Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Cumhuriyet Tarihi / II. DÜNYA SAVAŞI’NDA MÜTTEFİK DEVLETLERİN TÜRKİYE’Yİ SAVAŞA DAHİL ETME KONUSUNDAKİ GİRİŞİMLERİ

II. DÜNYA SAVAŞI’NDA MÜTTEFİK DEVLETLERİN TÜRKİYE’Yİ SAVAŞA DAHİL ETME KONUSUNDAKİ GİRİŞİMLERİ

Yazar: Eray KONYA

Giriş 

İkinci Dünya Savaşı, 20. yüzyıl dünya tarihinin en önemli hadiselerinden bir tanesidir. 1939-1945 arasında gerçekleşen ve yıkım gücü itibariyle ardında daha önce rastlanılmamış ölçüde büyük tahribatlar bırakan savaş, Birinci Dünya Savaşı’nı takiben imzalanan barış antlaşmalarının ortaya koyduğu statünün yeni sorunlar doğurması nedeniyle cereyan etmişti. Bilhassa da İtilaf güçleri ile Almanlar arasında imza edilen Versay Barışı, 1920’li yıllardan itibaren yükselen Alman militarizminin sebeplerinden başlıcasıydı. İki savaş arası dönemde Almanya, Avrupa’yı etkisine alacak bir yayılmacı politika izledi. Polonya başta olmak üzere, İngiltere ve Fransa’nın çeşitli Avrupa devletlerine vermiş olduğu güvencelerin neticesinde, 1939 yılında savaş başladı. 

En başından itibaren savaş dışı kalma politikasını benimseyen Türk devlet adamları, Türkiye için herhangi bir çıkar meselesi barındırmayan savaşın yarardan çok zarar getireceği kanaatindeydi. 6 yıl boyunca devlet politikası olarak sürdürülen silahlı tarafsızlık ilkesi, Almanya’nın lideri olduğu mihver bloğu ve İngilizlerin güdümünde oluşturulan müttefik grubunun Türkiye’nin savaşa katılması yönündeki uzun süreli baskılarına karşı temel bir dayanak noktası teşkil etti. 1939’dan itibaren ikili antlaşmalar ile ülkenin kendini garantiye almasına yönelik idealar barındıran politika, müttefik grubunun baskısına karşı harfiyen uygulanmaya çalışıldı.  

Bu çalışmada, İkinci Dünya Savaşı döneminde mevcut siyasi iklim ve savaşın gidişatına karşı ortaya konan reaksiyonlar ışığında, Türkiye’nin Büyük Savaş’a yönelik yaklaşımı ve tarafsız bir devlet olarak dahil olduğu ittifak müzakereleri değerlendirilecektir. 

1) İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE DÜNYADA GENEL GÖRÜNÜM 

Birinci Dünya Savaşı, galip konumda bulunan İtilaf Devletlerinin savaşın kaybedeni İttifak güçleriyle imzaladıkları ateşkes antlaşmalarıyla 1919 yılında resmen sona ermişti. Mağlup grubu oluşturan dört devletin yeni dünya konjonktüründe üstlenecekleri konumu kararlaştırmak amacıyla yapılan barış görüşmelerinde, İtilaf güçleri ile Almanya arasında 28 Haziran 1919’da gerçekleştirilen Versay Antlaşması’nın şartları ağırdı. 440 maddeyi kapsayan metin, adeta intikam almak için yazılmıştı. 1Versay’ın ortaya koyduğu hükümler, Almanya’yı bir kez daha savaşamayacak kadar güçsüz kılma hedefi gütmekteydi. Ancak Nazi Partisi lideri Adolf Hitler’in iktidara gelmesini takiben izlediği saldırgan politika üzerine Versay hükümleri peyderpey etkinliğini yitirecek ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla tarihin tozlu sayfalarına gömülecekti.  

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı harabiyet ve peyderpey ağırlaşan ekonomik buhranlar Almanya’yı adeta felce uğratmıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında batı cephesinde onbaşı rütbesiyle görev almış Adolf Hitler, siyasi karmaşa esnasında kurulmuş Nazi Partisi’ne girerek kısa sürede yükselmişti. Weimar Anayasası’ndaki zayıflıkları kullanan Hitler, 5 Mart 1933 tarihinde düzenlenen seçimleri, partisi Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NDSAP) ile kazandı.  4 Mayıs 1924 seçimlerinde %6.5 oy alan Nazi Partisi, 5 Mart 1933 seçimlerinde %43.9 oy ile tek başına iktidara gelmişti.  

Almanya, Nazilerin ülkeyi yönetmeye başlamasıyla birlikte Avrupa’yı tehdit eden bir tutum içerisine girmişti. Hitler, saldırgan politikasına dayanak oluşturması maksadıyla Lebensraum adı verilen bir prensip ortaya attı ve hayat sahası denen bu kavramla Almanların yeni yurtlar edinmek zorunda olduğunu ileri sürerek Avrupa’yı işgale başladı. Bu politika kapsamında 1944 yılı başındaki Alman ordusunun toplam nüfusu 9.5 milyonu bulmuştu.2 İki savaş arası dönemde Avrupa devletlerinin saldırgan Almanya’ya yönelik stratejisi, Alman isteklerini yatıştırma yönünde şekillenmekteydi. Özellikle İngiltere ve Amerika tarafından bu süreçte Avrupa’nın savaştan uzak tutulması yönünde etkin bir politika izlenmiştir. Ancak Almanların yaşadığı toprakların Almanya’ya verilmesini prensip kabul eden politika Hitler için yeterli olmadı. Nitekim, 29 Eylül 1938 tarihinde Çek Parlamentosu’nda Südetler bölgesinin Almanya’ya bırakılması yönünde bir karar çıktı. Bu gelişme üzerine yatıştırma prensibi, artık Avrupa’da Hitler’in durdurulması için savaştan başka çarenin kalmadığının anlaşılması üzerine rafa kalkıyordu. Eşzamanlı olarak yatıştırma siyasetinin mimarı Neuveille Chamberlain de istifa etmek zorunda kalmış, yerine ise 2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin kaderini elinde bulunduracak siyasetçi Winston Churchill, 10 Mayıs 1941’de, koalisyonla göreve gelmişti.3 

Daha önce, gerilmeye başlayan ilişkiler nedeniyle devletler ikili ittifak antlaşmaları imzalamaya başlamışlardı. Bu kapsamda 1936 yılında Hitler’in daveti üzerine “Faşist İhtilalinin Şefi” Mussolini, Berlin’e geldi. Gerçekleştirilen görüşmelerin nihayetinde, Berlin-Roma Mihveri Kuruldu. 4 Daha sonra bu bloğa Japonya da dahil oldu. 12 Şubat 1938 tarihinde, Avusturya’da yeraltına çekilmiş bulunan Nazi Partisi yasadışı olmaktan çıkarıldı. 5 Saldırgan bir tutum takınan ve Uzak Asya’dan Batı Avrupa’ya kadar dünyayı kıskaca alan bu üçlü kuvvet dengesine, Müttefikler adı da verilen karşı bir blok oluşturulmuştu. Başından itibaren aynı paralelde hareket eden İngiltere ve Fransa, yatıştırma siyasetinin çöküşü sonrası diğer Avrupalı devletlere verilen güvenceler doğrultusunda genişleyen nüfus sahalarını kullanarak bir güç odağı meydana getirmek niyetindeydiler. Almanların Sovyetler Birliği’ne saldırması sonrası 1941 Haziran’ında Sovyetler’i, yine aynı yıl Aralık ayında da Amerika’yı saflarına almışlardır. Bu grubun ortaklık parametrelerini ortaya koyan antlaşma ise “Antikomintern Pakt” olarak nitelendirilmekteydi. 6 

2) SAVAŞIN BAŞLAMASI 

Savaş, kurulan blokların beraberinde getirdiği ayrılmışlığın eseri olarak, 1939 yılı itibariyle başlamış bulunuyordu. Almanlar, uzun süredir hazırlanmakta olduğu bu savaşı kısa sürede neticelendirmeyi düşünerek öncelikle Polonya’ya asker sevk ettiler.  Alman ordusu karşısında Lehler çok fazla tutunamadı.     Polonya adeta başka bir çağın gücüne karşı yenilmişti. Sovyetler Birliği ile Almanya’nın yapmış olduğu antlaşma gereğince, aynı anda Kızıl Ordu da Polonya’nın doğusundan itibaren işgale başlamıştı.7 

İngiltere ve Fransa, Polonya’ya verdikleri garanti itibariyle Almanya’nın askerlerini Polonya’dan çekmesini istediler. Bu ültimatom kabul görmeyince,  İngiltere ve Fransa, 31 Mart 1939’da Almanya’ya savaş ilan etti. Savaşın resmen başlamasını takiben ilerleyişini sürdüren Almanlar bu kez Çekoslovakya’yı tümden işgal etti. Bu gelişmenin ardından peşisıra 9 Nisan 1940 tarihinde Danimarka savaşmadan teslim oldu. 8 Güney kolundan Balkan topraklarına ilerleyen Alman Ordusu, 1939’dan beri Arnavutluk’ta bulunan müttefiki İtalyanların yardımına gitmek amacıyla, 18 Şubat 1940 tarihine Tuna nehrini geçti. 9 Artık Almanlara savaş ilan etmiş bulunan Fransa, Polonya savaşı sürerken kuzey ucunda Belçika, güneyinde İsviçre olan, yaklaşık 850 km Fransız-Alman kara sınırına 10 yıldır ördüğü Maginot Hattı’nı bitirmiş ve seçkin birlikleriyle bu bölgeye yığınak yapmıştı. Diğer yandan bu noktaya gelene değin, Almanların Fransa merkezli başlattığı Hollanda saldırısı karşısında, Hollanda kuvvetleri ancak birkaç gün dayanabildi ve 15 Mayıs 1940’da Hollanda düştü.    

3)  II. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE TÜRKİYE’DE SİYASAL DURUM 

3.1 Genel Tarafsızlık İlkesi  

İkinci Savaşın başlama arifesinde Türk devletinin mukadderatını belirleme hakkına sahip bulunan devlet adamları, yetiştikleri devir itibariyle savaşın tüm şiddetini ve yokluğunu bizatihi deneyimlemek zorunda kalmışlardı. Bu nedenle yaklaşan savaştan ülkeyi uzak tutmak gayesi tüm savaş sürecini şekillendiren politikanın temelini teşkil etmişti.  Tarafsızlık politikasının biçimlendirilmesi ve tatbiki hususunda görevli olan kadro, sayıca az kişiden oluşan ancak deneyimli bir çalışma takımı hüviyetine sahipti. Bağımsızlık savaşını yürütmüş, Birinci Dünya Savaşı’nın pek çok cephesinde görev almış İsmet Paşa(İnönü), Fevzi Çakmak, Şükrü Saraçoğlu ve Refik Saydam gibi isimler, II. Dünya Savaşı öncesi ve süresince de görevlerinde olacaklardı.  

Daha önce bulunduğu Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda sıcak savaşın tüm veçhelerine tanıklık etmiş olan İsmet Paşa, kuşkusuz bu sürecin mutlak otoritesidir. Şevket Süreyya Aydemir’in ifadesiyle: “Savaş süresince oluşabilecek sonuçlar bütünüyle onun elindeydi.”10 Türkiye, politikası doğrultusunda 1930’lu yıllarda bölgesindeki komşularla ittifak arayışına girmişti. Örneğin, geçmişin iki düşman devleti Türkiye ve Yunanistan, 1930’ların başından itibaren ortak düşman paydasından hareketle müşterek ilişkiler kurma yönünde girişimlerde bulunmuştu.11 Bu çerçevede, iki devleti de ilgilendiren bir gelişme olarak; Yugoslav, Rumen, Yunan ve Türk katılımcılar Atina’da bir araya gelerek İtalyan ve Bulgar tehlikesi üzerine müzakerelerde bulundular. Görüşmelerin sonunda, 9 Şubat 1934’de, dört devlet arasında Balkan Antantı imza edildi. Bu gelişmeden üç yıl sonra, doğu sınırlarını güvence altında tutmak isteyen Türkiye’nin inisiyatifiyle gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, 8 Temmuz 1937’de, İran’ın Tahran şehrindeki Sadabad Sarayı’nda bir pakt imzalandı. Afganistan’ın da katılımıyla, Sadabad Paktı adıyla Türkiye- Irak- İran ve Afganistan’dan oluşan dörtlü bir ortaklık vücuda getirildi. 

Büyük bir güç olarak Türkiye’nin kuzeyinde sivrilen Sovyetlerin, Akdeniz üzerinden Afrika ve Güney Avrupa kıtasını tehdit eden tavrı, Türkiye’yi Batı siyasetinin öncüsü İngiltere ile yakınlaşmaya itmişti. Bu kapsamda sürdürülen diyalogların nihayetinde,12 Mayıs 1939’da, Türk-İngiliz Ortak Deklarasyonu yayınlanmıştı.12 Asıl tehlike olarak Alman-İtalyan mihver bloğu görülürken, İngiltere ile yakınlaşılması sürpriz sayılmazdı. Sovyetlerle gerilen ilişkiler, 1939’daki Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı’nın ilan edilmesi sonrası, Türkiye, safının batı bloğu özelinde netleşmesine katkıda bulunacak ölçüde büyük bir eksen kayması yaşadı. Bu çerçevede 19 Ekim 1939’da imzalanan Türk-İngiliz-Fransız ittifakını, Sovyet-Alman birlikteliğinin yaratabileceği tahribata karşı koymak maksadıyla harekete geçmiş devletlerin ortak kaygılarının bir ürünü olarak değerlendirmekte fayda vardır. 

Türkiye’de İtalya’nın Akdeniz üzerindeki tehditkâr tutumunun 1935’den itibaren artmasıyla beraber, bir de İtalyan problemi başlamıştı. Başbakanlar Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu’nun görüşlerinde kendisine yer bulan bu ihtiyatlı hava, kabinede görev yapan birçok isimde karşılık görmekteydi. Aynı şekilde 10 Ağustos 1942 tarihinden itibaren Dışişleri Bakanlığı görevine tayin edilecek olan Numan Menemencioğlu da Türkiye’nin savaştan uzak kalmasını arzu ettiği gibi, savaş sonrası statükoda da güvenlikli bir yer edinmesi noktasında yapılacaklara değinen bir teklif ortaya atmıştı. Kanaati itibariyle Menemencioğlu, Türkiye’nin savaş sürecinden kazançla çıkması söz konusu bile edilmeksizin, yalnızca, savaş halindeki blokların planları doğrultusunda kullanılan bir savaş meydanı olacağı fikrindeydi. Bu nedenle imzalanan karşılıklı yardım antlaşmalarıyla ülkenin etken tarafsızlık politikası uyarınca atıl kalmaması hedeflenmeliydi.   

Türkiye, savaş devam ederken çözüme yönelik dile getirilebilecek herhangi bir gelişmeye kayıtsız kalmayacak, barışın sürdürülmesi konusunda inisiyatif alacaktı. Bu fikirsel şema, Türkiye’nin Sadabad ve Balkan paktlarına girmesiyle belli bir doğruluk zeminine oturmaktaydı.13 

İnönü ve devrin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun meclis konuşma ve değerlendirmelerine hakim olan bu tavır, savaşın sona erdiği 1945 yılına dek tavizsiz sürdürülecektir. Bu dönemde Sovyetler Birliği, Almanya, İtalya ve İngiltere dengesinde yaşanabilecek herhangi bir yeni gelişme süratle etüt edilecek ve ortaya çıkan şartlara göre reaksiyon gösterilecekti.  Devrin Halk Partili vekillerinden birisi olan Milli Mücadele kahramanlarından Kazım Karabekir de “Ankara’da Savaş Rüzgarları II. Dünya Savaşı” adlı kitabında bu strateji hakkında “hayırhah bitaraflık” sözünü kullanmaktaydı.14 

4) MÜTTEFİKLER İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ MÜZAKERELER  

Devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, savaşın ufukta belirdiği ilk günden itibaren savaşı Türkiye’nin uzak durması gereken bir gelişme olarak görmekteydi. İnönü’ye göre Türkiye’nin herhangi bir sömürge toprağı olmamasından dolayı savaşa girmeme durumunda kayıp yaşamayacağı açıktı. Bu nedenle ülke ne pahasına olursa olsun savaştan uzak tutulmalıydı.  

1938’de henüz Türkiye, Avrupa’daki bloklardan hiçbiri ile ittifak halinde değildir. Ancak kısa süre içinde İtalyanların Balkanlara sıcak kuvvetlerini nakletmesi, temassız ve lobisiz bir savaş sürecinin geçirilemeyeceğini ortaya koyacaktı. Türkiye denizlerdeki zaafiyet nedeniyle, bir donanma gücü olan İngiltere’den İtalyanlara karşı destek vermesini ummaktaydı. Bu ittifak arayışı, İngilizlerin İtalyan hedeflerini dışlayan politikası nedeniyle ortaklık arz etmekteydi.  

Masanın diğer tarafında bulunan müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma yönündeki girişimleri kendi menfaatlerine dayanmaktaydı. Özellikle doğu cephesinde ilerleyen Alman ordusu, işgal ettiği ülkelerdeki petrol kuyularına da el koymaktaydı.   Tüm Orta ve Doğu Avrupa boyunca en geniş petrol yatağına sahip ülke olan Romanya’nın Almanya denetiminde olması, Sovyet Rusya’nın kafasını kaldırmaksızın savaşmasına sebebiyet vermekteydi. 

Fransa’nın üç hafta gibi kısa bir sürede savaş dışı kalması İngilizleri bir hayli güç durumda bıraktı. Bu gelişme üzerine Türkiye, diğer alternatifi batı bloğuna yeniden dönerek boğazlar konusunda tedirgin olan İngiltere ve Fransa’ya bu konuda güvence vermek karşılığında, Akdeniz’de İtalyan tehdidine karşı önlem almalarını teklif etti. 20 Ekim’de, Ankara’da, İngiltere ve Fransa ile Türkiye arasında gerçekleşen ittifak, bazı askeri ve ekonomik alt metinler de içermekteydi. Bu çerçevede İngiltere ve Fransa, tamamı askeri ihtiyaçları gidermek koşuluyla Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik bir kredi ve 16 milyon sterlin ederinde külçe altın verecekti. Türkiye, bu yardım antlaşmalarına imza atarken temkinli davranmayı sürdürüyor, Sovyetler Birliği’nden ayrı düşmemeye çalışıyordu. Şayet İngiltere ve Fransa ile birlikte olunduğu halde Sovyet politikalarına aykırı düşülürse, bu ittifak yetersiz kalabilirdi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, görüşmeler sırasında özellikle askeri konularda Sovyetlerle mutabık kalınması yönünde İngiliz ve Fransız delegelere baskı yapıyordu. Bu dönemde Türk diplomatları kara ordusunun revizyonu için Fransa ile yakınlaşırken, denizde ise İngiliz gücüne güvenmekteydi.15 

Görüşmelerde, Rumen petrolleri meselesi sık sık masaya getiriliyordu. İngiltere ve Fransa ikilisi, Rumen petrollerinin Almanların eline geçmemesi için Birinci Dünya Savaşı yıllarında da çeşitli planlar yapmışlardı. 1939’dan itibaren ise bu planın adı Wenger Planı idi. 16 Daha önce Rumen petrollerinin Suriye üslerinden kaldırılan İngiliz uçaklarıyla vurulması denenmişti.  Ancak bu operasyon denemesi başarısız olmuş, hatta bazı uçaklar Türkiye’ye zorunlu iniş yaparken, bazıları da Romanya topraklarına düşmüştü.17 İngilizler, şayet Romanya ele geçirilebilirse Alman tank ve jetlerinin yakıtsız kalacağından Rusya hareketinin sekteye uğrayacağını ve doğu müttefikleri Rusya’nın başının çaresine bakma fırsatına erişeceğini öngörüyorlardı. Ancak henüz Balkanlardan mihver güçleri söküp atılabilmiş değildi. Bu nedenle Churchill, Romanya’nın petrol sahalarının hava güçleri yardımıyla vurulmasını istiyordu. İngilizlerin Türkiye’yi savaşa sokma konusunda arkaplanda istedikleri bu idi. 

Türkiye ile müttefiklerin sürdürdüğü ittifak görüşmelerinin belirleyici otoritesi İngiltere idi. İngiltere hala, Hindistan’dan Avustralya’ya dek uzanan geniş sömürge kolonilerini elinde bulundurmaktaydı ve Türkiye’nin savaşa girmemek için öne sürdüğü isteklere mümkün mertebe yanıt vermeye çalışmaktaydı. Bu süreçte İngilizler oluşturulacak deniz aşırı kuvvetler aracılığıyla Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Almanların durdurulacağı kanaatindeydi. Bu nedenle 1940 yılına dek ciddi bir müttefik baskısı Türkiye üzerinde oluşmadı. Ancak Fransa’nın düşmesi, İngiltere’nin karada ve denizlerde sömürge güçlerine yönelik politikaları üzerinde olumsuz seyir tayin etti. Türkiye, artık orta şarkın kilit ülkesiydi. Tüm bu süreçte, ağırlığının farkında olan Türk idarecilerinin katı tutumu İngilizleri, Türklerin müttefik olmasa bile savaşın dışında kalma yönünde karar değiştirmeye zorlayacaktı.18 

Türkiye, savaşa girilmesi karşılığında yapılacak yardımların sadece savaş dönemiyle sınırlı kalmasını istemiyordu. Savaş sonrasına ilişkin de güvence talep ediyordu. 19 İngilizler, toprak feragatı noktasında da cömert davrandılar. Bu kapsamda İngilizler, Türklerin, eski toprakları olan Musul ve Oniki Adalarda gözü olduğunu düşündüklerinden, savaşa girme koşulu karşılığında, Oniki Ada’yı Türklere önerdiler. 20  Bu noktada siyasi hayatta aktif olmasa da, Rauf Orbay, İngilizler tarafından İnönü’nün danışmanı olarak görülmekteydi. Söylendiği şekliyle Orbay, İngiliz yanlısı idi. Ancak bu, sempatiden öte bir gaye taşımayan, rasyonel temeller üzerine inşa edilmiş bir yanlılık idi. Zira Orbay’ın bakış açısı da rejiminkinden farksızdı. Rauf Bey, Türkiye’nin kendi istediği zamanda savaşa girmesine taraftardı.21 

İlerleyen dönemde İngiltere’nin Türkiye Büyükelçiliği görevine atanan İngiliz diplomat MacMurray, Selanik yakınlarına yönelik bir taarruzu, Türkiye aleyhine yapılmış bir hücum olarak göreceğini belirtti ve bu konuda Türkiye’ye güvence verdi. 22 Bir elçi olan MacMurray, Türkiye’nin Balkan stratejisini değerlendiriyor ve Türkiye’yi mihverle ayıran Bulgar hattını, Çakmak Hattı olarak isimlendiriyordu. Elçiye göre burası Yunan Trakyası’ndan gelecek mihver güçleri tarafından tutulursa, Türk Trakya kuvvetleri, Çatalca hattı denen ikinci çizgiye çekileceklerdi ve daha sonra da duruma göre İstanbul ve boğazlardaki mevzilere gireceklerdi. Son acil plan olarak ise, Almanları Anadolu’nun içine çekerek, düşmanı burada mahvetmek gibi bir yöntem tasarlanmaktaydı.23 MacMurray’ın Türkiye’nin uygulayabileceği öngörüsünde bulunduğu derinlikli savunma modelinin, devrin Türk idarecileri arasında da konuşulduğunu Cemal Granda’nın anılarında görmekteyiz. 

Savarona yatında 1941 yılında gerçekleşen bir görüşmede, İsmet İnönü ve genç bir kurmay subay arasında şu konuşma geçer:
“…Güvertede yine memleketin durumu ve savaş gücü konuşuluyordu. İnönü herkesin düşüncelerini dinliyor ve not alıyordu. Biz de hizmeti düzenli yapmağa, bir pot kırmamağa çalışıyorduk. Konukları en iyi şekilde ağırlamak istiyorduk.  

İnönü, genç bir kurmay subayına şöyle sordu: 

 — Almanlarla harp edersek muvaffak olur muyuz?  

Subay düşünmeden şu cevabı verdi:  

— Paşam, bizi Almanlar Trakya’da yenerler, fakat Anadolu’da başlarına belâ oluruz…” 24 

Gıyabında değerlendirme yapılan ülkenin Türkiye temsilcisi VonPapen’e göre Yunan adaları ve Balkan ülkelerinin işgali, geçici askeri gereksinimlerden başka bir şey değildi ve Türkiye’nin tereddütte kalmasına neden olacak bir işaret barındırmıyordu. 25 

Türkiye’nin savaşa girmesi meselesi 1943 yılına dek inişli ve çıkışlı olarak görüşülse de, ilerleme Türkiye’nin arzu ettiği yönde seyretmişti. Ancak bu tarihte, Churchill ve İngiliz Genelkurmayı arasında Quebec’te gerçekleştirilen görüşmeler sırasında konu yeniden gündeme geldi. Henüz Alman cephesinin kırılamadığı bu dönemde, Balkanlarda bir cephe açılarak Türk ordusunun bu cephe üzerinden yürümesi öngörülmekteydi.26 Müttefikler arasında gerçekleştirilen sonraki görüşme olan Moskova Konferansı’na Sovyetler ağırlık koymuş, İngilizlerin yanı sıra Sovyetler de Türkiye’nin savaşa girmesi konusundaki ısrarlarını şiddetlendirmişti. Ruslar, artık Türkiye’nin savaşa girmesi yönündeki baskının diplomatik bir dille değil de, emir şeklinde uygulanmasını önermekteydi. Eğer Türkiye savaşa girerse, Almanların on beş tümeni Türk/Balkan cephesine kaydırılacaktı. Ayrıca Ruslar, savaş sonrasında hayata geçirilecek barış görüşmelerine Türkiye’nin katılabilmesi için savaşa girerek, biraz burnunun sürtmesini istiyordu. 27 İsveç dışında, diğer tüm delegeler Türkiye’nin savaşa katılması yönünde görüş bildirmişlerdi. 28 

Rusların Alman Harbi’ni topraklarından uzak tuttuğu bu sıralarda, Avrupa cephesi de müspet sonuçlar vermekte ve Alman orduları erimekteydi.  

Rusların Almanları Stalingrad’dan püskürtüp doğu yönünde ilerlemeye başlaması sonrası Rusların Balkanlara da girmesi yakındı. Buna bağlı olarak Ruslar artık Balkanlarda kendisine rakip bir güç istemez olmuşlardı. 1944’teki Kahire Konferansı’nda, Ruslar, Türkiye’nin savaşa girmesine artık gerek kalmadığını söyleyeceklerdi. 29 

Bu gelişmeler üzerine eli genişleyen Müttefikler, Türkiye’yi alakadar eden bu toplantılardan sonuç çıkmayacağını ve Türkiye ile doğrudan müzakere edilmedikçe savaşa girmeyeceklerini biliyorlardı.  Diğer yandan Türkiye, savaş dışı kalmak için çok yönlü bir diplomasi izliyordu. Türkiye’nin bu ketum tutumu, İngilizlerin başından bu yana korktuğu bir savaş ihtimali olan, Almanların Ortadoğu hattına yayılmasını engelleme yönünde pratik bir fayda doğurmuştu. Bu sayede İngilizler hem Almanlarla göğüs göğse çarpışmaktan, hem de bu savaşlarda Almanlara karşı Arapları örgütleme zahmetinden kurtulmuşlardı. Ayrıca, İtalya, Sicilya muharebesinde mağlup edilmişti. Müttefikler artık çizmenin ayağına ulaşmış, Avrupa içlerine doğru akınlar yapabilmek için tutunacak bir dal elde etmişlerdi. Bu gelişme üzerine Akdeniz ve Ege’de üstünlük kuran İngilizler, tehdit barındırmayan denizlerde rahatlıkla ikmal yapabilmişlerdi. Winston Churchill, Türkiye’nin İngiltere’den yana bir korkusu olmadığının bilincindeydi. Ancak Sovyetler hususunda Türkiye’ye bir türlü gereken güvence verilemediğinden, müzakerelerin Türkiye’nin savaşa girmesi yönünde bir netice ortaya çıkarmayacağını da bilmekteydi. Churchill, Sovyetlerin Doğu Avrupa’ya girdikten sonra buradan çıkmayacağını, kısa sürede komünist idareler kurulacağını kestiriyordu. Bu nedenle Balkanlarda bir cephe açılarak Sovyetler’den önce mihverin çekildiği topraklara girmek gerekiyordu.  

İnönü, bir yandan bu ihtiyatlı diplomasiyi devam ettirmek, diğer yandan da üç yıldan beri devam eden İngiliz yardımlarının arttırılmasını sağlamak istiyordu.  Bu nedenle, Türkiye ile İngiltere’nin başını çektiği savaşa girip girmeme yönündeki müzakereler aracılığıyla, yardımları daimi kılma telaşındaydı. Bu çekince, Türkiye’nin savaş sonrasına ilişkin Sovyet tehdidini tekrar masaya getirmesine, müttefik olsalar bile Sovyet Rusya’ya güvenmeyeceklerini belirtmesine neden olacaktır. İngiliz başbakanı Churchill Sovyetler’e karşı en reel güvencenin İngiltere’nin bizatihi kendisi olduğunu ve müttefik olarak savaşa girmeleri koşuluyla ancak bu garantörlüğün sağlanabileceğini vurgulayacaktır. Bu güvencenin karşılığında ise Türkiye, mutlaka savaşa girmeli ve taahhütlerini yerine getirmeliydi. 30 

İngiltere ve Türkiye özelinde süren savaşa dahil olma yönündeki müzakereler, Adana Konferansı ile en kritik eşiğine geldi. 30-31 Ocak 1943 tarihinde, Adana’nın Yenice kasabasında bir tren vagonunda gerçekleştirilen görüşmelerde, İngiltere nihai emeli için Türkiye’ye yoğun bir siyasi baskı uygulasa da, Türk tarafının kararlı tutumu konferansın başladığı şekliyle sona ermesini sağladı. Bunun yanı sıra Türkiye yalnızca İngilizleri oyalamakla kalmayıp, ayrıca hazırlıkları tamamlamak karşılığında birçok yardım da almıştı. Bu yardımlar arasında Türk pilotların İngiliz pilotlarla eğitim almasının sağlanmasın yanında, hafif ve ağır tanklar, savaş jeti ve bu takviyelerin ülkeye getirilebilmesi için karayolu ve tren yolu yapılması gibi gelişmeler de bahse konu edilmişti.31 

SONUÇ 

İngilizlerin başını çektiği Müttefik grubu, II. Dünya Savaşı süresince kendi menfaatleri doğrultusunda Türkiye’ye yönelik politik bir baskı uygulamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın seyri dahilinde, savaşan iki gruptan birisi olan mihver güçlerini komuta eden Almanların konumu 1941’de Stalingrad’da Ruslara yenilmelerini takiben değişmeye başlamıştı. Bu tarihten itibaren Türkiye’ye dair planlanan, bir müttefik ülkesi olarak harbe dahil edilme düşüncesi ağırlık kazanmaya başlamış ve bu hususta İngiliz-Sovyet ortaklığının Türkiye üzerindeki baskısı artmıştı. Sovyetler Birliği’nin Balkanlara girdikten sonra burada kendi ideolojisine sadık peyk devletler kurmasından duyulan çekince nedeniyle müttefikler, Türklerin Balkanlarda açılacak cephe ile Almanları süpürmesini istemişlerdi.  

Türkiye’nin savaşa girmesi yönünde görüşlerin bildirildiği daha önceki Quebec ve Moskova Konferanslarından nihai bir sonuç çıkmaması üzerine, ABD başkanı Roosevelt ve İngiliz Başbakan Churchill’in girişimiyle Türkiye ile İngiltere arasında bir konferans düzenlenmesi kararlaştırılmıştı. Ancak Adana Konferansı da, önceki görüşmelerde olduğu gibi müttefiklerin arzusunu yerine getiremeyecekti. Türkiye, süreci ikili oynayarak noktalamayı başaracaktı. 

Bugünden değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin savaş süresince tek asker kaybetmeden savaşı atlatması, akıllıca temellendirilmiş tarafsızlık politikasının 6 yıl boyunca başarıyla uygulanmasıyla yakından ilgilidir. Türkiye, bu süreçte savaşa girmediği gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma silahlarla atıl durumda bulunan ordusunu kapsamlı revize etme olanağı bulmuştu. Ayrıca Türk halkının iaşe sorunu da yardımlar neticesinde kısmen giderilebilmişti. Diğer yandan ittifak fikrinin mimarı İngilizler ise, Türkiye’yi savaşa dahil edemeseler de, en azından Almanların yanında yer almaktan alıkoymuşlardı.  

DİPNOTLAR 

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2004, s. 80 

Çağrı Erhan, “Avrupa’nın İntiharı” ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 51, Sayı: 1, 1996, s. 259 

Hans Adolf Jacobsen, 1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, s. 14 

4 Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994,İmge Kitabı, Aralık 2009, s. 54 

5 Jacobsen,  a.g.e.,  s. 5 

Armaoğlu, a.g.e.,s. 136 

Nikita Kruşçev, Kruşçev’in Anıları, Milliyet Yayınları Tarih Dizisi, 1971, s. 176 

Jacobsen, a.g.e.,  s. 19 

9 Jacobsen, a.g.e., s. 32 

10 Şevket Süreyya Aydemir, İkinci AdamCilt 2 1938-1950, Remzi Kitapevi, Ankara, 2001, s. 153 

11 Mustafa Yılmaz, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası 1923-1938, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Ankara, 1998, s. 12 

12 Mücahit Özçelik, İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:29 2010 /2, s. 255 

13 Hasan Köni, İkinci Dünya Savaşı Öncesinde Türk Dış Politikası, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, s. 46  

14 Kazım Karabekir, Ankara’da Savaş Rüzgarları II. Dünya Savaşı CHP Grup Tartışmaları, Emre Yayınları, İstanbul, 1994, s. 31 

15 Köni,  a.g.e., s. 47 

16 Plan doğrultusunda petrol kuyuları bir bir imha edilecek ve Romanya yoluna bağlanan Tuna hattı kesilecekti. Ancak Fransız Genelkurmayının ortaya koyduğu plan, Alman ordusu tarafından deşifre edildiğinden başarıya ulaşamamıştır. Liliana Elena Boscan, Ömer Çetin, Romanya: İkinci Dünya Savaşı Sırasında Casusluk Faaliyetleri ve Petrol Müttefikler ve Almanya, Romanya’nın “Kara Altın”ı Petrol İçin Mücadele Ediyor, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:14, Sayı: 2, 2014, s. 265  

17 Aydemir, a.g.e., s. 259 

18 Selim Deringil,  Denge Oyunu İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Dış  Politikası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,  İstanbul, 2012, s. 81 

19 Deringil, a.g.e., s. 179 

20 Deringil, a.g.e., s. 187 

21 Cüneyt Arcayürek, İkinci Dünya Savaşı ve İki Cephede Türkiye, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2010, s. 111 

22 Arcayürek, a.g.e.,  s. 113 

23 Arcayürek, a.g.e.,  s. 115 

24 Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Fer Yayınları,  1971, İstanbul, s. 232 

25 Arcayürek, a.g.e., s. 121 

26 Armaoğlu, a.g.e., s. 201 

27 Sander, a.g.e.,   s. 191 

28 Armaoğlu, a.g.e., s. 201-202 

29 Armaoğlu, a.g.e.,  s. 202-203 

30 Aydemir, a.g.e., s. 259 

31 İzzet Öztoprak, İkinci Dünya Savaşı Döneminde Adana Görüşmelerinin AskeriYönü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1999, s. 604 

KAYNAKÇA 

Armaoğlu, Fahir: 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004 

Aydemir, Şevket Süreyya:İkinci AdamCilt 2 1938-1950, Remzi Kitapevi, Ankara, 2001 

Arcayürek, Cüneyt: İkinci Dünya Savaşı ve İki Cephede Türkiye, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2010  

Boscan, Liliana Elena;Çetin, Ömer: “Romanya: İkinci Dünya Savaşı Sırasında 

Casusluk Faaliyetleri ve PetrolMüttefikler ve Almanya, Romanya’nın “Kara Altın”ı Petrol İçin Mücadele Ediyor”, AİBÜ Sosyal Bilimler EnstitüsüDergisi, Cilt:14, Sayı: 2, 2014, p.p. 263-278   

http://www.istanbul-universitesi.dergipark.gov.tr/download/article-file/154934 

Deringil, Selim:Denge Oyunu İkinci Dünya Savaşı’nda Türk DışPolitikası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,  İstanbul, 2012 

Erhan, Çağrı:  “Avrupa’nın İntiharı” ve İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Temel Sorunlar, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 51 Sayı: 1, 1996 

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/476/5517.pdf 

Granda, Cemal: Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Fer Yayınları, İstanbul, 1971 

Karabekir, Kazım: Ankara’da Savaş Rüzgarları II. Dünya Savaşı CHP 

Grup Tartışmaları, Emre Yayınları, İstanbul, 1994  

Kruşçev, Nikita:Kruşçev’in Anıları, Miliyet Yayınları Tarih Dizisi, 1971  

Köni, Hasan: “İkinci Dünya Savaşı Öncesinde Türk Dış Politikası”,Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi EnstitüsüAtatürk Yolu Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, p.p. 42-64 

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/791/10145.pdf 

Jacobsen, HansAdolf:   1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, Çev: İbrahim Ulus 

Öztoprak, İzzet: İkinci Dünya Savaşı Döneminde Adana Görüşmelerinin AskeriYönü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999  

Özçelik, Mücahit:  “İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası”, Gazi 

Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:29 2010 /2, p.p. 253-269 

http://sbedergi.erciyes.edu.tr/sayi_29/14.pdf 

Sander, Oral:Siyasi Tarih 1918-1994, İmge Kitapevi, 18. Baskı, Aralık, 2009 

Yılmaz, Mustafa: “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası 1923-1938”,Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Birinci Baskı, Ankara, 1998, p.p. 23-38 

Yazar Hakkında

Eray KONYA

İstanbul Üniversitesi

İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir