bilgiustam.com'dan alınmıştır.

İktisadi Düşünce Tarihi

Bir toplumda insanların maddi ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı başka soruları doğurmuştur. Bunlar neyin üretileceği, kim için ve ne kadar üretileceği, nasıl üretileceğidir. Bu sorulara verilen cevaplar bireylerin nasıl algıladıkları ve değerleriyle ilgilidir. Toplumdaki bireylerin değerler sistemi ise o gün içinde geçerli olan modeller, teoriler ya da söylemlerden etkilenir. İktisat biliminde büyük söylemlerin sahibi olan iktisatçılar kitleleri etkilemektedir. İktisadi düşünce tarihinin işlevi ise burada belirlenmektedir. İktisadi düşünce tarihi iktisadi düşüncelerin zaman içinde nasıl çıktığı ya da söz konusu bilgilerin nasıl yerleşik hale geldiğiyle ilgilenir.

1. Eski Çağ Toplumlarında İktisadi Düşünce

apelasyon.comdan alınmıştır.

Eski çağ toplumları tarımla uğraştığı için kapalı toplumlardı. Pazara açılmayan ve köy toplumu gibi olan bu gruplar kendilerine üretip tüketiyorlardı. Eski çağ toplumlarında köylü toprağın sahibi değildi. Toprağın sahibi aristokratlar, devlet veya askerlerdi. Kölelik yaygın bir sosyal gerçektir. Kölelik her toplumda alt sınıfı oluşturuyordu. Özgür kesim çalışmayı ve her türlü iktisadi faaliyeti küçük görmüşlerdir. Toplumların en değer verdiği meslekler siyasi yöneticilik, askerlik, kahramanlık ve dini statüler olmuştur.

İlk çağ doğu toplumlarında iktisadi düşüncenin iki kaynağı vardır. Birincisi kutsal kitapların ahlaki norm ve dogmalarına ilişkindir. İkincisi ise devlet yönetimine ilişkin bir takım kurallar ve değerlendirmeler içinde yer alan iktisadi konularla ilgilidir.

Platonla aynı dönemde yaşamış olan Ksenofon (Xenophon) Oikonomikos adlı eserinde ev yönetimi üzerinde durmuştur. Servetin en iyi şekilde nasıl yönetileceğini anlatan bu kitap yönetim bilimi olarak da algılanabilir. Mali yönetimler kitabında Ksenofon kaynakların sabit olduğunu kabul etmekte ve iyi bir yönetim için önemli olanın beşeri sermaye olduğunu söylemektedir. Buna göre iyi bir yönetici yönettiği ev veya başka bir şey olsun iyi yönetmek durumundadır. Bununla birlikte lideri motive eden çıkarları olmakla birlikte bu çıkarlar servet elde etmeye yönelik olmamalıdır.

Eski Çağ Yunan filozoflarından olan Platon’un en önemli katkısı devletin kökeni ve toplumsal iş bölümü konusundaki görüşleridir. Platon Devlet adlı eserinde adalet üzerinde durmuştur. Platon’a göre insanın esas gayesi erdemdir. Erdemin toplumdaki yansıması adaleti devlet gerçekleştirecektir. Devlet adlı eserinde sürdürdüğü diyaloglarla ideal devleti tasvir etmiş ve kendisinden sonra gelen ütopyacı geleneğinde öncüsüdür.

Bazı tarihçiler iktisadi düşünce tarihinin Aristo ile başladığını düşünür. Ariston’nun eserlerinde sağlam mantık örgüsü ve sebep-netice ilişkisi görülür. Schumpeter’e göre de iktisadi analiz tarihi bakımından Aristo önemsiz bir düşünürdür. Aristo ve diğer eski çağ düşünürlerinin esas araştırma konusu site devletinin yönetimi ve ahlak konusudur.

 

2. Modern İktisadi Düşüncenin Doğuşu: Merkantalizm ve Fizyokrasi

analizportal.com’dan alınmıştır.

Merkantilizm 15. İle 18. Yüzyıl arasını kapsar. Ortaçağ ile Fizyokrasi arasında özellikle Batı Avrupa’da yaşayan bir iktisadi düşünce akımıdır. 17. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa ülkeleri ile deniz aşırı ülkeler arasında ticaret yapmak üzere büyük ortaklıklar kurulmaya başlandı. Özellikle deniz aşırı ticaret ve koloni hareketlerinin olmasıyla daha önce belirli bir düzeyde olan birikim artmaya başlamıştır. Belirli bir grup için ticaret öyle önemli hale gelmiştir ki bu durum devlete yansıyarak Merkantilist uygulamayı doğurmuştur. Kısaca “tüccarın kârı milletin karıdır.” politikası esas alınmıştır. Ulusal zenginliğin para miktarına bağlı olduğu düşünülmüş ve önemli birikimler sağlanmıştır.

Merkantilizm döneminde günümüzde uygulanan “devlet müdahaleciliğinin” temelleri atılmıştır. Merkantilistlere göre ticareti arttırmak ve düzenlemek için özellikle de ihracat hacmini artırmak için devlet, ülke sanayini düzenleyecek, gerektiğinde sanayi kuruluşlarını kuracak ve sanayi kesimini sıkı bir denetim altında bulunduracaktır.

Bu döneme Merkantilist sistem adını veren kişi Adam Smith’tir. “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde bu dönem düşüncesini eleştirirken kullandığı sözcük bu dönemin adı olmuştur. Merkantilizm Adam Smith’in tabiriyle “bir ulusun zenginliği”, dolayısıyla bir devletin gücünü ve itibar kazanmasını o ülkenin sahip olduğu ‘’altın veya gümüş’’ gibi değerli madenler fazlalığına dayandıran bir anlayıştır.

Merkantilizm her türlü zenginliğin kaynağını altın ve gümüşe dayandırdığı için ülkeler arası sık sık savaş olma olasılığı olmuştur. Dünya ticareti ise zaman zaman kısır bir döngüye girmiştir. Merkantilist dönemde sağlanan başarılarının yükünü işçiler ve köyülüler taşımıştır. Sanayi ve ticarete önem verdiği içim Merkantilizm tarım iyice zayıflamıştı. Köyden kente göçler artmış. Ayrıca merkantilizmin devlet müdahalesi hoşnutsuzluk yaratmaya başlamıştı. Sonuçta tüm bunlara karşı olarak Fizyokrat düşüncenin doğmasına neden olmuştur. Bu akımın teorisyenleri iktisadi ve sosyal faaliyetleri düzenleyen müdahalelerin azaltılmasını ve bu alanda özgürlüklerin genişletilmesini savunmuşlardır. Fizyokratlara göre evrende bir doğal düzen vardır. Dolayısıyla sosyal ve ekonomik hayatı düzenleyen doğal yasalar bulunmaktadır. Bu yasalar keşfedilmeli ve uygulanmalıdır. Bundan dolayı Yunanca doğa gücü anlamına gelen “Fizyokrasi” adını kullanmışlardır. Fizyokratlar böylece merkantilistlerin aksine bireylere ekonomik faaliyetlerde sonsuz bir serbesti tanınmasından ve özel mülkiyetten yanadırlar. Bunu “Bırakınız yapsınlar! Bırakınız geçsinler!” cümlesi ile açıklamışlardır.

Fizyokratlar reformcu fikirleri ile 1789 Fransız ihtilali arifesinde monarşiye ve merkantilist politikanın Fransa’da yarattığı olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı. Bu nedenle Fizyokrasinin Fransız İhtilali’nin hazırlayıcısı olduğu yönünde düşünceler mevcuttur. İlk liberaller olarak nitelendirilen Fizyokratlar Klasik ve Neoklasik iktisat okullarının gelişiminde büyük önem taşır.

 

3. Klasik Okul

internettinabi.com’dan alınmıştır.

İktisat bilimini 18. yüzyıl Batı Avrupa’sında etkili bir dünya görüşü olarak kabul görmüş liberal doktrinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Liberal düşüncenin gelişiminde 17. ve 18. Yüzyıl “Aydınlanma Felsefesi” ve “Rasyonalizm” temel teşkil etmiştir. Aydınlanma felsefesi insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış ve hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın değişiminde felsefi başlatıcı olmuştur. Aydınlanma hareketi içerisinde yer alan ana düşünce insanları dinin temsil ettiği geleneksel düzenden kurtarmak ve onun yerine aklı ikame etmektir. Aydınlanma felsefesinin kaynağını Rönesans felsefesinin ortaya koyduğu ilkeler ve reformlar oluşturmuştur. Rönesans hareketi insan, toplum, bilim, sanat, din, tarih ve tüm siyasal ve sosyal olgulara bakışı değiştirmiştir. Rönesans ve Reform hareketlerinin yol açtığı özgür düşünce, bilimde ve teknik alanda gelişimlere ortam hazırladı. Coğrafi keşiflerin başlattığı sömürgecilik hareketleri ile Avrupa zenginleşti. Teknik gelişimlerin gelişmesiyle üretim alanında uygulanmasıyla Sanayi Devrimi doğdu. Sanayi Devrimi’nin yarattığı ortamla burjuvazi güçlendi. Özgürlük her alanda yayılmaya başlamıştır ve kendi felsefesine uygun bir devlet anlayışı önem kazanmıştır. Sanayi devrimi kapitalistleşme, serbest girişim, özel mülkiyet alanlarında gelişmeler, liberalizmin ekonomik bir tabana oturmasına neden olmuştur.

Sanayi Devrimi ile hem Fransa hem İngiltere’de yeni gelişen girişimci sınıf her türlü ticari sınırlamalara, merkantilist döneminde yaratılan tekellere, devlet otoritesine, ayrıcalıklara, soyluların toprak mülkiyetinden doğan gücüne karşıydı. Girişimci sınıf çıkarları için, bireyciliğe dayalı, ekonomik ve siyasal alandaki özgürlükleri güvence altına alan, piyasa ekonomisinin doğal işleyişine dayalı, devletin ekonomiye müdahalesinin minimum olduğu bir dünya görüşü benimsiyordu. Bu dünya görüşünü haklı gösterecek yeni bir felsefenin temelleri ise iktisatçılar tarafından atıldı.

 

4. Sosyalist Düşüncenin Doğuşu ve Marksizm

evrensel.net’ten alınmıştır.

Hem Ortodoks hem de heterodoks iktisadi düşünürlerinin cevaplamaya çalıştıkları temel soru nasıl bir ekonomik sistem ve bu sisteme bağlı kurumlarla ekonomik etkinlik, verimlilik, eşitlik ve büyümenin nasıl sağlanabileceği olmuştur. İnsanların refahını ve mutluluğunu sağlayacak en iyi ekonomik sistem nedir? Tavsiye edilen iki ekonomik sistem vardır. Kapitalizm ve sosyalizm.

Çoğu iktisadi düşünüre göre refah ve mutluluğun en yüksek olacağı ekonomik sistem serbest piyasa modeline dayalı kapitalist sistemdir. Düşünürler bu sistemin nasıl ortaya çıktığını ve nasıl çalıştığını ortaya koymaya çalışmışlardır. Kapitalizm tarihsel süreç sonucu oraya çıkan bir sistemdir. Kapitalizmde ekonomik karar alıcı bireylerdir ve bireyler aynı zamanda farklı piyasalarda tüketicilerdir. Bu sistemde çoğu ekonomik kaynak özel mülkiyet altındadır.

Kapitalizmin alternatifi sosyalizm olmuştur. Sosyalizm kapitalizmin aksine öncellikle teorik olarak ortaya koyulmuş. Daha sonra bazı toplumlar tarafından uygulamaya koyulmuştur. Sosyalist sistemde ekonomik karar alma, kayakların kontrolü ve dağılımı çoğu ekonomik kaynağın sahipliği bireylere değil de onlar adına devlete verilmiştir.

Modern sosyalist düşüncenin temelleri feodal toplumun yıkılıp sanayileşmenin geliştiği ve bunun sonucunda kapitalizmin kendine has sosyal sınıflar oluşturduğu 18. ve 19. yüzyılda kapitalist toplumun yaratmış olduğu olumsuzluklara tepki ve alternatif bir sistem çabası olarak görmek mümkündür.

Antik Yunan’da Eflatun, içinde yaşadığı toplumsal sisteme alternatif hayali bir devlet ve toplumsal yapı önerisinde bulunmuş ve mülkiyetin ortak olmasını savunmuştur. Eflatun hayal ettiği ideal toplumda askerler ve filozoflardan oluşan hakim sınıfın mülk sahibi olmasına karşı çıkmış ve hakim sınıfın toplumun daha önemli sorunlarına öncelik verebilmesi ve çıkar çatışmalarının olmaması için toplumda mülkiyetin ortak olması gerektiğini savunmuştur. Ve 19. yy. öncesi sosyalist düşünce bir diğer yaklaşım Thomas More (1478-1535)’dan gelir. More “Utopia” isimli eserinde mevcut toplumsal düzene isyan etmiş ve özel mülkiyetin olmadığı daha adil bir toplum hayalini ortaya koymuştur. More’a göre toplumsal sorunların temelinde özel mülkiyet sisteminin varlığı yatar. Din ve cinsiyet ayrımı olmayan adasında mülkiyet ortaktır. Üretime herkes katılacaktır ve lüks mallar üretilmeyecektir. Üretimin amacı hayali devletin ihtiyaçlarını karşılamak olacaktır. Endüstri devrimi sırasında kapitalizm tüm kurumlarıyla daha oluşmadan önce bazı düşünürler erken vahşi kapitalizmin ortaya çıkarmış olduğu, bireyler ve toplum üzerinde yaratmış olduğu arzulanmayan durumları görerek bu sisteme karşı çıkmışlardır. Marx öncesi olarak adlandırdığımız düşünürler çoğunlukla filozoflar ve moralistlerdir (etikçiler). Bu düşünürler kapitalizmin eleştirisini yapmış fakat sosyalist sistemin nasıl ortaya çıkacağı ve kurumları ile beraber bu sistemin nasıl işleyeceğini ve temellerini ortaya koyamamışlardır. Bu sebeple bu düşünürler Marx tarafından ‘’ütopik sosyalistler’’ olarak adlandırılmıştır.

David Ricardo’nun ekonomik görüşlerinden etkilenen/yararlanan Karl Marx klasik yaklaşımının birçok elementini analizlerinde kullanmış fakat bu görüşleri farklı bir perspektifte ve yeni analitik düşünceleri de ekleyerek sunup klasik teoriden ve onun çıkarımlarından tamamen farklı sonuçlara ulaşılmıştır.

Marx’a göre kapitalizm dahil tüm ekonomik sistemler doğası gereği sınıf çatışmalarına gebedir ve kapitalizmde bu çatışma piyasa güçleri tarafından ortadan kaldırılamaz. Klasiklerden farklı olarak sınıf çatışması kapitalistlerle toprak ağaları arasında değil de kapitalistler(burjuvazi) işçi sınıfı (proletarya) arasında olduğunu savunur.

 

5. Marjinalizm Ve Neoklasik İktisat

yenisafak.com’dan alınmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından sonra klasik iktisadi düşüncenin açmalarını ve eleştiriye konu olan noktalarını gözden geçiren marjinalistler ve daha neoklasikler olarak bilinen yeni bir iktisat yaklaşımı ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın son 30 yılı, 1870 ile 1900 arası, bugün iktisat ders kitaplarına girmiş olan mikro iktisat başlığı altında gösterilen alan doğmuştur. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisini savunun klasik iktisadın özü korunarak, yöneltilen eleştirileri karşılamaya yönelik yeni yöntemler ve kavramlar geliştirildi.

Bu yeni akımın temel ilgi noktası, ekonominin temel iki aktörü olan tüketici ve üreticilerin karar verme mekanizmalarının ve bunun sonucu olarak ekonominin işleyişinin nasıl açıklanabileceğidir.

1890 yılında Alfred Marshall bu yeni analitik kavramın kullanıldığı teori formüle etmiştir. Marjinal çözümlemenin yaygınlaşması sonucunda mikro iktisat gelişmiş ve makro iktisat gelişememiştir.

Neoklasik iktisat temelde denge iktisadıdır. Walras, Pareto ve Edgeworth genel denge modeli üzerine çalışmışlardır. Ama hem daha kolay anlaşılabilir hem de daha yaygın uygulama alanı olan Marshall’ın geliştirdiği kısmı denge modelleridir.

Neoklasik iktisat iki temel aksiyom üzerine kurulmuştur. Bunlardan birisi maksimizasyon diğeri rasyonellik ilkesidir. Bu iki ilke esasında tüm insanların isteklerini karşılayamama anlamında kıt olan kaynakların, nasıl, kim tarafından ve ne miktarda sahiplenebileceğinin kararlaştırılabilmesi için insan iradesinin devreye sokulması durumunda ortaya çıkacak seçimin mantığını açıklamaya çalışmaktadır. Bu sebeple iktisatta seçim ve kıtlık kavramları anahtar işlev görmektedir.

 

6. Kurumcu İktisat Ve Tarihçi Okul

iibf.batman.edu.tr’den alınmıştır.

İktisadi düşünce tarihinde kurumculuk, iktisadi sistemlerin ve süreçlerin temelini bireylerin değil, kurumların oluşturduğunu ve bireylerin bu kurumların etkisinden bağımsız olarak ele alınamayacağını savunan yaklaşımının genel adıdır. Kurumculara göre, yerleşik iktisadın yaptığı gibi, iktisadi hayata yön verdiği düşünülen bireysel isteklerin, tercihlerin, seçimlerin veri olarak alınması doğru değildir. Çünkü ona yön veren kurumlardır. Bu yüzden kurumculara göre öncelikli olarak bireylerin karar ve davranışlarına çerçeve oluşturan kurumları anlamak gerekir. Kurumların belirleyici olduğu kabulü, doğal olarak, iktisat biliminin sadece inceleme konuları değil, inceleme biçimini ve incelemede kullanılan kavramsal araçların da değişimini gerektirmektedir. Bu yüzden kurumsal iktisat yeni bir iktisadi terminoloji önermektedir.

Öncellikle kurum kavramını incelemek gerekir. Çünkü kurum kavramı günlük kullanımdan farklı olarak kullanılmıştır. Günlük dilde kurum, kuruluş, tesis, evlilik, aile, mülkiyet gibi insanlar tarafından oluşturulan şeyleri ifade etmek üzere kullanılır. Sosyal bilim literatüründe kurum dendiğinde birey davranışlarının meşruiyet sınırlarını belirleyen yaptırım gücüyle desteklenen inanç ve kurallar bütünü akla gelmektedir. Dolayısıyla bir kurumdan bahsetmek için yazılı veya yazılı olmayan, birbirini destekleyerek bir bütünlük oluşturan ve göreli olarak sürekliliği olan kurallar dizisi ile bu kuralların öngördüğü biçimde hareket edilmesini temin eden bir yaptırım mekanizmalarının bulunması gerekir. Burada önemli olan yaptırım gücüdür. Yaptırım gücü olmayan kurallara kurum diyemeyiz.

Kurumları da “formel kurular” ve “enformel kurumlar” olarak ikiye ayırabiliriz. Formel kurumlar devletin yaptırım gücü olan kurumlardır. Enformel kurumlar ise devletin yaptırım gücüne ihtiyaç duymadan varlığını sürdüren kurumlardır. Bir toplumda enformel ve formel grupların birbirini desteklemesi ve tamamlaması ekonomik faaliyetlerin işlem maliyetini düşürür.

Kurumcu iktisatçılar, iktisadi hayatı biçimlendiren kurumların dikkate alındığı çözümlemeler yapmakta, zamanla değişen yeni yeni yaklaşımlar gündeme getirmektedir. Bu yüzden tek bir kurumcu iktisat teorisi bulunmadığı gibi kavramların tanımlarında ve açıklama modellerinde de birbirinden farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar yeni iktisat okullarının ortaya çıkmasında zemin oluşturmuştur. Bu yüzden kurumcu iktisat da kendi içinde farklılaşma ve evrim halindedir. Bu durumda yeni kurumcu iktisat ve yeni kurumcu iktisat olmak üzere iki ana kurumcu ekolden bahsedebiliriz.

Eski kurumculara göre, rasyonel iktisadi aktörler üzerine kurulu neoklasik yaklaşım tamamen terk edilerek, yerine iktisadi davranışın kültürel bağlam içinde meydana geldiğini varsayan yeni yaklaşım konmalıdır. Fakat yeni kurumcuların çoğu rasyonel tercih üzerine kurulu standart neoklasik yaklaşım, tamamen terk edilmek yerine yeniden düzenlenmeli ve genişletilmelidir. Eski ve yeni kurumcular arasında en temel fark budur.

 

7. Keynes Ve Keynesyenler

fee.org’dan alınmıştır.

İnsanoğlunun dış dünyaya bakışında iki farklı pencere, iki farklı düşünüş ve yaklaşım biçiminden, kısaca iki farklı zihniyetten bahsedebiliriz. Biri serbestliği diğeri kontrol ve denetimi esas alan bu iki zihniyetin felsefi, siyasi ve ideolojik görünümleri kadar iktisadi görünümleri de mevcuttur. Çeşitli düzlemlerdeki görünümleri merkeziyetçilik- ademi merkeziyetçilik, kolektivizm- bireycilik, otoriteryanizm-özgürlük, içe kapanmacılık- dışa açılmacılık şeklinde sıralanabilecek olan zihniyet farklılaşmasının ya da karşıtlığın iktisattaki üzdüşümü, piyasa yaklaşım-kumandacı yaklaşım veya serbest ticaret-korumacılık şeklinde karşımıza çıkan karşıtlıktır. Denenebilir ki, modern iktisadın tarihi serbest piyasacı yaklaşım ile müdahaleci- kumandacı yaklaşımın mücadelesinin tarihidir.

Bu şekilde bakıldığında iki farklı yaklaşımın öne çıktığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, temelde serbest piyasaların etkin, optimal, bir anlamda “adil” çözümler üreteceğini vurgulayan, “denge yaklaşımı” olarak da adlandırılan, “klasik yaklaşım”dır. Bu yaklaşım, piyasaların kendi haline bırakıldığında dengeye yöneleceğini, dengenin ücret ve fiyatların esnekliği sayesinde sağlanacağını kabul etmektedir. Bunun alternatifi olan ve “dengesizlik yaklaşımı” ya da “Keynesyen yaklaşım” olarak adlandırılan ikinci yaklaşım ise piyasanın kendiliğinden dengeye gelmeyeceğini, ücret ve fiyatların esnek olmadığını, iş gücü piyasalarının kurumsal düzenlemeler tarafından belirlendiğini, ekonomik sorunların çözümü için dışarıdan müdahalenin gerekli olduğunu ileri sürmektedir.

Klasik yaklaşım 1770’lerden 1870’lere, Klasik okulun birçok bakımdan devamı sayılabilecek Neoklasik yaklaşım ise 1870’lerden 1. Dünya Savaşı’na (1914) kadar iktisadın egemen paradigması olmuştur. İktisat literatüründe Klasik Yaklaşımın egemenliğinin sarsılmasının ve dengesizlik yaklaşımının ön plana çıkmasının en önemli nedeni, 1929 yılında patlak veren “Büyük Bunalım”dır. İki dünya savaşı arasında ABD ve Avrupa hemen hemen tüm ülkeleri vuran ve işsizlik oranlarının rekor düzeylere ulaşmasına neden olan bu kriz, Klasik yaklaşımının politika önerileriyle aşılamayınca serbest piyasa fikri sorgulanmaya başlanmıştır.

Bunalım dönemleri her zaman yeni arayışları tetiklemiş, yeni alternatiflerin ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. Bu bağlamda 1929 Büyük Bunalımı da iktisatçılar arasında yeni arayışların başlamasına sebep olmuştur. Bu dönemde Keynes, 1936 yılında yayımlandığı ‘’İstihdam, Faiz ve Genel Teorisi’’ adlı eserinde Klasik okulun kapsamlı bir eleştirisini yapmış, “Büyük Bunalım” gibi derin bir ekonomik kriz meydana geldiğinde, piyasa güçlerinin tek başına bu durumun üstesinden gelemeyeceğini belirterek piyasayı kendiliğinden dengeye getiren bir mekanizmanın varlığını reddetmiş, devlet müdahalesinin şart olduğunu vurgulamıştır.

Yani 1929 bunalımının etkisiyle borsalarının çöktüğü, bankaların battığı, işyerlerinin kapandığı, milyonlarca insanın işsiz kaldığı ve herkesin bir kurtarıcı beklediği bir ortamda, piyasayı kendi haline bırakmayı öğütleyen Klasik öğretiye duyulan kuşkuların giderek tırmandığı bir ortamda Keynes ortaya çıkmış, Klasik öğretilerin o gün ki koşullarda artık geçerli olmadığını ileri sürmüştür.

 

8. Monetarizm Ve Yeni Klasik İktisat Teorisi

borsanasiloynanir.co’dan alınmıştır.

1929 Bunalımı sonucu eksik istihdama yönelik açıklamaları ile ün kazanmış olan Keynesgil iktisat 1940’lı yıllardan itibaren eleştirilmeye başlanmıştır. Özellikle Chicago üniversitesinin mensubu iktisatçılardan Milton Friedman ve yakın çevresindeki iktisatçıların alternatif görüşleri, 1970’lerde ortaya çıkan stagflasyon krizinin Keynesçi politikalarla çözümlenmemesi durumunda yükselişe geçerek iktisattaki Monetarizm/ Keynesyen iktisat tartışmalarını doğurmuştur. Keynesgil teorinin parayı ve fiyatlar genel seviyesindeki değişiklikleri ihmal eden analizlerine yönelik doğan bu tepkisel akım, “Parasalcılar” veya “Monetarizm” olarak adlandırılmaktadır.

1968’de İsviçreli iktisatçı Karl Brunner (1926-1989)’in Federal Reserv Bank Saint Louis Review’de yayınlanan makalesinde “Monetarizm” kavramını ilk kez kullanarak 1920’lerde bilinen ve sonra unutulan para prensiplerini başka bir deyişle klasiklerin miktar teorisini yeniden hatırlatmıştır.

Monetarizmin temel özelliği, klasik iktisadın “paranın etkisizliği” öngörüsünü kabul etmesi ve Keynes’in uzun dönemi ihmal etmesini ve kamu müdahalelerini içeren politikalarını eleştirmeleridir.

Monetarizm, nominal milli gelir düzeyinin belirlenmesinde ve değişmesinde parasal faktörlerin önemini vurgulayan doktriner bir yaklaşımdır. Monetaristler, Chicago okulunun ilk kuşak temsilcileri gibi liberal piyasa ekonomisini savunmuşlardır ve devletin ekonomik yaşama müdahale etmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Serbest piyasanın gücüne, rekabete, ekonomik özgürlüklere ve özel mülkiyete olan güven ve inanç ikinci kuşak Chicago okulu üyeleri olan Monetaristlerce de devam ettirilmiştir.

 


Kaynakça

Doç.Dr.Dilek Seymen, Merkantalizm ve Fizyokrasi

Yrd.Doç.Dr. Cahit AYDEMİR-Dr.Hüseyin Haşimi GÜNEŞ, Merkantalizmin Ortaya Çıkışı,2006

A.Ersoy, İktisadi Teoriler ve Düşünceler Tarihi, Nobel Basım Yayın, 2008

Prof. Dr. Cem EROGUL, Marksizmin Günümüzde Geçerliliği

EMMANUELLE BÉNICOURT BERNARD GUERRIEN, Neoklasik İktisat Teorisi, İletişim Yayınları

Özge KAMA, Yeni Kurumsal İktisat Okulunun Temelleri, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 13/2 (2011). 183-204

DENİZ T. KILINÇOĞLU – EMRE ÖZÇELİK, John Maynard Keynes… Yine, Yeniden, İletişim Yayınları