Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Biyografi / Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne: Zehra Kosova
Zehra Kosova

Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne: Zehra Kosova

Öz

Daha evvel Sabiha Sertel ve Suat Derviş isimlerinin incelendiği Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne yazı dizisinin üçüncü ismi tütün işçisi kadınların direniş geleneğinin ve mücadelesinin sembolü olan komünist bir işçi kadın, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısı olarak kayda geçen Zehra Kosova’dır. Zehra Kosova’nın yaşamını, yaşamındaki kırılmaları ele alacak bu çalışmanın esas amacı tarihte çoğu zaman görünmez kılınmış, yok sayılmış, dışlanmış, unutturulmuş kadınların yeniden görünür kılınmasıdır. Yazı üç bölümden meydana gelmekte olup yazının giriş bölümünde Zehra Kosova’nın yaşamı genel taslak çizilerek aktarılacaktır. Birinci bölümde Zehra Kosova’nın sendikal mücadelesi ele alınacaktır. İkinci bölümde Kosova’nın kadınlık, annelik deneyimi sosyalist-feminist çerçeveden teşrih edilecektir. Yazının üçüncü bölümünde Türkiye’deki sol-sosyalist gelenek içinde kadının yeri tartışmaya açık birtakım soru işaretleriyle irdelenecektir. Yazı boyunca değinilen olaylardan, örneklerden hareketle, tarihsel özne Zehra Kosova’nın önemine vurgu yapılarak çalışma nihayetlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Zehra Kosova, Sendikal Mücadelede Kadın, İşçi Kadın.

 Giriş

“Kendi başlarına karar vermekten aciz, ne kendilerini ne eylemlerini nesneleştirebilen, kendi koydukları hedefleri olmayan, anlam veremedikleri bir dünyaya “gömülü” yaşayan, ağır basan bir şimdide var oldukları bir ‘yarın’ı ve bir ‘bugün’ü olmayan hayvanların tarihleri yoktur. Hayvanların bu tarihten yoksun hayatı, kelimenin dar anlamına bakıldığında ‘dünya’da gerçekleşmez; hayvanlar için dünya bir ‘ben’ olarak kendisini ayırabileceği bir ‘ben-olmayan’ oluşturmaz. İnsan dünyası ki tarihseldir,  ‘kendinde varlık’ için salt bir güdü işlevini görür. Karşılaştıkları genel yapı hayvanlar için meydan okuma oluşturmaz; onlar sadece uyarılırlar.  Hayvanların hayatı, riske girmeyi içermez, çünkü risklerin var olduğunun farkında değildirler. Riskler onlar için düşünceyle algılanan meydan okumalar değildir, dolayısıyla karar alma türünden cevapları gerektirmezler. Nitekim hayvanlar yükümlülük alamazlar. Tarihten yoksun yapıları onların hayatı ‘üstlenmesi’ne imkan vermez… Hayvanların aksine insanlar yalnızca yaşamakla kalmaz, var olurlar; içinde konumlandıkları dünyadaki etkinliklerinin farkındadırlar, kendilerine koydukları hedeflere yönelik eylemde bulunurla… İnsanlar sürekli yeniden yarattıkları ve dönüştürdükleri bir dünya içinde var olurlar…”[1]

Yazıya Paulo Freire’dan uzun bir pasajla başlanılmasının temelde iki amacı var: Bunlardan ilki; bu yazının riske girmeyi içeren bir yaşam sürmüş öznenin hayatını ele alma amacı gütmesi, ikincisi de bu çalışmanın kendi yarattığı ve dönüştürdükleri, yazdığı tarihle tarih yazımında ihmal edilen bir direnişçi olarak Zehra Kosova’yı  gün yüzüne çıkarmayı hedeflerken, onu bir anne, kadın, sosyalist, sendikacı, ‘işçi’ ve en nihayetinde yükümlülük altında ezilen, direnen bir insan olarak anmayı gaye edinmesidir.

1 Temmuz 1910 yılında, tütün işçisi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Kavala’da doğan Zehra  Kosova’nın babası, abisi, ablası daha az çalışma süresi, daha çok maaş, daha iyi çalışma koşulları için mücadele eden Kızıl Kulüp’ün üyeleridir. Zehra Kosova da çocukluğundan itibaren onların etkileriyle bilinçli bir aktör olma yolunda ilerlemektedir. Lozan Antlaşması’ndan sonra 1924 yılında Yunanistan ile yapılan Mübadele Anlaşması çerçevesinde ailesiyle beraber diğer birçok mübadil aile gibi önce Tokat’a, ardından Samsun’a ve en nihayetinde İstanbul’a yerleşmiştir. Kavala’dan dönüşleri ile aile için de zor bir dönemece geçilmektedir. Evvela Tokat’ta babası berberlikle uğraşmış ardından Tokat’a bir tütün mağazası açılması için dilekçe vererek, mağazanın açılmasını sağlamışlardır.  Mübadele sonrası kaldıkları misafirhanede Mustafa Kemal’in ziyaretini anlatan Zehra Kosova, kendileriyle teker teker ilgilendiğini, çocukların başlarını okşadığını, bütün aileleri gezdiğini belirtmektedir. Zehra da bu sıralarda yani 1927 yılında Tokat’ta birinci sınıfa başlamıştır. Sevda Karaca’nın aktardığı sözlü tarih çalşmasından alınan aşağıda yer alan ifade Zehra’nın aile yapısını ve Zehra Kosova’nın aklında kalanları ‘hafızasında’ tuttuklarını göstermesi, aktarması bakımından epey mühimdir:

“Eski Türkçeyi okurken biz erkeklerle kızlar ayrı ayrı sınıflardaydık. Ayrım vardı çünkü ama sonra kanun çıktı 1927 yılında yeni harfler çıkınca çocuklar birleşti. Benim annem biraz tutucuydu. “Hayır gitmesin okula” dedi. Ama babam “Hayır gidecek” dedi. “Okuyacak benim kızım, erkek olsun kız olsun, hepsi kardeştir, beraber okurlar” dedi.”[2]

Yazının birinci bölümünde detaylı aktarılacak olan işçi Zehra Kosova Erbaa’dan Samsun’a geçişlerinde önce babasının yanında işe başlamış, onunla birlikte tütün denkleme işine gitmiştir. 1931 Mart ayında İstanbul’a abisinin yanına, tütün işçiliği yapmaya giden Zehra Kosova, 10 Kasım 1932 yılında babası ölünce ailenin geçim sorumluluğunu üstlenerek çocukluğundan aşina olduğu tütün işletmelerinde sıkı çalışmaya başlamıştır. Çalıştığı yerlerde tanıştığı arkadaşları vasıtasıyla TKP’den  (Türkiye Komünist Partisi)  haberdar olan Kosova Moskova’da Türkiye’den gelen arkadaşlarıyla birlikte Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim almıştır. (Burada Baraner, Baştımar, Şefik Hüsnü ve İsmail Bilen ile tanışmıştır.) Moskova’da TKP tarafından eğitim alması için Moskova’ya gönderilen kundura işçisi, Yugoslavya göçmeni Mustafa İskender ile Reşat Fuat’ın ve Şefik Hüsnü’nün araya girmesiyle evlenmiştir. Kızı Ayten’i Moskova’da bırakmak durumunda kalıp (yazının ikinci bölümünde ayrıntılı aktarılacaktır.) 1937 yılında İstanbul’a dönmüştür. 1942-43 yılları onun için ekstra mücadeleyle geçmiştir, kocasının aranması, evlerinin basılması, Zehra’nın falakaya yatırılması, 1945 Tan Baskını’na şahit olması, 40’lı yılların Zehra için ne derece zor geçtiğinin göstergesidir. Mustafa İskender ile 1946 yılında ayrılan Zehra Kosova, aynı yıl Cemiyetler Kanunu’nu çıkmasıyla deneyimli bir örgütçü olarak sendikal mücadeleye ağırlık vermiştir. Başkanı olduğu Tütüncüler Sendikası’nı kurmuştur. Ardından Şefik Hüsnü’nün 1946’da kurduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nde görev alan Kosova 16 Aralık’ta partinin kapatılmasıyla birlikte oradaki bağlantılı olduğu kişilerle bağını koparmıştır. 1951 yılında TKP’ye yönelik tevfikatın başlamasıyla cezaevi, işkence süreci başlamış ama kısa bir süre sonra beraat etmiştir. Bundan sonraki süreçte tütün işinin sona ermesiyle tekstil işine girmiş, TKP’nin yöneticilerinin tutuklanması sonucu da 1954 yılında Hikmet Kıvılcımlı’nın örgütlediği Vatan Partisi’ne üye olmuştur.  Ama bu partiye hiçbir şekilde ısınamadığının her seferinde altını çizmiştir. 1950’li yıllarda tütüncülüğün giderek kaybolmasıyla birlikte tekstil-dokuma sektöründe çalışmaya başlayan Kosova 28 Temmuz 1970 yılında emekli oluncaya kadar işçi mücadelesiyle dolu hayatını çalışma, çabalamayla geçirmiştir. 8 Mart 1995’te DİSK’in Kadın Emek Ödülü’ne layık görülen Zehra Kosova’nın hayat hikayesini ve Cumhuriyet tarihinin işçi panoramasını çizdiği eseri Ben İşçiyim 1996 yılında yayınlanmıştır. 18 Ağustos 2001 günü 91 yıllık yaşamına mücadeleler, direnişler sığdıran Zehra Kosova yaşamını yitirmiştir.

1. Sendikal Mücadelede Bir Kadın ‘İşçi’

 Zehra Kosova’nın sendikal mücadelesini daha iyi anlayabilmek adına onun ‘işçi’ sıfatını aldığı tarihlere bakmak isabetli olacaktır. Erbaa’da Samsuna gittiklerinde babasıyla birlikte tütün denkleme işine giden işçi Zehra henüz 20 yaşında olduğunu belirterek ‘artık tam bir emekçiyim’ demektedir.  Ardından 1931 yılında tütün işinde çalışan abisinin yanına İstanbul’a gitmesiyle birlikte hem bilincinin arttığı hem de ‘iş’in tam anlamıyla kalbine gittiği gözlemlenmektedir. İşçilere reva görülen yaşamı ve çalışma standartlarını sorgulaması, erkeklerin ayrı kadınların ayrı ücrete tabi tutulması, politik olarak şekillenmesini sağlayacak gerekli zamanın ve zeminin oturtulması, tüm bunlar bu döneme denk gelmektedir. Babasının ölümü üzerineyse yükü daha da artmakta, işsizliğin ne demek olduğunu öğrenmekte, hamallık yaptığını da belirtirken bununla katiyen gocunmadığının da özellikle altını çizmektedir.

“Güç ama beni uzun bir işçilik dönemi bekliyordu. Ve artık hayatını emeği ile kazanan bir işçiydim. Hayatta daha kötü şeyler de vardı. Çünkü büyükşehrin her sokağı, her köşesi tehlikelerle doluydu, hele bir genç kız için… Ama ben direnecek, hayatımı emeği ile yaşayacak bir insan olarak sürdürecektim…” [3]

Zehra Kosova’nın çevresinde partili (Türkiye Komünist Partisi) tütün işçilerinden Ramazan adlı ‘yoldaş’ının sandığından okuduğu bildiri ile bilincinin arttığını ve o yöne doğru duruşunu şekillendirdiğini belirtmek gerekmektedir. Okuduğu bildirideki ‘8 saatlik iş günü’, ‘çocuk haklarını tanıma’, ‘kadın erkek ücret eşitliği’ konular onu hayli cezbetmektedir. Zehra Kosova’nın ifadeleriyle o güne dek sezgileriyle dikkatini çeken mevzular 1933 yılından itibaren bilinçli bir eyleme dönüşmektedir.  Bundan böyle Zehra Kosova, işçi tutuklanmalarına, her 1 Mayıs öncesi işten atılma hadiselerine karşı daha bilinçli bakmaktadır ve okumalarını bu yönde artırmaktadır. Maksim Gorki okumakta, işçilerin mücadele tarihiyle ilgili anekdotları taramakta, Nazım Hikmet’in şiirleriyle haşır neşir olmaktadır.

“Eh ne yaparsın, sürtmeyen, düşmeyen bir biz değiliz. İşte biz de düştük, yalnız biz değil, bütün tütün işçileri sürünüyormuş ama biz kendi derdimize düştüğümüz için bunların pek farkında olamamıştık. Şimdi ise aynı insanlarla iç içe çalışıyoruz. İşsiz kaldık mı hep birlikte kalıyoruz. Açlığımızı hep birlikte duyuyoruz.”[4]

Yaşam koşullarının salt kendine has olmadığını  çok erken yaşta farkına varan Zehra Kosova kolektif direnişin de ehemmiyetinin idrakindedir.

Sevda Karaca’nın Tüstav ses arşivinden aktardıklarına göre Zehra Kosova Moskova’ya gitmeden evvel sendika kurmak için epey uğraşmış, dağınık işçileri toplamak, örgütlülüğün önünü açmak için çabalamıştır. 1933 yılına gelindiğinde Türkiye’de 30.000’e yakın tütün işçisi bulunmakta ve bunun dörtte üçünü kadınlar oluşturmaktadır. Bu sebeptendir ki parti işletmelerinin olduğu işletmelerde üçer kişilik kadın işçi hücreleri kurulmuştur.[5]

Nazım Hikmet’in Tütün İşçisi şiiri de o yıllarda dillerde türkü şeklinde okunmaktadır:

            “Her akşam yorgun işten dönerken

            Görürdüm onu yolumda ben

            Düşürmüştüm gönlüme bir sızı

            O üzüm gözlü işçi kızı

            Ellerinde işten kalmış iz var

            Tütün işlemiş o parmaklar

            Allıksız yanaklarıyla ağzı

            İzmir narı gibi kırmızı

            O da işçi ben de işçi

            Bir sınıfın evladıyız biz

            Gaye uğruna verdik, el ele

            Kızıl bir ufka gitmekteyiz.”   

Zehra Kosova’nın ilk tutuklanmasını da kadınların ve erkeklerin eşit ücret almaları için mücadele ettikleri bu talep için direndikleri sürede aldığını burada önemle, altını çizerek vurgulamak büyük önem teşkil etmektedir. [6]   

1937 yılında Moskova’dan Türkiye’ye döndüğünde Müstakil Tütüncüler Sendikası için gizli faaliyetler yürütmeye başlayan Zehra Kosova 1945 yılına gelindiğinde işçilerin taleplerini kabul ettirmesiyle ve birçok kişiyi sendikaya çekmedeki başarısıyla dikkat çekmektedir. “Yalnızca Zehra Kosova olarak sivrilen bir varoluş” İstanbul Tütüncüler Sendikası’nın yönetiminde görev almış, ardından işkence, hapis görmüş ve sendikal mücadelesini gizlice yürütmüştür.

2. Partili Bir Direnişçinin Annelik, Kadınlık Deneyimi

Henüz küçük bir çocukken bizi Yunanistan’dan getiren vapurun güvertesinden Ege’nin dalgalarını seyrederken, hayatın dalgalarının beni de bindiğimiz vapur gibi sallayacağını hiç düşünmezdim. Hele o dalgaların bütün bir ömür boyunca beni saracağını, inandığım bir davadan, uğruna mücadeleden hiçbir zaman kaçmadığım düşüncelerimden dolayı her zaman boğmak istediğini nereden bilebilirdim…”

8 Mart 1935’te Moslova’da Doğu Halkları Komünist Üniversitesi KUTV’ye eğitim için gelen öğrencilerden İskender Mustafa ile evlenen Zehra Kosova’nın ilk başta istediği halde Mustafa İskender ile evlenmeyi reddetmesi dahi onun için mücadelesinin öneminin her türlü konunun önüne geçtiğinin göstergesidir: “Buraya evlenmek için değil, bir şeyler öğrenmeye geldik…”

Evlendikten kısa süre sonra kadınlık/annelik deneyimleri ile yüzleşen Zehra Kosova’nın ilk çocuğunu doğurmasına izin vermeyen parti yönetimini eleştirdiği fakat buna rağmen aşkla bağlı olduğunu her seferinde vurguladığı davasının önüne hiçbir şeyin geçmesine müsaade etmediğini belirtmek gerekmektedir. İkinci çocuğu Ayten’i doğurmakta kararlı olan Kosova 1936 yılında bir kış gecesinde anne olmuştur. Fakat ömrünün sonuna dek göremeyeceği Ayten’i 1937 yılında Moskova’da bırakarak Türkiye’ye dönmek mecburiyetinde kalmıştır.

“Bana ‘hiç merak etme, çocuğun çok iyi bakılacaktır, ileride ya sen gelirsin ya da kızını sana göndeririz’ dediler. Ama ne ben bir daha gittim ne de kızımı tekrar görebildim. Kızımdan ağlayarak ayrıldım. Ama bu ayrılık zorunluydu, yapacak hiçbir şey yoktur.”

“Hiçbir iş yapmadan orada sadece çocuğumu büyütmek bana ağır geldi. Orada refah içinde yaşayabilirdim ama parti beni oraya kalmak için yollamadı…”[7]

İkinci kızı Gülten’i de 13 Kasım 1938 yılında kaybetmenin acısını daha çok çalışarak gidermek için çabaladığını belirten Zehra Kosova 1940 yılında doğan üçüncü kızına da Gülten adını vererek kendi deyimiyle ‘gül yüzlü kızının’ ona yeniden hayat verdiğini söylemektedir.

Zehra Kosova 91 yıllık yaşamında idrak etmeye, etrafını gözlemlemeye ve bilinçlenmeye başlamasından itibaren bir kadın olarak yaşamak ile bir erkek olarak yaşamak arasındaki farkı deneyimlemiştir. Otobiyografsinin üçüncü bölümünün iki başlığı: ‘Kızım dünyaya geliyor, Artık dönüyorum ama kızım olmadan…, dördüncü bölümünün bir başlığı: Bir kızım uzaklarda, bir kızım hasta’ onun yaşadığı zorlu ve yüksek rasyonalite gerektiren hayatında dahi bir kadın ve bir anne olarak tecrübelerinin onda bıraktığı etkiyi göstermesi bakımından mühimdir.

Sevda Karaca’nın aktardığı Füsun Çeliker’e ait şu sözlerle yazının bu bölümünün noktalanması Füsun Çeliker ile bağından ötürü büyük önem teşkil etmektedir:

“Zehra Kosova denilince ilk aklıma ne geliyor? İlk aklıma bebeğini Moskova’da bırakması… Çünkü bizim dönemimizde de parka postal giymek gerekirdi. Kadın olmanın üstüne çıkmak gerekirdi. Bizim babalarımız bizi erkek gibi yetiştirmekle övünürdü. Biz kadın olduğumuzun ve kadın mücadelesinin farkına belirli noktalarda vardık. Benim farkına vardığım nokta o oldu… Bize (Sovyetlerde bıraktığı kızı için) çok aradım dedi, her yolu denedim, her çareyi denedim. Hep yaklaştım ama hiç ulaşamadım, dedi. Hep söylerdi şu an şu yaştadır diye. Sonraki yıllarda acısını, burukluğunu yaşadığını hep hissederdik, o anlatırken söylemezdi ama biz hep hissederdik. O zaman Zehra abla bize anlattığında hep kadın olduğunu hissederdik. O bir kadın yani, bir çocuk bırakmış ve onu bırakmak zorunda kalmış ve onun bütün yaşamı boyunca bunun acısını ve peşine düşüp ulaşamamanın mutsuzluğunu yaşamış birisi. O zaman dedim ki yani, kadın mücadelesi bize hep burjuva düşüncesi olarak anlatılır. Hayır, bu komünist bir işçi kadının derdi. Ben onu anladım. (Füsun Çeliker, görüşme notları.)”[8]

3. Yazdıkları ve Yaşadıklarıyla Türkiye Sosyalist Tarihinin Öznesi

Bir kadının özyaşamöyküsünü yazması çoğu zaman görmezden gelinmiş eylemlerine, söylemlerine karşı duruş olarak ‘Ben de varım, ben de vardım…’ diyebilme cesaretinde bulunmasıdır. ‘Ben İşçiyim’ kitabıyla Zehra Kosova solun tarihi anlatılırken ihmalde bulunulan, gözardı edilen bir kadın olarak varlığını gelecek kuşaklara aktarmak istercesine bir partili, sendikacı, politik figür ve en nihayetinde bir işçi olarak yaşamını aktarmaktadır.

Zafer Toprak’ın aktarımıyla, Moskova’da KTUV’da eğitim gören Leman Sadreddin’in “İnkılab Kadınları” başlıklı yazısına giriş cümleleri “Hakiki inkılab kadınsız olmaz, eğer amele kadınlar, ev kadınları, valideler devrime duyarsız kalırlarsa toplumsal değişim gerçekleşemezdi. Rus Devrimi’nin her sayfasına kadınlar damgasını vurmuşlardı.” Bu şekildedir. Sosyalist, marksist çizgiyi benimsemiş kadınlar da Leman Sadreddin’in bu saydığı direktiflere gönülden bağlıdır.[9] Ayrıca, Kosova’nın yakın arkadaşlarından ve Türkiye’deki işçi hareketinin önemli isimlerinden Zihni Anadol’un da altını çizdiği gibi, Zehra Kosova’nın hikâyesini benzerlerinden ayıran bir diğer yanı da “az sayıda sosyalist kadın yazarlarımız arasında işçi kökenli olarak sivriliyor” oluşudur:

“Bizde anılarını yazan, eli kalem tutan kadınlar sosyalist kadınlar arasında aydın kökenliler ağır basar. Sabiha Sertel, Neriman Hikmet, Suat Derviş gibi isimler hemen hatırladıklarımın başında geliyor. Ama işçi kadın yazar deyince 1920’li yılların Aydınlık  yazarı şair Yaşar Nezihe’nin dışında hiç kimse yok gibi. İşte Kosova da bu az sayıda sosyalist kadın yazarlarımız arasında işçi kökenli olarak sivriliyor. Ve ben işçiyim diyerek kendi hikayesini anlatıyor. Evet Zehra Kosova anlatılan senin hikayendir…”[10]

Yaprak Zihnioğlu’nun da belirttiği gibi cinsiyet egemenliğinin sorgulanmadan sürdüğü sosyalist parti ve örgütlerde erkeklerin de yönlendirilmesiyle sosyalist kadınlar, seksenlere kadar çoğu feminizm karşıtlığını sürdürerek ‘kurtuluşçu’ hareketlerde kadın düşmanı anlayış ve tutumların yaygınlaşmasına, seyirci kalmışlar az sayıda kadın politik özne olarak sosyalist eyleme düşünceye katılmış, erkek tahakkümünün gizil sınırlarıyla kuşatılmıştır.[11]

Zehra Kosova’nın ideolojisini, politik duruşunu pekiştirdiği yıllar Moskova’da eğitim gördüğü yıllara denk gelmektedir. KUTV’da Marx, Engels, Lenin’in eserlerini okumakta, tarih, iktisat, devrimler tarihi, sosyalizmin temel kuralları, parti tarihi, matematik, coğrafya, askeri eğitim, jimnastik gibi birçok alanda ders almaktadır. Yaprak Zihnioğlu’nun teşhisi çok yerinde olmakla birlikte Zehra Kosova’nın yazdıkları ve söyledikleriyle cinsiyetlerarası hiyerarşinin de farkında olan bir özne olduğunu ibraz etmek mühimdir.

Sonuç

Cüretkar, tarihin seyrini değiştiren bir direnişin öznesi, Hüseyin Aykol’un ‘Aykırı Kadınlar’ başlığı altında Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri’ni ele aldığı kitabında belirttiği gibi gerçek bir proleterin yaşamını kısaca ele almaya amacı güden bu çalışmanın ortaya çıkış sebebi ile Sevim Belli’nin Zehra Kosova’nın Ben İşçiyim kitabın 2011’deki 2. basımına yazdığı sunuda yer alan aşağıdaki ifadenin mahiyeti örtüşmektedir:

“Göçmen tütün işçisinin öyküsünü yeni kuşaklar bilmelidirler. İbret dolu bir öyküdür o. Onlar, mübadil olarak Türkiye’ye gelirken, çıkınları, sepetleriyle birlikte sosyalist bilinci de beraberlerinde getirmişlerdi.  Bu bakımdan yerli işçilerden çok daha bilinçli, çok daha ileri durumdaydılar. Uzun yıllar Kasımpaşa’nın, Ortaköy’ün tütün üretim merkezleri bir parti okulu gibiydi. Bir yandan tütün işlerken bir yandan da okuyor tartışıyorlardı.”[12]

İnsanların ezilmeyeceği, sömürülmeyeceği bir dünyanın hayalini kuran ve bu uğurda mücadele eden bir isim, Ersin Tosun’un ifadesiyle Türkiye emek ve sosyalist hareketinin yüz akı, Sevim Belli’nin ifadeleriyle boşa gitmemiş, mücadeleye adanmış ve bu yüzden de anlamlı bir yaşam sürmüş öznedir Zehra Kosova. Zehra Kosova genellikle erkek alanı olarak tanımlanan o şekilde nitelendirilen ve çoğu zaman da bu alanda yer alan kadınların deneyimlerinin göz ardı edildiği alanlarda ‘ben de varım’ demiş, illegal komünist örgütlenmelerinde, legal siyasi örgütlenmelerde, sendikalaşmada varlığını kanıtlamıştır.

Yazıyı Sevim Belli’nin Kosova’nın cenaze töreninde yaptığı konuşmanın bir kısmıyla bitirmenin ehemmiyeti onun yakın çevresindeki insanlarda bıraktığı etkiyi görmek adına yadsınmayacak kadar büyüktür:

“Genç kızlık çağından bu yana, nerede bir illegal komünist örgütlenmesi olduysa Zehra abla saflarda yerini almıştır. Nerede sol nitelikte bir legal siyasi örgütlenme girişimi olduysa Zehra abla girişime katılmıştır. Tütün alanında olsun, başka üretim alanlarında örneğin tekstilde olsun sendikalaşma doğrultusunda nerede bir hareket olduysa Zehra abla oradaydı ve öncüydü. Zehra Kosova genellikle erkeklerin alanı sayılan bu alanda öncü kadınlarımızdandır. Giderek o alanda bir numaradır. DİSK Emek Ödülü’nü alan tek kişidir. Sendikacılık alanında anti demokratik koşullarda bir numara olabilmek inançlı, ciddi ve yiğit kişilik ister. Zehra Kosova’da bunların hepsi ve daha fazlası vardı. Defalarca tutuklandı, işkence gördü, yıllarca hapis yattı. Bağımlı kapitalizm koşullarında bir militanın kaderiydi onunki de…” 

Kaynakça

Kaynakça

AYKOL, Hüseyin, Aykırı Kadınlar ‘Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri’, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2015.

FREIRE, Paulo, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017.

KOSOVA, Zehra, Ben İşçiyim, (haz. Zihni Anadol), Sarı Defter Yayınları 21: TÜSTAV İktisadi İşletmesi, 2011.

SAVRAN, Gülnur Acar, Feminist Eleştiri Karşısında Marksist Sol, İletişim Yayınları, Cilt 8: Sol, İstanbul, 2018.

SAYGILIGİL, Feryal, Kadınlar Hep Vardı ‘Türkiye Solundan Kadın Portreleri’, Dipnot Yayınları, 2017.

ZİHNİOĞLU, Yaprak, Türkiye’de Solun Feminizme Yaklaşımı, İletişim Yayınları, Cilt 8: Sol, İstanbul, 2018.

Dipnotlar

[1] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017, s.89-90.

[2] Feryal Saygılıgil, Kadınlar Hep Vardı ‘Türkiye Solundan Kadın Portreleri’, Dipnot Yayınları, Ankara, 2017, s.191.

[3] Feryal Sayılıgik (der.), a. g. e, s. 195. (Zehra Kosova’dan aktaran.)

[4] Feryal Saygılıgil (der.), s.194.

[5] Feryal Saygılıgil (der.), a. g. e, s.196.

[6] Feryal Saygulıgil (der.), a. g. e, s.194-197.

[7] Feryal Saygılıgil, a. g. e, s.201-202.

[8] Feryal Saygılıgil, a. g. e, s.219.

[9] Zafer Toprak, Ekim Devrimi, Lenin ve Aydınlık’ta (1921-25) Marksist Kadınlar, Toplumsal Tarih, sayı:289, Ocak 2018, s.28-29.

[10] Zehra Kosova, Ben  İşçiyim, (haz. Zihni Anadol), Sarı Defter Yayınları 21: TÜSTAV İktisadi İşletmesi, 2011, s.12.

[11] Yaprak Zihnioğlu, Türkiye’de Solun Feminizme Yaklaşımı, İletişim Yayınları, Cilt 8: Sol, İstanbul, 2018, s. 1108.

[12] Zehra Kosova, Ben  İşçiyim, (haz. Zihni Anadol), Sarı Defter Yayınları 21: TÜSTAV İktisadi İşletmesi, 2011, s.7.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Feyzanur İnce

Feyzanur İnce
TESAD Genel Sekreteri - Röportaj Birimi Direktörü - Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir