Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Feminist Tarih / Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne: Suat Derviş

Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne: Suat Derviş

Öz

Hikayesinin Dışına Taşan Bir Özne: Sabiha Sertel biyografik inceleme yazısıyla başlanılan yazı dizisinin incelenecek ikinci ismi Suat Derviş… Bu yazıda Suat Derviş’in yaşamı aktarılırken temel noktalara değinilecek olup, yazdığı eserlerden, onun hakkında yazılan yazılardan örnekler verilecektir. Yazıya hikayesinin dışına taşan bir özne olmanın mahiyeti irdelenerek bir giriş yapılacaktır. Birinci bölümde Suat Derviş’in yaşamı genel hatlarıyla ele alınacak olup, hayatındaki kırılmalardan misaller sunulacaktır. İkinci bölümde toplumsal-gerçekçi edebiyata katkıları ve bu minvaldeki sanatçılarla kurduğu bağ izah edilecektir. Üçüncü bölümde sosyalist, feminist kimliğini öne çıkaran unsurlardan hareketle politik duruşu teşrih edilirken sosyalist feminizm de kısaca açıklanmaya çalışılacaktır. Sonuç bölümünde yazı boyunca değinilen, onu farklı kılan, hikayesinin dışına taşıran örneklerle yazı nihayetlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Suat Derviş, Toplumcu-Gerçekçi Edebiyat, Sosyalist Feminizm. 

Giriş

Yazıya öncelikle hikayesinin dışına taşan bir özne olmanın olanaklarına ve olanaksızlıklarına değinerek başlamak gerekmektedir. Hikayesinin dışına taşmak çoğu zaman -özellikle ezilen bir sınıfa, cinse mensup kesimler için- unutulmak veya hatırlanmamak gibi  bedellere sebebiyet vermektedir. Bu anlamda Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı eserinde yer alan Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen Bir Yazar: Suat Derviş adlı makalesinden direkt alıntılanması uygun görülen aşağıdaki ifade büyük önem arz etmektedir:

   “… ‘Kadın olmaktan utanmıyorum, yazar olmakla da iftihar ediyorum. O unvan benim yegane servetim, biricik iftiharım ve ekmeğimdir’ diyerek her fırsatta 16 yaşından itibaren hayatını kalemiyle kazanmış olduğunu gururla belirten bir yazar için en acısı, henüz yaşarken yazarlığının unutulmasıdır. 1970’lerin başında Demokratik Devrim Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda, Suat Derviş’i  ‘Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi’ diye tanıtırlar. Ama Suat Derviş, kendisine dayatılan tanımları kabullenmeyecek kadar ‘dışarıda’dır. Hemen ayağa kalkıp “Hayır,” der, “ben yazar Suat Derviş!” Böylece, yazarlığıyla olduğu kadar, yaşamı ve kişiliğiyle de unutulmamayı fazlasıyla hak eder.”[1]

Aristokrat bir aileden gelen Suat Derviş’in köşkte, müreffeh koşullar altında başlayan yaşamı ezilen sınıfın meselelerini konu edinmesi, röportajlarına, haberlerine, yazılarına taşıması ile zorluklar altında devam etmiştir. Hikayesinin dışına taşmasaydı rahat şartlar altında yaşamını sürdürme olanağına sahipken o toplumsal meseleleri sanatına, politik duruşuna yansıtmış ve sürgünlerle, yargı esnasında çocuğunu düşürmesine sebebiyet verecek olay ve durumlarla dolu bir yaşam sürmüştür.

En bilindik eseri ‘kıyı’da olmanın özgürlüğünü ve ölümü kamçıladığı, kalıplara direnen, taşan, toplumsal marjinalliğin örneği Fosforlu Cevriye’de yankılanan sestir Suat Derviş’in, ve Suat Derviş gibi birçok kadının sesi.

 “… Cevriye, sanki annesiz, mantar gibi bitmiş, belki de bir yıldızdan düşmüştür. ‘En çok bunu hayal eder Cevriye, bir yıldızdan düşmüş olmayı.’ O yüzden de gönlünce seyretmek ister yıldızları. Burada, doğayla uyum özlemi kadar, soy ve sınıf farklılığının ortadan kalkması özlemini de izleyebiliriz. Fosforlu, sevmesini, hem de çok sevmesini bilir, hiç esirgemeden önüne gelene dağıtır bu sevgiyi ve aşk için gözünü kırpmadan ölüme gider ama özgürlüğünden vazgeçmez. Cevriye, bir özgürlük ve sevda simgesidir; daha güzel bir toplumun, daha iyi insanların simgesi…”[2] 

Bölüm Bir: Muharrir, Gazeteci, Direnen Bir Özne: Suat Derviş

“Bir on ağustosu, on bir ağustosa ağlayan gecede çok fırtınalı gök gürültüleri, şimşekler, yıldırımlar arasında anneciğime hiç uzun bir ıstırap vermeden şimşek ve yıldırım gibi bir hızla dünyaya gelmişim. O kadar çabuk dünyaya gelmişim ki, her çocuğun dünyaya gelirken, daha anne karnında parçaladığı torbanın yırtılmasını bile beklememişim…”[3]

Asıl adı Saadet olan Suat Derviş, Hesna Hanım ve İsmail Derviş Bey’in kızları olarak 1903 (bazı kaynaklarda 1905 olarak geçmektedir.) yılında Küçük Çamlıca’da dünyaya gelmiştir. Nazım Hikmet’in komşusu, 13-14 yaşlarında yazmaya başlamış –arkadaşı Rasih Nuri İleri’ye göre ilk aşamadan itibaren profesyonel bir yazardır-, orta öğrenimini Kadıköy Numune Rüştiyesi ardından Bilgi Yurdu’nda tamamladıktan sonra ablası Hamiyet Hanım ile Berlin’e müzik eğitimi almak üzere gitmiş aristokrat bir ailenin kızı olan, Almanca, Fransızca,kısmen Arapça ve Farsça bilen yazar Suat Derviş hikayesinin dışına taşma cüretini ilk olarak Berlin’de müzik eğitiminin ona uygun olmadığına kanaat edip, gizlice Edebiyat Fakültesi’ne felsefe bölümüne geçiş yaparak göstermiştir. İlk romanları (Kara Kitap (1920), Hiçbiri (1921), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928)…) kişisel meseleleri öne çıkaran eserlerdir. O yıllarda aynı zamanda gazete ve dergi yazarlığı da yapan Suat Derviş Uluslararası Montrö Konferansı’nı ve 1923 yılında Lozan Konferansı’nı muhabir olarak izlemiştir. 1932 yılında babasının ölümüyle tekrar Türkiye’ye dönmesiyle birlikte yazın hayatında bambaşka bir dönem başlamıştır. Sosyo-ekonomik meseleleri eserlerine (Onu Bekliyorum (1934), Onları Ben Öldürdüm (1935), Baba-Oğul (1936), Bu Roman Olana Şeylerin Romanı (1937), İstanbul’un Bir Gecesi (1938), Hiç (1939) taşımaya başlamış ve yepyeni bir edebiyatın varlığına işaret eden Yeni Edebiyat dergisi büyük oranda Suat Derviş’in yönetiminde çıkmaya başlamıştır.[4]  1937 yılında Tan Gazetesi için gittiği Sovyetler Birliği gezisinden dönüşte yayımladığı röportaj dizisi bir dizi sorunla baş etmesini gerektirmiş, gazeteden ayrılmasına sebebebiyet vermiştir. 1941 yılında daha evvel Selami İzzet Sedes ve Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile evlilik yapmış Derviş Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner ile evlenmiştir. Suat Derviş’in 1944 yılında yazmış olduğu ‘Niçin Sovyetler Birliği’nin Dostuyum’ başlıklı yazı uzun yıllar hiçbir gazetede iş bulamamasına neden olmuştur, sonraki yaşamı da sürekli tutuklanmalar, Avrupa’ya zorunlu gidiş gibi birtakım olumsuzluklarla geçse de o hikayesinin dışına taşmaya devam etmektedir. Bu süreçte Paris’te Fransız Komünist Partisi ile olan alakası aracılığıyla Europe dergisinde yazmış, eserleri de Fransıza, Bulgarca ve Rusça’ya çevrilmiştir. 1963 yılında Türkiye’ye dönen Derviş, 1970 yılında Neriman Hikmet ve on yedi arkadaşıyla birlikte Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’ni kurmuşur. 1968 yılında yayınlanan Fosforlu Cevriye adlı kitabıyla daha çok tanınan yazar, düşünür ve aktivist Suat Derviş 23 Temmuz 1972 yılında İstanbul’da yaşamını kaybetmiştir.[5]

Tahakküm kurma araçlarından en mühimi olan tarih yazımını elinde bulunduran hakim sınıf ve cins ezilen cinsin, sınıfın tarihi unutturulmak üzere kurgulasa dahi bunun sonuç vermeyeceği açıktır. Yazan, çizen, bozan, değiştiren öznelerin varlığı bunu kanıtlar niteliktedir. Suat Derviş yazının konusunu oluşturan öznelerden yalnızca biridir. Birinin eşi, kızı, annesi, kardeşi değil, muharrir, gazeteci, yazarak direnen, röportajlarında toplumsal meseleleri konu edinen ‘gerçek’ politik bir öznedir.

Toplumcu-gerçekçi Türk Edebiyatı’nın temelini oluşturan öznelerden biri olan Suat Derviş yaşamına 30’u aşkın roman, birçok deneme, hikaye, eleştiri yazıları sığdırmıştır. İlk romanlarında üst tabaka kadınların sorunlarını eserlerine taşıyan yazar, 1930’lu yıllardan itibaren Marksist tutumunun izinde sınıf farkını eserlerine yansıtmış ve bu çerçevede edebiyatı, yaptığı işi, sanatını varolan düzeni değiştirmek için bir araç olarak kullanmıştır. Toplumcu-gerçekçi edebiyatın özelliklerini eserlerinde başarılı bir şekilde kullanabilen yazar marksist esetetikten faydalanmıştır.[6]

“Bu kitabın içinde, benim bir ankete verdiğim cevaba cevap veren bazı satırlar bulunuyor ve bu satırlarda en müthiş hakaret olarak bana “bu kadın” diye hitap ediliyor. Ankette söylediğim fikirlere cevap verilmiyor da “sen kadınsın sen daha erkekleşmedin. Biz saçı uzun aklı kısa kadınların erkekleşmeden evvel büyük davalara karışamayacaklarını, onların akılsız olduğunu biliriz.” diyorlar. Bunu söyleyenler, bu geri kafalı mürteciler , Türk, İstanbul Üniversitesi’nin talebelerindendir. Buna  gülemiyoruz buna ağlamak lazımdır…”[7]

 Kadın olmanın, kadın olmaktan kaynaklı haksızlığa uğramanın kişisel bir sorun olmadığın idrakine çok küçük yaşlarda varan yazar hikayelerinde ve romanlarında kadına dair meselelere değinerek, cinsiyet konumuyla sınıf konumunu birleştirerek  hassasiyetleri doğrultusunda, büyük bir farkındalık ve gözlem yetisiyle eserlerini yazmıştır.  1931 Yılında yayınlanan Emine adlı romanı buna örnektir, eserlerinde karakterleri özellikle marjinal olanları başkişi yapmakta, romanize etmekte  ve yüceltmektedir. (Fosforlu Cevriye Örneği) Eserleri çoğunluğun normal, olması gereken, doğal varsayımına bir başkaldırı niteliğindedir.[8]

Zafer Toprak’ın da belirttiği gibi Suat Derviş Türk romanında düşen, toplum tarafından dışa itilmiş, marjinalleştirilerek veya yok sayılarak kenarda bırakılan kadını en güçlü şekilde ifade eden yazarlardandır.[9]

Suat Derviş’in gerek kişiliği gerekse yazarlığıyla, edebiyat tarihimiz ve sosyalist geleneğimiz kadar, kadınların tarihi açısından da önemli olduğunu belirten Fatmagül Berktay, Suat Derviş’in en sevdiği yanını “kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını” sonuna dek savunması ve bu hakkı Cevriye’nin kişiliğinde somutlaştırması olduğunu belirtmektedir.[10]Böyle bir giriş yaptıktan sonra yazıya kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını savunan yazarın hikayesinin dışına taşmada kulandığı en büyük araç olan edebiayata değinerek devam etmek şarttır.

Bölüm 2: ‘Yepyeni Bir Edebiyat’

Kendi ağzından Nazım Hikmet’in ilk yazısı olan Hezeyan’ı yayınlatması üzerine söyledikleri ile yazının bu bölümüne başlamak onun Nazım Hikmet (çocukluğunu geçirdiği evdeki komşusu) gibi diğer toplumcu-gerçekçi, sosyalist çizgiyi benimseyen yazarlarla bağının çok erken yaşta kurulduğunu göstermesi bakımından mühimdir:

“Yazı hayatım: Çok genç yaşımda, çocuk denilecek bir yaşta yazılarım çıkmaya başladı. İlk intişar eden yazım, “Hezeyan” başlıklı bir mensur şiirdir. Komşumuz ve çocukluk arkadaşımız Nazım Hikmet Ağabey bir gün benden habersiz bu şiiri bir yevmi gazetenin edebiyat nüshasına götürmüş, yazıyı kabul etmişler ve methedici bir iki cümle ile de takdim etmişler. Hem sevindim hem de Nazım’a çok kızdım hem de ağladım. Ve işte, mütareke senelerinden bugüne kadar aralıksız çalıştım.”

Bu güzel ayrıntıları belirttikten sonra Suat Derviş’in öncülüğünde çıkan Yeni Edebiyat dergisine ve dergi bünyesinde toplumcu-gerçekçi ekolü benimsemiş Attila İlhan, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Orhan Kemal gibi yazarları birleştiren bu yeni edebiyata ve bu edebiyatın yüksek amaçlarına değinmek gerekmektedir. 1940-41 yılları arasında yayın hayatını sürdüren Yeni edebiyat dergisinin kadrosunda Suat Derviş, Neriman Hikmet, Orhan Kemal, Attila İlhan, A. Kadir, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmet Seyda, Orhan M. Arıburnu, Reşat Fuat Baraner, Hasan İzzettin Dinamo gibi yazarlar bulunmaktadır.

 “Cemiyet hayatını aksettirmeyen, hiçbir iddiası ve tezi olmayan bir san’at eserinden en ufak bir istifade bile beklenilemez. (…) Muhitinde cereyan eden hakikî hayat sahnelerini göremeyince, içtimaî hayatın birer mahsulü olarak etrafını çevreleyen reel tipleri bulamayınca insan böyle eserleri okumakla sarfettiği zamana acımaktan kendini alamıyor; hattâ zevkle okunabilecek şekilde güzel bir üslûple ve iyi bir teknikle de işlenmiş olsa insan böyle eserleri okuduğuna pişman oluyor ve hatta muharrire kızıyor.”

 Selim İleri’nin aktarmış olduğu Suat Derviş’e ait bu sözler onun kurucusu olduğu Yeni Edebiyat çizgisini özetlemektedir.

Toplumcu-gerçekçi edebiyatın temel özellikleri, şiirde, romanda, herhangi bir edebi üründe toplumsal meseleleri, o dönem için özellikle faşizm karşıtlığını, işçi sınıfının ezilmişliğini, yoksulluğu, barışa duyulan özlemi tema olarak kullanması, sanatçının halka karşı sorumluluğundan hareketle yeni yazın üretmesidir. 1940 Kuşağı olarak da anılan bu temaları özenle ve marksist estetikle sanatına taşıyan yazarlar halkın anlayacağı bir dil kullanmakta, şiirde serbest nazım şeklini, aruz vezni yerine hece ölçüsünü benimsemektedir. Toplumcu yazarların toplumun temel meselelerini sanatlarına taşımaları elbette yepyeni bir şey değildir. Onun öncesinde Aydınlık, Resimli Ay gibi gazetelerin, dergilerin de bu işlevi gördüğünü belirtmek gerekmektedir.[11]

 “Bütün dünya sanat aleminde dokümanterizm galebe çalmaktadır. Sanat sinemadan tutunuz da şiire kadar, realitenin vesikalarından kompozisyonlar, terkipler ve besteler yapmaya doğru gitmektedir. Bu gerçeklerin mimarisi, bazen öyle müthiş bir mana alıyor ki, onların yanında entrikalı romanlar, kalbin mırıltılarını heceleyen şiirler, zavallı ve gülünç kalıyor. Realizm, fotoğraf realizmi olmamalıdır. Gerçeklerin abidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon husule getiren diyalektik bir materyalizm olmalıdır. (Nazım Hikmet, Resimli Ay, Şubat 29, 1930, s.32)”[12]

 Toplumcu-gerçekçi edebiyat marksist eleştiri ve estetikle bütünleşik, tarihsel materyalizmi sanat eseri üretiminde de esas belirlemiş, ilk olarak Sovyetler’de yankılanmıştır. Toplumsal-gerçekçilik terimi ilk olarak 23 Mayıs 1932’de Sovyetler Birliği’nde yayımlanan Edebiyat Gazetesi’nde Gronsky tarafından kullanılmış, 17 Ağustos 1934’te ise Sovyet Yazarları Birinci Kongresi’nde Jdanov, Gorki ve Lunaçarski’nin katkılarıyla resmi olarak kabul edilmiştir.[13]

Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyat (toplumsal gerçekçilik) Plehanov çizgisinde sürmüş, Rusya bu konuda örnek alınsa da kendine özgü kavramları, esasları, üslubu içinde barındıran yeni bir anlayış meydana getirmiştir. Temiz Türkçe ile konularını toplumun içinden alan yeni bir anlayışın ürünüdür.

“Mistik alem, yazarın kabiliyetsizliğini saklamak için sığındığı siperdir. Gerçekleri halktan saklayarak onu bir rüya aleminde yaşatmak, onu uyutmak demektir. Sanatkar kendisi için değil, okurlar için, halk için yazı yazmalıdır. Sanat, sanat için değil, fayda için, sanatkarın elinde bir araçtır. Bu araç geniş kitlelerin faydası için kullanılmalıdır.”[14]

Zeynep İçin-Ankara Mahpusu adlı eserinin eleştirmenler tarafından Nobel ödüllü Ivo Andriç’in Drina Köprüsü ile mukayese edildiğini belirten yazarın edebiyat dünyasındaki ve bu sayılan yazarlar arasındaki değerini anlamak mühimdir. Paramparça olmuş anılar ve unutturulmuş bir tarih söz konusu olunca kıyıda köşede kalmış bilgiler dahi çok kıymetli bir hal almaktadır. Attila İlhan’ın O Karanlıkta Biz’in roman kahramanları arasındadır Suat Derviş, Nazım Hikmet’in ‘Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım.’ dediği ‘ağlasa da gözyaşını gizleyen, kimselerin başını eğemediği’ kadındır. Suat Derviş’i anlatırken başka yazarların, düşünürlerin onun hakkında söylediklerinin ön plana çıkarılması özellikle feminist eleştirmenler tarafından gereksiz bulunsa da döneminde ne denli etkin olduğunu başka aktörler tarafından ele alan yazılarda da deşifre etmek önemi yadsınamayacak kadar mühimdir. Elbette Suat Derviş’i Suat Derviş yapan, hikayesinin dışına taşıran ne Nazım Hikmet’in şiiri ne de Attila İlhan’ın romanıdır. Suat Derviş kendi yazdıkları ile, röportajlarına, fıkralarına, romanlarına, duruşuna, hayata bakışına yansıttığı gerçekleri ile Suat Derviş’tir.

Bölüm 3: Marksist, Feminist Düşünür, Politik Bir Aktör

Ortodoks marksizmle feminizmi ortak bir paydada buluşturan, ev içi emek, yabancılaşma, artık değer, tarihsel materyalizm gibi temel marksist argümanları sınıf ve cinsiyet eşitsizliğini gidermek maksadıyla teori ve praksisle birleştirme gayesi güden sosyalist feminizmin kavramsal olarak 40-50 yıllık bir mazisi olsa da bunu daha evvel yapmış olan düşünürlerin, yazarların varlığı perspektifin eskiye dayandığını göstermektedir. Bu yazının iddiası Suat Derviş’in de böyle bir yazar olduğu yönündedir.  1960’ların sonunda İkinci Dalga Feminizm ile birlikte sosyalist-feminizm teorisi –Yeni Sol’un etkisiyle- ortaya çıkmıştır. Sosyalist feminizm hayli geniş kapsamlı bir konu olduğundan ötürü bu başlık başka bir yazının konusudur. Bu yazının esas maksadı sosyalist çizgiyi benimsemiş, marksist yazar ve düşünürlerin ortodoks marksist kuramı aşıp, kadın meselesini de teoriye dahil ettiklerini vurgulamak olup, bunu Türkiye’den bir örnek olan Suat Derviş üzerinden açmaktır.

Toplumcu-gerçekçi Türk Edebiyatı’nın temelini oluşturan öznelerden biri olan Suat Derviş yaşamına 30’u aşkın roman, birçok deneme, hikaye, eleştiri yazıları sığdırmıştır. İlk romanlarında üst tabaka kadınların sorunlarını eserlerine taşıyan yazar, 1930’lu yıllardan itibaren Marksist tutumunun izinde sınıf farkını eserlerine yansıtmış ve bu çerçevede edebiyatı, yaptığı işi, sanatını varolan düzeni değiştirmek için bir araç olarak kullanmıştır. Toplumcu-gerçekçi edebiyatın özelliklerini eserlerinde başarılı bir şekilde kullanabilen yazar marksist esetetikten faydalanmıştır.[15]

Fatmagül Berktay’ın kitabından direkt alıntılanması uygun görülen aşağıdaki ifade Derviş’in tavrını, tarzını, ideolojisini göstermesi açısından mühimdir.

“Suat Derviş’in belki de en önemli özeliği, hem özel hem de kamusal yaşamının ortaya koyduğu gibi, cesareti. Cesaretin altını gerçekten çizmek gerek; çünkü yalnızca formel, dışsal biçimlerle ilgili bir cesaret değil, yaşamın her alanında gözünü kırpmadan baş kaldırabilme, verili olanı sorgulama ve kendisi olabilme cesaretidir bu, ve bu anlamda hapislere girmeyi göze almanın epey ötesinde bir şeydir. İşte bu tür bir cesaret sayesinde Suat Derviş, egemen burjuva ideolojisine baş kaldırabildiği kadar, solcu dogmatizmi de sorgular…”[16]

Entelektüel meydan okuma yazıları ‘Namık Kemal’i Bir Tarafa Bırakalım, İktidarınız Varsa İlmi Münakaşaya Geçiniz’, ‘1936 Modeli Gençler ve Zavallı Peyami Safa’, röportajlarıyla çıkardığı İstanbul’un yoksulluk haritası, işçilerin yaşam koşullarını anlattığı ‘Günü Gününe Yaşayanlarımız’ başlıklı yazı dizisi,  ‘Türk-Ermeni Kız kardeşlerimle Hasbuhal’ başlıklı yazısı, ‘Çocuğu Hastalanırsa Bir İşçi Kadın Ne Yapar’, ‘İşçi Ailelerinde Evlada Kalan Miras: Hayat Yükü’ onun toplumsal meseleleri kamuoyuna duyurarak güttüğü amacı göstermektedir. Hastalar, kimsesizler, yoksullar, çocuklar onun yazılarının merkezindedir.[17]

Sonuç

Arkadaşı Neriman Hikmet’in ilk romanını 6 7 yaşlarında yazdığını söylediği ve bilinen ilk romanı Kara Kitap’ı 1920’de yani 16 yaşındayken basılan “ne kontes, ne düşes, ne kraliçe, ne profesör, ne meclis-i idare azası…” Fakat, cesur, bilinçli politik bir özne, kalemi güçlü bir muharrirdir.

Hasat Yayınları’ndan çıkmış Çılgin Gibi’nin 1996 yılında yayımlanmış 2. Baskısına yazdığı önsözde Selim İleri şu ifadeleri kullanmaktadır: “Çılgın Gibi bir aşk romanı. Farklı bir aşk romanı. 1940’ların modası aşk ve karasevda romanlarına hem akraba hem de tümüne üvey kardeş…”[18] Bu ifadeler yazı boyunca verilen örneklerden, onun yaptıklarından hareketle şöyle bir yorum yapmamızı sağlamaktadır: Suat Derviş hem yaşadığı yere, zamana akraba hem de tümüne üvey kardeştir. Hikayesinin dışına taşan bütün özneler yaşadıkları ortamın, zamanın, zeminin farkında, onlara arkadaş, dost ama aynı zamanda da değiştirmek, devirmek istedikleriyle onlara düşmandırlar.

Nazım Hikmet’e ait olan aşağıda yer alan şiirin Suat Derviş’i tanımlamaya, anlatmaya yetmeyeceği ortadadır. Ömrüne yüzlerce yazı, binlerce kelime, bitmeyen mücadelesi uğruna yapılmış onlarca gezi sığdırmış bir kadını ne birkaç dize ne de bu biyografik inceleme yazısı anlatmaya yetmemektedir. Bu yazıda yer alan ufak tefek bilgiler, örnekler çok kısıtlı olmakla birlikte, bu yazının nihai amacı hikayesinin dışına taşan örnekleri gün yüzüne çıkarmak, yeni bir tarih yazımı ile kıyıda köşede kalmış, unutturulmuş hikayelerden ilham almaktır. Bu minvalde değerlendirildiğinde onun yazdıkları, başkalarının onun hakkında yazdıkları, eylemleri, kurucusu olduğu faaliyetler, yazarlığı, gazeteciliği, siyasi-ideolojik konumu, reddettikleri, yaptıkları, bozdukları, sözün özü onu hikayesinin dışına taşıran tüm faktörler göz önünde bulundurulduğunda Suat Derviş, hem sosyalist gelenek hem de feminist hareket için unutulmaması, belleklere kazınması gereken, hikayesinin dışına taşmak isteyen herkese örnek oluşturacak bir öznedir.

 

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal,
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…
Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben.
O bana kendisini gülerek naklediyor,
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.”[19]

Kaynakça

Kaynakça

KAYNAKÇA

AYKOL, Hüseyin, Aykırı Kadınlar ‘Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri’, İmge Yayınları, Ankara, 2015.

BERKTAY, Fatmagül, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul, 2015.

ÇELİK, Yakup, 1940 Kuşağı Toplumcu Şairleri ve Halk Şiiri, Milli Folklor Dergisi, Sayı:87, Başkent Üniversitei:Ankara, 2002.

DERVİŞ, Suat, Anılar, Paramparça, İthaki Yayınları, İstanbul, 2017.

DERVİŞ, Suat, Çılgın Gibi, Hasat Yayınları, İstanbul, 1996.

GÜNAY, Çimen, Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatı’nda Suat Derviş’in Yeri, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Master Tezi,  Ankara, 2001.

IRZIK, Sibel/PARLA, Jale, Kadınlar Dile Düşünce ‘Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, İletişim Yayınları, İstanbul,

SAYGILIGİL, Feryal (der.), Kadınlar Hep Vardı ‘Türkiye Solundan Kadın Portreleri’, Dipnot Yayınları, Ankara, 2017.

 SERTEL, Sabiha, Roman Gibi, Can Yayınları, İstanbul, 2015.

 TOPRAK, Zafer, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2016.

Dipnotlar

[1] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul, 2015,  s.205.

[2] Fatmagül Berktay, A. g. e, s.216.

[3] Suat Derviş, Anılar, Paramparça, İthaki Yayınları, İstanbul, 2017, s.36

[4] Feryal Saygılıgil (der.), Kadınlar Hep Vardı ‘Türkiye Solundan Kadın Portreleri’, Dipnot Yayınları, Ankara, 2017, s.131-133.

[5] Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar ‘Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri’, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2015, s.79.

[6] Çimen Günay, Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatı’nda Suat Derviş’in Yeri, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Master Tezi,  Ankara, 2001, s.13.

[7] Fatmagül Berktay, A. g. e, 208.

[8] Fatmagül Berktay, A. g. e, 211-214.

[9] Zafer Toprak, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm ‘İstanbul’da Fuhuş ve Zührevi Hastalıklar (1914-1933),Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2016.

[10] Fatmagül Berktay, A. g. e, 216.

[11] Yakup Çelik, 1940 Kuşağı Toplumcu Şairleri ve Halk Şiiri, Milli Folklor der., Sayı:87, Ankara: Başken Üniversitesi 2010, s.3-7.

[12] Sabiha Sertel, Roman Gibi, Can Yayınları, İstanbul, 2015,  s.115

[14] Sabiha Sertel, A. g. e, s.146.

[15] Çimen Günay, Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatı’nda Suat Derviş’in Yeri, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Master Tezi,  Ankara, 2001, s.13.

[16] Fatmagül Berktay, a. g. e, s.207.

[17] Feryal Saygılıgil, A. g. e, s.141-145.

[18] Suat Derviş, Çılgın Gibi, Hasat Yayınları, İstanbul, 1996, s.3.

[19] Suat Derviş, Anılar, Paramparça, İthaki Yayınları, İstanbul, 2017, s.303.

 

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Feyzanur İnce

Feyzanur İnce
TESAD Genel Sekreteri - Röportaj Birimi Direktörü - Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir