Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / İmparatorluğun Son Döneminde İstanbul’da Günlük Yaşam

İmparatorluğun Son Döneminde İstanbul’da Günlük Yaşam

 Yazan: Eray Konya


    Giriş

     Fethedildiği 1453 yılından itibaren İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olma özelliğini taşımaya başlamıştı. Payitaht olmanın bir getirisi olarak, İstanbul eksenli gündelik yaşam, imparatorluğun diğer merkezlerine kıyasla daha canlı ve değişken olagelmiştir. Birçok sanatçı, yazar, halkı eğlendirme amacı güden meslek erbapları ve üretim merkezi kentte kendisine yer bulmuştu.

Ülkenin her bakımdan değişim geçirdiği 19. yüzyıldan itibaren İstanbul’daki halk için de yaşam koşulları görece kolaylaşmış, yeni teknolojik buluşlar günlük yaşamda istifade edilen hizmet ayaklarını dönüştürmüştü. Bu süreçte Batılı tarzda giyim-kuşamın moda halini alması, toplu taşıma uygulamalarında eski usullerin terk edilmesi gibi değişikliklerle, kent daha modern bir yapıya hızlıca adapte olmuştu.

Çalışma süresince, İstanbul eksenli olarak klasik dönemden modern döneme geçişte yaşanan yapısal dönüşümün izlerini sürerek, İstanbul halkının günlük hayatı sürdürdüğü süreçte yaşananlara genel başlıklar halinde değinilecektir.

     1)Mahalle Yaşamı

İstanbul, çok uzun yıllar boyunca coğrafi sınırları itibariyle yaşamın, günümüze kıyasla daha dar bir alanda sürdüğü bir kent olma özelliği taşımıştır. 20. yüzyıla değin İstanbul’da, Anadolu yakasında Kadıköy, Avrupa kısmında ise Fatih ve Beyoğlu eksenli bir yerleşim söz konusu olmuştur. [1] Klasik Osmanlı’da mevcut olan Millet Sistemi gereği, ortak millet tanımı dil veya etnik kökene göre değil, inanç parametresi dahilinde şekillenmekteydi. İstanbul’da yaşayan Müslüman milleti dendiğinde; Türk, Kürt, Boşnak, Pomak, Çerkez ve Arnavut gibi birçok unsurun ismi zikredilirdi. Aralarında dil birliği barındırmayan tüm bu aidiyetler,  aynı milletin bireyi sayılırlardı. Falih Rıfkı Atay, İstanbul’daki yerleşimin de, bu ayrıma göre biçimlendiğini ve Müslümanlar ile Müslüman olmayan Gayr-i Müslimlerin farklı semtlerde yaşadıklarını yazar. Yazar İstanbul’un, Frenklerin deyimiyle “Büyük Bir Köy” olarak anıldığını söyler ve İstanbul’u Hıristiyan ve Müslüman İstanbul’u olmak üzere ikiye ayırır.[2] Buna göre, eski Bizans surları içerisinde kalan Suriçi olarak bildiğimiz kısım Müslüman İstanbul’uydu. Hıristiyanlar daha çok sur dışında oturur, Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi) ve Galata Köprüsü’nün ardında kalan, Beyoğlu muhitlerinde yaşarlardı. Müslüman olmayan İstanbullunun suriçinden ev tuttuğuna rastlanılmazdı. Soyut ayrımların geçerli olduğu bu iki bölge arasındaki etkileşim geç döneme kadar sınırlı seyretmiştir. Bununla beraber, İstanbul’da yaşayanlar arasında batılı tarzda modern yaşamın izlerini sürmek yalnızca üst kesime mahsustu. Daha varlıklı olarak nitelenebilecek kesim, Galata’nın diğer yakasında yaşardı. Ayrıca ifade edilmelidir ki, Suriçi Müslümanları, gayrimüslimlere kıyasla daha yoksuldu. Müslümanlar kalaycılık, nalbantlık, kasaplık ve terzilik gibi geleneksel zanaat alanlarında istihdam olurlardı. Bir aile göç etmek istediğinde, iki at arabası ailenin tüm yükünü götürürdü. [3]

Müslüman İstanbul’unda gündelik yaşam durağandı ve buluşmalar için daha çok öğle saatleri seçilirdi.[4] İstanbul’da uzun yıllar, Ezani Saat adı verilen sistem kullanıldı. Bu sistemde, güneşin batışı baz alınarak, namaz saatleri üzerinden günlük dilimler belirlenirdi. Söz gelimi, Saat Beş denilen zaman aralığı, bugünkü Onbir sularıydı.[5] Vapurların gecikmesi yaygın bir günlük durumdu. İmkanların zayıflığı nedeniyle Aksaray’dan Tophane’ye ancak gece yatısına gidilebilirdi. Yine aynı sebepten, Tellaklar vasıtasıyla kaybolan eşyalar ve kişiler aranırdı. Aksaray, Şehzadebaşı ve Eminönü gibi kalabalık yerlerde, tellaklar yüksek sesle aranan kişi hakkında bilgi vererek kaybolan kişi ve nesnelerin zaptiyeye bildirilmelerini isterdi.

Suriçi gençlerinden bazıları para kazanmaya başladığında gece hayatına da başlardı ve Karşıya Geçerdi. Buna “Karşıya Dadanmak” da denirdi ve bu şekilde ünlenen bir gencin evlenme olasılığı zayıflardı. Burada sözü edilen karşı, Yemiş İskelesi ile Galata arasıydı.[6] Tanzimat Reformlarının ardından iskan ve mülk edinebilme noktasında yeni kolaylıklar hayata geçirilmişti. Ortaya çıkan bu yeni koşullar, 1800’lerin yarısından itibaren İstanbul mahalle yaşamının suriçinin dışına taşmasına ve İstanbul halkının çok kültürlü bir kaynaşma ortamı kazanmasına neden olacaktı. Artık Fatih dışında, Galata ve Pera bölgesinde de Müslümanlar görülmeye başlanacaktı. Diğer yandan, Gayr-i Müslimlerle etkileşime geçmiş Karşı Türkleri pek Türkçe konuşmazdı. Türk oldukları halde anadillerinin yerine, devrin Lingua Francası (Yaygın Dil) olan Fransızca’yı tercih ederlerdi.

Suriçi yaşamında sembolik toplumsal merkezler mescitler ve camilerdi. Bilhassa akşam ve yatsı namazlarına yoğun katılım olurdu. İmamlar birer cemaat lideri olarak mahallede itibar sahibiydiler. [7] Benzer şekilde imamların mahkemede yapacakları görgü tanıklığından da faydalanılırdı.[8] Mahalle halkı rahatsız edici davranışlarda bulunan kişileri mahalleden çıkarma hakkına sahipti. Bun noktada mahalleli, kendisini tüm sakinleri alakadar eden durumları bertaraf etmekle sorumlu hissederdi. [9] Öyle ki bu çerçevede, ahlaksız fiillerle bağdaştırılan kişilerin evlerinin imam önderliğinde basılması gibi hadiseler görülürdü.

İstanbul halkının yaşamında ev dışı sosyalleşme alanlarından başlıcası kahvehanelerdi. Kanuni Devrinden itibaren yaygınlaşan kahvehaneler, toplumun değişik statü ve katmanlarından gelen kişilerin ortak paydada buluşması hususunda önemli bir rol üstlenirdi. Hemen hemen her semtte bulunan Kahvehanelerin içerisinde; “Gönül Ne Kahve İster Ne Kahvehane, Gönül Ahbap İster Gerisi Bahane”, “Ehli Keyfin Keyfini Kim Tazeler? Taze Elden Taze Pişmiş Kahve Tazeler” tarzı levhalar asılıydı. Benzer şekilde, İslam folklöründeki menkıbelerin tasvir edildiği resimler de kahve duvarlarını süslerdi. Hazreti Ali’nin Zülfikarı ile İfriti öldürüşü, Veysel Karani’nin Yemen’de deve güderken ele alındığı tarihsel anlatılara can veren çalışmalar, üstünkörü de olsa mahalle kahvehanelerinde yer alırdı.[10]

Bazı mahalle kahvehanelerinde kitap okunurdu. Hamzaname, Battal Gazi gibi kitapları okuyup yazması olan birisi seslendirirdi. Kahveciler ise bu yardımları nedeniyle okuyuculardan para almazdı.[11] Bu kahvehanelerin yanı sıra, esrarkeşler tarafından işletilen kahvehaneler de vardı ve birikim yapan esrarkeşlerin ilk hedefi, bu kahvehanelerden bir tane açmaktı. Ancak esrarkeş kahvelerinin sıklıkla haraca bağlandığı görülürdü. [12]

İstanbul’da yaşam, okullu çocuklar için, büyüklerin günlük rutinlerinin aksine daha  hareketliydi. Cuma günleri okullar tatil olduğundan, çocuklar oyun oynamaya sokağa çıkarlardı. Saklambaç, birdirbir, uzun eşek, tahteravalli gibi oyunlar dönemin en çok tercih edilen oyunları arasındaydı. Bunun yanı sıra devrine has taş savaşı, tulumba kaldırıp tulumbacı taklidi yapmak türü oyunlar da görülmekteydi. [13] Ayrıca kuşlarla oynayan çocuklar tuttukları kuşları kafeslere koyup cami avlularına götürürlerdi. Karşılığında para vermek kaydıyla çocuklar yakaladıkları kuşları azad ederlerdi. Bu sırada kuşçu çocuklar; “Azad bozad, cennet kapısında beni gözet” şeklindeki tekerlemeyi dile getirirlerdi.[14]

Okullarda ders düzeni içerisinde teneffüs yoktu ve bu nedenle çocuklar saatlerce tek katlı sübyan okullarının sınıflarında oturmak zorunda kalırlardı. [15] Anadolu’nun aksine büyükşehir ve daha önemlisi, payitaht olmanın avantajıyla İstanbul’da eğitim gören öğrenci sayısı fazlaydı. Bu noktada 1900’lerin hemen başında İstanbul dahilinde en çok talebe barındıran bölgelerin, Kadıköy ilçesine bağlı Kızıltoprak, Moda ve Yel değirmeni gibi semtler olduğu dile getirilebilir. Bu bölgelerde eğitim seviyelerine göre değişkenlik gösteren Yirmi dolayındaki okulda, toplamda On Bin talebe eğitim almaktaydı. [16]

Son dönem İstanbul’undaki ikircikli yerleşim modeli, günümüz İstanbul’undaki meslek çarşılarına benzer bir başka yapı daha arz etmekteydi. Belirli meslek grupları, bazı bölgeleri mesken edinirlerdi. Örneğin, çıkrıkçıların, Çıkrıkçı adıyla bilinen mahalleleri vardı. [17] Aynı sektöre atılmış meslek sahiplerinin mekan-mağaza açabilmeleri de belli bir prosedüre bağlıydı. Gedik [18] verilen esnaflardan hariç, bahse konu sektöre kimse giremezdi. Söz gelimi Gedik belgesi almış balıkçılardan başkası kabuklu deniz mahsulü avlayamazdı.[19] Bu bağlamda, son döneme değin kasaplık mesleği de gediklilerin elindeydi ancak daha sonra bu meslekteki gedik kaldırıldı ve çalışma sahası serbestleştirildi. [20] Osmanlı İmparatorluğu Baltalimanı Antlaşmasına (1838) dek kendisine yetecek kadar üretim yapmaktaydı ve günlük yaşamda ihtiyaç duyulan tüm giysi ve malzemeler meslek erbaplarınca tedarik edilmekteydi. Bu bağlamda Çolha adı verilen zanaat grubu, İstanbul halkının giysilerini dikmekle mükellefti. Ancak Tanzimat ile başlayan Batı ürünü kullanma modası bu sektörü vurmuştu.[21] Geç dönemde öncelikle belli bir zümrenin yararlandığı yabancı kıyafet giyme alternatifi, daha sonra halk nezdinde yaygınlaşacaktı. Eskiden gündelik yaşamdaki alışverişleri gerçekleştirirken milyon hesabı kullanılmazdı. Bunun yerine “Yük” ve “Kese” gibi maddi tabirler kullanılırdı. [22]  [23]

 1.1 Günlük Yaşamda Kadın

Geleneksel İslam toplumlarında kadının dışarıda görülmesi pek rastlanılır bir durum değildi. Kadınlar, çalışan eşlerinin aksine, evlerinde evişleri ve çocuklarıyla iştigal olurlardı. Bununla birlikte, Mayıs ayından itibaren başlayan Mesire Mevsimi ve Ramazan ayları kadınların sosyalleşme olanağı bulduğu dönemler olma özelliği gösterirlerdi.

Evde bulunan kadınlar için bebeği ninni ile uyutmaya çalışmak, mangal başında bebek bezi yıkamak günlük rutinler arasındaydı. Geç dönemde yemek masasının kullanımı bilinmesine karşın masalar henüz evlere girmemişti. (Osmanlı’da ilk kez masada yemek yiyen kişi Sultan Abdülmecit’tir) Yemek, minderlere oturularak yenirdi. Alçak iskembleler üzerine bakır siniler içine konmuş yemekler getirilirdi. Peşkir ise peçete yerine kullanırdı. Ev işlerinin hizmetçilere yaptırılması şanslı bir azınlık kesimine haizdi. Bu insanların evinde hizmetçi olacak kızlar öncelikle çıraklık yapar daha sonra büyük konaklara girmeye çalışırlardı. [24]  Eskiden haremlik ve selamlık olarak ayrılan evlerin iki yakasını ayıran bir bölme vardı ve taraflar birbirinden bir şey isterken, arada bulunan dönme dolaba yanaşırlardı. [25] Evler bitişik ve dar olduğundan, Bab-ı Ali caddesi gibi bazı yerlerde bir balkondan diğer cumbaya atlayan kedi ve köpekler, ahali kadınlarının sohbet konuları arasına girerdi. [26]

Kadınların günlük yaşamdan tecridi Tanzimat sonrasında da devam etmiş, bu dönemde çıkarılan bir fermanda, kadınların sokağa çıkması, alışveriş yapacak kadınların istediklerini satıcıya söyledikten sonra alıp eve gitmesiyle sınırlandırılmıştı. [27] Kadını ev yaşamıyla sınırlandıran bu gidişatın kırılması, II.Meşrutiyet döneminde bir nebze olsa mümkün olabilmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte,  Türk kadını toplum yaşamında daha somut bir yer edindi. Daha önce hiç görülmemiş bir şekilde, 1876’da, İstanbul’da peçesiz bisikletle sokağa çıkan ilk kadın Amerikalı feminist Mary Mills Patrick olmuştu.[28] Mills’in anlatımına göre, kadınların giydiği peçe ve etek boyunun kısalması Büyük Savaş (I.Dünya Savaşı) yıllarında ilk kez mümkün olabilmişti.[29] Son dönemde meddah ve ortaoyunu seyretmek, kadınlar için birer eğlence aracı olmuştu. Bunun yanı sıra bir de kayıkla sefa yapmak vardı.[30] Kadınlar kayığa bindiklerinde Hamlacı adlı kayık görevlileri araçlarına aldıkları kadınlara bakmazlardı, kayıkçılar omuz hizasından başka yöne bakmak zorundaydılar.

Pazar günleri hariç kadın ve erkeklerin kayıklara aynı anda binmesi de yasaktı. [31] Genç kadın ve erkeklerin aynı anda kayığa binmesi yasaktı ancak süreç esnasında yaşlı kadınların da binmesi engellenince, Sultan III. Murat bir ferman yayınlamak durumunda kalmıştı. Fermanda yaşlı kadınların kayıklara binme noktasında rencide edilmemesi yazılıydı. [32]

Halit Fahri Ozansoy, divan şairi Haşmetten naklen, 18. yüzyılda, Fatih Camii çevresinde sevgilisiyle elele tutuşarak gezen erkeklerin olduğunu yazmıştır. Ancak bu tasvirin kısıtlı bir örneklem grubu göz önünde bulundurularak kayda alındığı ifade edilebilir. Refi Cevat Ulunay’ın anlatımıyla, şehirde mimlenmiş kadınlar vardı. Bu kadınlar ile “Irz Ehli” olarak anılan kadınlar arasında belirgin bir algı farkı vardı. [33]  Kayık gibi, faytonlarda binen kadınların da vaka kaydı çok nadirdir. Falih Rıfkı’nın anlatımına göre, meşrutiyet yıllarında bile, arabaya binen çiftlerden nüfus cüzdanı sorulması adettendi. Bununla beraber, daha kozmopolit bir kimlik arz eden Kadıköylü kadınların, diğer İstanbullu kadınlara görece nispeten özgür hareket ettikleri söylenebilirdi. Modalı kadın, yanında dadısı veya kızkardeşi olması koşuluyla sevgilisiyle yan yana yürüyebiliyordu.  [34]

Ramazan günlerinde, meşhur Fevziye Kıraathanesi’nin önünde daima bekleyen erkekler olurdu. Kadınları sokağa çıktığında takibe alan bazı erkekler ellerinde kırmızı bir gül tutarlardı. [35] Bunlar gelip geçen hanımlara laf atarlardı. Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Camii bu tiplerin uğrak mekanıydı ve iftarı takiben teravih sonrası buraya gelirlerdi.  Şayet gelip geçen hanımların önlerinde ellerinde fener tutan bir uşakları varsa çok sıkıntı yaşamazlardı. Uşaklar ve dadılar birer caydırıcı güçtü. Bu noktada kadınlar kendilerini sakınmak için yanlarında şemsiye de taşırlardı. [36] Sayfiye alanlarında bazen kadınların ilgisini çekmek isteyen erkekler tarafından arabalara fıstık veya siğara külü atıldığı olurdu. Bu halde, aracın camı kırık veya perdesi kopuksa, sıkıntı uzayabilirdi. [37] Yine dükkan önlerinde kadınlara laf veya çimdik atmak, iğne batırmak hatta lavanta sıkmak gibi tatsız hadiseler eksik olmazdı. [38]

1.1.1 Kadın Modası

Onaltıncı asırda İstanbul kadınları daha çok uzun ferace giyerlerdi. Başa tülbent sarıp, Selamiye adlı entari giymek sık rastlanır bir görüntüydü. [39] Bunlar kışları çuha, yazları ince ipek kumaştan yapılma giysilerdi. Feraceler ilerleyen dönemde merinos ve atlas gibi kumaşlardan da yapılmaya başlandı. Kadınlar ayaklarına papuş adlı ayakkabılardan giyerlerdi ve bu ayakkabının kombini daha çok beyaz çoraptı. Yaşmak kullanan kadınlar, bu durumda ince tülbentlere yönelirdi. Yaşmak yüz örtücü mahiyetinden çok, süs amaçlı kullanılırdı. Kadınların birer aksesuar olarak ellerinde bulundurdukları yelpazeler, ayrıca yaz günleri serinlemek için de kullanırlardı.

Yazar Halit Fahri Ozansoy, kendi doğduğu dönemde yaşmak ve feracenin sokaklarda pek görülmediğini söyler. [40] Bu anlatım baz alınacak olduğunda, kadın giyiminde modern döneme yaklaştıkça bir dönüşüm olduğu varsayılabilir. 20. yüzyıla doğru, yeldirmeler giyilmeye başlandı. Meşrutiyet ile birlikte, kadınların ciltlerini belli bir ölçüde gösteren tango adlı çarşaflar moda halini almıştı. “tango tango, arkası fiyasko” sözü bu dönemlerden kalmadır. [41] Genel anlamda ifade edildiğinde, 1900-1950 yılları arasındaki kadın profili tarihte hiç olmadığı kadar, bütünüyle değişmişti denebilir. Henüz kozmetik endüstrisinin gelişmediği bu dönemde, Gelin Suyu adı verilen şeffaf ürünler kullanılırdı ve bu su, bulunduğu şişeden püskürtülerek ense, bilek, kol ve göğüs bölgesine sürülürdü. [42]

Vücudunda ben çıkan kadınlar, bu benleri ibrişimle boğarlardı. Göze sürme çekmek ve kaş yolmak henüz revaçta değildi. Aynı şekilde dudak boyası da icat olmamıştı. Bu anlatılardan da anlaşılabileceği üzere, kadınların son döneme değin kozmetik ürünlerindeki alternatifleri oldukça sınırlıydı.

1.2 Düğün Adetleri

Evlilik süreci geleneksel usüllerle yürürdü. En kısa anlatımıyla, damat adayının talip olduğu kızın evine, toplu halde gidilir ve kız istenirdi.  Görücü geldiğinde, talip olunan kızın yaşı küçük ise, ev ahalisi “kızımızın yaşı küçüktür” deyip gelenleri gönderirdi. [43] Kendisine görücü gelen kızlar göğsüne memelik koyar, pudra sürer ve hafif bir makyaj yapardı.[44]  Görüşme süreci başladığında, talip olunan kız sandalyeye oturtulurdu. Görücü kadınlar kızı beğendiyse ikram edilen kahve yavaşça içilirdi, aksi halde kahve hemen geri verilirdi.  Bazen kızı görmek için ikinci kez gidildiği de olurdu. [45] Düğünden önce düğünü olacak kişinin yakınları, köylerde okuyucu çıkarlardı. Bu, düğüne davet için halkın bilgilendirilmesi gayesini güden bir gelenekti. [46]

Düğünün ertesi güne Paça Günü adı verilirdi. Bu günde yüz görümlüğü takılır, damat kahve içer, tel duvak konurdu. [47]

       2) Eski Ramazanlar

Eski İstanbul’un en renkli ve hareketli dönemleri kuşkusuz Ramazan aylarıydı. Bir ibadet ayı olmaktan öte, ramazanlar sosyalleşme noktasında bir fırsat olarak görülürdü. Halk bir ay boyunca ramazan eksenli ibadetler sayesinde günlük yaşamda hiç olmadığı kadar sokağa çıkar ve bu döneme mahsus etkinliklerle vakit geçirirdi.

Ramazan süreci, öncelikle, yılın hangi döneminde ramazanın başlayacağının belirlenmesiyle başlardı. Ay girmeden hemen önce, ayın durumuna bakılarak zaman tespit edilirdi. Buna göre Şaban ayının yirmidokuzuncu gününün akşamında ay görülürse, ertesi gün için ramazan tayin olunurdu. [48] Ramazan’ın ilk günü bütün devlet daireleri tatil edilir, gazeteler çıkmazdı. [49]

Ramazanlarda İstanbul özenle süslenirdi. Her semt ve sokağa rutin akışı dönüştürecek bir hareket gelirdi. Tüfenk atışı yapmak ve nişan almak gibi basit oyunlar sokağa taşınırdı.  Ramazan ayları müddetince gece etkinliklerinin sayısı arttığından, ayrıca kenti aydınlatma faaliyetleri olurdu. Mevlit ve Regaiplerde kandil yakılması uygulaması Sarı Selim devrinde başlatılmıştı ve bu uygulamanın, aydınlatmanın modern tekniklerle yürütülmediği bu dönemde, halka dönük önemli bir hizmet gördüğü söylenebilirdi. Aynı şekilde ramazan ayında kentte bir panayır havası oluşurdu. Cami önlerine satış yapmak isteyen tezgahtarlar bir tür sergi kurarlardı. Bu noktada, yıkanan hanımların çıktığı hamamların kapısında bekleyen dolmacı kadınlardan da söz etmek gerekir. Dolmacılar dolmayla oruç açmak isteyenlere dolma satarlardı.[50] Ramazanlarda iftar topu atma uygulaması Üçüncü Mustafa’dan itibaren başlatılmıştı ve bu sayede iftar vaktinin gelip çattığı anlaşılırdı.

Geceleri toplu iftar yapmak rutindi.  Ramazanın bütünleştirici yapısına uygun düşecek şekilde, bir dönem devlet ileri gelenleri Harbiye Nezareti (Günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası) yanındaki Yangın Kulesi etrafında iftar yapmayı gelenek haline dönüştürmüşlerdi. [51] Ramazan aylarında ramazan pidesine olan talep arttığı gibi, işkembe çorbası tüketimi de zirve yapardı. İşkembeci dükkanları önünde sıraya girilmesi ramazanın bilindik tablolarından biriydi. [52] Ramazanda, İstanbul’da her semtte iftarların yarım saat öncesi yumurtalı ekmek almak isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyrukları görmek mümkündü.[53]

Ramazanda Padişahın geleceği söylentisi nedeniyle Galata Köprüsü ve etrafı iyice yıkanırdı ancak Sultan II.Abdülhamid gibi bazı sultanlar halkın doluştuğu bu bölgelere hiç gelmezdi. Sultan Abdülhamid, çoğu zaman farklı bir rota kullanır, suikast endişesi nedeniyle önce Yıldız’dan Dolmabahçe’ye iner, oradan da bir deniz aracıyla Sarayburnu’na çıkardı. Halk buna rağmen geleceğine inanarak sultanı beklemeyi sürdürdü. [54]

Ramazan döneminde çocuklar karanlıkta olmamak için yoldan geçenlerden mum veya para isterlerdi. İsteklerini elde edemediklerinde yolunu kestikleri kişinin fenerlerini alırlardı. Bazen bu ramazan oyunu zaptiyelik olurdu.[55] Eşzamanlı olarak ramazan gelince sokaklarda hiç görülmeyen kadınlar da sokağa çıkardı.  Kalpakçılarbaşı pazarları kadınların katılımıyla hayli kalabalık olurdu. Bu duruma istinaden; “Güzeller var on üç, on dört yaşında, görüşelim kalpakçılarbaşı’nda.” tarzı söylemler meşhurdu.[56]

Kalpakçılarbaşı, Beyazıt ve Şehzadebaşı gibi büyük alterlerin gezilmesi gençlerin ramazan eğlenceleri arasındaydı. [57] Şehazedebaşı’nın çalgıcıları ünlüydü bu nedenle ramazan geceleri okuyucular buraya gelirdi. [58] Tanburi Cemil Bey gibi devrin önemli müzisyenleri ramazanda kahvehanelerde çalardı. [59] Artan kalabalık nedeniyle insan seline güvenlik amaçlı kılıçlı zabitler de katılırdı. Şehzadebaşı halkın dolup taştığı önemli adreslerden olduğundan,  burası için ayrıca bekçiler görevlendirilirdi. Bu bekçiler su dükkanlarında toplanarak mıntıka dağılımı yaparlardı. [60]

Bu dönemde, ramazan ayına yönelik toplumda yer edinmiş bazı söylenceler de söz konusu olurdu. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası çıkarılan mizah dergilerinden olan Davul, 1909’daki bir sayısında, oruç yiyenlerin tutuklanacağı korkusu üzerine şu dizelere yer vermişti; “Bıkmışız doğrusu tenhada oruç bozmaktan, çok şükür gitti selametle mübarek ramazan.” [61]

       3) Mevsimlik Eğlenceler

       3.1. Mesireler

Mesirelere olan rağbetin II.Mahmud döneminden başlayarak sultanın oğlu Abdülmecid döneminde arttığı ifade edilir. [62] Özellikle yaza doğru başlayan mesireler toplu halde pikniklerin yapıldığı, gezilerin düzenlendiği, oyunların oynandığı önemli sosyalleşme dönemleriydiler. İstanbul’da kullanılan atların yemleri olan çayırlardan, bu sosyalleşme dönemlerinde sayfiye alanı olarak istifade edilirdi. [63] Bu noktada özellikle Kağıthane gözde bir mesire alanıydı. III. Ahmed döneminden itibaren Kağıthane en çok rağbet gören mesire alanı halini almıştı. [64] Diğer mesire alanlarının aksine Kağıthane şehir merkezine yakındı. Beyoğlu’ndan dahi yaya gidip gelenler olurdu. Deniz, çayır, orman ve dere. Bir sayfiye etkinliğinin gereksinim duyacağı her türlü özellik vardı.  Alanı geniş olduğundan, en kalabalık dönemlerinde bile yer bulmak olasıydı. [65]  Kağıthane’ye gelenler, Eyüp yolundan alana taşınırlardı. Bunun için maddi durumu iyi olanlar kendilerine has kayık yaptırırken, imkanı olmayanlar da mesire haftası öncesinden kiralık kayık tutardı. Kayıkçılara özenen çocuklar olurdu ve bunlar da kürek çekmek isterlerdi.

Kağıthane’ye gelmeden, Eyüp taraflarında bulunan Rami Çiftliği’nde koyun otlatan işçiler döner ve kuyu kebabı pişirirlerdi. Mesire alanına gelenler kırların manzarası eşliğinde yemeklerini yerlerdi. [66] Sayfiyelere haham gibi din görevlileri de katılırdı. Aynı şekilde, Sayfiye yerlerinde paşa ve saray hanımları için zorluk çıkarılmazdı. Bu kişilerin yerleri ayrıydı ve alana geldiklerinde doğrudan kendi yerlerine yönelirlerdi.  [67]

İstanbul halkının kullandığı bir başka mesire alanı da Çırpıcı’ydı. Buraya ailelerden ziyade, esnaf ve bekar hovardalar gelirdi. Şehirdeki Araplar mayıs ayının ilk gününde, Çırpıcı’da ot toplama eğlencesi yaparlardı. Bazen mesire alanında toplanan zencilerle, katılan diğer insanlar arasında sopalı kavgalar olurdu. [68] Aynı şekilde, karşıda, Çamlıca’da Alemdağı safası yapılırdı. Etkinliklere önceden katılmak isteyen ailelere duyuru yapılırdı. Aileler oturacağı ağacın altında kümelenirdi. [69] Bu etkinliklerle gündelik yaşama katılma olanağı bulunan kadınlar, mesire alanlarında kurulan salıncaklarda sallanır ve birbirlerini gıdıklarlardı. [70] Kadınlar sahil boyu bir iki turdan fazla atmazlar ancak erkekler uzun süre volta atardı. Mesireye gelen bazıları, aynı gün içerisinde 3-4 mesire yerini dolaşır, gün içindeki öğün ihtiyacını değişik piknik sofralarında karşılardı. Eğlencelerde klarnet, zurna, davul ve mızıkalar çalardı. Cumhuriyet inkılaplarından önce bu eğlencelerde şarkılar söylenirdi. Daha sonra bu şarkıların yerini milli marşlar almıştır. [71]

İstanbul yaşamında folklorik özelliği bulunan Hıdrellez bayramı da kutlanan bayramlardan bir diğeriydi. (Hıdrellez, Hızır ve İlyas sözcüklerinin birleşimidir, ancak sözcük bozulmuş bir formdadır) [72] Göksu çayırı, Fenerbahçe, Kağıthane, Üsküdar, Çamlıca gibi alanlar hıdrellez içindi. Bu günlerde tutuşturulan ateşin etrafında genç kız ve erkekler üç defa atlardı. [73]

Suyu engellemek amacıyla yapılmış bentle de seyir için bir alternatifti. İstanbul halkından bazıları,  Mayıs ayı içinde Belgrat köylerinde evler kiralayarak haftalarca bent seyri yapardı.

 

     4) Günlük Yaşamı Şekillendiren Hizmetler

       4.1. Ulaşım

Osmanlı İmparatorluğunda, uzun yüzyıllar boyunca temel taşıma aracı attı. Yüksek kademeli memuriyetlerle iştigal olan kişilerin ata binmeleri yaygındı. Bu hakkın tanınmadığı memurlar ise yürüyerek işe gitmeye mecburdular. [74] İstanbul şehri içinde ata binmesi yasak olan gruplardan birisi Hıristiyanlardı.  Benzer şekilde kadınların da ata binmeleri yasaktı. Bu nedenle kadınlar daha çok arabaları tercih etmek durumunda kalmaktaydılar. Arabaya 2 veya  Kadınların faytona binmeleri ise 19. yüzyılın son dönemlerinde ancak mümkün olmuştu. [75] 3 kişinin binmesi daha münasip olanıydı. Devlet erkanından ileri gelenler, vezirler ve vezir eşleri, dört tekerli ve etrafı tahtadan çevrilmiş, içerisinin görünmesini engelleyen kafesli arabalara binerlerdi. Koçu Arabaları adı verilen bu araçlar güzel boyalı ve çiçek desenleriyle süslüydü. Yaylı olmayan bu koçu arabaları ilerleyen dönemde yerini yaylı hentolara bıraktı.  Bir diğer binek aracı olan landoların üst kısmında bir körük bulunurdu ve kadınlar araca bindiğinde, harem ağaları da diğer ata binerlerdi.  Paytonlara daha çok erkekler binerdi. [76]Ancak 1830’lerden itibaren Avrupa’da tramvay teknolojisine geçilmesi, bu dönemde Pera basını tarafından Sofya’da dahi uygulamaya konan teknolojinin İstanbul’a kazandırılması yönünde haberler geçilmesine neden olmuştu. Bu kapsamda öncelikli hattı Azapkapı-Galata-Beşiktaş-Ortaköy olmak üzere ilk tramvay seferleri başladı. [77] Böylece, İstanbul ulaşımında dönüm teşkil eden tramvaylar ilk kez 1871 yılında, sultan aziz döneminde halkın kullanımına sunulmuş oldu.

Tramvay atlarının üzerinde çıngırdak bulunurdu ve bu çıngırdağın çıkardığı ses hayvanları korkuturdu. [78] Dönemin emniyet raporlarında, at tepmesi nedeniyle kayda alınmış trafik kazası raporlarına ulaşmak mümkündür. Balkan Harpleriyle (1912-1913) birlikte ordunun tramvayların atlarına el koyması, ulaşımı aksattı. Bu gelişmeyi takiben kısa bir süre sonra, 1914 yılında ilk elektrik şirketi kurulunca tramvaylar, elektrikle çalışan tramvaylar haline getirildi. [79]

İmparatorluk yılları süresince, karayolu ulaşımının zayıflığı nedeniyle, daha çok deniz ulaşımına yatırım yapılmaktaydı. Bu noktada görev üstlenen ve İstanbul taşımacılığının önemli bir yükünü sırtlayan meslek grubu kayıkçılardı. Yangın söndürmeden mesire alanlarına yönelik taşımacılık işlemlerine ve hatta çöp atma sürecine kadar pek çok noktada kayık ve kayıkçılar kendisine görevli kılınmışlardı. Kayıkçılar rüzgar ve akıntılarının hesaplamalarını bilirlerdi. 1728 tarihinde yapılan bir sayımda Müslüman ve gayrimüslüman toplam 2504 kayıkçı olduğu bilgisi verilmektedir.  [80] Bu sayının tramway teknolojisinin ülkeye gelişi sonrası belli bir oranda azalmış olabileceği varsayılabilir. 1854’de Şirketi Hayriye (Şehit Hatları Vapurları) teşkil edilmeden önce Boğaziçi köyleri ile Suriçi, yani Eminönü arasındaki ulaşımı Pazar Kayıkları sağlardı.[81] Bu kayıklar Sarıyer, Beykoz, Yeniköy gibi bölgelerde görev yaparlardı. Aynı zamanda yan görev olarak, balık ve menbaa suyu fıçıları da taşımak durumundaydılar.   Pazar kayıkları diğer kayıklardan daha güvenliydiler.

     4.2 Temizlik işleri

Klasik dönemde İstanbul eksenindeki temizlik işleri profesyoneller tarafından yönetilmezdi. Basitçe herkes kendi kapısının önünü süpürürdü. Bu işlemlerden sonra biriken süprüntüleri, çöpçü adlı süprüntücüler para karşılığında toplardı.  Zaman zaman belediye yetkilileri sokakları gezer ve ceza verirlerdi.  [82] İstanbul’un çöpleri klasik dönemde “Arayıcı Esnafı” adlı bir aracı sınıf tarafından at ve eşeklerle toplanarak, atıkların denize bırakılacağı iskelelere getirilmek suretiyle yapılırdı. Daha sonra atlarla çekilen çöp arabalarından faydalanılmaya başlandı ancak I.Dünya Savaşı yıllarında bu işi yapan ameleler orduya alınıp, atlara da el konunca çalışmaların seyrindeki ilerleme kesintiye uğradı.[83]. Büyük Savaş yıllarında sokak temizliği işleri Türk Kadınına verildi. Şaşalı günlerde eve kilitlenen kadınlar, yokluk yıllarında iş gücü olmuşlardı. Yine bu dönemde ilk kez tramway bileti ve tütün paketi gibi küçük çöpler için konteyner tarzı küçük sepetler konduğunu devrin tanıklarının kaleme aldığı anılardan anlamaktayız [84] 1920’lere gelindiğinde, gündüz sokak temizliği yapılması hijyenik bulunmadığından temizlik gece saatlerinde yapılır hale gelmişti. 1922 yılında İstanbul’u süpüren teşkilatın 1100 amelesi, 475 havyanı ve 3 adet kamyonu vardı. [85] Çöplerin Marmara kıyılarına bırakılmasına dair bu uygulama 1950’lere dek devam etmiştir.[86]

        4.3. Yangın Söndürme Çalışmaları

       4.3.1 Tulumbacılar                 

Ahşap ve kolay tutuşabilir İstanbul binalarının en büyük korkusu yangınlardı. Avrupa’da olduğu gibi zincir sistemi [87] kullanılmadığından, yan yana yapılaşmış binalara yangınların sıçraması engellenemiyordu. Belli bir engelleme metodundan noksan Klasik Osmanlıda yangın söndürme uygulamaları, oldukça primitif metotlarla sürdürülmekteydi.

Yangın başladığında halkın yangını en kısa zaman öğrenebilmesi için şimdiki İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası yanındaki Yangın Kulesine fener asılır, maytap yakılırdı. Aynı şekilde Yaniköy’deki İcadiye Köşkü tepesine de işaret verme işlemlerini yerine getirmesi için memur atanmıştı. Burada ilk etapta 5, daha sonra da yangını bildirmek amacıyla 7 top atışı yapılmaya başlanmıştı.[88] Köşkteki memurun vazife tanımı, yangının başladığı alandaki konak ve köşk bekçilerine haber vermekti.

Atlı itfaiye birlikleri de yangınları söndürmek için görev başındaydı. Ancak esas işi, tulumbacılar sırtlardı.[89] Tulumbacılar, yangına çok da dayanıklı sayılmayacak kıyafetleriyle yangına hazır beklerlerdi. Eskiden, Sakalarca Ocağı adı verilen bir meslek kolu, yangın çıktığında tulumbalara su taşırdı.  Tulumbacıların taşıdıkları sandıklar içerisine sakaların getirdiği sular yerleştirilmişti.

Yine deniz teşkilatı kurulmadan önce denizlerdeki yangınlara ateş kayıkları müdahale ederdi.  Ateş kayıkları, diğer kayıklara kıyasla daha süratli, yangınlara hızlı müdahale edebilmeyi olanaklı kılan kayıklardı. [90] Bunar tulumbacılara benzerlerdi. [91] Kayıklar, karşıdaki yangınlara kayık taşınması için görev üstlenirlerdi. Süreç esnasında yangına müdahale etme noktasındaki teknolojik imkanlar genişlese de, Modern itfaiye teşkilatı, 1923 yılında belediyelere devredilmesiyle ancak ortaya çıkacaktı. [92]

       4.4 Soğutma İşleri

Geleneksel Osmanlı’da, su ihtiyacının giderilmesi için çeşmeler inşa edilirdi. Sakalar, yaptıkları işlerin karşılığında çeşmelerden su alarak, halka bu suları satarlardı. Sakalar halkın su ihtiyaçları doğrultusunda akşamları su tedariki sağlarlardı. [93] Henüz buzdolabının, derindondurucuların olmadığı klasik dönemde, İstanbul halkının yiyecek ve içeceklerini soğutma işlemlerini, karcı ve buzcu adı verilen meslek erbapları sağlardı. [94] Bunun için Bursa Uludağ ve Esenköy’den kar getirilirdi. Getirilen karların muhafazası için İstanbul’a yakın mahallelerde kar kuyuları açılır ve kış aylarında yağan karlar buralara doldurulurdu. Açılan çukurların aralarına kat kat saman konurdu.  Daha sonra kuyuların üzeri kapakla kapatılırdı. Kuyularda bölgeden kar kalksa da kar ve buz saklanabiliyordu. Bu nedenle kuyuların etrafında güvenlik önlemleri almak gerekliydi. Buz ve kar kalıpları kızaklarla kaydırılarak yüksekten indirilir ve katırlarla kayık iskelelerine götürülürdü. Esenköy ve Eminönü İskelesi gibi merkezlerde toplanan karlar buradan tüm İstanbul halkına dağıtılırdı. [95]

      4.4. 1 Su Tiryakiliği

İstanbul’un susuzluğunu gideren memba suları halk tarafından içilmesi hoş, hafif bulunmuş ve uzun yıllar tüketilmiştir.  Su içmek adeta bir kültür halini almıştı ve su satan dükkanlardan bardak bardak su alıp içmek yaygındı. Su tiryakileri atlı sakaların taşıdığı suları tadarak, gurmelik yaparlardı. [96]

Gerard De Nerval 1843 yılında Osmanlı coğrafyasında yaptığı yolculukta tatlı su tiryakiliğini alkol yasağına bağlamaktaydı. Alkol tüketimi önünde bir yasak bulunduğunda, halk su tüketimini arttırmaktaydı. Sular, imparatorluğun değişik yerlerinden tedarik ediliyordu. Fırat suyu zayıf doğaya sahip olanlara, Tuna suyu ise enerjik insanlara hitap ederdi.  [97]

        4.5 Aydınlatma

Eskiden sokak aydınlatma sistemi bulunmadığından, fenersiz gezmek yasaktı. Dışarı çıkan herkes yanına fener almak zorundaydı. [98] Zenginlerin fenerlerini köleleri ve uşakları taşırdı.  Daha önce minarelere asılan mahyalar geceyi bir Nebze de olsa aydınlatıyordu.  Yatsı namazından sonra acil işi olmayanlar pek sokağa çıkmazdı. Ancak bu alandaki eksiği gidermek maksadıyla, varlıklı kişilerin fenerlerini evlerinin önüne koymaları zorunlu hale getirildi ve geceleri İstanbul’un aydınlatması yönünde bir adım atılmış oldu. 9. yüzyılda önemli bir buluş olarak Gaz Lambası kullanımına başlanacaktı. Gaz lambalarının kullanacağı gazların üretildiği yerlere Gazhane adı verilmişti. Bu teknolojide, borularla birbirine bağlanan gaz lambaları sokaklara yerleştiriliyordu. Almanlar 1826’da, İngilizlerin Londra pilot bölge olarak 1807’de ilk kez başladıkları gaz lambası uygulamasına biraz geç de olsa geçiş yapmışlardı. [99]

Türkiye’de gazla aydınlatma uygulamaları, İstanbul başta olmak üzere başladı. Padişahın ikametgahı Dolmabahçe Sarayı ilk gaz verilmek istenen yapıydı. Bu kapsamda, gaz üretmek için 1853 yılında Dolmabahçe gazhanesi açıldı. [100] Gazhaneye getirilen kömür, havagazı elde etmek için önce kırılıyor, daha sonra da fırınlarda ısıtılıyordu. Damıtılan kömürün kokusu gaz halini alıyordu. Zararlı kimyasallardan ayrıştırıldıktan sonra depolanıyor ve ihtiyaca göre bölgelere sevk ediliyordu. [101] Doğalgazdan farklı olarak, havagazı ısıtmanın yanı sıra aydınlatılmada da kullanılıyordu ve sarayın şamdan ve avizelerine gazla dolduruluyordu. Takip eden süreçte, Sultan Abdülmecid’in onayıyla, Gazhane 1856’dan itibaren Beyoğlu ve Pera’ya da gaz vermeye başladı. İlk kez Cadde-i Kebir, (İstiklal Caddesi)  aydınlatıldı.  80 adım aralıklarla direkler çakıldı ve bu alanlara lambalar monte edildi. Teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz sonucu olarak gazla aydınlatma İstanbul’da yaygınlaştı ve mübarek günlerde dini yapılar aydınlatılır hale geldi.

1900’lerin başında, İstanbul’un aydınlatılması için 10 bine yakın fener vardı ve bu fenerler, 50 adımda bir tane yakılmak üzere sıralanmışlardı. Fenerlerin yanı sıra gazhanelerden tedarik edilen gazlarla aydınlatılan yaklaşık 8 bin dolayında sokak lambası daha vardı.  [102] Bu da 566 km’lik bir alanın aydınlatıldığı anlamına gelmekteydi. Bu sayede İstanbul gündüzleri renkli olduğu kadar, geceleri de parlaktı. 1900 ve 1914 yılları arasında, İstanbul’un belirli cadde ve alterleri aydınlatılmıştı. 1910 İstanbul’unda 3.943 adet sokak feneri sayısına ulaşılmıştı. [103] Aydınlatma hizmetlerinin vergisi lamba başı 22.5 kuruş alınmak üzere saptanmıştı. Bu paraları mahalle imamları toplar, zaptiye’ye verirdi.[104] Gazlı aydınlatma işlemleri, 1984’de gazhane’nin İETT’ye devri sonrası, 1993’de tamamen kapanmasıyla sonra erdi ve bir daha gaz üretilmedi.  [105] Eski gazhane ise, İETT garajına dönüştürüldü.  [106]

Havagazı teknolojisiyle eşkullanımlı olarak, Avrupa 1880’lerden itibaren elektriğe geçmişti ancak bu teknoloji İstanbul’a geç gelecekti. Abdülhamid, elektrik kıvılcımının bir faciaya yolacağından korktuğu için elektriğe sıcak bakmıyordu. Siemens firması yetkililerinin yaptığı teklif de bu nedenle reddedilmişti. Ancak Şam ve Selanik’de elektriğe izin çıkmıştı. [107] Ganz Anonim Şirketi 1910 da, 50 yıl süreli olmak üzere elektrik üretim dağıtım imtiyazını aldı ve bu çerçevede ilk elektrik 1914’de kente üretildi, ancak elektriğin tüm caddelere yayılması 1920’leri buldu.

       5) Eğlenceler ve Kültür Faaliyetleri

    5.1 Deniz hamamları

Eskiden varlıklı kimseler evlerinde hamam bulundururdu.  Özellikle konak tipi evlerde, büyük ve görkemli hamamlar inşa edilmesi bilindikti. Klasik dönemin ardından Boğaz’da, bayram ve mesire günleri dışında suyla teması olmayan İstanbul halkının suyla ilk buluşması deniz hamamları yoluyla olmuştur. Bu kapsamdaki ilk deniz hamamı Kadıköy Moda’da, bir Ermeni tarafından 19. yüzyılın ilk yarısında hayata geçirilmişti. Hamamların varlık gayesi hem yüzmek, hem de güneşten yararlanmaktı.

Deniz hamamları mevsiminin geldiği, Mayıs gibi Fenerbahçe’den işitilen keser sesleriyle anlaşılırdı. Bunlar yaza hazırlanan deniz hamamlarıydı. [108] Erkek ve kadın hamamları 50 metre aralıklıydı ve kadınların hamamı küçüktü. Hamamların arasında alanda polis sandalları bulunurdu ve polisler sıklıkla devriye atarlardı. Müslüman cemaati Hıristiyanlara kıyasla daha dışa kapalı olduğundan, deniz hamamlarının ilk müşterileri de Hıristiyanlar arasından çıkmıştı. İlerleyen dönemde hamamlara Müslüman kadınlar da gelmeye başlamışlardı. [109]Genel hatlarıyla deniz hamamları, cumhuriyet dönemindeki halk plajlarına giden sürecin kilometre taşları olmuşlardı.

        5.2 Gece Alemleri

Geleneksel dönemdeki eğlence anlayışı, ağırlıklı olarak meyhaneler ekseninde şekillenmişti. Geç dönemde ise içki çeşitleri çoğalmış Pera’da alafranga mekanlar açılmıştı. Meyhanelere önceki yüzyıllarda Şerbethane ismi uygun görülmüştü. Buralara gelen müşterilerin bir kısmı nargile müptelasıydı. Ayrıca alana gelen Kadın çengiler para karşılığında raks ederlerdi. Dansçı kadına para takma uygulaması bu dönemlerde de görülürdü. Sinema, bale ve opera gibi geç dönem kültürel etkinliklerinin olmadığı yıllarda, resmi ziyaretlerde köçek de oynatılırdı. [110] 20. yüzyılla birlikte gazino kültürü de yaygınlaşmaktaydı ve bu alanlara daha çok demlenmeye gelinirdi. Gazinolara Şuray-ı Devlet Reisi (Danıştay Başkanı) ve Nazır (Bakan) gibi önemli simalar da gelirdi. [111] Aynı şekilde Kocamustafapaşa semtinde canbaz kumpanyaları düzenlenirdi. [112] Hokkabazlar ise hünerlerini Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosunda sergilerlerdi.

Alafrangalık arttıkça, konyak, şampanya ve viski gibi içkiler erişilebilir olmuştu. Festival dönemlerinde Beyoğlu arabaları ortamlara yetişmek isteyen gençleri taşırlardı.[113] Eğlencenin başkenti Pera bölgesi, genel anlamda ayrıcalıklı bir bölgeydi. Söz gelimi, Galata ve Beyoğlu’nda çıkan ekmekler daha iyi pişerdi ve kaliteliydi.  Ayrıca Reji de tütünün iyisini buradaki tütüncülere verirdi. [114] Beyoğlu’na bir rakip de Nişantaşı bölgesiydi. İlk defa sultan Mecit’in oğulları olan Kemalettin ve Süleyman Efendiler ile Mehmet Reşad burada sünnet edilmişlerdi. Sünnet töreni sırasında Nişantaşı yollarına binlerce lüks halı serilmişti. Ayrıca, bu vesileyle memleketin dört bir yanından getirilen on bin çocuk da sünnet edilmişti. [115] Nişantaşı muhiti bu hadise üzerine popüler hale gelmiş ve daha çokuluslu yerleşimin söz konusu olduğu bir bölge halini almıştı.

Son dönemde yaygınlaşan Direklerarası eğlencelerinde yaya kaldırımlar etkinlikleri izleyen insanlarla dolar taşardı.  Eğlenceleri seyretmek için geçilen Karaköy Köprüsü bir dönem tekinsiz, sürekli sallanır haldeydi.  Cüzzamlı ve frengili dilenciler buraya gelerek, köprü üzerinde dilenirlerdi. [116] Karaköy gibi, Tatil günü olan Cuma ve Pazarları İstiklal Caddesi alabildiğine kalabalık olurdu. Bonmarşe [117] bilhassa kalabalıktı.

        5.3 Kültür-Sanat

1900’lere doğru, Kadıköy yeni açılan tiyatroların mekanı haline gelmişti. Kadıköy bu dönemde tiyatro ve güldürü etkinlikleriyle bilinirdi.  Artık eskinin Sehzadebaşı’na benzer şekilde Kadıköy de sanatçıların uğrak yeri olmuştu. [118] Semtte yerine getirilen tuluat etkinlilerinde daha çok Ermeni ve Rum kızları bu alanlarda görev alıyordu. [119]

Yine Kadıköy’de, Balkan Savaşı Esad Paşa gibi ünlü isimlerin hazır bulunduğu toplantılar olmaktaydı. Edebiyat-ı Cedideciler, Boğaziçi ve Beyoğlu’nu çok sevmişlerdi.  Cenap Şahabettin ve Süleyman Nazif II. Meşrutiyet sonrası Kadıköy’e taşınmışlardı. [120] Kadıköy’de yaşamış önemli isimlerden birisi de İstanbul tasvirlerine çalışmalarında sıklıkla yer vermiş olan Ahmet Rasim’di. Ülke entelijansıyasının sıklıkla ikamet ettiği kent İstanbul, yazar ve sanatçı sayısı olarak da başı çekmekteydi.

Tanzimat döneminde İstanbul doğumlu yazarların genele oranı %80 dolayındaydı. Edebiyat gibi yazınsal alanlardaki kültürel egemenliğin Anadolu’ya yayılması cumhuriyetle birlikte ancak mümkün olmuştu. [121]  Tanzimatı takiben Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid Tarhan gibi isimler, romanlarında ve öykülerinde İstanbul manzarasını konu edinmişlerdi. Ahmet Mithat hikayeleri, Beykoz, Boğaziçi ve Beyoğlu gibi muhitlerde geçerdi. Nabızade Nazım da Boğaziçi’ni kaleme alma kararı vermişti. [122] Bir bakıma Tanzimat devri edebiyatçıları, İstanbul’u tüm yönleriyle dile getirmişlerdi.

 

      Sonuç

İstanbul, kalabalık nüfusu, dönemsel etkinliklere uygun coğrafi yapısı ve sosyal yaşamdaki hizmetlere yanıtlar üreten meslek ehli kişileri bünyesinde barındırması nedeniyle her zaman ilgi çekici ve talep gören bir şehir olmuştu. Ahalinin sosyalleşebilmesine olanak tanıyan tabii güzelliklerinin yanı sıra, ramazan ve hıdrellez gibi dönemsel kutlamalar süresince kentte yaşam hızlanmış, günlük yaşamda kendisine yer bulmakta güçlük çeken kesimlerin de (Başta Kadınlar) sosyalleşebileceği bir yapı arz etmiştir. Mesireler bu bağlamda halkın her katmanından ve inanç sistemden gelen insanların bulunduğu toplu etkinliklere örnek olarak gösterilebilirdi. İmparatorluk kabuk değiştirirken süreç boyunca Avrupa’da yaşanan teknolojik yeniliklerin Osmanlı ülkesine gelişi, tüm bu etkinlik ağının da baştan aşağı yenileşmesine ve günlük yaşamda işlerin daha kolay çözümlenebildiği bir yeni kimliğe doğru geçiş yapılmasını olanaklı kılmıştı. Elektriğin ülkeye girişi hem aydınlatmada, hem de raylı ulaşımda büyük bir kırılma noktası teşkil etmişti. Benzer şekilde sık talep gören Beyoğlu ve Kadıköy gibi bölgeler kültür-sanat etkinliklerinin de merkezi halini almıştı.

Tüm bu modernleşme sürecinin etkilerini hissetmesiyle İstanbul, tarihsel çizelge içerisinde günlük yaşamda gözlemlenen her türlü detayın araştırılmasında önemli bir referans olmuştur. Özellikle de son dönemi yaşamış devrin tanıklarının anlatımları bu alanda belirgin bir literatür oluşmasının önünü açmıştır.

 

DİPNOTLAR

[1] Pervin Yanıkkaya Aydemir, Moda Semti Arka Plan Çalışması, Akdeniz Sesleri Projesi, İstanbul,  2003, s. 3

[2] Falif Rıfkı Atay, Batış Yılları, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2013, s.21

[3] Atay, a.g.e., s. 22

[4] Atay, a.g.e., s. 32

[5]  Ahmet Rasim, Eşkal-i Zaman, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, MEB Büyük Türk Şairleri ve Yazarları, Meb Basımevi, İstanbul, 1969, s.135

[6] Atay, a.g.e., s. 21

[7] Özer Ergenç, Osmanlı Şehrindeki “Mahalle”nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine, Osmanlı Araştırmaları IV, İstanbul, 1984, s. 73

[8] Ergenç, a.g.e., s.  74

[9] Ergenç, a.g.e., s. 75

[10] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 70

[11] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 166

[12] Semiha Ayverdi, İstanbul Geceleri, Kubbealtı Yayıncılık, 7. Baskı, İstanbul, 2012, s.112-113

[13] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 11

[14] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 12

[15] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 16

[16] Aydemir, a.g.e., s. 17

[17] Ergenç, a.g.e., s. 70

[18] Gedik: Devlet tarafından vatandaşlara verilen Ticaret ve Zanaat alanlarında çalışma yetkisi.

[19] Ali Rıza Bey, a.g.e., s.57

[20] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 57

[21] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 41

[22] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 20

[23] Yük, 100,000 akçe ederindeki para birimiydi. Bu ederin yarısı ise Kese olarak ifade edilirdi.

[24] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 169-170

[25] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 133

[26] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 126

[27] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 129

[28] Mehmet Mazak, Eski İstanbul Gündelik Hayattan Renklerle, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul, 2013, s. 87

[29] Mazak, a.g.e., s. 87

[30] Mazak, a.g.e., s. 44

[31] Mazak, a.g.e., s.45-46

[32] Mazak, a.g.e., s. 46

[33] Refi Cevat Ulunay, Eski İstanbul Yosmaları, Arma Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, s. 18

[34] Adnan Giz, Bir Zamanlar Kadıköy, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1990, s. 88

[35] Halit Fahri Ozansoy, Eski İstanbul Ramazanları, Elips Kitap, 1. Baskı, Ankara, s. 14

[36] Ozansoy, a.g.e., s. 47

[37] Sermet Muhtar Uras, Masal Olanlar 30 Sene Evvel İstanbul, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2005, s. 38

[38] Uras, a.g.e, s. 39

[39] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 199

[40] Ozansoy, a.g.e., s. 42

[41] Ozansoy, a.g.e, s. 42

[42] Uras, a.g.e.,  s. 264

[43] Uras, a.g.e, s.44

[44] Uras, a.g.e., s. 45

[45] Uras, a.g.e.,  s. 47

[46] Ayverdi, a.g.e., s. 228

[47] Uras, a.g.e., s. 57

[48] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 148

[49] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 147

[50] Ozansoy, a.g.e., s. 33

[51] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 173

[52] Ali Rıza Bey, a.g.e.,  s. 169

[53] Ozansoy, a.g.e., s.14

[54] Ozansoy, a.g.e., s. 41

[55] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 14

[56] Ayverdi, a.g.e., s. 42

[57] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 164

[58] Rasim, Eşkal-i Zaman, s. 142

[59] Ayverdi, a.g.e., s. 41

[60] Ayverdi, a.g.e., s. 43

[61] Ozansoy, a.g.e., s. 95

[62] Uğur Göktaş, Kartpostallarda Mesireler,  s. 26

[63] Aydemir, a.g.e., s. 4

[64] Göktaş,  a.g.e., s. 26

[65] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 213

[66] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 192

[67] Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sel Yayınları, İstanbul, 2003, s. 181

[68] Göktaş,   a.g.e., s. 27

[69] Ayverdi, a.g.e.,  s. 232-233

[70] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 194

[71] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 209

[72] Uras, a.g.e., s. 48

[73] Ferhat Arslan, İstanbul’da Hıdrellez Geleneğinin Geçmişi, Bugünü ve Yarını: Ahırkapı Örneği, Uluslar arası Kıbrıs Üniversitesi Folklör/Edebiyat, Cilt:18, Sayı:71, 2012, s. 212

[74] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 195

[75] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 194-195

[76] Birsel, a.g.e., s. 182

[77] Melek Çolak, XX. Yüzyıl Başlarında İstanbul’da Trafik ve Tramway, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı: XXII, s. 76

[78] Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, Karanfil Yayıncılık, İİstanbul, 2016, s. 118

[79] Aydemir, a.g.e., s. 20

[80] Mazak,  a.g.e., s. 19-20

[81] Mazak,  a.g.e., s. 23

[82] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 49-50

[83] Mazak, a.g.e., s. 86

[84] Mazak, a.g.e, s. 91

[85] Mazak, a.g.e., s. 91

[86] Mazak, a.g.e., s. 68

[87] Zincir sistemi:

[88] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 100-101

[89] Atay, a.g.e., s. 28

[90] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 89

[91] Mazak,  a.g.e., s. 27

[92] Mazak,  a.g.e., s. 30

[93] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 234

[94] Mazak, a.g.e., s. 99

[95] Mazak, a.g.e., s. 100-101

[96] Mazak, a.g.e., s. 95

[97] Mazak, a.g.e., s. 96-97

[98] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 14

[99] Mazak, a.g.e., s. 136

[100] Mazak, a.g.e,. s. 139

[101] Mazak, a.g.e, s. 146

[102] Mazak, a.g.e., s. 60

[103] Mazak, a.g.e., s. 153

[104] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 154

[105] Mazak, a.g.e., s. 145

[106] Mazak, a.g.e., s. 149

[107] Mazak, a.g.e., s. 172

[108] Uras, a.g.e., s. 46

[109] Aydemir, a.g.e., s.  23

[110] Ali Rıza Bey, a.g.e, s. 286

[111] Uras, a.g.e., s. 38

[112] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 299

[113] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 302

[114] Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, s. 123

[115] Ali Rıza Bey, a.g.e., s. 184-185

[116] Uras, a.g.e., s. 268

[117] Bonmarşe: Tanzimat ile birlikte Fransa’da Bon Marche (Ucuz) adıyla bilinen, içerisinde pek çok farklı türde ürünün satıldığı mağazalardan Osmanlı’da da açılmaya başlanmıştı. İstiklal Caddesi üzerindeki mağazanın adı Fransızca isminin Türkçe okunduğu şekliyle anılmaktaydı.

[118] Giz, a.g.e., s. 80

[119] Giz, a.g.e., s. 54

[120] Giz, a.g.e., s. 151

[121] Alim Kahraman, İstanbul ve Edebiyat,  Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt:8, Sayı:16, 2010, s. 149

[122] Kahraman, a.g.e., s. 150

KAYNAKÇA

Ali Rıza Bey, Balıkhane Nazırı: Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 70

Arslan, Ferhat: İstanbul’da Hıdrellez Geleneğinin Geçmişi, Bugünü ve Yarını: Ahırkapı Örneği, Uluslar arası Kıbrıs Üniversitesi Folklör/Edebiyat, Cilt:18, Sayı:71, 2012

Atay, Falif Rıfkı: Batış Yılları, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2013

Aydemir, Pervin Yanıkkaya: Moda Semti Arka Plan Çalışması, Akdeniz Sesleri Projesi, İstanbul,  2003

Ayverdi, Semiha: İstanbul Geceleri, Kubbealtı Yayıncılık, 7. Baskı, İstanbul, 2012, s.112-113

Birsel, Salah : Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sel Yayınları, İstanbul, 2003, s. 181

Çolak, Melek: XX. Yüzyıl Başlarında İstanbul’da Trafik ve Tramvay, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı: XXII

Ergenç, Özer: Osmanlı Şehrindeki “Mahalle”nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine, Osmanlı Araştırmaları IV, İstanbul, 1984

Giz, Adnan: Bir Zamanlar Kadıköy, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1990

Göktaş, Uğur: Kartpostallarda Mesireler

Kahraman, Alim: İstanbul ve Edebiyat,  Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt:8, Sayı:16, 2010

Mazak, Mehmet: Eski İstanbul Gündelik Hayattan Renklerle, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul, 2013

Ozansoy, Halit Fahri: Eski İstanbul Ramazanları, Elips Kitap, 1. Baskı, Ankara

Rasim, Ahmet: Eşkal-i Zaman, Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, MEB Büyük Türk Şairleri ve Yazarları, MEB Basımevi, İstanbul, 1969

Rasim, Ahmet: Şehir Mektupları, Karanfil Yayıncılık, İİstanbul, 2016, s. 118

Ulunay, Refi Cevat: Eski İstanbul Yosmaları, Arma Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, s. 18

Uras, Sermet Muhtar: Masal Olanlar 30 Sene Evvel İstanbul, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2005

Yazar Hakkında

Eray KONYA / TESA Tarih Masası Direktörü / Çevirmeni

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü / Yüksek Lisans

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir