Hepimizin Öyküsü
Medium.com'dan Alınmıştır.

Hepimizin Öyküsü Üzerine Bir Deneme

“14 Şubat Dünya Öykü Günü”müz kutlu olsun. Dünya öykü günü, dünyanın öyküsü, hepimizin öyküsü… Kasım 2003’te 69. Uluslararası PEN Dünya Kongresi’nden beri kutlanmaktadır.Bugün yapılacak en güzel şey bir öykü okumak ya da yazmak olabilir.

Öykü, öykü, öykü… Nedir bu öykü? Söylemesi kadar genel bir anlam taşımadığı çok net. Pek çok kavram gibi derin anlamları var. Edebi bir terim olarak öyküyü tanımlarsak “gerçek ya da kurgu olan bir olayı kısa düz yazı şeklinde anlatmak” diyebiliriz. Ancak biraz daha derinine inmek gerekiyor. Bir insanı tanımak için hakkında çok şey bilmek gerekiyor. Birkaç bilgi ile tanıdığımızı iddia edemeyiz, öyle değil mi? Tıpkı bir insanı tanımak gibi ve birçok kavramı algılamak gibi öyküyü de biraz derinden tanımak, yakınlaşmak gerek. Gerçeği ya da kurguyu anlatan yazı diyerek geçmek sizce de yetersiz değil mi?

Öykü bir yaşamın ta kendisidir. Belki gerçek bir yaşam belki bir yazarın hayal dünyasından sıyrılan bir kurgu… Her haliyle bir yaşamdır ve okuyucunun kısacık ömrüne minimal bir ömür daha ekler. Bizlere hiç tanımadığımız ve haklarında pek bir şey öğrenemeyeceğimiz gizemli karakterler sunar kimi zaman, kimi zaman da mekânlar… Bazen duygularımıza dokunur, bazense belli bir süre bizimle yaşar. Aslında her kelimesi ilmek ilmek işlenir. Her kelime özenle seçilerek çıkar yazarının hayallerinden, mutluluklarından, acılarından ve umutlarından. Tanımadığımız her karakter kimlerin canını yakıp geldi öyküye, kimleri mutlu etti ya da kimlerin umutlarında dolaşıyor, bunları hiç bilemiyoruz. Burada her şey okuyucunun hayal gücüne kalıyor aslında. Öncesini ve sonrasını kendi tamamlar okur. Farkında olmazsınız belki ama her öykü okuyucusunu acemi de olsa bir yazar yapar. Aslında bir öykü hepimizin öyküsüdür. Herkesten ve her şeyden, pek çok zamandan ve pek çok mekândan izleri vardır.

Bugüne özel minimal bir öykü -mikro kurgu- ile 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nüzü tekrar kutlamak istiyorum.

Yolculuk Ötesi

Direksiyonun başında gözünü yoldan hiç ayırmadan konuşuyordu benimle.

  • Bunu yapmak istediğine emin misin?, dedi tedirgin bir sesle.
  • Emin olup olmadığımı test edecek vaktim kalmadı, diye yanıtladım onunkinden de kısık ve titrek bir sesle.
  • Yolumuz uzun. Emin değilsen düşünmek ve vazgeçmek için zamanın hâlâ var. Ama eminsen, yorgun görünüyorsun, uyu biraz.

Dikiz aynasından makyajsız yüzüme yüklenen korku ve hüzünlere, uykusuzluktan adeta kanlanmış gözlerime baktım. Gerçekten yorgun görünüyordum. Belki yorgundan da öte olabilirdi. Nefes alışım bile olağandan yavaş ve güçleşmişti. Uykuya ihtiyacım vardı. Bu yüzleşmeye gücüm yoktu fakat düşünmeyi de istiyordum. Belki gitmemek en doğrusu olacaktı.

  • Düşünmeyi de uyumayı da istiyorum. Kaçmayı da yüzleşmeyi de istiyorum. Sanırım ikinci seçenekleri gerçekleştireceğim. Yine de düşünmek için zorlayacağım.

Omuz silkerek ona sırtımı döndüm ve camdan dışarısını izleyerek düşüncelerimle boğuşmaya başladım bile. Onu göremesem de ara sıra beni süzdüğünü hissedebiliyordum. Yıllar sonra korkunç gerçeklerle yüzleşmeye gerçekten hazır mıydım? Peki, beni çok seven ve gözünü üzerimden, elini elimden ayırmayan bu adam, bu yüzleşmeye tanık olmaya hazır mıydı? Kapatmamak için direndiğim göz kapaklarım giderek ağırlaşan bir yük oluyordu ve karşı koymakta zorlanıyordum. Kısılan bir çift göz arasından bulanık bir şekilde gördüğüm yol, ağaç ve gökyüzü üçlüsü giderek yerini karanlığa bırakıyordu. Ben uyanık kalarak düşünmek için kendimi zorlasam da bu savaşı yorgun bedenim ve ruhum kazanmıştı, sonunda kendimi uykuya koşulsuz teslim ettim.