Ana Sayfa / Çeviriler / Analiz Çevirileri / Hindistan Dış Politikasının Evrimi
Hindistan dış politika Pakistan Çin ABD Batılı Müttefikler liderler ilişkiler çeviri makale tesad
Nehru, 1961 Eylül'ünde Belgrad'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesinde Nasır ve Tito ile birlikte

Hindistan Dış Politikasının Evrimi

Hindistan, dünya sahnesinde itiraz eden taraftan, uluslararası düzeni şekillendiren aktif bir ülke konumuna gelmiştir.

Son zamanlarda Hindistan-Pakistan krizi, bir kez daha Güney Asya’daki savaş söylemlerini hortlatırken; Fransa, Almanya, Avustralya ve ABD gibi ülkelerin de uluslararası arenada Hindistan’ın arkasında durmaya istekli olduklarını gösterdi. Pakistan’da çoğu kişi, bu durumun Hindistan’ın ekonomik gücü ve pazarının büyüklüğü nedeniyle olduğuna inanıyor. Bu görüş, Hindistan’ın stratejik bakış açısının evriminin ülkenin uluslararası sahnede itiraz eden taraf olmaktan, uluslararası düzeni aktif olarak şekillendiren bir ulus devlet olma yolunda ilerlediği gerçeğini görmezden geldiği için sığ kalmaktadır.

Bağımsızlığın ardından, Hindistan’ın stratejik görünümü; Batı’ya şüpheyle bakan ve sosyalistlere özgü umut verici fikirlere sahip olan Jawaharlal Nehru tarafından biçimlendirildi. Bu, üç temel direğe dayanan dış politikayı beraberinde getirdi: uluslararası alanda hiçbir bloğa dahil olmama; içişlerinde bağımsızlığın korunması; ve gelişmekte olan ülkeler arasında, özellikle yakın zamanda sömürgeci güçlerden bağımsızlık kazananlar arasında dayanışma. Bu politika, Hindistan’ın Sovyetler Birliği’ne doğru eğilim gösterirken; stratejik bağımsızlığını koruması ve iki kutuplu uluslararası bir düzende kendi rotasını çizmesi şeklinde Soğuk Savaş boyunca devam etti.

Bu dünya görüşü, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve ülkedeki ekonomik krizin ardından gelişmeye başladı. Hindistan, ülkede İngiliz yönetiminin egemen olduğu dönemin sonunu işaret eden dikkatli bir ekonomik liberalizasyon yoluyla ekonomisini yavaş yavaş açtı ve aynı zamanda farklı normlarla diğer ülkelerle birlikte çalışmaya başladı. Yeni bir faydacılık akımının ortaya çıkmaya başlamasının da etkisi ile 1990’ların sonunda Hindistan, küresel adalet ve eşitlik konusundaki daha geniş çaplı fikirlerin önüne geçerek kendi ulusal çıkarlarını (ekonomik ve güvenlik) yerleştirmeye istekli bir hale geldi.

Yerel reformlarla başlatılan yüksek ekonomik büyüme oranları uluslararası yatırımcıları çekti ve Hindistan’ın stratejik düşünürleri bu fırsatı hemen yakaladı. Ekonomik çekicilik, ülkenin geri kalanını kendi koşulları ile meşgul etmek için alan yarattı. Bu, Hindistan’ın stratejik meselelerde kolayca pes etmeyeceğini, ancak aynı zamanda esnek olacağı ve kazan-kazan sonuçlar elde etmek için diğer ülkelerle temasa gireceği anlamına geliyordu.

Hindistan’ın ekonomisi büyümeye devam ettikçe ve ülke dünyadaki diğer ülkelerle daha eşit bir temasa girdikçe, Hindistan ülkenin stratejik görünümünde üçüncü bir evrim geçirdi. Bugün devam etmekte olan bu değişim, daha fazla uluslararası sorumluluk almaya istekli olduğunu gösteren Hindistan’ın büyük güçler arasında konumlanma çabasıdır. Hindistan, uluslararası düzende kutsal kaseye ulaşmak için bu sorumlulukları üstleniyor; bu da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kalıcı bir sandalye anlamına geliyor.

Narendra Modi’nin iktidara gelmesi değişimi hızlandırdı. O Hindistan’ı yalnızca küresel bir lider olmaya zorlamakla kalmadı, aynı zamanda Hindistan’ın en büyük siyasi liderleriyle aşık atabilecek vizyoner bir başbakan olarak da tarihsel bir miras bıraktı. Modi iktidarındaki son dört yılda, Hindistan küresel zorlukları çözmede ve bu çabaları yönlendiren kuralları, normları ve süreçleri şekillendirmede daha büyük bir rol oynamaya çalıştı.

Uluslararası düzende ortaya çıkan üç değişim, Hindistan’ın uluslararası düzende yükselen statüsünü hızlandırmada kilit rol oynadı, bu değişimler: terörizm, iklim değişikliği ve Çin’in yükselişidir.

Uluslararası düzende ortaya çıkan bu üç değişim, Hindistan’ın yükselişini hızlandırmada kilit bir rol oynadı. 11 Eylül sonrasında dünyada terörizm, özellikle ulus-devletler tarafından stratejik hedeflere ulaşmak için bir araç olarak kullanılınca, kabul edilemez hale geldi. Dünyadaki diğer ülkelerle artan ekonomik ilişkileriyle güçlenen Hindistan, İslamabad’ın zayıf olduğu bir zamanda Pakistan’ı hedef alma fırsatını yakaladı ve zaman zaman topraklarında faaliyet gösteren terör örgütlerine darbe vurmak istedi.

Ayni zamanda Hindistan Çin de dahil dünyanın geri kalanıyla uğraşıyor ve iklim değişikliğiyle mücadele konusunda cesur taahhütler veriyordu. 2016 yılında Hindistan tüm dünya ülkelerine kilit iklim değişikliği hedeflerini karşılayabilecek yasal olarak bağlayıcı taahhütler vermeleri gerektiğini bildirdi (ki bu politikasında büyük bir değişiklikti) sonra da hızlıca Paris anlaşmasını onayladı, 2030’a kadar ülkenin toplam enerji kapasitesinin yüzde 40’ını temiz enerji kaynaklarından kurma amacı ile Hindistan dünyanın da saygınlığını kazandı.

Çin’in ABD ve müttefikleri tarafından stratejik bir rakip olarak görüldüğü yeni jeopolitik ortamda, Hindistan’ın bir ulus devlet olarak Çin’i dengelemede merkezi bir rol oynaması için Batılı devletlerin pozisyonunu almasına izin verildi. Bu durum Amerika-Hindistan arasındaki stratejik bağların gelişmesini ve aynı zamanda Hindistan ile Fransa, Avustralya ve Japonya arasında da yakın ilişkilerin kurulmasını sağladı.

Tüm bu dönem içerisinde Pakistan’ın stratejik bakış açısı ve politikası ise sabit kaldı. Pakistan dünyanın geri kalanını işleri yoluna koyduğuna inandırmakta büyük ölçüde başarısızdı, ayrıca Pakistan’ın kendisinin terörizmin kurbanı olduğu tezi de artık bayat hale gelmişti ve Pakistan diğerlerine özellikle de batılı güçlere kendi stratejik amaçlarına ulaşmak için dolaylı yollara başvurduğu politikaları terk ettiğini ispat edecek durumda da değildi.

Ekonomik olarak, Pakistan’da çözülmesi gereken bir risk daha vardı, hiç kimse nükleer silaha sahip bir ülkede 200 milyondan fazla kişiyle ekonomik bir iflas istememekteydi. Ülkenin IMF’nin kurtarmalarına ve müttefiklerinin bildirilerine güvenmesi, Pakistan’ın yakın müttefikleri de dahil olmak üzere dünya tarafından çekici bir pazar olarak görülen Hindistan ile karşı karşıya bırakan bir durumdu.

Uluslararası düzen önemli değişikliklere uğradıkça, Hindistan’ın politikası gelişmeye devam ederken, Pakistan’ın büyük ölçüde sabit kaldığı görülmektedir. Bu, dünyanın geri kalanının en son krizde neden Hindistan’ın arkasında durduğunu açıklamaktadır ve ihtimal odur ki gelecekteki krizlerde Hindistan’ın arkasında durmaya devam edecektir. Pakistan, stratejik bakış açısını ve politikalarını yeniden gözden geçirinceye kadar uluslararası alanda kendini izole ettirmeye devam edecek ve politikalarının ulusların çıkarları ile uyum sağlamak için geliştiğini göstermeye devam edecektir.

 

Türkan Babacan

Türkan Babacan
TESAD İngilizce Çevirmeni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir