Hotel Ruanda
https://tr.wikipedia.org/wiki/Hotel_Ruanda 'dan alınmıştır

Hotel Ruanda Film Analizi

Giriş

Yönetmen koltuğunda Terry George’un bulunduğu, başrollerinde ise Iron Man serisinde yakından tanıdığımız Don Cheadle, Joker filmiyle Oscar’da “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü” alan Joaquin Phoenix gibi isimler barındıran, ayrıca Sophie Okonedo, Nick Nolte, Jean Reno gibi isimlerin bulunduğu Hotel Ruanda filmi bize yakın zamanda bir insanlık dramına, savaş suçlarına şahit olduğumuz “Ruanda Soykırımı”nda 1260’tan fazla insanın hayatını kurtaran Paul Rusesabagina’nın çevresinde gelişen olaylarını anlatmaktadır. Hem biyografik hem de tarihi bir olayı konu alan bu film sayesinde yakın tarih ile birlikte bu yakın tarihte yaşanan olayda önemli bir şekilde rol oynayan bir kişinin hayatını öğrenmiş olacaksınız.

800.000 kişinin katledildiği Ruanda Soykırımında, Birleşmiş Milletler’in (BM) ve Batılı ülkelerin takındığı tavır, yerel milislerin rüşvet ile neler yapabildiğini bu film ile daha yakından inceleme fırsatı buluyoruz. Ayrıca tüm bu kargaşa içinde kendi canını da hiçe sayarak binlerce insanın hayatını kurtaran, 2005 yılında ABD Başkanlığı Özgürlük Madalyasına layık görülen Paul Rusesabagina ve ailesinin soykırım sırasında yaşadığı zorlukları dram içinde görebilmekteyiz. Birbirlerinden yüz binlerce kişiyi katleden Hutu ve Tutsiler, “Hamam böcekleri” sıfatıyla birbirlerini katledip insanlık tarihinde trajik anlamda önemli yer tutan bir soykırıma sebep olmuşlar ve bu soykırım sonucunda yüz binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermişlerdir. Birbirine karşıt Hutu ve Tutsilerin birbirlerini katledip ama sonucunda hiçbir kazanım elde edemedikleri de filmde açıkça gösteriliyor. Filmde, savaş ve diplomasinin rolünü de daha net şekilde anlamaktayız. Ayrıca savaş mı belirleyici aktördür yoksa diplomasi mi tartışmasının da cevabını bulmaktayız.

Filmin Özeti

Ruanda’da bazı şeyler yolunda gitmemektedir. Belçika sömürgesinde olan Ruanda, bağımsızlığına kavuştuktan sonra iç siyasi meseleleri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Belçikalılar ilk olarak yönetimde Hutuları kullanmıştır. Belçikalılar gittikten sonra ise Tutsiler ve Hutular arasında çatışmalar başlamıştır. Bu çatışmalarda büyük iki aktörü yakından tanımak gerekirse şöyle açıklayabiliriz. Ruanda’da etnik olarak iki büyük halk vardır: Tutsiler ve Hutular. Bantu toplumuna mensup bu iki halk arasında hiçbir büyük fark yoktur. Aralarındaki küçük ve tek farkı ise Hutular tarımla uğraşırken Tutsilerin hayvancılıkla uğraşması oluşturmaktadır.

Bu karmaşık ortamda ise sanki olaylardan tamamen uzak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranılan Hôtel des Mille Collines’de müdür yardımcısı olan Paul Rusesabagina, otele gelen elit generaller ve BM Temsilcileri ile arasını iyi tutmaktadır. Zira bu tutum ileride işine yarayacaktır. Bu sırada bir barış anlaşması imzalanır. Bu imzalamadan sonra Ruanda Başkanının öldürülmesini takiben Ruanda’da Hutular tarafından Tutsilere karşı büyük bir katliam başlar.

Ruanda’da başlayan etnik kıyım ilk olarak bu oteli etkilemese de daha sonra Paul’un evi ve çevresindeki evler basılır. Paul ailesini ve komşularını alarak otele götürür. Paul bir Hutu olsa da ailesi ve birçok komşusu Tutsidir. Paul, ailesi ve komşularını öldürmemesi için Hutu askerlerine rüşvet vermiştir. Otelin müdürü Belçika’ya döndüğü için Paul artık otelin müdürüdür. Aynı zamanda hem oteli işletmek hem de soykırımdan kaçanları BM Mülteci Kampı dolu olduğu için kendi otelinde barındırma sorumluluğu kendine düşmüştür. Otelde kalan Avrupalı vatandaşlar gelen BM Askerleri eşliğinde ülkelerine geri gönderilir. Birçok BM Askeri otelden çekildiği için Paul ve ona sığınan insanlar artık yalnızdır. Paul’un ilk olarak otelde çoğu kez ağırladığı Polis, Generalden yardım istese de General de rüşvet ile iş yapmaya başlamıştır artık.

Paul, Hutu olmasına rağmen ve Hutu baskısına rağmen Tutsi olan ailesini ve diğer insanları güvende tutmaya çalışıyordur.  Paul, tecrübesini ve bazı hatırlarını araya sokarak ve yüksek mevkilerle görüşme yaparak Belçika toprağı olan bu oteli korumayı başarmıştır. Hutular tarafından birçok saldırıya uğrasalar da binlerce insanı kurtaran Paul, ailesi ve evlat edindikleri yeğenleri ile önce BM Mülteci Kampına, daha sonra ise Tanzanya’ya gitmiştir.

Tarihsel Arka Plan

Coğrafi keşifler, sanayi devrimi gibi tarihe yön veren olaylardan sonra “Kara Kıta” Afrika, birçok Avrupalı devlet tarafından işgal edildi. İşgal edilen ülkelerden birisi de Ruanda idi. Ruanda, 1890 Brüksel Konferansı neticesinde Almanya’ya verildi. Bölgede fazla doğal kaynak bulunmaması nedeniyle Ruanda ile ilgilenmeyen Almanlar, Afrika’daki diğer kolonileri ile ilgilenerek daha fazla gelir elde etti.

1. Dünya Savaşı’nda yenik olan Almanların birçok kolonisi galip devletler tarafından paylaşıldı. Ruanda da Belçika’ya verildi. Almanların tersine Belçikalılar bu bölge ile daha fazla ilgilendi. Belçika, bölgede imara, sanayiye ve gelişmeye önem gösterdi. Kahve ile zengin olan Ruanda’dan birçok gelir eden Belçika, bölgede hep yerlileri zorla çalıştırdı. Ruanda halkının genellikle demografik yapısı şöyleydi: Hutular % 85’ini, Tutsiler % 14’ünü ve etkisiz bir topluluk olarak düşünülen Twa’lar % 1’ini oluşturuyordu.[1] Filmde de bir Ruandalının bahsettiği gibi Belçikalılar, bu etnik halkı ayrıştırarak yönetimi daha kolay şekilde ellerinde tuttular. “Tutsiler üstün ve Hami ırkına mensup yöneticiler ve Hutular da yönetilen sınıf olarak kabul edilmiştir. Her bireye hangi ırka mensup olduğunu belirten kimlik kartlarının da verilmesiyle sosyal statüler ve etnik farklılıklar değişmesi güç kategorilere dönüştürülmüştür. Tutsilerin Kuzeyden gelen daha açık tenli ve uzun boylu farklı bir ırk olduğu söylemi 1950’lere kadar Belçika yönetimince tekrarlanmıştır. Yönetilen Tutsi ve Hutular arasında evlilikler devam etmiş ve yaşam düzeylerinde büyük farklar görülmemiştir. Ancak Koloni yönetimi süresince eğitim alabilme, ticaretle uğraşabilme ve dil öğrenebilme konularında Tutsiler hak sahibi olmuşlar ve Hutular bu ayrıcalıkların büyük bölümünden mahrum bırakılmışlardır.[2] Bu gibi ayrımcılıklar halklar arasında çatışmaya, huzursuzluğa sebep oluyordu. Ruanda Soykırımının başlangıcının da bu etnik ayrımcılık olduğunu belirtmek gerekir.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda’nın yönetimini BM üstlendi. Daha sonra yapılan seçimlerde Partmethutu Partisi iktidara geldi. Parmethutu Partisi, Hutu Özgürlük Hareketi’ni temsil ediyordu. Bundan dolayı ayrımcılık daha da had safhaya ulaştı. Bu iktidar, Hutu milliyetçisi politikalar uyguladı. Birçok Tutsi sürgüne gönderildi ya da işten çıkartıldı. 1973’te bu parti bir darbe ile iktidardan düşse de yerine gelenler de Hutu milliyetçisiydi. 1990 ve 1992 tarihleri arasında bir iç savaş yaşandı. Geçici olarak bir ateşkes antlaşması imzalansa da halkı yatıştırmaya yetmedi. Interhamwe denilen yarı milis örgütler kurularak bu iç savaşta onlara destek vermeyen Hutuları ve bunun yanında Tutsileri fişledi. Birçok milis, filmde de bahsedildiği gibi ucuz olduğu için Çin’den getirilen satırları kullanıyordu. 1994 yılında Devlet Başkanı’nın uçağının düşürülmesiyle radyoda anonslar yapıldı ve katliamlar başladı. 6 Nisan 1994’ten temmuz ayına kadar olan sürede her iki taraftan da 800.000 kişi öldü. Bütün yollar cesetlerle kaplanmıştı. 2.000.000 kişi ise mülteci konumuna gelmişti.

Soykırım sonucunda sorumlular, Tanzanya’da BM’nin gözetiminde kurulan Uluslararası Suç Mahkemelerinde yargılanmıştır. Ülke, bu katliamdan sonra ekonomik ve siyasi istikrar sağlayamamıştır. 1999 yılında yapılan seçimlerden sonra herhangi bir yapıcı siyaset izlenmezken 2005 yılında iç savaş resmen bitmiştir.

Analiz

Soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dini bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme girişimidir.[3] 1948 yılında BM tarafından kabul edilen soykırım sözleşmesinde bahsi geçen beş davranış da Ruanda’da uygulanmıştır. Bu çatışma ortamında hem ülke içinde hem de ülke dışı arenada insan hakları gözetilmemiştir. Bu hakların gözetilmemesinin sebebi, ya da BM’nin müdahale etmeme sebebi ülkelerin aralarında yaşadıkları çıkar savaşlarıdır. Devletlerin kendi varlıkları için yaptıkları bu çıkar savaşları uluslararası sistemde bir anarşinin olmasına sebebiyet vermektedir. Anarşinin olmasından dolayı her devlet kendi kendini korumak için güç kullanmaktadır.

Ruanda Soykırımı, Neo-Realizm perspektiften incelemek için  uygun bir olaydır. Ruanda Soykırımını, Neo-Realist varsayımlarına entegre ederek bu soykırımı kolay şekilde analiz edebiliriz. İlk olarak, Neo-Realizm’in önemli temsilcilerinden olan Kenneth Waltz, savaşın sebebini üç şekilde analiz ediyor. Savaşların sebebi; insan ve devletlerin doğası, anarşik uluslararası sistem yapısıdır. Fakat Neo-Realistler,  savaşın en önemli sebebini uluslararası sistemin anarşik yapısı olarak görmektedir. Bu anarşik yapının nedeni olan en önemli aktörler ise devletlerdir. Ruanda’yı Neo-Realist perspektiften analiz ettiğimiz için burada en önemli aktör, devletler yerine fiili olarak aktif rol oynayan devletler gibi aralarında rekabet olan gruplardır (Tutsi ve Hutular). Ruanda’yı da bir uluslararası sistem olarak gördüğümüzde toplumun içinde olan anarşik yapı (Hutu-Tutsi çatışması), bir savaşa, sonrasında ise soykırıma sebebiyet vermiştir. Buna sebep olan temel aktör ise savaşan gruplardır (Hutular ve Tutsiler). Grupları oluşturan insanların bencil doğası ve güç arzusu da ve bundan kaynaklanan anarşik yapı soykırıma sebep olmuştur. Şöyle özetlemek gerekirse; devletler güç için rekabet ettikleri için bu rekabet ortamı sistemde bir anarşiye sebep oluyor, bu anarşi de savaşa sebep oluyor. Ruanda’da devletler yerine aktör olarak çatışan grupları (Tutsi ve Hutular) gösterdiğimiz için bu gruplar arasındaki rekabet bir anarşiye, bu anarşi de bir soykırıma sebep olmuştur.

İnsanlık tarihi boyunca bireyler kendi alanlarını, canlarını korumak için savaştılar ve bu savaşları mağaralara resmettiler. Bundan dolayı savaşma içgüdüsüyle bir araya gelen grupların bulunduğu bir ortam tabii ki de anarşik bir yapıya sahiptir. Ünlü Antropolog Richard Brian Ferguson da bu konuyla ilgili şu sözleri söylemektedir: “Bireysel öldürme eylemi, sosyal grupların savaşıyla aynı şey değildir.”[4] Bireysel öldürme içgüdüsü olan insanlar bir araya geldiğinde daha farklı bir yapı ortaya çıkıyor. Böylelikle bu soykırımın insanların doğasından kaynaklandığını görebiliriz. Neo-Realistlere göre anarşik sistemde devletlerin temel amacı hayatta kalmaktır. Bu analizde temel aktörler devletler yerine insanlar olduğuna göre sistemdeki diğer insanlar, bu anarşik sistemde kendi hayatlarını kurtarmak için bir nevi “Self-Help” (Kendi kendine yardım) yöntemine başvurmuşlardır. Nitekim soykırımdan sağ kalanlar yani kendi başının çaresine bakanlar hem kendi ailelerinin hem de Ruanda Devleti’nin devamını sağlamışlardır.

Bu savaş ve anarşi ortamında, Neo-Realistlerin dediği gibi işbirliği ancak zorunlu durumlarda gerçekleştiği için diğer insanlarla işbirliği kurup binlerce insanı kurtaran Paul, bu soykırımda belki de en iyi hatırlayacağımız isimdir. Belçika toprağı olan otelde kendilerini ilk başta güvende zannetseler de otele yapılan baskın sonucu aslında hiçbir antlaşmanın geçerli olmadığını ve paranın insan sağlığından daha önemli olduğunu da görmekteyiz. İnsanları öldürmemek için rüşvet alan askerler ve milislerin aslında hiçbir inanışlarının değerinin olmadığını görerek bu soykırımın da bir ideolojik ya da çıkar uğruna olmadığını görüyoruz. Bütün bunların sonucunda binlerce insanın hayatını her şeye rağmen kurtaran Paul Rusesabagina, insanlık tarihine ismini yazdırmıştır. Siyah ve beyaz ayrılmadan birbirine kenetlenen ve işbirliği yapan insanlar el birliği ile katliamdan kurtulmuşlardır. Bütün olaylar bittikten ve 800 bin kişi katledildikten sonra BM, bir uluslararası ceza mahkemesi görevlendirmiştir. Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) adını taşıyan yeni mahkeme Tanzanya’nın Arusha kentinde kuruldu, ilk davasını 1997’de gerçekleştirdi. Mayıs 2010’a kadar 50 dava sonuçlandırıldı, 34 kişi suçlu bulundu, 8 dava temyize götürüldü. Bu davaların en önemlisinde eski Ruanda Başbakanı Jean Kambanda, 1998 yılında suçlu bulundu ve ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Kambanda, soykırım suçu işlediğini kabul eden ilk üst düzey devlet yöneticisidir.[5]

Sonuç

Yakın tarihin gördüğü en kanlı soykırımlardan, katliamlardan birisi olan Ruanda Soykırımı, bize bir kez daha uluslararası sistemde diplomasinin ve antlaşmaların varlığını sorgulatıyor. 800.000 kişinin ölümünü bir ateşkes antlaşması durduramamıştır. Radikal grupların antlaşmaları umursamayıp soykırım yapmaları, bu konuda diplomasinin pek de işlevli olmadığını göstermektedir. Yerel halkların, aslında aralarında hiçbir fark olmamasına rağmen suni olarak etnik hale getirilmesinden dolayı birbirlerine düşmelerinden dolayı insanlık tarihinin en karanlık ve en kanlı soykırımını gördük. Bu kışkırtma ve ayrıştırmada burayı sömüren ülkelerin de hatasını görmekteyiz. Birbirlerini öldüren halkı yanlış yönlendirenler de bu soykırımda doğrudan veya dolaylı olarak yer almışlardır. Aslında hiçbir farkları olmamasına rağmen soykırıma uğrayan 800.000 insanı bölgede yapılan antlaşmalar ve BM’de yapılan oturumlar kurtaramamıştır. Yüzyıllardır aralarında ayrım yaratılan halk birbirine düşman edilmiş ve bunun sonucunda caddelerden, sokaklardan ve hatta ormanlardan taşacak cesetlerin olmasına sebep olunmuştur. Tüm bu durumda diğer insanlarla birlikte işbirliği kurup kendi hayatlarını kurtarmak isteyen Paul ve yanındaki insanların yaşadığı drama yakından şahit olurken devlet dışı aktörlerin kademeli olarak hiçbir fark gözetmeksizin katliam yaptığını da görüyoruz. Bu filmle birlikte; insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi doğuştan gelen haklarımızın bir suni ayrıştırma sonucunda ne kadar değersiz hale getirildiğini görmekteyiz.

Yüzyıllardır sömürülen Ruanda, bu soykırımdan sonra hiçbir alanda bir kalkınma gösterememiştir. Ülkenin çoğunluğu birbirine düşman edilmiş iki halk yüzünden katledilmesi ülkede çıkmaza giren bir istikrarsızlığa neden olmuştur. Siyasi istikrar sağlanamadığı gibi ekonomik gelişmeler gösterememiştir. Ruanda, soykırımda olduğu gibi soykırımdan sonra da kaderine terkedilmiştir.

 

Yönetmen: Terry George

Tür: Dram, Tarihsel, Biyografi, Savaş

Yapım Yılı: 2004

Ülke: ABD, İngiltere, İtalya, Güney Afrika

Oyuncular: Don Cheadle, Sophie Okonedo, Nick Nolte, Jean Reno

Müzik: Commotion Records

 


Kaynakça

Editör, TUİÇ Akademi, http://www.tuicakademi.org/ruanda-soykirimi/ (E.T. 07.06.2014).

Editör, TUİÇ Akademi, http://www.tuicakademi.org/ruanda-soykirimi/ (E.T. 07.06.2014).

Heywood, Andrew, Küresel Siyaset, Adres Yayınları, Ankara, 2016.

Heywood, Andrew, Küresel Siyaset, Adres Yayınları, Ankara, 2016.

Zaloğlu, Ozan, ‘‘Savaş insan doğasının kaçınılmaz bir tarafı mı?’’, Popular Science, https://popsci.com.tr/savas-insan-dogasinin-kacinilmaz-bir-tarafi-mi/ (E.T. 11.12.2018).

Dipnotlar  

[1] Editör, TUİÇ Akademi, ‘’ http://www.tuicakademi.org/ruanda-soykirimi/’’ (E.T. 07.06.2014).

[2] Editör, TUİÇ Akademi, ‘’ http://www.tuicakademi.org/ruanda-soykirimi/’’ (E.T. 07.06.2014).

[3] Heywood, Andrew, Küresel Siyaset, Adres Yayınları, Ankara, 2016, sf.388

[4] Ozan Zaloğlu, ‘‘Savaş insan doğasının kaçınılmaz bir tarafı mı?’’, Popular Science, https://popsci.com.tr/savas-insan-dogasinin-kacinilmaz-bir-tarafi-mi/ (E.T. 11.12.2018).

[5] Andrew Heywood, Küresel siyaset, Adres Yayınları, Ankara, 2016, s. 414.