İdeolojiler Bağlamında İdeal Toplumun Mülksüzler Romanında İncelenmesi

İdeolojiler Bağlamında İdeal Toplumun Mülksüzler Romanında İncelenmesi

Yazar Hakkında

Ursula K. Le Guin 1929 yılında Kaliforniya’da doğdu. Babası antropolog Alfred Kroeber ve annesi yazar Teodora Kroeber olan Le Guin, okumaya teşvik eden bir aileden geliyordu. Radcliff ve Columbia Üniversitelerinde edebiyat eğitimi aldı. Bilim kurgu, fantezi edebiyatı, şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatı alanlarında kitapları, yazıları ve çevirileri mevcuttur. Verdiği eserlerde genellikle politika, toplum bilim, psikoloji, feminizm konularını olay çerçevesine adapte etmiştir. Özellikle kitaplarında anarşizme yönelerek anaerkil toplumlar kurmaktan çekinmemiştir. Yazılarında sıklıkla kadınlık-erkeklik, kölelik-sahiplik gibi zıtlıklar kullanan Le Guin, özgür ve cesur bir dile sahip olmuştur. 1969’da “Karanlığın Sol Eli” adlı bilim kurgu romanıyla, 1974’te ise “Mülksüzler” adlı ütopik bilim kurgu romanı ile Hugo ve Nebula Ödüllerine ve daha nicesine sahip olmuştur.

Giriş

Bildiğimiz üzere herkesin kendine göre ideolojik doğruları vardır fakat ya sorun ‘ideolojik doğrularda’ değilse ve asıl sorun ‘ideolojinin varlığı’ ise? Asıl sorun ortadan kaldırıldığında da bir şekilde ona bağlı olunuyorsa? Le Guin bize Mülksüzler adlı romanında tam olarak da bunu sorgulatıyor. Kitapta birbirinden tamamen farklı olan iki sistem bir araya getirilir; kapitalizmi, mülkiyet haklarını ve savaşları içeren otoriter bir gezegen olan Urras ile mülkiyet sahibi olunamayan anarşist bir gezegen olan Anarres. Fantezi bilim kurgu tarzıyla yazılan romanda vurgulanmak istenen, ideolojilerin uygulama şekillerinin onları en sonunda başarısızlığa sürüklemesidir ve bu başarısızlığın insanlara ortak ideal olan mutluluğu yaşatamamasıdır.[1] Böylelikle, Le Guin bize iki zıtlığı karşılaştırarak kesin sonucun birinde bulunması gerekmediğini sorgulatırken, kurgunun akışında tarihteki devletlerle bağlantı kurabilmemize yardım ediyor.

Kitabın Konusu

Olaylar Urras ve Anarres adı ile bilinen iki farklı ütopik gezegende geçer. Lava Asieo Odo adındaki Urraslı kadın, Urras’taki kapitalist hayata karşı anarşist bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Kendilerine “Odocu” adı veren bir grup, her açıdan zengin olan Urras’ı bırakıp çölden ibaret olan Anarres’e yerleşmişlerdir. Romanın başkahramanı olan Shevek, ünlü bir fizikçidir ve Anarres’te yaşar. Shevek ile Sabul, devrim niteliğinde olan ortak bir kuram üzerine çalışmaktadırlar fakat Shevek kendini Sabul’a göre daha çok geliştirir ve bu Sabul’u kıskançlığa sevk eder. Anarres kuralları doğrultusunda Shevek, kuramını Sabul’ün onayına sunmak zorundadır, fakat Sabul onay vermez. Shevek için önemli olan ün değil, yaptığı çalışmanın topluma fayda sağlamasıdır. Bu yüzden Sabul’a kuramı kendi adıyla yayımlayabileceğini söyler ve Sabul bazı sansürler koyarak kendi adıyla yayımlar. Takip eden olaylardan sonra Shevek, bilim enstitüsünden de kovulur ve arkadaşlarıyla bir dernek kurarak kuramını sansürsüz bastırır. Anarres’te Shevek ile Shevek’in ailesine karşı cephe alınmıştır ve artık Shevek’in can güvenliği yoktur. Bunun üzerine Shevek, bilimsel araştırmalarına devam etmek üzere Urras’a gider. Coşkuyla karşılanan Shevek’e, gezegenler arasında hızlı iletişimi sağlayacak bir alet için gerekli olan fizik kuramını oluşturması karşılığında her türlü imkân sağlanır. Shevek, başta bu teklifi gezegenler arasında oluşturacağı kardeşliğe yorumlar. Daha sonra, hükümetin iktidar ve üstünlük hırsından başka bir şey olmadığını anlar ve kaçış planları yapmaya başlar. Bu süreçte, Urras’taki işçi grupları Shevek’i kendi saflarına davet etmektedirler. A-io adındaki kapitalist devlet ve Thu adındaki sosyalist devlet tarafından birçok kez çağrılmıştır ve o sırada da bu iki devlet arasında savaş çıkmıştır. Shevek bir şekilde ellerinden kurtulur ve Arzlıların bulunduğu bir binaya girer, elindeki kuramı A-ioluların üstünlük mücadelesi sebebiyle ele geçirmek istediklerini ve bu yüzden Anarres’e geri dönmesi gerektiğini söyler. Shevek, Arzlıların yardımıyla Anarres’e geri döner.

Kitabın Analizi

İdeoloji kavramı ilk olarak Destutt de Tracy Cabanis tarafından düşüncelerin teorisinin objesi olarak görüldü, fakat Marx ideolojiye farklı bir anlam kazandırdı: Kendi varoluşlarını üreten somut bireylerin somut tarihi. İdeolojiyi kendine içkin bir tarih olarak değil de insanlarla birlikte dönüşebilen somut bir tarih olarak gördü. Mülksüzler romanında önümüze çıkan ana unsurun da ideolojiler ile ideolojilerin yarattıkları farklı toplumlar olduklarını görüyoruz. Ana olarak ele alınanlar kapitalizm, sosyalizm ve anarşizmdir. Öncelikle ideoloji kavramına açıklık getirmek gerekir. Althusser’in ideoloji üzerine belirttiği başlıca iki tez vardır[2]:

1.Tez: İdeoloji, bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla hayali ilişkilerini temsil eder.

Burada ideoloji, bir illüzyondur ve illüzyonun arkasında yatan gerçekliğin çıkabilmesi için canlandırılması gerekir. Örneğin, 18. yüzyılda Tanrı, Kral’ın hayali temsilcisi olarak görülürdü; günümüzde ise insanların varoluşlarının koşullarının temsil edilmesi için görülür. Burada asıl soru, insanlar neden kendilerini temsil etmek için gerçek varoluş koşullarının hayali bir şekilde aktarılmasına ihtiyaç duyarlar? Marx’ın ‘insanda yabancılaşma’ bakışına göre, insanların varoluş koşullarını temsil eden hayali yabancılaşmanın farkına varabilmek amacı güttüğü görülür, çünkü bahsedilen koşullar da yabancılaşmış bir toplum tarafından domine edilmiştir. Böylelikle, insanın kendi varoluşunun farkına varması aslında yabancılaşmış toplumda, kendi oluşum-süreci doğrultusunda ‘bütünsel insanlığını’ tamamlamaktır.[3]

2.Tez: İdeoloji materyal bir varoluştur.

Her “özne” belli bir “bilinç” ile hareket edip, ondan ilham alarak ve ona göre hareket ederek materyal bir pratik oluşturur. Aksi takdirde, başka bir bilincin pratiğini oluşturuyor haldedir.

Althusser’den anlaşıldığı üzere, toplumların sürekliliğinin ve varlığının sağlanabilmesi için belli şartlar yaratılmak zorundadır; otorite/devlet olmadan yarattığını düşünen toplumlar ise, Anarres gibi, hâkim olan şartları kabul etmeyerek aslında başka şartlar adı altında varlığını sürdürmüş olur. Bu iki dünyaya baktığımızda, Anarres’te ortak birlikten, Urras’ta ise egemen bir güce bağlı olan totaliter bir rejim görürüz.

Ortak birlikten doğan Anarres, kendilerini bir ülkeye ait vatandaştan daha çok bir topluluğun üyeleri olarak görürler. “Bir kalabalığın öğeleri değil, bir topluluğun üyeleri olduklarından kitle psikolojisiyle hareket etmiyorlardı.”[4] Böylece, belli bir otorite doğrultusunda değil de gönüllü doğal toplumsal oluşumun birer üyeleri olarak, her bir üyenin birbirinin iyiliğini düşündüğü bir düzende yaşarlar. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli durumlar otoritenin olmaması, mülkiyet sahibi olunmaması, insanlar arası herhangi bir eşitsizliğin görülmemesi, cezalandırma -hapishane- kavramının olmaması, aile ve çocuk sahibi olmanın belli bir konsept doğrultusunda olmaması: Kısacası, anarşizm. Kendini anarşist olarak tanımlayan P. J. Proudhon’a göre, otoriteye bağlı siyasi bir organizasyonun yerinde toplumdaki bireyler tarafından gönüllü olarak oluşturulmuş toplumsal ve ekonomik organizasyonlar olmalıdır.[5] Anarres’teki anarşist lideri de Odo olarak gösterebiliriz fakat Odo hiçbir şekilde emirler yağdıran otoriter bir güç olarak gösterilmemektedir, sadece toplumlarının kurulmasına öncülük eden bir toplumun kahramanı ve onun düzeni doğrultusunda yaşamını sürdüren bir toplumu görürüz. Bunu Shevek’in kendini ve toplumunu ifade edişinde değerlendirebiliriz:

“Düzen ‘emirler’ demek değil. Anarres’ten ayrılmıyoruz, çünkü Anarres biziz. Sen Tiren olduğun için Tiren’in bedenini geride bırakamazsın. Nasıl olduğunu görmek için başka biri olmaya çalışmak isteyebilirsin, ama olamazsın. Seni güç kullanarak engelleyen mi var? Burada güç kullanılarak mı tutuluyoruz? Hangi güç — hangi yasa, hangi hükümet, hangi polis? Hiçbiri. Yalnızca kendi varlığımız, Odocular olarak kendi doğamız. Senin doğanda Tiren olmak var, benimkinde Shevek olmak, ortak doğamızda ise birbirimize karşı sorumlu Odocular olmak var. İşte bu sorumluluk bizim özgürlüğümüz. Ondan kaçmak özgürlüğün, seçeneğin olmadığı, yalnızca yasaya uymaktan oluşan sahte bir toplumda yaşamak ister miydin? Gerçek bir hapishanede yaşamak ister miydin?”[6]

Yasanın, hükümetin, polisin olmadığı bir yerde sonuç olarak hapishanelerin varlığından da söz edilemez ve bu kavramlar hakkındaki görüşleri: “Bir hırsız yaratmak için, sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun.”[7] Aslında bunu diyalektik çerçevesinde incelediğimizde, Anarres halkı, kavramların kendi zıtlıklarını doğurduğunu vurgular. Buna bağlı olarak anarşizm, insan doğasına iyimser ve işbirlikçi bakmaktadır. Urras gibi otoriter bir devletin ‘düzenlilik’ ve “özgürlük” adı altındaki tutarsız aşırılığı karşısında toplumun sosyal hayatla uyumlu özgürlüğünü savunurlar. Bu anarşist dünyada, iş bölümü değerlendirildiğinde kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın dayanışmanın varlığı vurgulanır ve toplumda hiçbir şekilde eşitsizlik yaratan bir durum oluşmaz. ‘Kadın işi’ veya ‘erkek işi’ olarak kabul edilmesinden çok, kişiden kişiye yapılabilmesi değişen bir iş bölümü görülür. “Makinelerimiz olduğu sürece ne fark eder? Makineler olmasa da, kürekle kazmak veya sırtta taşımak gerektiğinde belki erkekler daha hızlı çalışır -iri olanları yani- ama kadınlar daha çok çalışır… Çoğu kez bir kadın kadar dayanıklı olmayı istediğim olmuştur.”[8] Urras’ta ise erkek egemen bir toplum vardır.

Le Guin, Odoculuğu anarşizm olarak kabul eder, fakat bunu şu şekilde ifade eder: “Sağı solu bombalamak anlamında değil. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelly ve Kropotkin’in, Goldmans ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kurumlar içinde en idealist olanı anarşizmdir.” (Le Guin, 1974)

Sosyal-Darwinizmin aynı türdeki bireylerin mücadelesi sonucunda en çok uyum sağlayanın hayatta kalması şeklindeki düşüncesi karşısında, Kropotkin, rekabet teriminin en yüksek işbirliği ve destek sağlayan türler arasında olduğundan söz etmiştir. Kropotkin, insan beyninin papaz ve benzeri dayatma oluşturan kuruluşlardan ve bunların baskısını meşrulaştırmak için kullanılan yargıçlardan kurtulduğunda baskı uygulayan azınlıklara yer kalmaksızın doğal işbirlikçi bir toplum oluşacağını savunur. Karşıt sınıfları ayırarak sorumlulukları tek bir sınıfa yüklemez, örneğin, geçmişte oluşan sömüren ve sömürülen iki sınıfın da bu tarihin oluşumunda payları olduğunu kabul eder. Her ne kadar anarşizmin sosyalizmden türediğini belirtse de belli noktalarda sosyalizmi eleştirir. Sosyalistler sermaye ve emeğin belli bir güç tarafından sömürülmesine karşı gelip bu gücü yıktıktan sonra sermaye gücünü asıl yaratan devleti, mahkemeleri hesaba katmazlar. Birlikte uyum içerisinde yaşayan bu toplumun bireylerinin her biri, ortak refah içerisinde yaşamak için kendi yeteneğini sonuna kadar kullanmalıdır.[9]

Rekabet bağlamından yola çıktığımızda, Urras’ın düzenine ulaşabiliriz. Kapitalist toplumda bireyselcilik, ekonomik rekabet, zayıf halkanın yok oluşu, mülkiyet sahibi olmak başlıca faktörlerdir. Marx’a göre, bu dünyada hayatta kalabilmek için çalışmak, üretmek ve para kazanmak gerekir.[10] Eğer bireyler bu gereksinimleri gerçekleştirmezse toplum oluşması engellenir. Urras’ı, kapitalist toplumun sömürü mekanizmalarının, bireyleri kapitalist sistemin makinelerinin parçalarına indirgemesini Marksist bir bakışla açıklamak, bireylerin hem kendilerine hem de ürettikleri işe ‘yabancılaşma’ durumunu analiz etmemizi de sağlar.

“Mülk sahibi sınıf ile proleter sınıf aynı insani kendine yabancılaşmayı sergilerler. Ama ilk sınıf bu kendine yabancılaşmada kendi onaylanmasını ve kendi iyisini, kendi öz kudretini bulur: Onda insani varoluşun bir görünüşüne/suretine sahiptir. Proleter sınıf, kendine yabancılaşmasında kendi yok oluşunu hisseder; o kendinde kendi kudretsizliğini ve gayri insani (unmenschlichen) varoluşunun gerçekliğini görür.”[11]

Kapitalist iktisadi düzende üretim burjuva sınıfının elindedir. Fakat bu üretimi sağlayan proletarya sınıfıdır. Yabancılaşma daha çok proletarya sınıfı üzerinde görülür ve bu yabancılaşma iki türlüdür: Doğadan kopuş ile insanın kendi emeğine yabancılaşması. Kapitalist düzenin kaçınılmaz sonucu olarak her işçi öncelikle kendi doğasından kopar ve daha sonra kendi emeğiyle ortaya koyduğu değere karşı kendini ötekileştirir. Ötekileştirilmesi bu durumun en vahim sonucudur. “Rehberleri ve muhafızlarından kaçarken, insanların birbirlerine güvenmediği, temel ahlaki varsayımın karşılıklı yardımlaşma değil, karşılıklı saldırganlık olduğu bir toplumda tek başına kalmanın ne anlama gelebileceğini düşünmemişti. Biraz korkuyordu.”[12] Urras’taki neo-liberal bireyselciliğin ve rekabetin toplumsalcılıktan çıkıp gelmiş bir insanda yarattığı yabancılaşmayı Shevek’te görürüz. Urras’ta Shevek, toplumun yararı için oluşturduğu kuramının meta olarak para karşılığında alınmak istenmesine şahit olur. Emeğinin karşılığının bir metaya dönüşmesi ve bunun sonucunda da kuramın satın alınmak istenmesi bir savaşa sebebiyet verir. Bu savaş kapitalist olan A-İo devleti ile komünist olan Thu devleti arasında bir güç yarışının ortaya çıkmasına neden olur. Kapitalist A-İo ile komünist Thu devletleri Soğuk Savaş zamanındaki Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki çekişmeye örnek olarak gösterilebilir. Bu iki devlet 1947-1991 yılları arasında üstünlük sağlayabilmek adına güç yarışına girmiştir. Sosyalist toplum olan Thu, Anarres’teki anarşist ütopyaya sahip olmanın hayalini kurar, bunun ise ‘değişim’ ve ‘devrim’ ile gerçekleşeceğini düşünür. Althusser’e göre, hiçbir sınıf, egemenliğini uygulamadan devlet iktidarını uzun bir dönem boyunca tutamaz. Anlaşıldığı üzere, aslında iki toplumun da sonunda belli bir hegemonya doğrultusunda var olacağını vurgular, bu hem Thu hem de A-İo için geçerlidir.

İki dünyada da “insanlığa hizmet” amacını yerine getiremeyen Shevek, hem Anarres hem de Urras gezegenlerinin kendi içlerinde olan eksiklerinden dolayı ideal bir dünyanın oluşamadığına varır. Başta Urras ona çok yabancı ve yanlış gelmiştir fakat ‘ideal bir toplum’ için tek yanlışın sadece Urras’ta olduğu sonucuna varmamıştır. İlk olarak kendi tasarlanmış dünyasında yer alır fakat sonrasında eski dünyaya gider, onu tanır, kavrar ve geliştirir. Böylece artık ilk dünyasına dönüp ütopyasını somut gerçekliğiyle anlamlandırabilir hale gelir.

Sonuç

Le Guin, insanların sosyal sorumluluklarını almaları için baskıya ihtiyaç duymadıklarını ve insanların doğası gereği yaratıcı/üretici oldukları için sosyal gelişme içerisinde kendilerine yer edinebileceklerini belirtir. Bir toplumun var olabilmesi için mutlaka belli bir üretim koşulu olması gerekir ve bu da ideolojiye bağlı oluşan bir durumdur. “Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.”[13] Sonuç olarak, iki dünyada da insanlar ideolojilerini kapsayan öznelerdir.

Anarres’teki eksikleri ve yanlışları da belirtmek isteyerek farklı toplumlar arasında bağ kurma amacı güdülür. Odocular, ’devrim’ kavramı içerisinde kendilerini tanımlarlar ancak devrim, sürekli değişme ve yenilenme anlamına gelmektedir. Anarres’e bakıldığında ise Urras’tan bağlarını koparmaları, sadece kendilerinin belirlediği bir ideoloji doğrultusunda ilerleme, devrimci ruhlarının kaybolduğunu gösterir. “Devrimi satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”[14] Bu açıdan bakıldığında, iki dünya da kendi kurallarına bağlı olduğundan özgür beyinler yaratamazlar. İdeal ve mutlu bir toplum, ideolojik doğrularıyla yaşayan değil de hem geçmişte olan yanlışları, doğruları gözeterek hem de şimdide olanlara ve gelecekte olabileceklere tarihsel bağlamda bakarak, kültürler arasındaki etkileşimi yok saymadan ve zaten insanın kendi doğasında bulunan iyi/mutlu ideal toplumsal hayata ulaşmaktır.

“Bir eylem ancak geçmişin ve geleceğin manzarasında gerçekleştiği zaman insan eylemi olur. Geçmiş ve geleceğin sürekliliğini öneren, zamanı bir bütün haline getiren bağlılık, insan gücünün köküdür, onsuz yapılacak hiçbir şey iyi olamaz.”[15]

Görüldüğü üzere, Anarres’i ideal şekilde oluşturabilmek için bile geçmişlerinde bulunan Urras’ı tahlil etmek gerekir. Son olarak da Le Guin tarihsel materyalizmin önemini vurgulamış olur. Tarihsel materyalizm, Engels tarafından Marx’ın ölümünden sonra mezarında yaptığı konuşmada net bir şekilde anlatılır.

“Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta söz konusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve, buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.”[16]

Künye

Yazar: Ursula K. Le Guin

Özgün Adı: The Dispossessed, 1974

Metis Yayınları

On Sekizinci Basım, Mart 2018, İstanbul

Sayfa Sayısı: 335

Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu

 


Kaynaklar

Althusser, Louis, Lenin and philosophy and other essays, Çev. Ben Brewster, New York: Monthly Review, 2001.

Cross, Katherine, ‘‘Naming a star: Ursula Le Guin’s The Dispossessed and the reimagining of utopianism’’, American Journal of Economics & Sociology, New York: Wiley-Blackwell, 2018.

Durmaz, M. Nuri, Marx’ın Yasaları, İstanbul: Metis Yayınları, 2019.

Erol, M. Kasım, Pyotr Alekseyeviç Kropotkin ve karşılıklı yardımlaşma kavramı, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 2011.

Gündüz, Ela İpek, ‘‘The Dispossessed: An ideological dystopia’’, Gaziantep University of Social Sciences,  Gaziantep, 2013.

Koç, Yıldırım, ‘‘Marksist emek değer kuramı ve emperyalist dönemde kapitalist sömürü’’, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2014.

Lefebvre, Henri, Sosyalist dünya görüşü Marksizm, Çev. G. Doğan Görsev, İstanbul: Yordam Yayınları, 2007.

Le Guin, Ursula K., Mülksüzler, Çev. Levent Mollamustafaoğlu, 18. Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 2018.

Marx, Karl, Hayalet-Seçme yazılar, 1. Basım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.

Proudhon P. J., Mülkiyet Nedir?, https://anarcho-copy.org/free/mulkiyet-nedir.pdf, 19.01.2020.

Woodcock, George, Anarşizm, Çev. Cengiz Çuhadar – Hakan Coşar, Dini Araştırmalar, Ankara, 2008.

Yurdakul, Çiğdem, ‘‘Marx’ın tarih anlayışı: Tarihsel materyalizm’’, Uluslararası Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Ankara, 2018.

Dipnotlar

[1] Ela İpek Gündüz, ‘‘The Dispossessed: An ideological dystopia’’, Gaziantep University of Social Sciences, Gaziantep, 2013, s. 123-124.

[2] Louis Althusser, Lenin and philosophy and other essays, New York: Monthly Review, 2001, s. 106-120.

[3] Henri Lefebvre, Sosyalist dünya görüşü Marksizm, İstanbul: Yordam Yayınları, 2007, s. 48-61.

[4] Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, İstanbul, 2018, s. 11.

[5] Pierre-Joseph Proudhon, ‘‘Mülkiyet nedir?’’, https://anarcho-copy.org/free/mulkiyet-nedir.pdf, 19.01.2020

[6] A.g.e., Ursula K. Le Guin, s. 44.

[7] A.g.e., s. 122.

[8] A.g.e., s. 22.

[9] M. Kasım Erol, P. A., Kropotkin ve karşılıklı yardımlaşma kavramı, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, 2011, s. 37-41.

[10] A.g.e., Henri Lefebvre, s. 48-61.

[11] Karl Marx, Hayalet-Seçme yazılar, 2017, s. 177.

[12] A.g.e., Ursula K. Le Guin, s. 179.

[13] A.g.e., s. 179.

[14] A.g.e., s. 1.

[15] A.g.e., s. 81.

[16] M. Nuri Durmaz, Marx’ın Yasaları, İstanbul, 2019, s. 15-16.