Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Prospect Magazine'den alınmıştır.

İktisat Okullarınca İleri Sürülen İşsizlik Kuramları

BÖLÜM 1

GİRİŞ

Özellikle 20. Yüzyıl sonrası toplumlarda derin izler bırakmaya başlayan işsizlik olgusunu açıklamak üzere farklı iktisat okulları tarafından farklı yaklaşımlar getirilmiştir. Serbest piyasa ekonomisinin kendiliğinden denge mekanizmasına inanan okullar; Say’in mahreçler yasası, paranın miktar teorisi, tam rekabetin geçerliliği, rasyonel karar mekanizması, ücret ve fiyatların esnekliği gibi varsayımlarının doğal bir sonucu olarak emek piyasalarında arz ve talebin birbirlerini kaçınılmaz olarak dengeleyeceği iddiasındadırlar. Bu geleneği sürdüren okullar, emek piyasalarını da tıpkı diğer piyasalar gibi denge durumundaki piyasa olarak tasvir ettiklerinden, gayri iradi işsizliği ya yok saymışlar, ya kısa süreli konjonktür şoklara bağlamışlar ya da gözlemlenen işsizliği piyasaya dışarıdan müdahalelerin olumsuz sonucu olarak açıklamışlardır. 1936 yılında Keynes tarafından dile getirilen kendi halinde dengeyi sağlayamayan piyasalar yaklaşımı, dengeci piyasalar yaklaşımına karşın devrimci bir öneriyle efektif talep yetersizliğinden dolayı piyasaların genellikle kendiliğinden dengeye gelemediği savını öne sürmüş ve iktisat biliminde hakim paradigma olmayı kısa bir süre için de olsa başarmıştır. Keynes ve varislerinin modellediği emek piyasalarında emek arz ve talebi yalnız reel ücretler ile değil aynı zamanda parasal ücretler, ekonomideki toplam para miktarı, enflasyon ve iktisadi aktörlerin gelecek beklentileri ile de ilişkilendirilir. Piyasa ekonomistleri haricinde bir de Marksist okulun yine klasik okula ait kavramlar üzerinden inşa ettiği ancak çok farklı bir yorumla kapitalist sistemin sürdürülebilirliğini sorguladığı işsizlik yaklaşımı vardır. Ayrıca 1970’lerden günümüze değin işsizlik olgusuna dair öncülü olan okullarla ilişkili ya da onlardan bağımsız olarak pek çok modern işsizlik kuramı ileri sürülmüştür.

Bir yazısı dizisi olacak çalışmada ilk olarak Klasik ve NeoKlasik okulun işsizlik yaklaşımına yer verilecek, devam yazılarında ise sırasıyla Marksist işsizlik kuramı, Keynesyen işsizlik kuramı ve modern kuramlar ele alınacaktır.

1.KLASİK VE NEO KLASİK OKULUN İŞSİZLİK KURAMLARI

1.1.Klasik Okulun Ortaya Koyduğu İşsizlik Yaklaşımı

Ortaçağ sonlarına doğru, ilerici bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkan burjuvazinin dogmatik kilise öğretileri karşısında tutunduğu liberal düşünce ve aydınlanma felsefesi hemen hemen bütün tanınmış 18.yüzyıl düşünürlerini olduğu gibi dönemin ekonomi düşünürlerini de etkisi altına almıştır. Modern ekonomi biliminin kurucusu olarak bilinen Smith başta olmak üzere Klasik Okul temsilcileri, liberalizmin felsefesini iktisadi ilişkilerin merkezine koyarak üretim, tüketim, mübadele ve bölüşüm ilişkilerinin arkasında yatan insani güdüleri tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi şaşmaz kanunlar şeklinde ortaya koymaya giriştiler[1]. Bu okulun en temel ayırt edici özelliği, dışarıdan müdahale olmaksızın kendi haline bırakılan piyasa ekonomisinin kusursuz şekilde işleyeceğine olan mutlak inançlarıdır. Kendilerine klasik okul yakıştırması ilk olarak Karl Marx tarafından yapılmış olup, genellikle ilk temsilcisi Adam Smith ve son temsilcisi J.S. Mill olarak kabul edilir.

Klasik okulun farklı iktisatçıları tarafından ileri sürülen tezler kimi zaman diğerleriyle çelişse de önemli ölçüde Smith tarafından ortaya konan temel üzerinde, çoğu defa da onun önermelerine atıflar yapılarak, neredeyse tek bir ağızdan serbest piyasa düzeninin toplumun geneli için en iyi düzen olduğunu iddia ederler. Konumuz itibariyle üzerine duracağımız klasiklere ait emek piyasası modellemesi ve işsizlik üzerindeki görüşleri, diğer bütün okullar gibi ekonominin geneline dair analizlerinde kullandıkları temel varsayımların ışığında şekillenmiştir.

Klasik okul, kendisinden sonra gelen piyasa bazlı okullarla kıyaslandığında emek faktörüne en fazla önemi addeden okuldur. Adam Smith eserinin sunumuna şu sözlerle başlamıştır: “Her milletin yıllık emeği, yaşamak için bir yılda tükettiği bütün gerekli ve elverişli maddeleri ona sağlayan ana kaynaktır. Bu maddeler, her zaman için ya doğrudan doğruya bu emeğin ürünüdür ya bu ürün ile başka milletlerden satın alınmış şeylerdir.”[2] Ancak Smith, özel mülkiyet ilişkilerini başlatan kapitalist toplum aşamasından itibaren yaratılan değerde kapitalist girişimci ve toprak sahiplerinin de rolünü teslim ederek yaratılan değerin bu üç sınıf arasında paylaşılacağını ilave eder[3]. Smith’in bu tezine ilaveten Ricardo; üretimde kullanılan kapitali de geçmiş dönemlerde yine bizzat insan emeği ile üretilmiş olmalarından dolayı dolaylı emek/geçmiş emek ya da birikmiş emek olarak tanımlayınca[4] onların emeğe atfettiği önem öyle bir seviyeye erişmiş bulundu ki Marksist teorisyenlerin ücret dışındaki kar ve rantın meşruiyetini sorgulamalarına kapı aralandı.

Adam Smith eserinde emek piyasalarını arz ve talep ekseninde ele almıştır. Kapitalist olarak adlandırılan girişimci sınıfların geçmiş tasarrufları sayesinde birikmiş olan sermaye stokları, yine kapitalist tarafından kar beklentisiyle yani daha da yüksek bir sermaye stokuna dönüşmesi için tüketimin yerine yeniden üretime koşulacak, bu ise emek talebini yaratacaktır. Smith’e göre emeğe olan talep, “her ülkenin gelirinin ve mal mevcudunun çoğalması ile artar. Gelirin ve mal mevcudunun artması, ulusal zenginliğin artmasıdır. Demek, ücretle geçinenlere karşı talep, doğal olarak, ulusal zenginliğin çoğalması ile çoğalır; bunsuz çoğalabilmesi mümkün değildir[5]”. Emek arzı ise nüfusa bağlıdır ve nüfus da emeğin mükafatı olan ücretlerin emekçiyi ne oranda besleyebildiğiyle daha dolaysız bir anlatımla ortalama ücretin sağladığı hayat standartları ile aynı yönde artar ya da azalır.

Smith’e göre emeğin mükafatı olan ücretler genel olarak emeği arz ve talep edenlerin karşılıklı pazarlıkları neticesinde belirlenir. Her ne kadar piyasadaki rekabetçi şartlara güvense de Smith’in kendisi de bu pazarlıkta ücretleri düşük seviyede tutma arzusundaki işverenlerin daha güçlü olduklarını kabul eder[6]. Ancak yine de Cantillon’dan alıntı yapan Smith’e göre en adi işlerde çalışan işçilerin bile kazanacağı ortalama ücretin tabii bir alt sınırı vardır. Ortalama ücretler genel olarak işçilerin kendileri, eşleri ve çocuklarını geçindirebileceği asgari düzeyin altına düşmezler. Bu alt sınır nüfusun devamı açısından önemlidir ve bu durum işçiler kadar işverenlerin de yararınadır.[7]

Ayrıca Smith’e göre işçi ile işveren arasındaki pazarlığın arkasındaki asıl güç toplam emek arzı ve talebinin birbirleri karşısındaki görece kıtlığından ileri gelir. Emek arz edenlerin sayısı talep edenlerden fazla ise satın alma gücü görece düşük bir ücret, tersi durumda ise satın alma gücü görece yüksek bir ücret ortaya çıkacaktır. Ücretlerin doğal bir alt sınırı gibi bir de üst sınırı bulunur. Smith’in tezinde girişimciler, işçi ücretlerini henüz üretim gerçekleşmeden evvel eskiden birikmiş olan sermaye stokundan ileri gelen bir fondan karşılarlar.[8] Girişimci açısından sermaye stokunda peşinen azalmaya sebebiyet veren ücret ödemeleri doğal olarak girişimcinin üstlendiği bütün risklere karşı ona belli bir karı temin edecek seviyeden yukarı olamaz. Aksi takdirde girişimci için evveldeki tasarruflarından gelen mevcut sermaye stokunun azalması rizikosu üstlenilmez ve dolayısıyla emek talep edilmez.

Adam Smith’in emek arz ve talebine dair geliştirdiği çözümlemede işçiler ile işverenler arasındaki pazarlık neticesinde belirlenen ücretler aşağı ve yukarı yönlü olarak esnektirler. Bu varsayım ışığında mümkün olan ücret ayarlamaları Smith’in öngördüğü ekonomide emek arz ve talebi daima birbirini karşılayacak şekilde dengeler. Bu yüzdendir ki Milletlerin Zenginliğinde işsizlik meselesi üzerine uzun uzadıya bir tartışma ileri sürülmemiştir. Smith’e göre herhangi bir zamanda girişimcilerin emek arzı bütün emek talebini istihdam etmeye yetmediği bir ekonomide iş arayanlar ücret taleplerini aşağı indireceğinden üretimden yeni kar fırsatları doğacak ve bunu gören girişimciler yeni ücret seviyesinde emek talebini artıracaktır. Smith’in emek talebini gelir ve mal mevcudundaki artışa bağladığını söylemiştik. Milletlerin Zenginliği toplam üretim düzeyi devamlı surette geriye giden bir ülke için daha dramatik bir denge mekanizmasını şu şekilde ifade etmiştir: “Bütün işkollarında, her yıl hizmetçilere ve işçilere karşı talep bir yıl öncekinden az olacaktır. Daha yüksek sınıf işlerde yetişmiş olanlardan çoğu kendi zanaatlarında iş bulamayacağından, bunu, memnunlukla en aşağı tabakalarda arayacaklardır. En aşağı sınıf, kendi işçilerinden başka, bir de bütün öteki tabakalardan akın edenlerle dolup taşacağından, bu sınıftaki iş rekabeti öyle artacaktır ki, ücretler işçinin en düşkün, en yoksul yaşayışı düzeyine inecektir. Birçokları, bu çetin şartlar içinde bile iş bulamayacaklar; ya açlıktan ölecek duruma gelecek yahut dilenerek veya kötülüklerin en sunturlusunu yapmaya sürüklenerek geçim yolu arayacaklardır. Yokluk, açlık, ölüm, çok geçmeden bu sınıf içinde hüküm sürecek, oradan yukarı tabakalara yayılacaktır. Ta ki, ahali sayısı ülkede ötekilerini yok eden beladan veya musibetten kurtulup arta kalabilen gelir ve mal mevcuduyla kolayca beslenebilecek kadar azalsın.[9]” Maltus’un nüfus teorisinde daha kapsamlı olarak ve daha dramatik bir biçimde ele alınacak olan benzer bir senaryoyla kıyaslandığında, her şeye rağmen Smith’in çok daha iyimser olduğu görülür[10]. Zira Smith’e göre üretimi pazara getirip satmaya imkan tanıyacak ölçülerde her ekonomideki fiyat, ücret, rant ve karın doğal bir sınırı vardır[11]. Ücretin doğal sınırı da yukarıda da söylendiği gibi en düşük vasıflı işçi açısından bile ailesini geçindirebileceği asgari seviyedir. Ve Smith, ücretlerin genel olarak bu doğal seviyesine eğilimli olsa da altına inmeyeceği konusunda iyimser bir yaklaşım ortaya koyar. Sonraları, Ricardo da benzer biçimde emeğin yeniden üretime koşumunun şartı olarak işçinin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek seviyede oluşan bir doğal ücret tanımı yapmıştır. Ricardo’nun çözümlemesinde bu doğal ücret kavramından başka bir de piyasa ücreti vardır. Ricardo’ya göre emek arz ve talebini eşitleyen piyasa fiyatları kimi zaman doğal ücretin altında ya da üstünde kalabilir ancak yine de piyasa fiyatı emek arz ve talebini doğal ücret seviyesinde dengeye getirmeye eğilimlidir[12].

Smith tarafından ortaya konan tam istihdamcı bu denge yaklaşımı, sonraları Say’in her arz kendi talebini yaratır şeklinde özetlenen Mahreçler Yasasını ileri sürmesiyle daha oturaklı bir hal almıştır. “Bir mal karşılığında elde edilen para, bizatihi para olduğu için elde edilmek istenmez. Para malların alışverişlerini sağlayan veya kolaylaştıran bir araçtır. Aslında mallar mallarla değiştirilir. Bir mal üretildiğinde, başka malları satın almakta kullanılacak bir gelir doğmuş demektir. Ve bunun için hiçbir mal sürümsüz veya piyasasız kalmaz. Her malın üretimi, üretilen her yeni mal diğer mallar için derhal ve hemen bir piyasa yaratır. Bu, bir kanun, sistemin tabiatından gelen bir zorunluluktur.[13]” Parayı bu şekilde yansız kabul eden bir varsayım ışığında, ekonomideki bütün gelirlerin tüketim ve yeniden yatırıma koşulacağı ve dolayısıyla da emek arzının da devamlı surette talep göreceği sonucuna ulaşılır.

Emek piyasalarına dair diğer bir önemli tez J.S. Mill ile anılan Ücret Fonu Teorisidir. Teoriye göre ekonomide birikmiş olan kapital stokunun büyüklüğüne bağlı olarak işçilerin geçimlerini idame ettirebilmeleri ve üretim için gerekli olan teçhizatı edinebilmeleri için işçilere üretimden evvel peşinen bir ödeme yapılması amacıyla kapitalistler tarafından bir fon oluşturulur. Emeğin geliri olan ücret, bu fonun işçi sayısına oranına bağlanır. Esasen bu teori Smith’in de eserinde yer almakla birlikte teorinin kesin ifadesi J. S. Mill’i bekledi.[14] “Bu teorinin hem işçi sendikaları faaliyetleri hem de ücretlere yönelik mevzuat bakımından önemi büyüktür. Çünkü ücret fonu teorisine göre ödenecek ücret miktarı sabit olduğu için, sendikalar ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları bir miktar ücreti bir işçi grubundan alıp başka bir gruba vermenin ötesine gitmeyecektir.[15]

Yukarıda temel hatlarıyla ele alınan klasik okulum emek piyasası yaklaşımında, dışarıdan hiçbir müdahale olmaksızın piyasada kendiliğinden oluşan ücretler, genellikle işçilerin asgari geçim şartlarını sağlayacak düzeydedir. Bu ücret seviyesinde emek arzı ile talebi en azından uzun dönemde birbirlerini dengeler. Dolayısıyla da ekonomilerde ne işsizler vardır ne de çalışacak işçi bulamayan patronlar. Klasikler tarafından genel olarak benimsen bu gibi bir denge mekanizmasının etkin çalışması için fiyat ve ücretlerin tam esnek oluşu, rasyonel olan bireysel arasında daima tam rekabet şartlarının geçerliliği, ekonomiye dışarıdan devlet müdahalesi olmayışı, paranın salt mübadele aracı olarak kullanılması, Say yasasının geçerli olması gibi ön koşullar hayati önem taşımaktadır. Sonraki okullar tarafından bu ön koşulların geçerliliği sorgulanmak suretiyle klasiklerin öngörüsünden başkalaşan emek piyasa modelleri kurulmuştur.

Klasik okul iktisatçılarının emek piyasası için benimsemiş olduğu genel kanılar yukarıdaki gibi yeknesak bir biçimde formüle edilebilirse de bazıları klasiklerin genel kanılarıyla ayrı düşen kimi tezler de ileri sürmüşlerdir. Emek piyasaları ve işsizlik konusu itibariyle Ricardo’nun işsizlik yaratan teknoloji ve Maltus’un efektif talep yetersizliğine dair tezleri bu konuda dikkat çekicidir. Ricardo’ya göre insan emeği ile makineler üretim açısından birbirinin ikamesidir ve İnsan emeğinin yerini makinelerin alması, emekçi sınıfın çıkarını genellikle oldukça zedelemektedir. İnsan emeği yerine makinelerin tercih edilmesi, girişimcinin ücretlerin görece yüksek oluşu karşısında makinelerin kullanımıyla daha fazla kar ve tasarruf imkanı kazanmasıdır. Ricardo böyle bir durumda ulusal gelirin artmasına rağmen emeğe olan talebin azalacağını ve makineleşmenin bir işsizlik doğuracağını kabul eder. Ancak, uluslararası rekabet şartlarını da gözeterek fiyatları düşüren, üretimi artıran ve kar ile rant gelirlerine ilave tasarruf imkanı sunan makineleşmeyi desteklemiştir. Ayrıca, Ricardo’ya göre, geliri artan girişimci ve toprak sahipleri de makineleşmenin ardından artan gelirleri itibariyle yeni hizmetkarlar istihdam etmek, başkaca tüketim mallarından tüketmek ve bunları üretmek isteyeceklerinden ekonomi işsiz kalanlar için başka iş kollarında yeni istihdam olanakları da yaratacaktır. En nihayetinde, işçi sınıfı da fiyatı makineler sayesinde ucuzlayan mallardan daha ucuza istifade edebilecektir.[16] Tabi, Ricardo’nun kendi ileri sürdüğü makineleşmeden doğan işsizlik karşısında yine Marks’taki gibi sürekli bir işsizlik olgusuna işaret etmediği ya da Keynes’deki gibi artan üretime rağmen işlerinden olan emekçilerin azalan gelirlerinden dolayı efektif talep noksanına yer vermediği, Say’in mahreçler kanununa olan yakınlığı ile açıklanabilir. Oysa Maltus’un tesirli talep tezi(efektif talep yetersizliği), Say’in Mahreçler yasasının reddine vararak ekonomide efektif talep eksikliği ve sürekli işsizlik olgusuna kapı aralar. Teorisi, özetle şöyledir: Refah döneminde zenginler, gelir artışının büyük kısmını tasarruf ederler. Böylece yatırım yapılmasını ve verimli işçilerin kullanılmasını sağlarlar. Tasarrufun yatırıma yöneltilmesiyle, piyasaya satılmak üzere yeni mallar gelir. Fakat, gerek işçi sayısının sınırlılığı, gerek tüketim alışkanlıklarını değiştirmenin zaman gerektirmesi dolayısıyla, tüketim talebi yeterli süratte artmaz; piyasada aşırı mal bolluğu doğar. Zenginlerin tasarrufu, efektif talep yetersizliğine yol açar; sistem durgunluğa gider, üretim azalır[17]. Nihayetinde emek talebi azalır ve tam istihdam değil işsizlik vuku bulur.

Smith’in yaşadığı yıllardan ve Britanya’dan farklı olarak gerek Maltus gerekse de Ricardo, Britanya’da iş bulamayan ve yoksulluğun pençesine düşen insanların varlığına şahitlik etmişlerdir. Bu mevzu üzerine aralarında karşılıklı mektuplaşmaya yansıyan tartışmaları olmuştur. Yaklaşık bir asır sonra Maltus’un yaklaşımını yeniden gündeme getiren Keynes’e göre Maltus, efektif talep eksikliğinin neden ve nasıl oluştuğunu tam olarak açıklayamasa da işsizliğin bilimsel olarak açıklanmasında Ricardo’dan daha doğru bir yerde durmaktadır. Ne var ki Ricardo’nun fikri Say’in mahreçler yasası ve Mill’in ücret fonu teorisinden beslenerek Maltus’un önerisini gözden düşürmüş, hatalı bulduğu Ricardiyen öğreti kendinden sonraki Neoklasik okul mensuplarınca da sürdürülmüştür. Keynes’e göre sıradan insanların görebildiği işsizlik olgusunu profesyonel iktisatçıların yıllar boyu bu şekilde gözlerinden kaçırması, toplum nezdinde iktisatçıların itibarını zedelemiştir.[18]

Malthus, sistemde efektif talep yetersizliği bulunabileceğini, genel aşırı üretimin söz konusu olabileceğini ileri sürerek Keynes’e öncülük etmiştir. Ne var ki, Klasik Okulun genel felsefi görüşüyle bağdaşmayan Malthus’un savı kabul bulmamış, Say’in iddiaları Okul’a hakim olmuştur. Ricardo’nun üzerinde durduğu teknolojik işsizlik ise, Marx ‘ın yedek sanayi ordusuna kaynaklık etmiştir[19].

1.2.Neo-Klasik Okulun Ortaya Koyduğu İşsizlik Yaklaşımı

Neo-klasik okul, dar anlamda, 1870’lerden 1920’ye kadar geçen yarı yüzyıllık dönemde, klasik değer teorisinde köklü değişme yapan ve geçimlik veya tabii ücret anlayışından marjinal verime bağlı ücret anlayışına geçen, fakat, bunun dışında klasik görüşleri ve birtakım kayıtlarla liberal ideolojiyi sürdüren iktisatçıların okulu olmuştur[20]. Klasik okul, Say dışında İngiliz düşünürlerin katkılarıyla ortaya çıkmışken, neo klasik öğretiye farklı pek çok ülkeden katkı yapılmıştır. Bir bütün olarak ele alındığında neo klasikler, Adam Smith’i merkez alan klasik iktisat karşısında bir anlamda aynı esas kanaati paylaşmasıyla varis ancak analiz biçimini de kökten değiştirmeleri itibariyle de devrimci nitelik taşırlar. İronik bir biçimde, klasiklerin icadı olan emek değer teorisi Marksistler elinde, onların nihai önermesi olan piyasa ekonomisinin mükemmelliği inancına karşı bir silaha dönüşürken, bu inancı ayakta tutmak görevi ise emek değer teorisi gibi kimi klasik tezleri iktisattan tasfiye eden neo klasiklere düşmüştü. Neo klasik analizde, klasiklerden farklı olarak toplum emekçi, sermayedar ve rantiyer sınıflarından oluşan heterojen bir yapı değil; tek tek bireylerden oluşan atomize ve homojen bir toplumdur. İktisadi analizlerinde iktisadi faaliyetin öznesi/karar alma mekanizması olarak genellikle bireyi vurgularlar. Literatürde bu yeni yaklaşıma metodolojik bireycilik denmektedir[21]. Metedolojik farkları bir kenara bırakıldığında temel önerme klasiklerden çok farklı değildir.

Neo klasik okul şemsiyesi altında bir isimle anılmalarına karşın birbirinden bağımsız, farklı bir çok alanda çalışmalar ortaya konsa da okula asıl karakterini veren marjinal kavramı üzerine yapılan çalışmalardır. İlave bir birim malın üretim ve tüketiminden doğan ilave maliyet ve fayda birimine karşılık gelen marjinal maliyet ve marjinal fayda kavramlarının iktisadi düşünceler tarihi açısından önemi, neo klasiklerin bu kavram ile emek değer teorisine dayalı bölüşüm teorisini ikame etmelerinden gelir. Marjinal analiz yöntemi ile hangi malın ne miktarda üretileceği, bu üretimden işçilerin ve kapitalistin ne oranda pay alacağı gibi sorular klasiklerden farklı olarak açıklanır. Marjinal analiz çalışmaları dışında ondan bağımsız olarak paranın miktar kuramı, eksik rekabet şartları ve iş çevrimleri üzerine de önemli tezler ortaya atılmıştır. Galbraith’e göre neo klasik teoride ele alınan ayrıntılar öylesine çeşitli öylesine uzmanlık dallarına bölünmüş durumdaydı ki, hiçbir iktisatçı toplamın ancak ufacık bir dilimini bilmekten öte iddialarda bulunamazdı[22]. Biz de bu kısa yazıda, neo klasik teoriye eklemlenen tüm ayrıntılar yerine yalnız onların emek piyasası ve işsizlik meselesine getirdikleri açıklamaları anlaşılır kılacak kadarıyla yetineceğiz.

Diğer okullar da olduğu gibi neo klasik okulun emek piyasası yaklaşımı da ancak onun genel ekonomi üzerindeki varsayımları ışığında açıklanabilir. Robert Solow’un kısaca özetlediği üzere neo klasiklerin temel varsayımları şunlardır[23]: “Hane halkları ve firmalar, uzun dönemde kusursuz tanımlanmış bir hedefi optimize eden rasyonel karar birimleridir; beklentilerini oluşturmak ve davranışlarını belirlemek amacıyla her türlü bilgiyi doğru olarak değerlendirirler; fiyatlar ve ücretler, mal ve emek piyasalarının süratle dengelerini bulmaları ve gözlemlerin çoğunlukla bu denge civarında kaydedilmelerini sağlayacak kadar esnektirler; piyasaların büyükçe bir çoğunluğu hemen hemen tam rekabet koşullan altında çalışırlar.” Bu varsayımlarla yola çıkan bir iktisat kuramcıları doğal olarak kendi kendine dengeye gelen bir ekonomi modeli sonucuna ulaşırlar. Denge modelinden kasıt ekonomideki her arzın piyasa fiyatlaması yolu ile eş miktarda talebe eşitlenmesidir. Ekonomiyi kendiliğinden dengeye getiren ise varsayımlarda zikredilen rasyonel bireylerin kendi toplam faydasını maksimize etmek üzere aldığı ve birbiriyle rekabet içerisinde olan arz ve talebine dair rasyonel kararlardır. Şahsi toplam faydayı maksimize eden rasyonel arz ve talebin neler olduğu sorusunun cevabını da marjinal fayda ilkesi ışığında bizzat yine bu bireyler verecektir.  Böylelikle klasiklerin de sahip olduğu denge yaklaşımının arka planı neo klasiklerce doldurulmuş olur. Ayrıca Say Yasasının geçerliliği varsayımı da 1930’lu yıllara kadar bir çok neo klasik kuramcı tarafından sürdürülür[24].

Yukarıdaki varsayımların emek piyasası üzerindeki doğal sonuçlarını yorumlayalım. İlave bir birim emeğin toplam üretim üzerindeki katkısı, ilave emeğin maliyetini karşılayana dek firmaların emek talebi oluşacaktır. Rasyonel karar alan hiçbir firma, karlılığı olan bir üretimden geri kalmaz ve toplam karı maksimize etmeden önce de emek talebini sonlandırmaz. Rasyonel karar alan hiçbir birey de çalışmanın karşılığı olan reel ücret seviyesinin (marjinal)faydası, boş zamanın yaratacağı (marjinal)faydanın altında kalmadıkça emek arzını durdurmaz. Emek arz ve talep seviyesini etkileyen reel ücretler ise ne işçiler arasındaki rekabetten dolayı aşırı yüksek olabilir ne de firmalar arasındaki rekabetten dolayı aşırı düşük olabilir. Piyasada kendiliğinden oluşan ortalama reel ücretler, emeğin marjinal verimine eşitlenme eğilimindedir. Yani ilave son işçinin toplam üretime yaptığı ölçülebilir değer ücreti belirleyerek bu seviyede toplam emek arz ve talebini dengeye getirir. Say Kanunundan ileri gelen öğretiye göre de piyasada aşırı üretimden doğan stok fazlası ya da talep eksikliği de olmadığı için üretim ve istihdam aksamadan sürdürülür. Neo klasiklerin emek piyasasına dair genel kanıları bu şekilde özetlenebilir. Görüleceği üzere bu bir tam istihdam teorisidir.

Neo klasik yaklaşımın öne sürdüğü ekonomik model bir tam istihdam modelidir. Ancak tam istihdam ile ifade olunan ekonomideki bütün emeğin ya da diğer bütün üretim faktörlerinin istihdamı değildir. Tam istihdam ile kasıt, kendisine marjinal verimine eşit yani toplam çıktıya yapacağı ilave katkı seviyesine eşit seviyede önerilen ücrete(piyasa denge ücreti) karşılık çalışmayı kabul eden herkesin istihdam edilmiş olmasıdır. Marjinal verimine eşit olarak kendisine önerilen ücret seviyesinde çalışmayı reddeden bireyler düşük buldukları çalışmanın getirisine karşı yüksek buldukları boş zamanın faydasını tercih etmişlerdir[25]. Denge ücret seviyesinde ekonomide emek arzı ile emek talebi birbirini karşılar. Bu ücret seviyesini düşük buldukları boş zamanı kendileri için kullanmayı emek arz etmeye yeğlediklerinden bu bireyler emek arzına dahil edilmezler dolayısıyla da işsiz değil iradi işsiz kabul edilirler. Bunun haricinde bir de arızi/friksiyonel işsizlik tanımı vardır. Arızî işsizlik, işgücüne yeni katılanların ve iş değiştirmekte olanların işsizlik hâlidir. Teorik olarak, arızî işsizler tam istihdam da görülen işsizlerdir; tam istihdam da arızî işsiz sayısı kadar işçi arayan işveren olmalıdır[26]. Bu durum ise ancak kısa süreli bir işsizlik halidir, ekonomik sistemde yapısal bir işsizlik problemine işaret etmez.

Ancak Ricardo’dan 1929 Büyük Buhranına değin gerek klasikler gerekse de neo klasikler ileri sürdükleri tam istihdam kuramının aksine gerçek piyasada sık sık işsizlik sorunları yaşandığını gözlemlediler. Onlara göre bir ekonomide işsizlik varsa sebebi asgari ücret kanunları, piyasanın mükemmellikten uzaklığına bağlı sertlikler,  tam rekabet şartlarından sapmaya yol açan etmenler, işçilerin sendikalar vasıtası ile nakdi ücret indirimlerine karşı koymaları, uzun süreli işsizlik ödenekleri ve sosyal yardımlar gibi serbest piyasa ekonomik modeli ile bağdaşmayan etkenlerde aranmalıdır. Bu gibi emek arzının emek talebini aştığı gerçek bir işsizliği giderme yolu ise ya para arzı ve paranın dolanım hızı veri iken, nominal ücretlerin aşağı yönlü ayarlanması ile reel ücretlerin düşürülmesi; bunun mümkün olmadığı durumlar da ise aynı etkiyi yaratmak üzere para arzının genişletilmesidir[27].

 

SONUÇ

Adam Smith tarafından ortaya koyulan tam rekabetçi liberal ekonomik modelde; toplum, işçiler, işverenler ve toprak sahipleri olmak üzere kararları daima rasyonel olan ve kendi bireysel çıkarları peşinde koşan üç temel sınıftan oluşur. Bu üç sınıf, iktisadi çıktıya kattıkları değer itibariyle üretimden pay alırlar. Smith, iktisadi değerin ölçüsü olarak üretimde kullanılan emek miktarını göstermekle beraber, emek yanı sıra kapitalist girişimciler ve toprak sahibi rantiyerlerin de üretimi olan katkılarını gözeterek her üç sınıfı da toplam ulusal gelirin meşru paydaşları olarak takdim eder. Ayrıca Smith’e göre gerek mallar gerekse de emek piyasasında toplam arz ile toplam talep, yukarı ve aşağı yönlü esnek fiyat ve ücret mekanizması sayesinde nihai olarak dengeye ulaşır. Smith’in emek piyasası modelinde emek arz ve talebi, işçi ile işveren arasındaki sıkı pazarlıklar neticesinde belirlenir ve piyasalarda ortalama bir ücret oluşur. Bu ortalama ücretler piyasada emek arz ve talebini eşitleyecek bir seviyeye gelme eğilimindedir. Eğer emek arzı, emek talebinden fazla ise iş arayanlar arasındaki güçlü rekabet emeğin fiyatı olan ücreti aşağı çekecek ve yeni ücret seviyesinde herkes iş bulabilecektir. Ücretlerin son kertede düşebileceği sınır olarak Smith, bir işçi ve ailesinin temel yaşamsal faaliyetlerini sürdürebileceği geçimlik bir sınıra işaret eder. Bu geçimlik sınır, hem tam istihdamı, hem nüfusun denge büyümesini hem de üretimin aksamadan sürdürülmesini sağlar. Smith’e göre emek arzını nüfus miktarı belirler, nüfus miktarı ise reel ücret seviyesine göre şekillenir. Emek talebi ise kapitalistin kar beklentisi ile üretim maliyetini oluşturan ücret arasındaki farkla şekillenir.

Kendisinden önce iktisadi problemler üzerine fikir geliştiren pek çok düşünürün aksine Smith, bilimsel araştırma aşamalarını takiben ekonominin genelindeki işleyişi sistematik ve tutarlı olarak açıklama girişimi sayesinde modern iktisadın kurucusu olarak anılmaya başladı. Kapitalist iş ilişkilerinin giderek derinlik kazanmasıyla Smith’den sonra pek çok düşünürün iktisada olan ilgisi arttı. Sonraki iktisatçılar uzun bir süre Smith’in etkisinde kaldı ve onun tezlerine atıflar yapmak suretiyle kendi tezlerini büyük oranda Smith’in temeli üzerine inşa ettiler. Smith’in emek değer teorisini reddetmeksizin, onun liberal piyasa doktrinine sahip çıkan ilk iktisatçılar Smith’le beraber Klasik Okul olarak anılmaya başladı. Klasik okul temsilcilerinin işsizlik meselesindeki tutumları genel olarak tıpkı Smith’de olduğu gibi tam istihdamı sağlayan emek piyasası dengesi olmuştur. Onların ekonomik modelinde emek dahil bütün üretim faktörleri piyasa fiyatı üzerinden istihdam olanağına sahiptir. Smith’in yaşadığı çağda emek piyasası oldukça ilkel formundadır. Zira endüstriyel gelişme henüz filizlenme aşamasındadır, şehirlerdeki emek büyük fabrikalarda istihdam edilmekle beraber, istihdam daha yoğun olarak tarım sektöründedir. Makineleşme henüz had safhasında değildir ve üretim ekseriyetle emek yoğun olarak gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla da emeğe olan talep bir hayli fazladır. Geçmiş yüzyılların aksine ücreti karşılığında çalışma özgürlüğüne kavuşan emek sahipleri ile işverenler arsındaki ücret pazarlıkları doğrudan yapılır ve son derece esnek bir yapıdadır, henüz asgari ücret uygulamaları ve sendikal faaliyetler gelişmemiştir. Bütün bu şartlar, Smith’in tam istihdamı sağlayan varsayımları ile tutarlıdır. Ancak klasik okulun sonraki temsilcileri Say, Maltus, Ricardo ve Mill’in dönemi geldiğinde piyasada iş aradığı halde bulamayanlar göze çarpmaya başladı. Ancak bu gibi durumlar genellikle geçici sapmalar olarak ele alındı. İngiltere’de büyük fabrikalardaki kimi işçi gruplarının işlerini elinden almaları korkusuyla fabrikanın makinelerini kırdığı bir dönemde Ricardo, ileri sürülen teknolojik işsizlik kuramı ile makineleşmenin istihdam olanaklarını daralttığı ve ücretleri düşürdüğünü ifade ederek işçilerin tespitini yerinde bulmuştur. Ancak makineleşmenin getirdiği verimlilik artışı ve uluslararası rekabette sağlayacağı üstünlüğü gözeterek makineleşmeye karşı çıkmamış hatta savunmuştur. Ona göre makineleşme, kapitalist ve rantiyer sınıfa sağladığı ilave tasarruflar sayesinde yeni istihdam olanakları sağlayacaktır. Daha karamsar olan Maltus’un yaklaşımda ise ekonomideki tasarruf fazlası sorgulanmış, klasiklerin genelinde kabul bulan Say yasası ve paranın yalnız mübadeleyi kolaylaştıran yansız oluşu varsayımları reddedilerek, ekonomideki tasarrufların daima üretim ve tüketim yoluyla reel ekonomiye aktarılamadığı ve bu nedenle de efektif talep yetersizliği ve akabinde işsizlik yarattığı öne sürülmüştür. Ancak Maltus’un bu tezi hem diğer klasiklerce kabul görmemiş hem de kendisi de şatafatlı tüketime meyli ile bilinen toprak sahiplerine kapitalist sınıf aleyhinde ayrıcalıklar tanınması yoluyla bu sorunun çözüme kavuşacağını savunmuştur. Ayrıca Smith’in nüfus teorisine de daha karamsar bir yorum getirerek, ekonomideki emek arzı fazlasının aşırı nüfustan ileri gelebileceğini ancak bunun da savaşlar, yetersiz beslenme, salgın hastalıklar nedeniyle nüfusun daima kendini dolayısıyla da genel emek piyasasını dengeye getireceği görüşüne sahiptir. Ne Ricardo ne de Maltus; ileri sürdükleri tezlerde işsizlik olgusuna karşı kalıcı ve ıslahı mümkün olmayan bir problem olarak yaklaşmasa da; bu tezler sonraları Marx ve Keynes tarafından yeniden yorumlanarak klasik okula karşı kullanılmıştır.

Yaklaşık bir asır sonra Smith ve Ricardonun temellerini attığı emek değer teorisi Karl Marx tarafından kapitalizmin ve liberal piyasa düzeninin nihai sonuna işaret ederek yeniden yorumlanınca liberal doktrine inancını sürdüren yeni iktisatçılar tarafından klasik okulun başta emek değer teorisi olmak üzere kimi kuramları iktisattan tasfiye edildi. Neo klasikler olarak adlandırılan bu yeni okul, esasen Smith’in mükemmel piyasalar yaklaşımını sürdürdü. Ancak onun işleyişini açıklamak üzere metodolojisini, analiz biçimi ve birimini değiştirdi. Smith’in farklı sınıflardan oluşan toplumu yerini bireylerden oluşan atomisite haldeki yeni bir toplum yaklaşımına bıraktı.  Emeği değer teorisine dayalı klasik bölüşüm teorisi, yerini marjinal verime dayanan bölüşüm ilkesine bıraktı. Bu sayede Marx tarafından ileri sürülen emeğin tek başına yarattığı değer olan artığa kapitalistin haksız biçimde el koyduğu eleştirisine karşı bir savunma geliştirildi. Marjinal verim, üretime katılan ilave bir birim emek ya da sermayenin üretimde yaratacağı çıktı katkısıdır. Emek de sermaye de bu çıktıya eşit seviye de gelir elde edeceğine göre ortada bir artık da adaletsiz bir durumda yoktur. Neo klasik teoride emek piyasası dahil bütün piyasalar marjinal fayda ve marjinal verim ilkelerine göre organize olurlar ve bu sayede bütün piyasalarda toplumsal refahı en üst seviyeye çıkaran toplam arz talep eşitliği yani denge durumu ortaya çıkar. Tam rekabet şartları, iktisadi karar alıcıların tam rasyonelitesi varsayımları ile beraber marjinal yaklaşım piyasalarda kararlı bir denge yaklaşımı sonucunu desteklemiştir. Neo klasik iktisat ayrıca eksik rekabet şartları, tam rasyonelitenin sorgulanması, iş çevrimleri gibi piyasaların mükemmel işleyişi doktrini ile bağdaşmayan halleri de analiz etmekle beraber genel kanı bunların gerçek hayatın içerisinde yaygın eğilim olmadığı ve piyasa tarafından telafi edilebilir seviye de etki yaratabildiği üzerinedir.

Kararlı denge yaklaşımını benimseyen pek çok neo klasik iktisatçı arasından bunu en pratik ve anlaşılır biçimde ileri süren Marshall ve onun kısmi denge analizi olmuştur. Kısmi denge analizinde her bir piyasa diğerlerinden soyutlanarak tek başına analiz edilir. Temel amaç salt bu piyasada diğer bütün değişkenler veri kabul edilerek tek bir değişken üzerinden arz ve talebin nasıl oluştuğu ve birbirleri ile denge kurduklarını açıklamaktır. Marshall’ın emek piyasası analizinde, emek arzı çalışmanın zahmeti ile mükafatı arasında muhasebe kuran rasyonel bireylerin sübjektif tercihleri neticesinde şekillenir. Emek talebi ise emeğin marjinal maliyeti ile verimi arasında kar maksimizasyonu muhasebesi yapan firmaların rasyonel kararları tarafından şekillenir. Arz ve talep karşı karşıya geldiğinde piyasa, emekçinin faydasını, firmanın da karını maksimize edecek seviyede bir denge ücret düzeyi oluşturacaktır. Bu ücret seviyesinde çalışmak isteyen herkes iş bulabilecektir. Bu ücret düzeyini düşük bulan bireyler ise iradi bir tercih olarak çalışmanın mükafatını, boş zamanı kendisine ayırmanın mükafatından düşük bulduğu için emeğini arz etmemiştir. Dolayısıyla da onun emeği arz toplamına dahil edilmediğinden ortaya bir emek arzı fazlası çıkmaz. Bu kişiler işsiz değil, iradi işsiz olarak kabul edilir. Friksiyonel/Geçici işsizlik durumu hariç, piyasalara dışarıdan bir müdahale olmadığı müddetçe emek piyasası daima tam istihdam seviyesindedir. Ancak asgari ücret yasaları, sendikal faaliyetler, uzun süreli ve yüksek düzeydeki işsizlik ödenekleri ve sosyal yardımlar piyasa dengesini bozabilir ve işsizliğe sebep olabilir. Bu nedenle oluşacak bir işsizliğe karşı önerileri, ücret ayarlamalarının önündeki bütün engellerin kaldırılması ve işsizlik halinde nominal ücret ayarlamaları ile reel ücretlerin aşağı çekilmesi ve böylelikle firmaların emek talebinin artırılmasıdır.

1929 Buhranına kadar neo klasiklerin tam istihdama yönelik denge yaklaşımı ciddi bir eleştiriyle karşılaşmamıştır. Gerçek hayatta görülmesi muhtemel işsizlik vakaları ise konjonktür dalgalanmaları ile ilişkilendirilerek kısa süreli dengeden sapma halleri olarak açıklanmıştır. Ancak 1929 sonrası işsizlik ve durgunluğun gelişmiş batılı ekonomilerde dahi yaygın ve kalıcı bir hale gelmesi sonrası güvenilirliğini yitirerek başta Keynes olmak üzere çok güçlü eleştirilere maruz kalmıştır. Bugün formel iktisat eğitimde ana okul olarak öğretilmesine karşın işsizlik konusundaki açıklamaları hala en savunmasız tezleridir. Ancak ileri sürdükleri modelin, normatif karaktere sahip ideal bir modeli simgelediği ve önerilerinin aksine ekonomiye dışarıdan devamlı müdahalelerin gerçekleştiği de göz önünde tutulmalıdır. Neo klasiklerden sonra Keynes işsizliğin bilimsel açıklamasını yaptığı iddiasında bulunmuşsa da 1970’lerden sonra onun yaklaşımı da sorgulanmıştır. Günümüzde, gerek Neoklasik gerekse de Keynesyen işsizlik terorilerinin modern yorumları üretilmiştir. Devam yazısında sırasıyla Marksist işsizlik kuramı, Keynesyen işsizlik kuramı ve modern işsizlik kuramları ayrıca ele alınacaktır.

 


 

KAYNAKÇA

 

Doğruyol, Adnan; Aydınlar, Kıvanç; “Emek Üretkenliği ve Ücret Teorisi”; Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 24, Sayı 2, 2015.

Galbraith, John Kenneth; Ekonomi Kimden Yana; çev.Belkıs Çorakçı ve Nilgün Himmetoğlu, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, 1988.

Guerrien, Bernard; Neo Klasik İktisat; çev. Ertuğrul Tokdemir, İstanbul: İletişim Yayınları, 1991.

Kazgan, Gülten; İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 9.Baskı, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000.

Keynes, John Maynard; İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi; çev. Uğur Selçuk Akalın 2. Baskı, İstanbul: Kalkedon Yayınları, 2010.

Ricardo, David; Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri; çev.Barış Zeren, 4. Baskı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

Selik, Mehmet; 100 Soruda İktisadi Doktrinler Tarihi; 3. Baskı, İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1980.

Smith, Adam; Milletlerin Zenginliği; çev. Haldun Derin, 11. Baskı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

Somel, Cem; Makro İktisada Giriş; İstanbul: Yordam Yayınları, 2014.

 

 

 

 

 

[1] Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 9.Baskı, (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000), ss.70-72.

[2] Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, çev. Haldun Derin, 11. Baskı, (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006), ss. 45-50

 

[3] A.g.e, Smith, ss.50-52

[4] David Ricardo, Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri, çev. Barış Zeren, 4. Baskı, (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2008), s.30

[5] A.g.e, Smith, s.66

[6] A.g.e, Smith, s.72

[7] A.g.e. ss.65-68

[8] A.g.e, s.66

[9] A.g.e. s.68

[10] Mehmet Selik, 100 Soruda İktisadi Doktrinler Tarihi, 3. Baskı, (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1980), s219-220

[11] A.g.e. Smith, s.58

[12] A.g.e, Ricardo, s. 94

[13] A.g.e, Selik,  ss.234-235

[14] A.g.e, Kazgan, s.88

[15] John Stuart Mill’den aktaran: Bkz. Adnan Doğruyol; Kıvanç Aydınlar; “Emek Üretkenliği ve Ücret Teorisi”; Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 24, Sayı 2, (2015), ss.263-278

[16] A.g.e. Ricardo, ss. 206-210

[17] A.g.e. Kazgan, s. 103

[18] John Maynard Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi, çev. Uğur Selçuk Akalın, 2. Baskı, (İstanbul: Kalkedon Yayınları, 2010), s. 37-38; ss. 306-308

[19] A.g.e. Kazgan, s. 102

[20] A.g.e. s. 114

[21] Bernard Guerrien; Neo Klasik İktisat, çev. Ertuğrul Tokdemir, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1991), s.7-8

[22] John Kenneth Galbraiht, Ekonomi Kimden Yana, çev.Belkıs Çorakçı – Nilgün Himmetoğlu, (İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi; 1988), s. 35

[23] Kaya Ardıç(der); Post Otistik İktisat; İstanbul, İFMC İktisat Dergisi Yayınları; Robert Solow; “Deneycilik ve Matematikselleştirme Arasında Kalan İktisat”, s.42

[24] A.g.e. Galbraith , s. 47

[25] A.g.e. Guerrien, s. 33

[26] Cem Somel; Makro İktisada Giriş; (İstanbul: Yordam Yayınları, 2014), s. 184

[27] A.g.e. Kazgan, s.173; s. 222