırmadan faydalananların, sözde buldukları bu kanıtların hiçbirinin savunulabilir olmaması, onların bu araştırmaya inanmalarını hiçbir zaman engellemedi. Uymayan şeyler uygun hale getirildi ve sapmalar basitçe yok edildi. Eğer insanlar- Yahudilerde olduğu gibi- günlük hayatta veya dışarıdan bakıldığında fiziksel olarak ayırt edilebilecek bir farkları yoksa, burunlarına çengel takılarak veya omuzlarına yıldız işareti koyularak fark edilebilir hale getirildi.

Genlerin keşfi, insanlarda kendi içine bakma ve özüne dönme arzusu uyandırdı: En küçük bileşenlerden yola çıkarak çürütülemez ırksal bir fark var olabilir miydi?  İspanyol Reconquista’nın paranoyası bugün hala hayatta.  Fransız psikanalist ve antropolog Pierre-Yves Gaudard’ın deyimiyle bu paranoya daha kötü ırkların özelliklerinin bir şekilde başka ırklara aktarılabileceği düşüncesini içeren derin bir korkuya, “sosyal hipokondriye” yol açtı. Irkçılığın bu kuvvetinin 20. yüzyılda milyonlarca Yahudi’nin, Sinti’nin ve siyahinin soykırıma uğramasına yol açtığını anlatıyor Piere-Yves Gaudard.

Genetik, umut edilen sonuçları vermedi ve insan genomunun çok karmaşık olduğu ortaya çıktı.  İnsanlar her zaman ve her yerde dünyanın bir bölümünden diğerine göç etmiş ve diğer gruplardan insanlarla çocuk sahibi olmuşlardı. Bu gen zenginliği çocuklarının, torunlarının DNA’sına yansıdı. Beyazların siyah olarak adlandırdığı veya kendilerini bu şekilde tanımlayan tüm insanların DNA’larını karşılaştırırsanız, örneğin beyaz insanlar veya Asyalılarda önemli bir fark ortaya çıkmaz. Yine de insanları ayırt etmek ve sınıflandırmak için bir avuç dolusu fiziksel fark elde etmeyi öğrendik; ayak şekilleri veya ses farkı gibi…

Irkçılık Aşılabilir

Irkçılık bir ideolojiydi ve ideoloji olarak anılmaya da devam ediyor. O toplum tarafından oluşturulmuş bir dünya görüşüdür. Yüzyıllar boyunca insanlar arasındaki temel farklılıkların dünyada statü oluşturduğu bir ideoloji vardır. Bu farklılıklar bazen dış görünüşlere, bazen de kan veya genlere ya da sözüm ona kökene, kültüre veya dine dayanır. Sonuç Orta Çağ’da olduğu gibi kalır: Diğerleri kendi gruplarını tehlikeye atarlar ve sonra kaybolurlar.

Irkçılığın temelini oluşturan farklılık arayışıdır. Kendi grubunu her zaman diğer grubun üstünde görme arzusudur. Oysa ki aslında bütün mesele her zaman güç ve gücün suistimal edilmesidir.  Para, iş, ev, kültür ve politikanın bir parçası olmak değerlidir. Irkçılık da neyin kimde olması gerektiğine karar verir. Ancak ırkçılık doğuştan gelen bir insani kusur ya da tedavi edilemez bir hastalık değildir. Bu bir insan icadıdır ve yine insanlar tarafından bu problem aşılabilir.

Yazar: Vanessa Vu

Kaynak: Die Zeit