Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Makaleler / İran Devrimi: Humeyni’nin Zaferi / Bölüm 2

İran Devrimi: Humeyni’nin Zaferi / Bölüm 2

Öz

7 Ocak 1978 tarihinde yayımlanan bir gazete yazısıyla başlayan devrim kıvılcımı kısa süre içerisinde tüm ülkeyi sararak İran’ı yangın yerine çevirmişti. Muhammed Rıza Şah olan biteni ilk başlarda pek önemsemese de, durumun vehametini kavradığında İran halkı devrim yolunda birçok kilometre taşını aşmıştı bile. 7 Ocak tarihi, Avusturya veliahtının katledildiği 28 Haziran 1914 tarihiyle eşdeğerdi. Patlamaya hazır olan ve yaşam şartlarından bıkmış olan halk bir bahane ile ayaklanmış, konumunu kaybetme tehlikesi yaşayan ulema Pehlevi rejiminden önceki konumunu geri alabilmek için uzun zamandır ihtiyacı olduğu şansı yakalamış ve devrimin sonucunda sebep olacakları yeni rejimden habersiz olan sosyalist, ılımlı İslamcı ve demokratlar devrim yolunda Humeyni ile bir araya gelmişlerdi. 1979 yılına gelindiğinde Şah devrilmiş ve Humeyni’nin liderliğinde daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir rejim meydana gelmişti.

Anahtar Kelimeler: Devrim, Humeyni, Velayet-i Fakih, Ulema, Rejim, Şah.

Giriş

Şah’ın emrinde çalışan son Genelkurmay Başkanı Orgeneral Gharabaghi, Devrim’in başlama sürecini ABD’de Jimmy Carter’in başkan olarak seçilmesine paralel olarak açıklıyor.[1] Vietnam Savaşı’na tepki gösteren insan hakları aktivistlerinin gönlünü kazanmak isteyen Carter sadece Doğu Bloku ülkelerinin değil, kendi müttefiklerinin de insan hakları ihlallerinden kaçınmasını istiyordu. Üstelik, insan hakları karnesi pek de iç açıcı olmayan “Basra Körfezi jandarması” Rıza Şah’ın seçimlerde Carter’in rakibi Gerald Ford’u desteklemesi Carter’ı bu konuda biraz daha ısrarlı hale getirdi. Bununla birlikte Uluslararası Af Örgütü ve BM Uluslararası İnsan Hakları Komisyonu gibi Batı merkezli oluşumların da Şah’ı insan hakları ihlali yaptığı gerekçesiyle suçlaması sonucunda Rıza Şah’ın kendisine ufak görünen bazı tavizler vermesine sebep oldu. Fakat bu “ufak görünen tavizler” İran halkına özgüven kazandırdı ve önünde sonunda gerçekleşecek olan Devrim’in sürecini hızlandırdı.

1953’te Musaddık’ın Ajax Operasyonu ile devrilmesinin ardından tahtını geri alan Şah, tahtta kalıcı olabilmek için başta, ABD olmak üzere Batı ülkeleriyle iyi geçinmesi gerektiğine yürekten inandı ve dış siyasette yönünü Batı’ya doğru çevirdi. İran, Soğuk Savaş’ın en yoğun olduğu dönemde ABD’nin gücünü Basra Körfezi’ne taşıyordu ve Vietnam gibi muhalefetin yoğun olduğu bir meselede bile ABD’nin arkasında olduğunu açıklıyordu. Bu durum Şah için görünürde oldukça kazançlıydı. Hem Batı’nın desteğini alarak halka karşı gücünü ispat ediyor, hem de ABD’nin ürettiği dönemin son teknoloji ürünleri olan konvensiyonel silahları satın alarak iddia ettiği gücü maddiyata döküyordu. Ancak, her geçen gün daha da artan ABD bağımlılığı halkın tepkisini çekiyor ve Şah’ı halktan uzaklaştırıyordu.

Şah’ın 1963 yılında kırsal kesimi feodalizmden ve mollaların etkisinden kurtarmak için başlattığı Beyaz Devrim’in sonucunda büyük toprak ağaları topraklarından olmuş, kendi paylarına yeterince toprak düşmeyen köylüler de şehirlere akın ederek gecekondu mahalleleri oluşturmaya başlamıştı. Bu başarısız denemenin sonunda toprak ağalarının desteğini kaybettiği gibi, gecekondu sınıfının da zamanla nefretini kazanan Şah, bu sınıfı istemeden Humeyni’nin kucağına itmiş oldu. Üstelik, 1973’te petrol fiyatlarında gerçekleşen muazzam artış sonucunda ülkeye giren paralar da doğru dağıtılamamış, 1960’larda yüzde sıfır civarında seyreden enflasyon oranı 1970’lerin sonunda yüzde 190’lara yükselmişti ve yabancı teknisyenlerin ülkeye hücum etmesinin de etkisiyle konut talebi arzın çok üstüne çıkarak kira fiyatları 300 kat artmıştı.[2] Enflasyon ve kira fiyatlarındaki bu muazzam artış, çarşı esnafı ve yoksul sınıfla iyi ilişkilere sahip olan ulemanın halkı ikna etmesini kolaylaştıracaktı. Bu yıllar tüm muhalefet gruplarının hareketlendiği yıllardı.

1) Devrim’e Doğru İran: Muhalefet Hareketleniyor

1970’lerin başından itibaren ekonomik şartların kötüleşmesi ve Şah’ın halk üzerindeki baskıyı artırması hasebiyle birçok muhalif grup ortaya çıktı. Marksizm’den Ilımlı İslam’a kadar geniş yelpazede pek çok ideolojinin yer aldığı hareket içerisinde ilk başlarda ulemanın etkinliği kısıtlıydı. Bu dönemde, Mehdi Bezirgan ile Ali Şeriati gibi laik hükümet taraftarı olmasına rağmen İslam’i değerleri de gözardı etmeyen ve İran milli kültürüyle İslam’ı bağdaştıran fikir insanları ön plana çıkıyordu. Bezirgan ve 1961’de kurduğu Özgürlük Hareketi’nin içerisinde yer alan, başta Ali Şeriati olmak üzere, birçok aydın radikal bir devrim talep etmekten ziyade Şah’ın liderliğinde meşruti bir monarşi talep ediyordu. Bu insanlar İran’a bir değişim rüzgarının gelmekte olduğunu görüyorlar ve bu rüzgarın yönünü tayin etmede öncü olmak istiyorlardı. Şeriati’nin 1977’deki ölümünden SAVAK sorumlu tutuldu ve bu durum Reriati’nin ününü ve değerini artırdı.[3]

İlk başlarda ön planda görünmemesine rağmen daha sonra Devrim’in tartışmasız lideri konumuna yükselecek olan Humeyni de sürgünde olduğu Irak’tan muhalefetine devam ediyordu. Humeyni ulemanın yardımıyla halkın Şah’a karşı hareketlenmesini sağlamaya çalışıyordu ve onların geçmişteki hareketlerden miras kalan emperyalizm karşıtlığını harekete geçirmeye çalışıyordu. 1970’lerin başında Hükumet-i İslami adlı vaazlarının toplandığı kasetleri ülkeye sokularak, el altından, halka dağıtılmaya başlandı. Kasetlerde Velayet-i Fakih – yani ülkenin İslami şeriate dayanan bir rejim ile yönetilmesi gerektiği – savunulsa da Humeyni bu gibi fikirlerini devrimin ilerleyen safhalarında pek fazla dile getirmeyecekti ve devrim gerçekleşene kadar tüm gruplara hitap etmeye çalışacaktı. Humeyni’nin hakimiyetini sağlayacağı döneme kadar ulema kendi içerisinde çeşitli gruplara bölünmüş haldeydi.  Devrim sürecinin başlangıcından önce arka planda kalmış olsa da, devrimin ilk kıvılcımı ulema ve medrese öğrencilerinin döktüğü benzin sebebiyle ortaya çıkacaktı.

Muhammed Rıza Şah, ılımlı ve bazı radikal İslamcı grupların kıpırdanmalarını pek aldırmıyor ve sahip olduğu gücün öz güvenine kapılarak bildiğini okumaya devam ediyordu. Daha önce göstermelik de olsa var olan iki partili düzeni kaldırarak tek parti konumunda olacak Rastahiz (Diriliş) Partisini kurarak otoritesini artıran Şah, Hicri takvim yerine Büyük Kiros’un hükümdarlığını başlangıç olarak kabul eden yeni bir takvim kabul etmişti. Takvim değişikliği fazla bir rahatsızlık yaratmazken, Şah’ın geleneksel pazar esnafını günah keçisi yapması büyük bir sıkıntı kaynağıydı.[4] Pehlevi rejimi, pazar esnafını maksimum düzeye gelen enflasyonun sorumlusu olarak görüyordu. SAVAK ve lise öğrencilerinden oluşturulmuş teftiş timleri esnafın gözünün yaşına bakmadan ceza kesiyor, haksızlığa uğradığını düşünen esnaf, başta ulema olmak üzere, muhalif gruplara her geçen gün daha da yaklaşıyordu. Oysa enflasyonun sorumlusu çarşı esnafı değil, fütursuzca harcama yapan ve petrol fiyatlarının artması ile gelen yüksek miktardaki parayı hiç eden yozlaşmış elit grubun ta kendisiydi.

2) Bir İftira ile Tutuşan Kıvılcım: Şah’ın Devrilişi

1975 yılından itibaren, ABD’nin çiçeği burnunda başkanı Carter’in başını çektiği Batılı grupların İran’a insan hakları ihlalleri dolayısıyla baskı uygulaması sebebiyle halk üzerindeki gücünü yumuşatmak zorunda kalan Şah, muhalefetin öz güven kazanmasına sebep oldu. Halka ve devrime önderlik edecek liderlere göre, 1960 ve 70’li yıllardaki ayaklanmaları sert bir şekilde bastıran Şah gücünü yitirmeye başlamıştı. Kapıyı azıcık aralık bulan muhalefet sesini duyurma fırsatını kullandı. 1977 yılının sonlarına doğru medrese öğrencileri pazar esnafı ve aydın gruplardan oluşan orta sınıf bir araya geliyordu ve yayınladıkları bildirilerde Diriliş Partisi’ni kınıyorlardı.[5] Bu dönemde oluşan çok sesli ortam başta Carter olmak üzere Batı kamuoyunu yanıltmıştı. Şah’ın davetini üzerine yılbaşını birlikte kutlamak için 1 Ocak 1978’de Tahran’ı ziyaret eden Carter, Şah’ı çok çalkantılı bir bölgede yarattığı sakin ortam için övüyordu.[6] Oysa bahsedilen bu sakin ortam, yalnızca bir hafta sonra ortaya çıkacak fırtınanın öncesinde oluşan sessizlikti. Carter’in ziyaretinden bir hafta sonra yayınlanan bir makale, kopmaya yer arayan kıyamete sunulmuş bir bahane niteliğinde olacak ve ülkeyi bambaşka bir geleceğe sürükleyecekti.

7 Ocak 1978 tarihinde Ettelaat gazetesinde Humeyni aleyhine yazılan bir makale bir anda tüm ülkenin gündemine oturdu. Humeyni’ye sövgü niteliğinde olan bu makalede Humeyni’nin aslen Hint asıllı olduğu, gençliğinde hovarda bir yaşam sürdüğü ve sömürgeci güçlerin elemanı olduğu iddia ediliyordu. Bu yersiz makalenin yayınlanmasından bir gün sonra Humeyni’nin yetiştiği şehir olan Kum’da ayaklanmalar baş gösterdi. Başta Ayetullah Şeriatmedari olmak üzere Golpaygani ve Nacafi Mar’aşi gibi önde gelen din adamları tarafından da desteklenen bu ayaklanma sonucunda devlet kaynaklarına göre “iki” kişi hayatını kaybetmişti. Oysa eylemcilere göre ölülerin sayısı yetmişi buluyorken beş yüz de yaralı vardı. Büyük ihtimalle eylem sonunda ortaya çıkan bilanço ne devletin belirttiği kadar az, ne de eylemcilerin iddia ettiği kadar çoktu. Oysa şu gerçek ki, çarşı esnafıyla ulemayı birleştiren 8 Ocak 1978 gösterilerinin sonucunda ortaya çıkan kaybın sayısı ne olursa olsun bu gösteriler devrim fitilini ateşlemişti bile. Durumun vahametinin farkında olmayan ve bir şekilde geçiştirileceğine inanan rejime göre bu ayaklanmanın nedeni Rıza Şah’ın kadınların peçesinin yasaklamasının yıl dönümü olmasıydı. Oysa medreselerin gönderdiği bildirilerde bu yıl dönümünün adı bile geçmiyordu.[7]

Kum kentinde baş gösteren ayaklanmanın ardından kırkar gün arayla yeni olaylar patlak verdi. Şeriatmedarı liderliğindeki ulema, Şia geleneğini kullanarak Kum’da hayatını kaybedenlerin vefatlarının kırkıncı gün dönümlerinin yasını tutmak amacıyla İran halkını camilere davet etti. Rejimin anma törenini engellemesi halkı sokaklara dökerek yeni bir ayaklanmaya sebebiyet verdi. Ulema liderliğinde baş gösteren ayaklanmalar rejimin sert tepkisiyle karşı karşıya geliyordu. Öyle ki, rejim bu ayaklanmalarda tanklarını, helikopterlerini ve diğer birçok Amerikan ürünü silahlarını sahaya sürmekten çekinmiyordu fakat yapılan her müdahale de yeni bir kırkıncı gün ayaklanmasına sebebiyet veriyordu. Ulemanın dini törenleri başarıyla siyasallaştırması sonucunda gerçekleşen ayaklanmalarda onlarca kişi hayatını kaybederken, mayıs ayındaki gösterilerde polis Şeriatmedari’nin evine girerek kendisine sığınan iki medrese öğrencisini katletmekten çekinmemişti. Bu arada Kum’da ortaya çıkan devrim kıvılcımı Tebriz ve İsfahan’dan sıçrayarak ülkenin dört bir yanını sarmıştı bile. Devrimin İsfahan ve Tebriz kentlerinde başlayarak ülkeye yayılması tesadüfi değildir. Her iki şehirdeki cami sayısı diğer İran kentlerine göre fazladır ve her iki kentin de Safavi hanedanlığı döneminde en önemli iki başkent ve Safavi Şi’a inanç geleneklerinin geliştiği şehirler olması bu çerçevede manidardır.[8]

1978 yılının Haziran ayına gelindiğinde ulema tehlikesinin farkına varan Şah bir dizi önlemler almaya başladı. Kendi varlığını tehdit altında gören ulema, 1953 Ajax darbesi sırasında emperyalist güçlere destek vermesiyle aynı sebeplerden dolayı, Şah’a baş kaldırmıştı ve bu tehlike bertaraf edilmeliydi. Muhammed Rıza, ilk olarak SAVAK başkanını değiştirdi. Eski başkan General Nasırı yerine, liberalliği ile bilinen General Mokaddem’i atayan Şah daha da ileri giderek Şi’a mezhebinin sekizinci imamı Reza’nın türbesini ziyaret ederek ulemanın gönlünü kazanmaya çalıştı. Ardından Şerif Emami’yi Başbakan olarak atadı. Emami de, din adamlarını sakinleştirmek için din ve efkaf ile ilgili bakanlıklar kurmaya çalıştı, İsfahan ve Tebriz olaylarından sorumlu olanları cezalandırmak için çalışmalara başladı ve son olarak Diriliş Partisi’ni kapattı.[9] Ancak bu önlemler pek başarılı olmamış ve ulemanın tepkisi azalmamıştı. Şeriatmedari gibi bazı kişilikler  bu önlemleri hoşnutlukla karşılasa da genel kanı hiç olumlu değildi. Üstelik ekonomi de her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Şah’ın 1978 yılının ortalarında enflasyonun etkisini kırmak için aldığı bazı önlemler halka çok olumsuz yansımıştı, bu önlemlerin sonucunda, başta köyden kente göç eden işçi kesiminin olmak üzere, birçok kesimin kendisine olan tepkisi katlanarak artmıştı.

Devrim öncesinde muhalefete hakim olan demokratik – sosyalist ortam, devrimin başlaması ile birlikte yerini yavaş yavaş ulema liderliğindeki dini harekete bırakıyordu. Henüz Humeyni’nin mutlak liderliği ortaya çıkmamıştı ve Irak üzerinden ülkeye yaydığı etki sınırlıydı; fakat kentli işçi sınıfı, esnaf, öğrenci grupları ve ulema topyekun sokaktaydı ve gittikçe daha da radikalleşiyorlardı. Öyle ki; Milli Cephe, Özgürlük Hareketi ve Şeriatmedari liderliğindeki dini grupların ılımlı muhalefetinin sesi Şah’ı öldürmek ve Humeyni’yi geri getirmek isteyen radikal gruplar tarafından bastırılıyordu. Hükümet radikal grupları bitirmek için sıkıyönetim ilan etmek zorunda kalırken, halkın bu karara uyarak evine dönmemesi ise çok büyük bir felakete sebep oldu. 7 Eylül’de yürürlüğe giren sıkıyönetimden sadece bir gün sonra Tahran’ın güneyindeki Jale Meydanındaki halka güvenlik güçlerince ateş açılmış ve yüzlerce silahsız kişi hayatını kaybetmişti. 1905-06 Rus Devrimindeki Kanlı Pazar’ı çağrıştıracak şekilde Kara Cuma diye anılan bu güne şahit olan Avrupalı gazeteciler Jale Meydanının atış poligonuna benzediğini ve askerlerin geride kan gölü bıraktığını söylüyorlardı.[10]

Kara Cuma devrim sürecinde önemli bir dönüm noktası olurken Humeyni’nin liderliği eline alması için de önemli bir fırsat olmuştu. Artık Ayetullah Şeriatmedari ve Özgürlük Hareketi liderleri de şahın devrilmesi fikrini benimsemek zorunda kalmıştı. Humeyni’nin ulemaya ilettiği “ Bugün İran’da bir fırsat göze çarpmaktadır; bu fırsatı değerlendirin… siyasi partilerin yazarları bugünlerde eleştiriyorlar; ve muhalefet haykırıyor, egemen sınıf ve Şah’a mektup yazdıkları gibi mektuplara imzalarını da koyuyorlar. Siz de yazın ve Şah’ın cinayetlerini dünyaya duyurun.”[11] sözleri de sürecin gidişatını en iyi şekilde ortaya koyuyordu. Muhammed Rıza, Humeyni’nin halkı kışkırtmasına engel olmak için Humeyni’nin Irak topraklarından ihraç edilmesini sağladı fakat Paris’e yerleşen Humeyni, hükümetin beklentisinin aksine, etkisini daha da artırmıştı. Öyle ki; Humeyni Paris’te ikamet ettiği süre içerisinde Batı’da eğitim görmüş Ebu’l-Hasan Beni Sadr gibi danışmanları sayesinde Batı medyasını ustalıkla kullanmış ve Paris’i Şah muhaliflerinin kıblesi haline getirmişti.[12] Bu arada Kara Cuma’nın ardından protestolar tüm iş kollarına yayılmış, başta petrol üretimi olmak üzere tüm üretim kanalları felç olmuştu. Petrolün günlük üretimi 5.7 milyon varilden 1.5 varile inmişti[13] ve bu durum İran ekonomisini felç etmek için başlı başına yeterli bir sebepti. Üretim sektörlerinde yaşanan grevleri başta öğretmenler olmak üzere diğer devlet memurları da izlemişti. Şah’ın bu durumda yapabilecek pek bir şeyi kalmamış, aldığı tüm önlemlere rağmen üretim eski haline geri dönememişti.

Humeyni’nin devrim lideri haline geldiği 1978 sonbaharında eylemler dozajını daha da artırmıştı. Din kurumunu başarılı bir şekilde kullanan Humeyni, muhalefet temsilcileriyle Şah’ın orta yol bulmaya yaklaştığını fark edince Muharrem ayının ilk on gününde halkı sokaklara davet ederek bu uzlaşmayı ortadan kaldırmak istedi. Devrimden birkaç yıl önce – monarşinin 2500. yıl dönümünün kutlandığı sırada – Muhammed Peygamber’in İran icadı olan krallar kralı unvanına lanet okuduğunu ve İslamın monarşiye karşı olduğunu söyleyen Humeyni, monarşiyi tarihin tozlu raflarına gönderme kararından hiçbir zaman vazgeçmemişti ve eline geçen bu tarihi fırsatı kullanmaya kararlıydı. Devrim sürecinde Velayet-i Fakih kelimesini ağzına almayan Humeyni’nin çağrısına uyan – her görüşten – yüz binlerce kişi bir kez daha sokaklara döküldü. Sırtlarına şehitlik kefenlerini sararak devrimin tiranlığına karşı direnirken ölen Hz. Ali ve Hüseyin’in eylemlerini taklide hazır olduğunu belirterek, sokaklarda Şah’ı ve ABD’yi kınadılar, Humeyni’nin ülkeye geri dönmesi yönünde sloganlar attılar.[14] Muhammed Rıza Şah için artık her şey bitmek üzereydi, 16 Ocak 1979 tarihinde uzun bir tatile çıktığı gerekçesiyle ülkeyi terk etti ve hiçbir zaman o tatilden dönmedi.

ABD Başkanı Carter, protestoların en hararetli döneminde bile müttefiki Pehlevi’yi desteklediğini söylemekten çekinmedi. Fakat, BBC’nin ortaya attığı CIA raporlarında görüldüğü üzere Carter hükümeti Humeyni ile görüşmekten de geri durmamıştı. İlk olarak 1963 yılında, Şah tarafından tehlikeli olarak görülüp tutuklanmasının ardından, Tahran Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Mirza Khalil Kamarei aracılığıyla Kennedy hükümetine mektup yollayan Humeyni; ABD’nin İran’daki çıkarlarına karşı olmadığını ve Sovyet tehlikesine karşı dengeleyici unsur olarak gördüğünü belirterek Şah’a karşı ABD’den yardım istedi. Dönemin ABD Başkanı Kennedy mektubun gönderildiği tarihten iki hafta sonra vefat etmişti ama bu elim hadise gerçekleşmeseydi de ABD’nin “Basra Körfezi Jandarması” olarak atadığı – müttefik – Rıza Pehlevi yerine Humeyni’yi desteklemesi imkansıza yakın bir ihtimalin dahilindeydi. Ancak 1979 yılının başına gelindiğinde işler değişmiş, ağırlık merkezi Humeyni’nin tarafına doğru kaymıştı.

Başta Humeyni’nin halefi olan Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere birçok üst düzey İranlının reddettiği CIA raporlarına göre Humeyni ile Carter, Humeyni’nin Paris’te sürgün hayatı yaşadığı dönemde mektup yoluyla iletişime geçmişti. Gönderdiği mektuplarda, İran’a dönüşünün ardından “Büyük Şeytan” olarak nitelendirdiği ABD’ye karşı bir düşmanlığının olmadığını belirten Humeyni, gerçekleşecek devrimin ardından petrol satışlarında bir değişiklik olmayacağına dair ABD’yi teskin ederken gerçekleşmesi olası bir askeri darbeye karşı da ABD hükümetinden yardım istedi. Carter döneminde Beyaz Saray’da danışmanlık yapan iki bürokrat bu raporu yalanlamazken, Şah’a ihanet etmediklerini de belirtmekten çekinmedi. Bu dönemde Carter Hükümeti Muhammed Rıza’nın devrilmesini arzulamasa da İran’daki devrim hareketinin hangi yöne gittiğinin farkındaydı ve devrimin yaklaştığı gerçeğini dikkate alarak Şah sonrası dönemi garanti altına almaya çalışıyordu. Devrimin pragmatik lideri Humeyni ise “başarıya giden her yolu mübah görüyor”, uzun yıllardır planladığı İslam Devrimi’ni gerçekleştirmek için ABD’ye bazı garantileri vermekten çekinmiyordu.

1 Şubat 1979’da Air France uçağı ile 14 yıllık sürgünden dönen Humeyni. Bu kare İran Devriminin simgelerinden biridir.

3) Humeyni’nin Dönüşü ve İslam Cumhuriyeti’nin Kurulması

Muhammed Rıza Şah ülkeyi terk etmeden kısa bir süre önce (3 Ocak 1979) Milli Cephe üyesi Şahpur Bahtiyar’ı Başbakan olarak atadı. Bu makamı Şah’ın ülkeyi terk etmesi koşuluyla kabul eden Bahtiyar, siyasi tutukluların serbest bırakılması, sansürün kaldırılması ve SAVAK’ın iç istihbarat bölümünün kapatılması gibi önlemler aldıktan sonra İran’ın Basra Körfezi jandarması olmadığını ilan etmesine rağmen aldığı hiçbir önlem Milli Cephe ve Humeyni tarafından kabul edilmedi. Milli Cephe Bahtiyar’ı üyelikten çıkartırken, Humeyni de Şah’a hizmet etmenin her türlüsünün günah olduğunu belirten bir fetva yayınladı. İran artık engellenmesi mümkün olmayan bir yola girmişti ve radikal fikirlerin hakimiyet kurduğu Devrim’e ılımlı kişilerin yön vermesi o saatten sonra mümkün değildi.

Şah’ın ülkeyi terk etmesinden bir gün sonra, henüz Paris’teyken, İslam Devrimi Şurası’nı kuran Humeyni, ülkeye dönmeden iki hafta önce idari hamlelere başlamış oldu. Şah ülkeyi terk etmesine rağmen devrimin ilk ayağı henüz tamamlanmamıştı, Şah’ın yokluğuna rağmen ülke rejim güçleri tarafından yönetilmeye devam etmekte ve bu güçler Humeyni’nin girişini engellemeye çalışmaktaydı. Rejim çok ağır darbeler  yemişti ve yaşam fonksiyonlarının büyük çoğunluğunu kaybetmişti ama ocak ayının son günlerine kadar can çekişmeye devam edecekti. Halkın eylemlerinin sürekliliği ve Paris ile  Beyaz Saray arasında geçen mektuplaşmanın etkisiyle, Humeyni’nin ülkeye girişi 30 Ocak 1979’da onaylandı ve 1 Şubat 1979’da Humeyni ülkeye giriş yaptı. Milyonlarca kişi tarafından karşılanan Humeyni, ayağının tozuyla Behişti Zehra mezarlığına giderek devrim uğruna canını verenler için dua ederek mesaiye başladı. Yeni rejim şehit sayısını 60.000 olarak açıklasa da gerçek sayının 3000 civarında olduğu bilinmektedir.[15]

Devrimden sonra yapılması gereken ilk iş 1906 temel yasalarının yerini alacak yeni bir anayasa taslağının hazırlanmasıydı. Bu durum velayet-i fakih kavramını kurumsallaştımaya kararlı Humeyni ve yandaşlarıyla Charles de Gaulle’ün Beşinci Cumhuriyeti’ni örnek alan bir anayasa isteyen Mehdi Bezirgan ve onun Müslüman laik destekçileri arasında dengesiz bir mücadeleye yol açtı.[16] Bu mücadeleyi kazanmak ve İran İslam Cumhuriyeti’ni kurmak isteyen Humeyni, stratejik hamleler ile süreci kendi lehine çevirmeye çalışıyordu. Bu hamlelerden ilki, belki de en önemlisi, Humeyni’nin Başbakan olarak Ulusal Cephe lideri Mehdi Bezirgan’ı ataması oldu. Humeyni bu kararı alırken pek istekli değildi fakat zafere giden yolda pragmatik hamlelerden kaçınmayan kişiliği sayesinde bu atamayı yaparken pek de zorlanmamıştı. Bezirgan’ı atadığı zaman kendisinin zamana ihtiyacı vardı ve mevcut şartların tam olarak kendisinin lehine dönmesini bekleyene kadar Başbakanlık koltuğunda oturacak daha iyi bir kişi bulamazdı. Kaldı ki sürecin kontrolünü kaybetmek istemeyen Humeyni, Bezirgan’ın Ulusal Cephe ağırlıklı hükümetini kontrol edebilmek adına bazı önlemler de almıştı. Hükümeti denetlemek amacıyla kurulan Devrim Konseyi veto yetkisiyle donatılmıştı ve Bezirgan Hükümeti’nin elini kolunu bağlar nitelikteydi.

Humeyni devleti tamamen ele geçirmek ve toplumun alt sınıflarına ulaşıp bu sınıfların desteğini garanti altına alarak ülke içindeki konumunu garanti altına almak istiyordu. Bezirgan’ın liderliğinde kurulan geçici hükümet sayesinde yürütme erkinde geçici bir istikrar sağlanmıştı ve Humeyni’nin diğer işlere yönelmesinin önünde herhangi bir engel yoktu. Şunu belirtmekte de yarar var: Humeyni’nin hedefi yalnızca ulema dışındaki gruplar değildi. Humeyni için laik ve sosyalist gruplar kadar Şeriatmedari gibi ılımlı ve din adamlarının yönetimden uzak durması gerektiğini düşünen dini liderler de sakıncalıydı. Devrim öncesi kurulan yerel komitelerin devrim sonrasında merkezi bir komiteye bağlanmasıyla birlikte ülkedeki tüm camiler gözcüler tarafından denetleniyor ve Humeyni’nin fikirleri dini mabetlere hakim oluyordu. Ulema dışındaki hakimiyetini de devrim mahkemeleri ve Savak’ın yerine kurulan Devrim Muhafızları ile sağlama almaya çalışan Humeyni, eski rejimin temsilcilerine ve devrim karşıtlarını idam ettirmekten geri durmuyordu. Alınan sert tedbirlerin dışında resmi medya kuruluşlarına ve devlet dairelerine kendi adamlarının kanalize olmasını sağlayarak ülkedeki nüfuzunu güçlendiriyordu. Humeyni’ye yakın isimler tarafından kurulan İslami Cumhuriyet Partisi ise kurulacak yeni rejime siyasi bir dayanak sağlayarak devrimin diğer kanatlarını gözden düşürmeye çalıştı.

1 Nisan 1979 yılında yapılan referandum İslam Cumhuriyeti’ne giden ilk adım oldu. Halkın yüzde doksan dokuzunun evet oyu verdiği referandumda, Bezirgan’ın itirazına rağmen, pusulaya Demokratik İslam Cumhuriyet’i ifadesi koyulmamış, yalnızca Humeyni’nin fikri oylanmıştı. Bu referandumun ardından sıra yeni bir anayasa oluşturmaya gelmişti. Bezirgan hükümeti burada da İslami bir devlet olmasına rağmen din kurumunun yönetimden ve yargıdan ayrıldığı bir anayasa taslağı hazırlayarak üyelerinin çoğunluğunu ulemanın oluşturduğu Uzmanlar Meclisi’ne gönderdi. Hiç şüphe yok ki, Uzmanlar Meclisi’nin böyle bir anayasa taslağını kabul etmesi beklenemezdi ve kabul etmediler de. Gönderilen anayasa taslağı Uzmanlar Meclisi tarafından tamamen değiştirilerek velayet-i fakih kavramına uygun hale getirildi. Devrim tamamlanmış, mollaların rejimi ülkeye hakim olmuştu. Geriye dönüp bakıldığında görülecektir ki, Şah’ın ve çevresinde oluşan elitlerin gidişiyle oluşan boşluğu “Büyük Fakih, Ruhani Lider, Devrim Rehberi, Ümmet’in İmamı” Humeyni ve onun etrafındaki mollalar doldurulmuştu.

Sonuç

Bir yıl süren ayaklanmaların neticesinde gerçekleşen İran Devrimi “insanlık tarihinin en büyük halk patlamalarından biri” olarak tanımlanmıştır.[17] Musaddık’ın devrildiği 1953 yılından sonra dış politikada kendisini Batı’ya yaslayan ve ülke içerisinde, Savak’ın desteğiyle, otoriter bir rejim kuran Şah, halka karşı gösterdiği acımasız tutum yüzünden zamanla tüm siyasi grupların nefretini kazanmıştı. İran halkı; üzerlerine inmek için daima hazır bekleyen demir yumruktan, Şah’ın çevresindeki elit tabakanın israf ve yolsuzluklarından, enflasyondan, yoksulluktan, inançlarına karşı yapıldığına inandıkları saygısızlıklardan ve ülkelerinin Batı’ya olan bağımlılığından bezmişti artık. Bu nedenle, 1978 yılında gerçekleşen ayaklanmalar uzun yıllar boyunca sıkışan gazın bir anda patlamasına benzetilebilir.  Eğer 7 Ocak 1978’de İran tarihini değiştiren meşhur makale yayımlanmasaydı, önünde sonunda gerçekleşmesi malum olan “büyük patlamanın” yalnızca senaryosu ve gerçekleşme tarihi değişmiş olacaktı. 1941 ile 1979 yılları arasında ülkeyi yöneten Muhammed Rıza Şah; bu süre zarfında toplumun yapısını, değerlerini ve isteklerini çok fazla dikkate almamıştı ve bunun bir cezası olacaktı.

1979 Devrimi, 1906 Meşrutiyet Devrimi’nin geç kalmış nihai sonucu olarak değerlendirilebilir. 1906 yılında ilan edilen meşrutiyet; ulema, çarşı esnafı ve Avrupa’daki gelişmelere duyarlı olan reformcu grubun bir araya gelmesiyle ilan ettirilmişti fakat sürecin sonu hüsranla bitmişti. 1906 Devrimi’nin ardından kurulan mecliste ulema ile çarşı esnafının oluşturduğu ikili koalisyon reformcu grupla bir türlü uzlaşamıyordu ve meclis içerisindeki huzursuzluk sokağa da yansımıştı. Bu nedenle 1906’da gerçekleşen devrimin İran’a getirdiği tek şey kaos oldu ve İngiltere ve Rus Çarlığı’nın ülkeyi işgal etmesiyle hareket son buldu. Ancak, tıpkı Meşrutiyet Devrimi’nde olduğu gibi, çeşitli grupların bir araya gelmesiyle gerçekleşen 1979 Devrimi’nin ardından Humeyni’nin mutlak bir güç olarak ortaya çıkması süreci ulemanın lehine çevirdi ve devrimin sekteye uğramasını engelledi.

Safevilerin düşüşünün ardından başa gelen Kaçar Hanedanlığı’nın kutsallık iddiasında bulunamaması nedeniyle dinin kontrolü ulemanın eline geçmişti. Bu süreçte ulema halkın gözünde devletten daha yüksek konuma yükselmişti, halkın yaşam tarzı ve dünyaya bakış açısı ulemanın istediği şekli alıyordu. 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren yaklaşık iki yüz yıl boyunca merkezi otoritenin yokluğundan yararlanarak topluma hakim olan ulema, Pehlevilerin iktidarı devralmasından sonra gücünü yitirmişti fakat bu durumu kabullenmeyerek durumu tersine çevirmek için çeşitli hamlelerde bulunuyordu. 1941’deki İngiliz – Sovyet işgali sayesinde kazandıkları gücü yeniden kaybetmemek için Musaddık’a karşı Batı güçleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdi fakat operasyon sonrasında gücü eline alan Şah yüzünden ulemanın koşulları daha da zorlaşmıştı. Şah, şeriata ve ulemanın konumuna meydan okuyordu ve bu durum onlar için kabul edilebilir bir şey değildi.

Devrim’in lideri ve Devrim sonrası kurulan İslami rejimin mimarı Humeyni ise zeki, sosyal yönü ve ikna gücü kuvvetli, en önemlisi pragmatik bir liderdi. 1963 ve 1978 yıllarında Beyaz Saray’a gönderdiği mektuplardan da anlaşılacağı üzere, ulemanın rejime kaptırdığı gücü geri almayı uzun yıllar boyunca planlamış ve bu yolda ABD’ye taahhütler vermekten de çekinmemişti. Humeyni’nin bu pragmatik yönü Devrim sürecinde de rahatlıkla görülebilir. Her görüşten halkın ortak hedef uğruna bir araya geldiği ayaklanmalar sırasında Velayet-i Fakih kavramını kullanmamakta ısrar eden Humeyni, devrim sonrasında da kendisiyle farklı görüşte olan ve farklı bir devlet yaratmayı hedefleyen Mehdi Bezirgan’ı Başbakanlığa atayarak zaman kazanmış ve iktidarın elden ele dolaşmasını engellemiştir. Özetle, İran Devrimi Humeyni için uzun yıllar sabırla beklenen ve uğruna çeşitli tavizler verilen bir zaferden başka bir şey değildir.

Kaynakça

Cleveland, William L. Modern Ortadoğu Tarihi. İstanbul: Agora Yayıncılık, 2008.

Fekri, Amir Ahmad. Tarihsel Gelişim Sürecinde İran Devrimi. İstanbul: Mızrak Yayınları, 2011

Abrahamian, Ervand. Modern İran Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.

Garthwaite, Gene R.  Pers İmparatorluğu’ndan Günümüze İran Tarihi. İstanbul: İnkılap Kitapevi, 2018.

Dilek, Kaan. İran Devrimi ve Dış Politika Dinamikleri. https://www.kisa.link/LjfN

Deghan, Saeed Kamali; Smith, David. US Had Extensive Contact with Ayatollah Khomeini Before Iran Revolution. The Guardian, 10.06.2016.

Dipnotlar

[1] Amir Ahmad Fekri, Tarihsel Gelişim Sürecinde İran Devrimi: Devrim (İstanbul: Mızrak Yayınları, 2011), s.163

[2] Amir Ahmad Fekri, Tarihsel Gelişim Sürecinde İran Devrimi: Devrim (İstanbul: Mızrak Yayınları, 2011), s.164

[3] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi: İran Devrimi ve İslam’ın Yeniden Yükselişi (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008), s.470

[4] Gene R. Garthwaite, İran Tarihi: Pehleviler ve İran İslam Cumhuriyeti (İstanbul: İnkılap Kitapevi, 2018), s.233.

[5] Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi: İslam Cumhuriyeti (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), s.206.

[6] Public Papers of the Presidents: Administration of Jimmy Carter (Washington DC, 1978), s.222

[7] Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi: İslam Cumhuriyeti (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), s.207.

[8]  Gozareshe Fargangiye İran (Tehran 1354), s.103.

[9] Amir Ahmad Fekri, Tarihsel Gelişim Sürecinde İran Devrimi: Devrim (İstanbul: Mızrak Yayınları, 2011), s.176 – 177.

[10] Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi: İslam Cumhuriyeti (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), s.209.

[11] Mehdi Bezirgan, Enkelabe İran Dar Do Harekat, (Tahran, 1984), s.26.

[12] Amir Ahmad Fekri, Tarihsel Gelişim Sürecinde İran Devrimi: Devrim (İstanbul: Mızrak Yayınları, 2011), s.178.

[13] Asnad, clt.12. s. 169.

[14] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi: İran Devrimi ve İslam’ın Yeniden Yükselişi (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008), s.474

[15] Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi: İslam Cumhuriyeti (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), s.211.

[16] Ervand Abrahamian, Modern İran Tarihi: İslam Cumhuriyeti (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018), s.212.

[17] Cottam, Inside Revolutionary Iran, s. 168.

 

Yazar Hakkında

Berk Gökçen / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

MEF Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir