iktidar
neoldu.com'dan alınmıştır.

İktidar

Özet

İktidar, toplumsal yaşamın her safhasında rahatlıkla karşılaştığımız bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İktidar kavramı her ne kadar çeşitli şekillerde anlamlandırmalar aracılığı ile açıklanmaya çalışılmışsa da yetersiz ve eksik kalmıştır. Bu anlamda Foucault ve Weber’in çalışmaları, iktidar kavramının tatmin edici seviyede açıklanmasına ve güç kavramının etkisinin üzerine çıkarak daha geniş içeriği olan bir anlam kazanmasına yardımcı olmuştur. Weber’in çalışmaları üzerine meşruiyet teorilerinin sınıflandırılması, iktidar kavramını sıkıştığı dar kalıptan çıkaran ve asıl mahiyetini kazanmasına destek olan faaliyetlerden birisidir. İktidar, araçları, iktidara geliş yöntemleri, öğeleri ve teorileri geniş bir içerik yelpazesine sahiptir. Bu içerik bir bütünlük içerisinde incelenmeli ve yine bir bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir.

Anahtar Kelimeler: İktidar, Weber, Otorite, Güç, Meşruiyet

Giriş

İktidar denilince ilk olarak akla güç kavramı gelse de iktidar, içerisinde güç unsurunu da bulunduran fakat sınırları bundan ibaret olmayan geniş kapsamlı bir olgudur. İktidara sahip olmak isteyen kişi veya grupların iktidarı elde etme yolları farklılık gösterebileceği gibi bu iktidara geliş yöntemleri doğrudan iktidar sürekliliklerini de etkilemektedir. İktidarın temel kaynağı güç olmasına karşılık, bütün iktidarın güç unsuru üzerine bina edilmesi de sakıncalı bir durum yaratacaktır. İktidar hassas bir denge üzeredir ve bu denge iyi gözetilmelidir. İktidar terazisi; güç, rıza, benimseme, ikna etme gibi unsurları içerisinde barındırmaktadır ve bu terazinin bir kefesine yüklenmek onun alt üst olmasına sebebiyet verecektir. Asli unsur olan güç her zaman elde bulundurulması gereken bir güvencedir fakat en ön planda ve her koşulda güç unsurunu kullanmak razı olma ve benimsemeye zarar verecektir. İktidar içerisinde bulundurduğu bütün unsurlarla kolektif bir biçimde çalışmak zorundadır. Çünkü yalnızca bu şekilde iktidar sağlıklı bir zemine oturmuş ve sürekliliğini koruma altına almış olur. İktidarı elinde bulunduran kişi veya gruplar, iktidar sahibi oldukları topluluğu iyi okumalı, takip etmeli ve tabiri caizse hep dirsek teması mesafesinde kalmalıdır. Çünkü iktidar bir razı etme makamıdır ve bu özelliği her daim diri tutmalıdır.

1. İktidar Kavramına Genel Bir Bakış

Toplumsal bir olgu olarak, yaşamın birçok alanında ortaya çıktığı için iktidara ilişkin kapsayıcı bir sınıflandırma yapmanın oldukça zor olmasının yanı sıra toplumsal yaşamımızın psikolojik, iktisadi, siyasi, dini alanları gibi hemen her alanda da karşımıza çıkan ilişkilerden doğan bir gerçekliktir[1].

Yaşadığımız toplumsal hayata ve toplumsal ilişkilere baktığımızda da her alanda birtakım eşitsizliklerin ve farklılıkların olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Hayatın her alanında görülebilen bu eşitsizlik durumu, bireylerin ve bireyler arası ilişkilerin kurumlaşmış biçimi olan örgütlerin farklı statüde bulunmalarına, toplumsal hayatın işleyişinde değişik işlevler üstlenmelerine imkan tanır ve böylelikle bu karmaşık yapıdaki eşitsizlik ve farklılıklar; insanların birbirlerini etkilemeleri, bazılarının bulundukları statü ve sahip oldukları bazı araçlar nedeniyle diğerlerinin üzerinde belirleyici oldukları, onların davranışlarını kendi arzularına göre yönlendirdikleri, bazılarına yapma, bazılarına ise yapmama hususunda etkili oldukları gözlemlenmektedir[2]. Bu yapıda etkileyen ve etkilenen unsurları ön plandadır. Etki alanına sahip olan; yani etkileneni tesiri altına alan ve yönlendiren, muktedir olan aktöre iktidar denilmektedir.

Anlam ve etki bakımından çok büyük bir alana sahip olan iktidar kavramı üzerine düşünürler farklı farklı tanımlamalar yapmışlardır. Sartori, iktidarın “bir yetki kullanımı” olduğunu belirterek; ana ayırımını “iktidarı elinde tutanlar”, “kullananlar” ve “diğerleri” olarak yaparken, Dahl; iktidara para gibi araçsal bir nitelik yükleyerek iktidarı, “zorlayıcı etki” olarak tanımlamıştır ve ayrıca iktidarın, “başkalarının davranışlarını kontrol edebilme kapasitesi’’ veya Weber’in yaptığı gibi; “toplumsal ilişkiler çerçevesinde bir iradenin, ona karşı gelinmesi halinde bile yürütülmesi imkânı” gibi tanımları da bulunmaktadır[3].

Genel olarak iktidar kavramını tanımlayacak olursak; yönetme erklerini elinde bulunduran, etki alanına sahip olan ve kendi direktifleri doğrultusunda etkisi altında olan aktörleri, emir yahut rıza aracılığıyla yönlendirebilme kudretine haiz olan bir yapı diyebiliriz. Kısaca iktidar, başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönlendirebilme gücüdür diyebiliriz ve iktidar temelde bir kontrol ilişkisidir[4].

Bir ağ ilişkisi olan iktidar her düzeyden ilişkinin içinde mevcut olduğundan basitçe bir “baskı” altına alma ve baskı uygulama mekanizması değildir ve sanıldığının aksine iktidar, yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir press makinesi olmayıp, bilakis, aşağıdan yukarı doğru işler[5]. Toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak iktidar yaşamın her alanında, gruplar arası ilişkilerde karşımıza çıkan bir olgudur. Bir babanın oğlu üzerindeki etkisi, siyasi partilerin genel başkalarının parti mensupları üzerindeki etkisi, öğretmenin öğrencileri üzerindeki etki ve yönlendirmeleri bile basit anlamda iktidar ilişkilerine örnek olarak verilebilmektedir. İnsan doğası gereği başkalarını etkisi altına alma, yönlendirme, arzuları doğrultusunda hareket ettirme ve davranışlarını kontrol etme isteği gibi eğilimlere sahiptir. Buradan yola çıkacak olursak iktidarı insanın doğasında aramamız gerekmektedir. İktidar sahibinin muktedirliğini de yaptırım gücü belirlemektedir.

Yani iktidar sahipleri kendi isteklerine karşı konulduğu durumlarda bile bir davranışı muhatabına yaptırabilme gücüne sahip olduğu derece güçlüdür. Yani iktidar her türlü direnme ve karşı konulma sonucu bile istediklerini yaptırabiliyorsa güçlü bir iktidardır.

Bunun yanı sıra yalnızca her istediğini yaptıran iktidar büyük iktidardır yahut güçlü iktidardır demek yanlış olacaktır. Güçlü iktidar aynı zamanda istemediğini yaptırmayandır. Yani iktidarın etkisi altında bulunanlar her türlü istek ve arzularına rağmen kendi üzerinde bulunan iktidarın sınırlandırmaları sonucunda yapma arzusunda olduğu işi ister kendi rızasıyla ister emir doğrultusunda yapmaktan vazgeçiyorsa, bu iktidarın gücü ve tesirinin yüksek olduğunu göstermektedir.  Fakat iktidarın etki ve meşruiyeti bağlamında değerlendirecek olursak zorlama ile itaatin aynı değere karşılık geldiğini söylemek mümkün olmayacaktır.

Bunun yanı sıra iktidara sahip olmak, bir etki alanı oluşturabilmek ve davranışlara yön verebilmek için bir takım nitelik ve kazanımlara sahip olmak gerekmektedir. Çünkü diğerlerine göre bir farklılığa ve herhangi bir araca sahip olmayan birinin diğerleri üzerinde bir etki meydana getirmesi, davranışlar üzerinde kontrol kurması düşünülemez ve bu araçlar zenginlik, fiziki güç, silah gücü gibi maddi unsurlar olabileceği gibi bilgi, yetenek, kişilik özellikleri gibi soyut nitelikli araçlarda olabilir[6]. Bu durum aynen kişilerin toplumsal yapıda yer aldıkları statülere benzemektedir. Bazıları doğuştan gelen yetenek ve beceriler olduğu gibi bazıları ise sonradan gayret ve çalışma sonucunda elde edilen ya da toplum tarafından kendisine atfedilen kazanımlardır. Bütün bu yetenek, bilgi, birikim ve kazanımların sonucu bir etki meydana gelmektedir. Fakat iktidarın tek kaynağı statüdür denemez. Statü ancak iktidarın gücünü etkileyen bir araç olarak değerlendirilebilir. İktidar ve güç kavramları zaman zaman aynı anlamı taşıyormuş gibi algılansa da bunu doğru kabul etmek mümkün değildir. Kendilerine yüklenen anlamsal yakınlık doğrultusunda birbirleri yerine de kullanılan iktidar ve güç kavramları genel anlamda aynı manaya gelmemektedir.

İktidar içerisinde gücüde barındıran geniş bir tanıma sahiptir ve içerisinde gücü barındırması sebebi ile anlamını içerisinde barındırdığı tek bir unsura indirgemek son derece yanlış ve eksik olacaktır. İktidarın içerisinde bulundurduğu güç kimi zaman fiziksel güce yani zorlamaya dayansa da kimi zaman ise kabul etme, kabullenmeye dayanan rızaya dayanmaktadır. Gücün yarattığı sonuca bakacak olursak rıza ile zorlama arasındaki farkı görmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ikisi de iktidarın arzu ettiği sonucun doğmasına yardımcı olmaktadır. Fakat iktidarın sürekliliği ve meşruiyeti bağlamında yaklaşırsak aradaki farkı net olarak görmemiz mümkündür. Rızaya dayalı bir iktidar en güçlü şekilde bir üst otorite olarak yerini alacak ve sürekliliğini koruyacaktır. Bunun yanı sıra zorlama ve cebre dayalı bir iktidar en ufak bir güç kaybında uğrayacağı direnmeye karşı yerle bir olacaktır. İşte tam da burada karşımıza; iktidarı belirleyen, çeşitlendiren, güç ve etkisinin yorumlanmasına yardımcı olan ve meydana geliş sürecini gösteren iktidarın öğeleri başlığı çıkmaktadır.

2.İktidarın Öğeleri

2.1. Güç ve Zorlama

İktidarın temel öğesi olan güç ve zorlama kısaca maddi üstünlüğü ifade ederken diğerlerine göre belli bir maddi üstünlüğe sahip olanlar, onların davranışlarını kontrol etme, yönlendirme yeteneği kazanırlar[7]. Bu üstünlüğü sağlayan pek çok araçtan söz etmek mümkündür. Fiziksel anlamdaki güç, maddi zenginlik, bilgi ve tecrübe üstünlüğü, statü gibi araçlar maddi üstünlüğü örnek olarak verilebilir. Bu araçlara sahip olanlar diğerlerinin üzerinde bir etki alanı oluşturabilmekte ve onları yönlendirebilmektedir. Güç ve zorlama her ne kadar iktidarın temel öğesi olarak görülse de tek başına yeterli olmayacaktır. Yalın güce dayanan iktidarın sağlam bir zemine oturtulduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü ufacık bir güç kaybında iktidarın sarsılması hatta yıkılması bile söz konusu olabilmektedir. İktidar güç kullanma tekeline sahiptir fakat tarihte hiçbir iktidar sürekli olarak güç kullanma ile varlığını sürdürememiştir (Özdemir, 2014)[8]

2.2. Benimseme

İktidarın varlığını yalnızca güce dayandırarak sürdürmesi olanaksız bir durumdur. Bu sebeptendir ki iktidar ancak güç ve zorlama olmaksızın, benimseme ve meşruiyetle, gücünü ve sürekliliğini koruyabilir. Yönetenlerin iktidarı yönetilenler tarafından gönüllü bir şekilde kabul edilmişse ve yönetilenler hiçbir zorlama olmaksızın iktidara gönüllü bir şekilde itaat ediyorlarsa bu iktidarın benimsenmiş olduğunu göstermektedir. İktidar az veya çok rıza ve itaate bağlıdır. Benimseme ve meşruiyetin artması, gönüllü itaatin görülmesi durumların da iktidarın otorite haline geldiği söylenebilmektedir. Yani yönetilenler iktidara, onun koyduğu emir ve yasaklara gönülden uyma eğiliminde iseler bu iktidarın otoriteleşmiş olduğunu işaret etmektedir.

Weber insanların iktidara karşı gösterdikleri itaatte dört farklı davranış tipinin olduğunu savunmuştur ve ona göre: insanlar amaçla ilişkili akılcı davranış, değerle ilgili ilişkili davranış, duygulara bağlı davranış ve geleneksel davranış olmak üzere dört farklı tipte davranış gösterirler ve bu çizgiden örnek verecek olursak; sınavda başarılı olmak isteyen bir öğrencinin derse çalışması amaçla ilişkili akılcı davranış, batmakta olan gemisini terk etmek istemeyen kaptanın davranışı değerle ilgili akılcı davranış, bir tartışmada kendini kaybeden bir kişinin rakibine tokat atması duygusal davranış ve otobüste yaşlı birine yer veren birinin davranışı geleneksel bir davranış olarak gösterilebilir[9].

3. İktidar Araçları

İktidarı ve kontrolü sağlamak amacıyla birtakım araçlardan yararlanıldığını söylemek mümkündür. Bu araçlar kuvvet kullanma, ödüllendirme ve ceza verme, propaganda, ekonomik kaynaklar ve meşruiyet sağlama olarak sıralanabilir. İktidarı sağlama ve yönetimsel kontrolü gerçekleştirme açısından son derece önemli olan bu tekniklerin her biri farklı iktidar gelişimlerine ve sürekliliklerine sebebiyet vermektedir.

3.1.Kuvvet Kullanma

Yukarıda da bahsedildiği üzere iktidarın en önemli aracı kuvvet kullanmadır ve en yüksek meşru cebir organı siyasal iktidardır. Kuvvet kullanma; asker veya polislerin uyguladığı, operasyonel anlamda fiziki açıdan olabileceği gibi tehdit ve baskı gibi manevi anlamda da olabilmektedir[10].

Örneğin bir banka soygununa müdahale eden polislerin soyguncuları derdest etmesi fiziki anlamda kuvvet kullanmaya örnek gösterilebilirken hiyerarşik olarak bir üstün astına baskı uygulaması ve bunun sonucunda istediğini yaptırması ise manevi kuvvet kullanmaya örnektir.

Kuvvet kullanma meşru olabileceği gibi yasalara aykırı, gayri meşru da olabilir. Örneğin trafik polisinin hatalı park eden araçlara park cezası yazması meşru bir kuvvet kullanmadır. Fakat kamusal alanda park yerlerine özel şahısların zorbalık yaparak fiziksel ya da manevi kuvvet kullanarak araç sahiplerinden para talep etmesi gayrimeşru bir kuvvet kullanma yöntemidir.

Kuvvet kullanma iktidarın en önemli aracıdır. Fakat bütün iktidarı kuvvet kullanma üzerine inşa etmek iktidarın sürekliliği açısından son derece sakıncalı olacaktır. Kuvvet kullanma her zaman var olması ve arka planda iktidarın can simidi mahiyetinde yer almalıdır. Diğer araçlarla kendi yapısını inşa eden iktidar netameli ve bunalımlı durumlarda kuvvet kullanma unsurunu gün yüzüne çıkarmalıdır.

3.2. Ekonomik İmkanlar

İktidarı elde etmek için kullanılan önemli araçlardan bir tanesi de ekonomik imkanlara sahip olmaktır. İktidara sahip olmak isteyen kişi veya gruplar sahip oldukları ekonomik imkanları tesiri ve yönlendirmesi altında almak istedikleri topluluğa karşı etkin kullandıkları takdirde iktidarı ele almaları mümkündür.

Geleneksel toplumlarda krallar veya sultanlar, ekonomik kaynakları öncelikle aile üyelerine, en yakın hizmetinde bulunanlara ve bürokrasideki kullarına dağıtırlardı fakat modern toplumlarda iktidarın ekonomik kaynakları belirli kurallara ve ilkelere bağlanmıştır[11]. Fakat yine de iktidarlar kaynakları belirli kişi ve kesimlere aktararak iktidarlarının sürekliliğini bu araçla sürdürmeyi tercih etmektedirler. Fakat bilgi ve birikimin yeterli olmadığı iktidarlarda ekonomik imkanların varlığı iktidarın sürekliliği açısından yeterli gelmemektedir.

3.3. Ödüllendirme

Yine bu çerçevede iktidarların bir takım unvan, şeref, rütbe, makam ve ödüller dağıtmaları da iktidarı sağlamanın ve sürdürmenin bir yolu olarak görülmelidir ve bu tür manevi rütbelerin dağıtılması veya geri alınması bir kontrol işlevi görmektedir[12]. İktidar gerekli gördüğü kişi veya grupları ödüllendirme yoluyla kendisine yakınlaştırmakta hem onları yüceltmekte hem de böylelikle kendi iktidarının sürekliliğini sağlamlaştırmaktadır.

Bir iktidar aracı olan ödüllendirme abartılmadan, uygun bir şekilde kullanıldığı takdirde meşruiyeti artırmakta ve iktidarın sürekliliğine katkı sağlamaktadır.

3.4. Propaganda

En temel anlamda bir ikna etme süreci olan propaganda olgusal olarak; eksik, yanlış, kasti ve tasarlanmış bir bilgi verme sürecidir ve sistematik uygulamaları ile bir grubu, topluluğu ya da bir bireyi zihni olarak yeniden biçimlendirmedir[13].

Propaganda yöntemiyle iktidarın sağlanması ve güçlendirilmesi mümkündür, özellikle diktatörlüklerde siyasal iktidarı elinde bulunduran liderin çeşitli propagandalarla halka olağanüstü bir varlık olarak sunulması ve kitlelerin bu yönde şartlandırılması onun iktidarını güçlendirmenin bir yoludur[14]. Bunların yanı sıra toplumda yankı uyandıracak sembol ve simgelerin siyasal iktidara sahip ya da aday olan kişi veya gruplarla özdeşleştirilme faaliyetleri de buna örnek olarak gösterilebilir.

Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan ikna tekniklerinin ve daha sonra totaliter rejimlerin ikna uygulamalarını tarif etmek maksadıyla kullanılan propaganda kavramı;  ilk başta ön yargılı düşünce ve fikirlerin genellikle yalan ve aldatmaca yoluyla yayılmasını sağlamak olarak nitelendirilmiştir ancak sonradan teorisyenler akademik anlamda araştırmaya başlayınca, propagandanın sadece kötülüğü ve totaliter rejimlerin malı olmadığını ve genellikle zeki aldatmacaların ötesinde bir şey olduğunu fark etmişlerdir[15].

Demokrasilerde bu teknik pek fazla kullanılmamakla birlikte yine de kamu politikalarının ve iktidar kadrolarının kitle iletişim araçlarıyla çoğu kez abartılarla sunulması mümkündür[16].

3.5. Meşruiyet

Her ne kadar iktidarın en önemli aracı olarak kuvvet kullanma gösterilse de iktidarı sağlamada ve sürekli hale getirmedeki en önemli araç meşruiyettir. Çünkü maddi araçlar ve değerler üzerine kurulu bir iktidar o maddi değer ve araçların kaybolması hatta en ufak eksilmesi ile sarsılabilmekte ve yıkılabilmektedir. Tarihi örnekler bize göstermiştir ki, hiçbir siyasi iktidar sürekli olarak gerçek güç kullanımı veya güç kullanma tehdidiyle var olamadığı gibi salt güce dayanan rejimler karar ve emirlerini güce başvurdukları sürece uygulatabilirler ama sonunda istikrarsızlığa düşmeleri kaçınılmaz olduğundan yöneticiler yönetmeyi sürdürebilmek için iktidarlarını meşru temellere oturtmaya, bir başka deyişle iktidarlarını otoriteye dönüştürmeye mecburdur[17].

 Maddi değerler, zora ve güce dayandırma, menfaat ve kazanç, kandırılma ve hatta dayatma ile ikna ettirilme yolu üzerine kurulan iktidarlar her ne kadar başlangıçta varlığını bu araçlar ile sağlamış olsalar da süreklilik kazanmak ve güçlerini muhafaza etmek için bir meşruiyet gereksinimi duymaktadırlar.

İktidarı sağlamada ve güçlendirmede en önemli araç olan meşruiyet; iktidarın meşru ve kabul edilebilir olduğu hakkında bir kanaat uyandırma anlamında, diğer iktidar tekniklerinden daha etkin ve devamlı nitelikte bir teknik olarak görülür[18].

İktidarın yaşam sürecini yarattığı meşruluk inancı ve imajı belirlemektedir. İktidara karşı gönüllü itaat varsa ve benimsenmişse meşruiyeti sağlamış demektir. İktidar bu meşruluğu korumak adına adımlar atmalı ve bu yönde adımlar attığı müddetçe iktidarını sürekli ve güçlü hale getirmektedir.

Eğer halkta iktidarın meşruluğu inancı yerleşmişse ve iktidar halk ilişkileri rızaya dayalı ise; iktidar otoriteleşmiş, kurumlaşmış demektir. Tarihte; kendilerini halka benimsetmek için bir dayanak bulmaya ve meşruiyetlerini temellendirmeye çalışan iktidarlar başarılı oldukları ölçüde meşru iktidar yani “otorite” olarak kabul edilmişlerdir[19]. Diğer araçların iktidar-halk ilişkilerini zorunlu itaat ya da mutlak ikna-teşvik yöntemi ile kurmasının yanı sıra meşruiyete dayanan iktidarlarda iktidar-halk ilişkisi bunlardan farklı şekilde meydana gelmektedir. Otoritenin salt iktidardan farkı verdiği emirleri insanların rızasına dayandırarak gerçekleştirmesidir ve bu nedenle halkın iktidara itaatini gösterir niteliktedir[20].

3.5.1 Max Weber’in Meşruiyet Teorisi

Weber “meşruluk” kavramını dar anlamda “hukuki geçerlik” karşılığında değil, sosyolojik anlamda “otoriteye tabi olanlarca beslenen inanç” karşılığında kullanmıştır ve Weber, meşru iktidar tipleri arasında iyi veya kötü olarak bir ayrım yapmamış sosyal gerçeklik alanında gözlediği olayları ve kategorileri normatif ölçülere bağlanmaksızın ve kişisel değerlendirmelere gitmeksizin tarafsız ve bilimsel bir metotla incelemiştir[21].

Buradan hareketle Weber meşruluk kaynaklarını; geleneksel, hukuki ve karizmatik olmak üzere üç başlıkta toplamıştır.

3.5.1.1. Geleneksel Otorite

Geleneksel otoritenin kaynağını ve bireylerin ona itaatini sağlayan kuralların temelini yani meşruiyetini, toplumun gelenekleri, inançları ve kutsalları oluşturur ve bunlar genelde yazılı olmayan ancak içsel olarak bireyleri bağlayıcı kurallardır[22].

Bu otorite tipinde siyasal iktidar meşruluğunu çok eski zamanlardan beri yerleşmiş olan geleneklerden ve bu geleneklerin kutsallığına karşı duyulan inançtan aldığından yönetilenler, iktidarı geleneklere uygun olarak elinde bulunduran ve kullanan yöneticilerin karar ve buyruklarına itaat etmeyi görev saymaktadır[23].

Uzunca süreler sonucu meydana gelen gelenekler toplumu genel katılıma zorlarken, dışarısına çıkmayı da bir o kadar zorlaştırmaktadır. Bu sebepten dolayıdır ki geleneksel otoriteye toplu itaat görülmektedir. Geleneksel otorite anlayışında, iktidara itaat etmemek, aynı zamanda kutsala karşı çıkmak anlamına da geldiğinden her zaman mutlak bir itaat söz konusudur ve bu sonuç, işlevsel yerine kişisel ilişkiler çerçevesinde hükmeden iktidarların sınırsızlığını ve keyfiliğini de beraberinde getirebilmektedir[24].

Weber’in  “en yaygın ve ilkel” otorite tipi olarak tanımladığı bu otoriteye  zamanımızda saf şekliyle rastlamak pek mümkün olmasa da bazı kalıntılarını, açık veya örtülü izlerini modern siyasal sistemlerde hâlâ görebilmekteyiz[25].

3.5.1.2. Karizmatik Otorite

Karizmatik Otorite liderin kutsallık ya da olağanüstülük niteliklerine dayanır. Weber, karizma kavramını, bir kişiyi sıradan insanlardan ayıran ve onu olağanüstü, kutsal ya da bazı özel güçlere sahip konuma getiren nitelikler anlamında kullanmaktadır ve bu karizma “kişisel” olabileceği gibi “ailesel” de olabilir[26]. Liderin gerçekten bu niteliklere sahip olup olmaması o kadar önemli değildir, önemli olan halkın buna inanmasıdır ve geniş halk tabakalarında liderin olağanüstü birtakım niteliklere sahip olduğu yolunda bir inancın uyanması, onun bir “karizma” halesi (aylası) ile çevrelenmesi ve iktidarına yaygın bir destek sağlaması için yeterlidir[27].

Karizma kişisel özelliklerden ve ailesel statüler aracılığıyla kişilere yüklenebileceği gibi bazen kurumlarda karizmatik olabilmektedir. Avam Kamarası buna en güzel örnektir. Halk karizmatik olarak algıladığı kişi veya kurumlara yani karizmatik otoriteye tam bağlıdır. Örneğin İngiliz halkı, her ne olursa olsun, üyeleri ne kadar değişirse değişsin Avam Kamarası’nın İngiliz halkı ve devletinin iyiliği, refahı ve güvenliği için çalışacağı inancına sahiptir. Bu kurumlarında karizmaya sahip olabileceğini gösterirken aynı zamanda da toplumun karizmatik otoritelere bağlılık derecesini açığa çıkarmaktadır.

Fakat karizmatik otorite geleneksel ve hukuki otorite tiplerine nazaran daha kısa ömürlüdür. Bunun nedeni de açıktır: Doğrudan doğruya bir adamın kişiliğine bağlı, onun tamamen kendine verilmiş olan olağanüstü niteliklerine dayanan bir otorite elbette ki başka bir adama, bir halefe olduğu gibi intikal edemez ve böyle olduğu içindir ki bu kişisel otorite genellikle lider hayatta kaldığı sürece geçerlidir[28]. Liderin ortadan çekilişi ile karizmatik otorite, geleneksel ya da hukuki otoriteye dönüşmek zorundadır.

3.5.1.3. Hukuki- Ussal Otorite

Siyasal iktidarı kullananlar yönetme güçlerini rasyonel (akılcı) ve herkes için bağlayıcı nitelikte kurallardan alıyorlarsa, bu takdirde hukuki otorite söz konusudur[29]. Hukuki Otoritede meşruiyet kaynağı hukuktur ve yönetilenler yöneticinin şahsına değil, hukuki yollarla geldiği makamına itaat ederler. Yasalarda iktidara geliş yolları belirlidir ve bu hukuki uygunluğa riayet ederek gelen iktidar, iktidara gelmesinin ardından da hukuki davranmaya devam etmelidir. Bu otoritede, yöneten-yönetilen ilişkisi de hukuk düzeni içerisinde belirlenmiş olup, iktidarların temel işlevi yasalar gereğince halka hizmet sunmaktır ve bunun sonucu olarak da halk iktidara itaat etmektedir[30].

4.İktidarın Meşruluğu ve Klasik (Geleneksel) Meşruiyet Teorileri

İktidarların güçlerini sürekli hale getirmek için fiziki kuvvetlerinin yanı sıra, halkta karşılık bulacak söylem ve eylemler aracılığıyla kabul edilebilirliklerini sağlayacak birtakım girişimlerde bulunmaları gerekmektedir. Benimsenme, kabul görme, itaat, razı etme gibi amaçlarla birtakım girişimlerde bulunan iktidar, aslında bir üst başlık olarak meşruiyet sağlama çabasındadır. Meşruiyeti sağlarken amaca ulaşmak için çeşitli araçlar iktidar enstrümanı olarak kullanılırken bu yaklaşım ve teoriler dört ana başlık altında toplanmıştır.

4.1. Dini (Teokratik) Teoriler

Siyasal iktidarın meşruluk temeli; önceleri gökyüzünde, Tanrıda ve kutsal kaynaklarda aranmış olup eski zamanlardan ve ilkel toplumlardan yakın zamanlara kadar bu inanç değişik şekillere ve anlayışlara bürünerek uzanıp gelmiştir[31]

İktidarın ilahi güçten kaynaklandığına inanılan bu anlayışın, iktidar sahiplerine iki farklı anlam yüklenerek farklı şekillerde de kullanıldığı görülebilmektedir. Yöneticilerin tanrı olduğuna inanılan sistemin yanı sıra yöneticilerin tanrı tarafından seçildiğine ve yönetme yetkisini tanrının aktardığına inanılan bir sistemde görülmüştür.

‘’ Bu teolojik meşruluğun en ilkel türünü eski çağların Tanrı-Kral’larında görmek mümkündür. Mısır firavunları bize bunun tipik örneklerinden birini verir: Firavun, Osiris Tanrısının oğludur ve kendisi de Horus Tanrısıdır. Her yeni firavunun tahta geçişinde Horus’un yeniden doğduğu efsanesine inanılmaktaydı. Böylece hükümdar aynı zamanda bir yeryüzü Tanrısıydı ve onun iktidarına itaat sadece bir siyasal zorunluk değil, aynı zamanda dinsel bir görev oluyordu[32].’’

Bunun yanı sıra tanrının yöneticiyi atadığı, yöneticinin tanrı olmadığı fakat tanrı aracılığı ile yönetme işini yaptığı bir anlayışta hâkim olmuştur. Orta Asya Türk devletlerinde görülen kut anlayışı ile hükümdarın yönetme yetkisinin tanrıdan aldığına inanılmaktaydı. Yöneticiye Tanrının oğlu sıfatı da yüklenebildiği gibi Çin imparatorları da “Göklerin oğlu” sayılıyordu[33].

Çifte Kılıç teorisi de bu sisteme örnek olarak verilebilmektedir. İki Kılıç Kuramı olarak adlandırılan bu görüşe göre, Tanrı’nın yeryüzünde iki kılıcı vardır ve bu kılıçlardan biri Kilise eliyle, diğeri ise dünyevi iktidar eliyle kullanılır[34]. Bu teori; tanrının kâinatı yeryüzü ve gökyüzü krallığı olarak ikiye ayırdığına, gökyüzü krallığını kendisinin, yeryüzü krallığını ise vekiller aracılığı ile yürüttüğü inancına dayanır. Papalık Hristiyan ülkelerde tanrının işaret ettiğini iddia ettiği ailelere bu yönetme yetkisini aktarmıştır.

İslam devletlerinde de hükümdarların genellikle iktidarlarını din kuralları ile pekleştirme yoluna gittikleri görülmüştür ve Osmanlı İmparatorluğunda padişah aynı zamanda halifelik sıfatını da üzerinde taşıdığı sürece hem dünyevi hem de dini iktidarın başı olarak çifte destekten kuvvet almıştır[35]. Bunun yanı sıra yönetimini kuvvet kullanma üzerine inşa eden Muaviye’de meşruiyet yolu olarak bu yöntemi seçmiştir ve kaderci bir anlayışı öne sürerek: ‘’Benim yönetici olmamı Allah takdir etti, bana karşı gelmek Allah’a karşı gelmektir’’ demiştir.

4.2.Demokratik Teoriler

4.2.1. Milli Egemenlik Teorisi

Teokratik doktrinler, etkinliklerini 18. yüzyılın sonlarına kadar koruyabilmişlerdir ancak, bu yüzyıl içinde ortaya çıkan yeni fikir akımları, iktidarın meşruluk kaynağını gökyüzünde ve Tanrı iradesinde değil, yeryüzünde ve toplumda aramak gerektiği görüşünü işlemeye başlamışlardır[36].  Böylelikle dini unsurların etkisinden sıyrılarak toplumu meydana getiren bireylerin arasında oluşturulan yeni bir sözleşme doğacaktır.

Millet egemenliği kavramı, egemenliğin tüm ulusa ait olması demektir ve “ulus” kavramı, sadece belirli bir zamanda yaşayan fiziki varlık olarak halkı değil, halkı da içine alan, geçmişten geleceğe uzanan manevi ve tüzel (hukuki, siyasi) bir varlığı anlatır[37]. Yani millet egemenliği, yaşasın veyahut ta yaşamasın, geçmişte olsun ya da sürmekte olsun, söz konusu milletin unsuru olan bütün bireyleri, olayları, durumları kapsayan geniş bir yelpazedir.

Bu teorinin ana kaynağı Rousseau’dur ve ana olay örgüsünü bu kaynak üzerinden açıklayacak olursak; “Toplum Sözleşmesi” (Contrat Social) adlı ünlü eserinde Rousseau şu temayı işliyordu: ‘’Siyasal toplumun temeli, başlangıçta onu meydana getiren insanlar arasında aktedilen bir sözleşmeye dayanır. Tabiat halinden düzenli toplum hayatına geçişi sağlayan bu sözleşme ile insanlar iradelerini birleştirmişler ve kendilerini bütün hakları ve yetkileri ile birlikte topluluğa devretmişlerdir. Böylece, kişilerin iradelerinin birleşmesi ve kaynaşması sonucunda ortaya genel irade çıkar. Genel irade, kişisel iradelerin sadece bir toplamından ibaret değildir; onlardan ayrı, onların üstünde, kendine özgü varlığı olan kolektif bir iradedir. Toplumda üstün iktidar, yani egemenlik de bu kolektif iradeye aittir[38]. Genel iradenin belirlenmesinin pratik bir oylama ile yapılmasını öneren Rousseau; her zaman oy birliğinin olmayacağını, bir takım azınlığın farklı görüşte olabileceğini belirtir fakat çoğunluğun birliği sonucunda çıkan karara azınlıkta uymuş kabul edilir, demektedir. Çünkü Rousseau genel iradeyi her zaman doğruyu bulan ve iyiliğe yönelmiş olarak kabul etmektedir.

Milli egemenlik teorisi, egemenliğin sahibini ve süjesini değiştirmiş; eskiden krala ait olan egemenlik tacını, onun başından alarak olduğu gibi milletin başına oturtmuştur[39].

4.2.2. Halk Egemenliği

Halk egemenliği yapı bakımından millet egemenliğinden daha farklı somut bir sistem üzerine inşa edilmiş bir vaziyettedir. Halk egemenliğinde, egemenlik anlayışı soyut bir üst kimliğe değil doğrudan toplumu meydana getiren bireylere yüklenmiş vaziyettedir.

Halk hali hazırda var olan, yaşayan insanları işaret etmektedir ve egemenlikte her birinin ayrı ayrı hakkı bulunmaktadır. Toplum Sözleşmesi’nin bir yerinde (Kitap III, Bölüm I) Rousseau aynen şunları yazmaktadır: “Devletin on bin vatandaştan meydana geldiğini farz edelim… Bu durumda devletin her üyesi egemen kudretin on binde birine sahip olacaktır[40].” Bu teoriye göre, egemenlik, bizzat yaşayan somut halka ait olduğu için, sahiplik açısından bütün vatandaşlar arasında bölüştürülebilir bir egemenlik söz konusudur[41].

Böylelikle egemenlik parçalar halinde bireylere dağıtılmıştır ve hepsinin toplamı bütünü meydana getirmektedir. Egemenliğin halkta kalması gerektiğini savunan Rousseau toplumun kişi ya da gruplarca temsil edilmesine karşı çıkarken, temsili sistemin halk egemenliği anlayışına uygun olmadığına da işaret etmektedir[42]

Sonuç

Yüzyıllar içerisinde toplumların yaşadığı değişim ve gelişimler doğal olarak iktidar kavramının çerçevesini ve yapısını da değiştirip geliştirmişlerdir.  İktidar araç ve öğelerinin bazıları gücünü korurken, bazıları güç kaybına uğramış bazıları ise tarihsel ilerleme ve değişmenin bir sonucu olarak etkisini yok denecek derecede kaybetmiş, sembolik bir hal almıştır. Bu değişim ve gelişim iktidarın sadece araç ve öğelerinde değil bütün unsurlarını kapsayan bir biçimde gerçekleşmiştir. Klasik yaklaşımların yaptığı tanımlar iktidarı, güç unsurunun üzerine inşa ederken, aslında iktidar çok daha geniş kapsama sahip bir yapıyı bünyesinde bulundurmaktadır. İktidarı tek bir unsuru ele alarak, bu unsur üzerinden anlamlandırmaya çalışmak son derece yanlış ve eksik olacaktır. Klasik yaklaşımlar iktidarın görünen kısmı olan güç kavramı üzerinden tanımlamaya gitseler de bu iktidarın karmaşık yapısını anlamlandırmada eksik kalmıştır. Hiç şüphesizdir ki; iktidarı anlamak ve tanılandırmak için iktidar nedir? Sorusunun daha da ötesine gidilmesi gerekmektedir. Güç kavramı her ne kadar iktidarın vazgeçilmez unsuru olsa da kalıcılığı ve sürekliliği sağlayan en önemli unsur olan meşruiyet te atlanmamalıdır. Weber meşruiyet teorilerini, meşruiyetlerin dayandıkları gerekçeleri göz önüne alarak bir takım sınıflandırmaya gitmiştir ve bunları geleneksel, hukuki ve karizmatik olmak üzere üç başlıkta toplamıştır. İçerisinde bulunduğu dönemi baz alarak bu 3 başlık altında meşruiyet hakkındaki değerlendirmelerini yürüten Weber, yaşadığı dönemde karizmatik ve geleneksel otoritenin etkisinden söz ederken sonrasında gelecek yıllarda ise hukuki otoritenin önemini artırarak daha öne çıkacağını ifade etmiştir. Genel geçer görüşlerin etkisinden kurtulan iktidar kavramının özünü muhafaza eden bir takım araştırma ve yaklaşımlarla klasik anlayışın ötesine götürülmüş ve daha nitelikli olarak açıklanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda başlıklara ayrılan iktidar kavramı, detaylandırılmış ve anlamsal bütünlüğü bozulmaksızın parça parça özel olarak incelenmiş ve açıklanmıştır.

 


Kaynakça

BAYRAM, A. K. (2003). İktidar Çözümlemelerinde Bir Mihenk: Michel Foucault. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, 33-47.

ÇETİN, B. N. (2014). PROPAGANDA OLGUSU VE PROPAGANDANIN AMERİKANLAŞMASI. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 239-240.

DURSUN, D. (2016). İKTİDAR. D. Dursun içinde, SİYASET BİLİMİ (s. 95-103). İstanbul: Beta Yayıncılık.

GÖNENÇ, L. (2001). MEŞRUİYET KAVRAMI VE ANAYASALARIN MEŞRUİYET PROBLEMİ. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 133.

İPEK, A. (2008). Ulus Egemenliği ve Halk Egemenliği Karşılaştırması ve Yeni Anayasa İçin Halk Egemenliği Önerisi. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 219-224.

IŞIK, S. (2012). FOUCAULT’DA İKTİDAR, ÖZGÜRLÜK VE DİRENİŞ. EKEV AKADEMİ DERGİSİ, 113.

KAPANİ, M. (2007). SİYASAL İKTİDARIN MEŞRULUK TEMELİ. M. KAPANİ içinde, Politika Bilimine Giriş (s. 74-99). Ankara: Bilgi Yayınevi.

Küçük, A. (2011). EGEMENLİK (HÂKİMİYET), HALK EGEMENLİĞİ VE MİLLİ EGEMENLİK TARTIŞMALARI VE EGEMENLİK ANLAYIŞINDA ESASLI DÖNÜŞÜM. Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, 337.

Özdemir, G. (2014). Weberyan Anlamda Türklerde Otorite Ve Meşruiyet İlişkisi(15.yüzyıl Osmanlı Dönemine Kadar). Akademik İncelemeler Dergisi, 69-90.

ÖZPOLAT, H. (2017). Tanrının Siyasetinden Siyasetin Tanrısına Egemenlik Kuramının Dönüşümü. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 148.

Dipnotlar

[1] Ahmet Kemal BAYRAM, İktidar Çözümlemelerinde Bir Mihenk: Michel Foucault, Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, 2003, s.33.

[2] Davut  DURSUN, Siyaset Bilimi, İktidar, Beta Yayıncılık, İstanbul(2016), s.95.

[3] Ahmet Kemal BAYRAM, a.g.e, s.36.

[4] Davut DURSUN, a.g.e, s.95.

[5] Sever IŞIK, FOUCAULT’DA İKTİDAR, ÖZGÜRLÜK VE DİRENİŞ, EKEV AKADEMİ DERGİSİ, s.113.

[6] Davut DURSUN, a.g.e, s.96.

[7] Davut DURSUN, a.g.e, s.98.

[8] Gürbüz ÖZDEMİR, Weberyan Anlamda Türklerde Otorite Ve Meşruiyet İlişkisi (15.yüzyıl Osmanlı Dönemine Kadar), Akademik İncelemeler Dergisi, s.72-73.

[9] Davut DURSUN, a.g.e., s.99.

[10] Davut DURSUN, a.g.e, s.100.

[11] Davut DURSUN, a.g.e., s.101.

[12] Davut DURSUN, a.g.e, s.101.

[13] Beyzade Nadir ÇETİN, PROPAGANDA OLGUSU VE PROPAGANDANIN AMERİKANLAŞMASI, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2014, s.239.

[14] Davut DURSUN, a.g.e, s.101.

[15] Beyzade Nadir ÇETİN, a.g.e., s.240.

[16] Davut DURSUN, a.g.e, s.101.

[17] Levent GÖNENÇ, MEŞRUİYET KAVRAMI VE ANAYASALARIN MEŞRUİYET PROBLEMİ, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2001, s.133.

[18] Davut DURSUN, a.g.e, s.102.

[19] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.71.

[20] [20] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.73.

[21] Münci KAPANİ, Politika Bilimine Giriş, SİYASAL İKTİDARIN MEŞRULUK TEMELİ, Bilgi Yayınevi, Ankara(2007), s.97.

[22] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.75.

[23] Münci KAPANİ, a.g.e, s.97.

[24] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.75.

[25] Münci KAPANİ, a.g.e, s.98.

[26] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.75.

[27] Münci KAPANİ, a.g.e, s.99.

[28] Münci KAPANİ, a.g.e, s.99.

[29] Münci KAPANİ, a.g.e, s.98.

[30] Gürbüz ÖZDEMİR, a.g.e, s.76.

[31] Münci KAPANİ, a.g.e., s.74.

[32] Münci KAPANİ, a.g.e., s.75.

[33] Münci KAPANİ, a.g.e., s.75.

[34] Haşim ÖZPOLAT, Tanrının Siyasetinden Siyasetin Tanrısına Egemenlik Kuramının Dönüşümü, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 2017, s.148.

[35] Münci KAPANİ, a.g.e, s.76.

[36] Münci KAPANİ, a.g.e, s.77.

[37] Aydın İPEK, Ulus Egemenliği ve Halk Egemenliği Karşılaştırması ve Yeni Anayasa İçin Halk Egemenliği Önerisi, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2008, s.224.

[38] Münci KAPANİ, a.g.e, s.78.

[39] Münci KAPANİ, a.g.e, s.77.

[40] Münci KAPANİ, a.g.e, s.80.

[41] Adnan KÜÇÜK, EGEMENLİK (HÂKİMİYET), HALK EGEMENLİĞİ VE MİLLİ EGEMENLİK TARTIŞMALARI VE EGEMENLİK ANLAYIŞINDA ESASLI DÖNÜŞÜM, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, 2011, s.337.

[42] Aydın İPEK, a.g.e, s.219.