insan hakları
Kaynak: Bertrand Guay / AFP

İnsan Hakları Önemini Kaybetmekte: Bu Geri Döndürülebilir mi?

ABD Devredilemez Haklar Komisyonu, yeni bir küresel çatışmaya yönelik açık tanımlar koymaya çalışıyor.

İnsan hakları projesi önemini kaybetmekte. Geçtiğimiz 14 yılda, dünya çapında siyasi haklar ve sivil özgürlükler zayıfladı. Çin gibi otoriter devletler Asya, Afrika ve Orta Doğu’da istikrar ve ekonomik gelişimin sağlanmasının, ifade özgürlüğü ve hukuki süreçler gibi özgürlüklerin kısılmasına önemli derecede bağlı olduğunu savunmakta giderek daha etkili oluyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi uluslararası kurumlar etkisizlikleri, taraflı bir tutumda bulunma ve hesap verebilirliklerinin eksikliği nedeniyle güvenilirliklerini yitirdi. Bu sırada, dünya nüfusunun yarısının -4 milyar insan- temel haklarından düzenli olarak mahrum edilmesiyle birlikte zayıf hükümetler veya şiddetli çatışmalar sebebiyle temel haklarının tehlikeye girdiği ülkelerde yaşıyor.

İnsan hakları, tüm bu gerilemelere rağmen, dünya çok kutuplu ve Batı’nın hâkim olduğu bir hale gelmeden, kurumlar ve fikirlerin güç kaybetmeye başlamadan önceki en parlak dönemi gibi faaliyetini sürdürüyor. İnsan hakları savunucuları, insan haklarının içerdiği konuların kapsamını genişletmeye çalışırken aynı zamanda bu hakların hayata geçirilmesindeki farklılıklara açılmış yeri daraltıyor. Savunucular, bu haklara ne kadar öncelik verildiği ve hakların nasıl yorumlandığı konusunda daha katı hale geldikçe hakların sayısıyla birlikte talebi de arttı. Bu yaklaşım, cezalandırıcı adaleti gereğinden fazla vurgulayarak uzlaşmayı engellemekte, yerel desteği olmayan sorunlara odaklanarak kızgınlığı körüklemekte ve onları uzun vadede korumak için gerekli olan yerel hakların mülkiyetini zayıflatmaktadır.

Bu insan haklarındaki gerilemenin ciddiyetini ve ABD’nin insan haklarını geliştirmedeki eşsiz rolünü kabul eden ABD Dışişleri Bakanlığı, 2019’da Devredilemez Haklar Komisyonu’nu kurdu. Komisyonun yetkileri sınırlıydı. Yalnızca, ABD dış politikası yoluyla insan haklarının nasıl geliştirileceğine dair beyanatlarda bulunmak için “ulusun kuruluş ilkeleri ve 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni (UDHR)” incelemekten ibaretti. Komisyon, tarihi derslerini gözden geçirmek ve ABD’ye rehberlik etmek için geniş ve esnek bir çerçeve oluşturmak dışında bir politika oluşturma girişiminde bulunmuyor.

Komisyonun duyurusu, insan hakları savunucuları, çıkar grupları ve haber kuruluşlarının tepkisini çekti. Temel varsayım, komisyonun Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun siyasi istekleri ile dini inançlarını dünyadaki kadınların ve LGBT haklarının çıkarlarına zarar verecek şekilde yürütmeye çalışmasıydı. 160’tan fazla kuruluş, “çalışma ve uluslararası insan hakları sistemine zarar veren potansiyel raporla veya çıktılarla” ilgili endişelerini ifade etmek üzere Mayıs ayında komisyona ortak bir mektup yazdı. Grup; kadınların, kız çocuklarının ve LGBT mensubu bireylerin “insan hakları ihlalini örtbas eden bir pelerin olarak” dini özgürlüklere öncelik verilmesine karşı uyardı. Bazı kuruluşlar, komisyonun temel yapısında ve faaliyetlerinde taraflı olduğu ve dolayısıyla oluşturulan Federal Danışma Komitesi Yasası’nı ihlal ettiği gerekçesiyle Pompeo ve Dışişleri Bakanlığına dava açtı.

Ancak, komisyonun sınırlı yetkisi ve yetersiz açıklamaları göz önüne alındığında, bu tepki gerçeklerden çok bir korkudan kaynaklamış olabilir. Bazı savunucular, insan haklarının bekçileri olarak ayrıcalıklı pozisyonlarını kaybedeceklerinden endişeli. Bugün, hangi hakların önem arz ettiğini ve onları kimin ihlal ettiğini belirleyerek hem yasa koyucu hem de yargıç olarak hareket ediyorlar. İnsan haklarının evrensel beklentileri yansıtması ve Evrensel Bildirge’de olduğu gibi çeşitli görüşleri içermesi amaçlanırken bireysel bağımsızlığa öncelik verilmesine dayanan son derece benzer bir açıklamayı yapan savunma örgütleri lobi, akademisyenler ve gazeteciler endüstrisi ortaya çıkmıştır. Fakat, gizlilik ve bağımsızlığın ‘esas’ değerler olduğu iddiası, önemli uluslararası insan hakları sözleşmelerinde açıkça belirtilmiyor ve bunun yanında benzersiz Batılı bir kişilik anlayışını yansıtıyor.

Devredilemez Haklar Komisyonu, 16 Temmuz’da taslak bir rapor yayımladı ve raporun ne ifade edeceğini bildiğini söyleyen eleştirmenleri şaşırttı. Raporda belirtildiği gibi, eleştirmenlerin en büyük kaygısı olan haklar konusundaki çağdaş tartışmalar ele alınmamıştır. Bunun yerine, ABD’nin yüksek ahlaki zemini nasıl geri kazanabileceğini ve insan hakları projesini nasıl canlandırabileceği konusunda yapıcı bir düşünce planı sunuyor. Bunlar, insan haklarını yeniden yapılandırmak doğrultusunda son ifadeler olmasa da rapor, gelecek tartışmaların önüne yüksek bir engel koyup hakların geliştirilmesinde gerçek bir değişikliğe yol açacaktır.

İlk olarak, rapor insan haklarına önem veren herkesin yapması gerektiği gibi bu alanın karşı karşıya geldiği sorunların derinliğini kabul ediyor. “Günümüzün çok kutuplu dünyasında… geçmiş yüzyılın alevli insan hakları projesinin açıkça krizde olduğunu görmek doğrudur. Bir zamanlar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilkelerini destekleyen geniş uzlaşı, insan hakları ve itibara yönelik ağır ihlaller hızla devam etse bile her zamankinden daha kırılgan.” Bir yön değişikliği olmadığı sürece, alandaki riskler dünyanın birçok yerinde giderek daha az önem arz ediyor olacak.

İkincisi, şaşırtıcı şekilde belki de Trump yönetimi tarafından kurulan ve genellikle insan hakları konusunda ekonomik ve jeopolitik endişelere öncelik veren bir kuruluş için rapor, “dış politikada insan haklarını şiddetle savunmanın acil olduğunu” iddia ediyor. ABD Anayasası, kültür ve uluslararası taahhütlerinde her zaman oynadığı rol hakkından dolayı ABD’nin “bu ihtiyaç halinde” insan hakları sisteminde reform arayışına liderlik etmesi gerektiğine dair güçlü bir durum ortaya koymaktadır.

Üçüncüsü, rapor yalın ve tarafsız. ABD’nin kendi ilkelerine uygun davranmamasına defalarca değiniyor. Bunun yanında, “Amerikan modeli yalnızca ilkelerimiz ve politikamız arasındaki boşluğu fark ettiğimiz sürece bize ilham kaynağı olmayı sürdürmekle birlikte, diğerlerinden istediğimiz gibi, iyileştirmeler için somut bir çaba gösterebilir. Amerika, insan haklarını yenilenmiş bir kuvvetle takip etmelidir.” Kendi eksikliklerinin, kusurlarının ve dünya siyasetinin karmaşıklığından doğacak bir alçakgönüllülük ise esastır. Yönetim bunun en iyi göstergesi olmasa da Başkan’ın ne kadar bölücü olduğu düşünüldüğünde, bu alçakgönüllülük sıklıkla insan haklarının nasıl geliştirileceğinden kaynaklanmaktadır.

Rapor, hem temel insan hakları konusunda küresel bir uzlaşı sağlamanın hem de kültürler arası uygulamada çeşitliliği sürdürmenin önemini vurguluyor. Temel haklar, soykırım, kölelik, işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı eylemler, cezalar, sınır dışı edilme, zorunlu göç, ayrımcılık ve din ile vicdan özgürlüğünün korunması dahil olmak üzere Evrensel Beyanname’nin taslağı çok az miktarda esneklik payı içermektedir.

Bu basit bir denge değil, ancak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve diğer büyük antlaşmalar üzerindeki uluslararası müzakerelerin zorlukla kazanılan derslerini ve aynı zamanda alandaki ve alan dışındaki insanların eleştirilerini yansıtıyor. Rapor yetki ikamesi, demokratik hesap verilebilirlik ve ülkelerin haklara nasıl öncelik verdiği ile uyguladığı konusunda yasal bir çoğulculuğun gerektiğini vurguluyor. Aynı zamanda rapor, insan hakları, uluslararası ilkeler ve onurlandırılması gereken insani gerçeklerin çeşitliliği arasındaki etkileşim, insan haklarını etkili kılmaktaki zorluğun merkezinde yer aldığını belirtiyor.

Ayrıca komisyon, bireysel hakların diğer hak ve sorumluluklardan bağımsız bir şekilde yer alabileceği yanılgısını düzeltmeye çalışıyor. Bunun için, hakların bölünemez, birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı olduğunu vurgulamakla birlikte aksi amaçla hareket etmek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve diğer uluslararası antlaşmaların temelini oluşturan fikir birliğine zarar vermektedir.

Sonunda, rapor ABD’nin anayasal geleneği ve uluslararası insan hakları belgeleri doğrultusunda devredilemez ve pozitif haklar arasında keskin bir ayrım yapıyor. Devredilemez haklar evrensel olmasının yanında siyaset ile ilişkili değilken, pozitif haklar şartlara bağlıdır. Pozitif haklar ise gelenek, görenek ve siyasi bir doğrultuda kurulmuş ve zamanla değişebilecek bir sivil toplumun ürünüdür. Komisyon ikisinin de önemli ve yakından ilişkili olduğunu fakat rollerinin farklı olduğunu açıkça belirtiyor. Örneğin, yaşlı haklarının üstünde küresel bir uzlaşı olmamasına rağmen Singapur, 1995’ten beri ihtiyaç halinde 60 yaşın üstündeki insanların çocuklarından finansal destek alma hakkına sahip olduğunu belirtmiştir.

Rapor, haklar konusunda bir çerçeve oluşturması ve uluslararası bir uzlaşmanın nasıl oluşturulabileceğinin bir örneği olarak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin önemini vurgulamaktadır. Bunlar olmadan insan haklarının küresel bir etkiye sahip olması mümkün değildir. İnsan hakları alanı, İkinci Dünya Savaşı sonrası insan hakları projesini mümkün kılan temel unsurlara dönme ihtiyacını kabul ediyor.

Komisyon raporunda da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ortaya çıkardığı devrim, yazarlarının güçlü tevazularından kaynaklanıyordu. Sadece sınırlı sayıda hak dahil edildi, çünkü yalnızca “kısmen farklı uluslar arasında evrensel bir uzlaşıya” varabilenler dahildi. Esnek yorumlar ve uygulamalar için hakların çoğu açık uçlu bırakıldı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi “resmi bir yasa oluşturmada yasal bir araç olarak” değil, siyasi ve ahlaki bir belge olması maksadıyla oluşturuldu. Bu tevazu, uzlaşı sağlamak ve gelecek yıllarda da beyannameye güç kazandırmak için çok önemliydi.

Rapor, zayıf devletlerde sağlam ve hesap verebilir bir hükümet olmadan hakların güvence altına alınmasının imkansızlığına rağmen, saha tarafından nadiren ele alınan bir konu olan kurumları inşa etme hakkını güvence altına almanın ne kadar önemli olduğuna daha fazla dikkat çekebilirdi. Birçok ülkede, hükümet zayıf kapasitesi, yozlaşması ve sınırlı kaynakları nedeniyle insanların hayatında yapıcı bir rol oynama konusunda yeterince güçlü değil. Bu ülkelerde, vatandaşlarının haklarını geliştirmek isteyen liderler bulunsa bile, ülkeler bunu yapacak kurumsal kapasiteye sahip değil.

Çin, Rusya ve diğer otoriter rejimlerin yükselen etkisi, 1970’lerden bu yana ilk kez liberal demokrasinin alternatif bir siyasi çerçeve tarafından küresel olarak sorgulandığını göstermektedir. Bu, Devredilemez Haklar Komisyonu’nu her zamankinden daha önemli kılmakta. Söz konusu devletlerin teşkil ettiği zorluklarla daha iyi bir şekilde başa çıkmayı amaçlayan ABD politikalarının daha geniş bir şekilde yeniden şekillendirilmesi sadece gerekli unsurlardan biridir. Helsinki Nihai Senedi, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın müttefiklerinin meşruiyetine zarar vermesinde önemli bir rol oynarken bu rapor, bazı yönetimlerin insan hakları ihlallerindeki cezasızlığının sona erdirilmesine katkıda bulunabilir.

Saha, komisyonun çalışmalarında büyük olasılıkla hata bulabilirken, değerlendirmeler alanın eksikliklerini rapordakinden daha fazla ifade edebilir. İnsan hakları savunucuları bu gerilemeye son vermek istiyorsa, hareketin köklerine inmemiz gerekir. Bunlar; daha yalın bir evrensellik fikri, hakların işleyişine dair daha çoğulcu ve bütünsel bir anlayış ve her toplumda hakların yeşertilmesine daha fazla önem verilmesidir.

Yazar: Seth D. Kaplan

Dr. Seth D. Kaplan, Johns Hopkins Üniversitesi Paul H. Nitze İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda (SAIS) profesör öğretim üyesi, Entegre Geçişler Enstitüsü’nde (Institute for Integrated Transitions) Uzman Danışman ve Dünya Bankası, USAID, ABD Dışişleri Bakanlığı ve OECD gibi kurumlarda danışmandır.

Kaynak: Foreign Policy