katolik
Kaynak: FAZ

Hatasız 150 Yıl: Katolikliğin Doğuşu

Tam 150 yıl önce, Birinci Vatikan Konseyi sırasında, o zamana kadar yanlış kabul edilen ama açığa çıkmış olan bir gerçek, Tanrı tarafından Papa’nın tek başına yanılmaz kararlar verebileceğini iddia etti. “Geleneğin icadı” yoluyla kimliği güvence altına almanın gerçekten de klasik bir örneğiydi.

Gök gürültüsü ve şimşek altında, 18 Temmuz 1870’te yeni bir kilise doğdu. Birinci Vatikan Konseyi sırasında 535 kardinal ve piskopos Aziz Petrus Bazilikası’nda oy kullandı. Papa’nın yanılmazlığını ve her piskoposlukta kendisinin yönetebileceği; Papa’nın en yüksek yasal otoritesi olan yargı yetkisinin evrensel önceliğini ciddiyetle tasavvur ettiler. Papa IX. Pius, dogmatik anayasa “Papaz aeternus’u*” okumaya başladığında hava çoktan şiddetli bir fırtınaya dönüşmüştü. Ve gerçek dogmanın metnine geldiğinde Aziz Petrus Bazilikası aniden zifiri karanlık hale geldi. Papa okumayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Ancak kendisine mumlar getirildiğinde ilerleyip “Tanrı’nın açığa vurduğu dogma” olarak ilan edebildi: Papa, en yüksek yetkisini kullandığında ve ex cathedra* olarak konuştuğunda, inanç ve ahlakla ilgili olan öğretileri şaşmaz bir şekilde öğretme yetkisine “tüm kilise tarafından inanılması için” sahiptir. “Roma Piskoposu, bu tür kararları kendi başlarına alır, yani kilisenin rızasına dayalı olarak geri alınamaz.”

Doğa güçlerinin öfkesi, yalnızca meclis salonunda değil, kamuoyunda da şiddetli tartışmalara neden oldu. Tüm konseyi domine eden Papa’nın yanılmazlığı konusunda tartışmadaki argümanlar bir kez daha keskinleşti. Yeni dogmanın muhalifleri karanlığı “bir kişinin putlaştırılmasına karşı ilahi bir öfkenin işareti” olarak yorumladılar. Tanrı, yanılmazlık dogmasının ilanını önlemek istedi. Öte yandan hatasızlık taraftarları kendilerini Sina’ya aktarılmış hissettiler. Tıpkı Tanrı’nın Hz. Musa’ya yasa tabletlerini gök gürültüsü ve şimşek altında verdiği gibi her şeye kadir olan da yeni dogmanın doğruluğunu onayladı.

O sırada tartışılan sorular hala geçerliydi. “18 Temmuz’a kadar doğru olmayan bir şeyi düşünmek ve sonra onun doğru olması mümkün mü?” Münih’teki Aziz Boniface Benedictine Manastırı’nın başrahibi Daniel Bonifatius von Haneberg, 1870’te Katolik ilahiyatçıların çoğunluğunun ve Alman piskoposlarının beşte dördünün neye ikna olduklarını bu şekilde özetledi. O zamana kadar Papa’nın tek başına, piskoposların oy birliğiyle ve tüm Kilise’nin inançlarına bağlı kalmadan yanılmaz kararlar verebileceğini söylemek yanlıştı. Katolik inancına göre yalnızca Vincent von Lérins’in beşinci yüzyılda formüle ettiği gibi “her zaman, her yerde ve herkes tarafından” inanılan şey zorunlu bir doktrin haline getirilebilirdi. Hatasızlık dogmasının metninde bundan artık söz edilmiyordu. Daha önce gerekli olan kilisenin onayı bile açıkça dışlanmıştı.

18 Temmuz 1870’ten sonra Katolik Kilisesi artık eskisi gibi değildi. Bir Katolik olarak, artık en az birinin daha önce yanlış kabul edilen bir şeye inanması gerekiyordu. Çünkü 16. yüzyılda Trento Konseyi* 10 Buyruk yetkisi olan Kutsal Kitabı ve Geleneğini, inançlar ve Kilise için tek bir bilgi kaynağı olarak tanımlandı. Şimdi onların yerine 1846’dan beri hüküm süren ve kendisini gelenekle özdeşleştiren yalnızca Papa IX. Pius* vardı. Ciddiyetle şunu iddia etti: “La tradizione sono io.” (“Ben Geleneğim”) Gerçekten bir rezaletti. Papa’nın savunucuları bu nedenle defalarca bu ifadenin tarihselliğini sorgulamaya çalıştılar. Ancak Birinci Vatikan Konseyi’nin en iyi uzmanlarından biri olan Frankfurt Cizvit Klaus Schatz, şüphe götürmez bir şekilde Pius IX olduğunu kanıtladı ve gerçekten böyle bir cümle kurduğunu söyledi.

Bu nedenle, ulusların hayal gücü modeline dayanarak, 1870’te yeni ve farklı bir Katolik Kilisesi’nin “icat edildiğini” söyleyecek kadar ileri gidebilir miyiz? O zaman bildiğimiz Katoliklik bir 19. yüzyıl ürünü mü olacaktı? Yoksa bir gelenek ihlali iddiası, öncelikli olarak Birinci Vatikan Konseyi’nin kaybedenlerinin bir polemiği mi?

Peter’den Francis’e

Katolikliğin 19. yüzyılda yeniden icat edildiği tezinin muhalifleri kısa ve öz bir şekilde tartışırlar: Bu hızla hareket eden ayaklanmalarla dolu dünyada eğer zamanın sürekli akışında herhangi bir süreklilik kurumu varsa bu tabiki Katolik Kilisesi’dir. Sonuçta kilise iki bin yıldır varlığını sürdürüyor ve resmi Roma Papalık listesinin gösterdiği gibi Peter’dan Francis’e kadar 266 papalıktan oluşan kesintisiz bir çizgiye bakabilir.

Ardıllık ve gelenek ilkeleri, Hristiyan hakikatinin katıksız aktarımını garanti eder, yani Katolik Kilisesi’nin İsa Mesih’ten günümüze kadar olan kesintisiz ve tartışmasız bir devamlılığı. Katolik Kilisesi, İsa Mesih Kilisesi’nin öğretisine göre kuruldu. Ve aynen bugün olduğu gibi bağışlandı. Onun öğretisi, ofisleri ve kurumları bu nedenle – Neo Skolastik*-dogmatiklerin vurgulamaktan asla yorulmadığı gibi – “doğası gereği değiştirilemez.” Bu nedenle her zaman aynen Tanrı’nın koyduğu şekilde kalmaları gerekir.

Geleneğin bu dini savıyla Katolik Kilisesi’ni küçük düşürmek, onu iç dünyevi gelişim süreçlerinden çıkarmak ve ebedi kılmak için girişimde bulunulmuş ve yapılmıştır. Bu nedenle değişiklik veya reformlar başından beri imkânsızdır.

Geleneklerdeki Bozulmayı Gizleyin

Roma teolojisinin ve 19. yüzyıldaki Papalık yargıçlığının özelliği olan bu süreklilik, iddiasını yüzyıllık tarihsel gerçeklere dayanarak mı sürdürüyor? Aydınlanma, Fransız Devrimi ve sekülerleşme, kuşkusuz gelenekte benzeri görülmemiş bir bozulmaya yol açmıştı. Piskoposluklar tarih olmuştu. Papalık Devletleri uzak geçmişten kalma bir kalıntı gibi görünüyordu. İnançlar ve dindarlık biçimleri ateş altında kalmıştı. Bu temel krizde kilise de kimliğini koruma ya da yeniden tanımlama zorluğuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu yüzden gelenekteki bozulmayı gelenek unsurlarıyla veya en azından onlara atıfta bulunarak gizlemek en mantıklı şey olacaktı.

Toplulukların kimlik krizlerinde nasıl istikrar kazandıkları sorusu genellikle “geleneğin icadı” kavramıyla birlikte tarihsel çalışmalarla yanıtlanmaktadır. İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm, bu modeli aslen 19. yüzyılda ulus devletlerinin ortaya çıkışına yönelik olarak geliştirdi O zamandan beri birçok kez değiştirildi. Temelde, günümüzün amaçları doğrultusunda geleneklerin inşası ile ilgilidir. Gerekli görünen unsurların, tarihsel olarak garanti edilmiş gelenekte bulunması gerekmez; genellikle eski görünmeleri için yapay bir vernikle basitçe tamamlanabilir ve icat edilebilir.

En Uzun 19. Yüzyıl

Eski ve genellikle arkaik olan ulusal geleneklerin büyük bir kısmı gerçekten 19. yüzyılın ürünleridir. Bu nedenle Benedict Anderson, ulusları büyük ölçüde fantezi ve hayal gücü yoluyla yaratılmış, ancak eski geleneklere dayanıyor gibi görünen “hayali cemaatler” olarak yorumladı. Temel olarak, krizlerle dolu olan şimdiki zaman ile kurucu bir efsane veya idealize edilmiş ilkel zaman arasında bir bağlantı kurmaya çalışan süreklilik kurgularıyla bağlantılıdır. Bugünün gücü, geçmişin (sözde) büyüklüğünden alınmalıdır.

“Geleneğin icadı” kavramı dinler alanında da başarıyla kullanılmıştır. Pek çok dini topluluk için gelenek, şimdiki zamanla geçmişi birbirine bağlayan ve özellikle uzak geçmişte dini kurucu ile olan teması sürekli güncelleyen mükemmel bir araçtır. Yahudi kurtuluş tarihinin en önemli olayı olan Exodus için, Jan Assmann parlak bir çalışmada Mısır’dan çıkış hikâyesinin 13. yüzyılda olduğu iddia edilen “kurgusal veya edebi bir kompozisyon” olarak görülmesi gerektiğini gösterdi. Yahudi kurtuluş tarihinin en önemli olaylarından Exodus’un, Jan Assmann kendi başarılı çalışmasında Mısır’dan Çıkış hikayesinin -MÖ XIII. yüzyılda geçtiği iddia edilen- “kurgusal veya edebi bir kompozisyon” olarak görülmesi gerektiğini gösterdi. Bununla birlikte, aslında VI. yüzyıldan kalma bir yapı olan Babil sürgününün felaketinin ve farklı halklar ile dinlerle dolu bir ülkede sürgün edilen üst sınıfın Filistin’e geri dönüşünün ele alındığı sözde eski bir geleneğe çağrıydı. “Etnik ve dini bir kimlik anlamında ‘İsrail’i yeniden icat etmek ve onu siyasi, sosyal ve kült bir anayasaya oturtmaktan” başka bir şey değildi.

“Geleneğin icadı” kavramı henüz Katolik Kilisesi’nde tam olarak uygulanmamıştır- her ne kadar 19. yüzyıldaki kilisenin tarihi, 1789 Fransız Devrimi’nden 1917’deki Codex Iuris Canonici* Kararnamesi’ne kadar uzansa da bu ona özellikle çok uygundur. Çünkü geleneğin icat edilme sürecindeki temel unsurlar ve aşamalar, 1870’teki yanılmazlık dogmayla doruğa ulaşan “Katolikliğin icadı’nda” gösterilebilir.

Başlangıçta Devrim Vardı

“Gelenek icadının” gerekliliğinin tetikleyicisi genellikle bir felaket veya en azından kişinin kendi grubunun kimliğini kitlesel olarak sorgulayan büyük bir kriz olarak tanımlanabilir. Bazen yeni hegemon akımlarla birleşerek yıkılma riski bile vardır. Dini grupların Tanrı’nın felaketlere neden izin verdiğini gerektiren bir açıklama yapma sorunu daha bulunmaktadır. Çünkü Fransız Devrimi, Katolik Kilisesi’ne ve onun varlığına büyük bir saldırıydı. Hristiyan takvimi bile 1791’de devrim takvimiyle değiştirilmişti. Radikal devrimciler sonunda galip gelemese bile aydınlanma, sekülerleştirme, Hristiyanlıktan arınma ve sekülerleşme temel olarak Katolikliği sorgulamıştır.

Katoliklerin buna tepki vermek için çeşitli seçenekleri vardı: Bir asimilasyon anlamında devrimcilerin ve aydınlatıcıların görüşlerini aşağı yukarı benimseyebilir, pragmatik düzeyde yeni güçlülere sadık gösterebilir, romantik bir alternatif dünyaya kaçabilir ya da sadece kendilerini iyi eski zamanlarda yeniden hayal edebilirlerdi. Bütün bu yollar aslında 1789’dan sonra izlendi. Sonuç, son derece çoklu bir Katoliklikti: Ilımlı ve radikal Katolik aydınlanmacılar, Katolik romantikler ve devlet kiliselerinin yanı sıra kesinlikle onarıcı olan Katolikler vardı. Bazıları kurtuluşlarını Roma’ya daha yakın arıyordu, diğerleri ise tam olarak bundan kaçınmak istiyordu. Merkezkaç ve merkezcil kuvvetler birbirleriyle mücadele etti.

Buna ek olarak, tamamen Papa’nın yenilgisine dayalı yeni bir görev gücü oluşturmak isteyen sözde ultramontanlar vardı. Başlangıçta bu yaklaşım pek çok görüşten sadece biriydi ama çok geçmeden kendisini kiliseyle özdeşleştirdi ve diğer tüm Katoliklikleri saptırmaya başladı. Ultramontan kilise kavramı temelde tamamen yeni bir şeydi, ancak hiçbir durumda bu şekilde kabul edilemezdi.

Önemli bir şekilde, Hobsbawm için de bu “geleneğin icadı” teorisinin tam da özüdür. İcat edilen geleneklerin kişinin kendi ulusunun seçkin- çoğu zaman dini olarak haklı- seçildiğini kanıtlaması gerekiyor. Kendi kendinize güvenmenize hizmet eder ve size içeriden ve dışarıdan düşmanlara direnme gücü verir: Biz daha büyüğüz, daha iyiyiz ve son olarak, sizden daha kutsalız. Eski geleneğimizi yok etmek istiyorsun. Ülkemizin yanında Tanrı ve onurlu bir gelenek vardır.

Modernite ile Uyumsuz

Bu anlamda, 19. yüzyılda Katolikliğin yeniden icat edilmesinden de söz edilebilir. Bugün tipik ve doğal olarak Katolik olanların çoğu daha önce yoktu. Aksine, bu buluşun bir ürünüydü. Yalnızca Papa merkezli, Pontifex maksimusuna öğreti ve hukukta tam yetki veren piskoposları ve havarilerin haleflerini baş yöneticileri yapan Kilise’yi gösteriyordu. Bu Kilise’nin ilk 1800 yıllık geleneğine uymuyordu. Daha ziyade, papalık ve piskoposluk, monarşik ve meslektaş eğilimleri, kilise tarihinin belirleyici anlarında “kontroller ve dengeler” sağladı.

Erken modern dönemin ve ayrıca 19. yüzyılın ilk on yıllarının çoğul Katoliklikleri yerine 19. yüzyılda, daha sonraki papalar ve onların savunucuları, İsa Mesih’in kendisi tarafından kurulduğu gerekçesiyle birleşik bir Katoliklik propagandası yaptılar. Sözde geleneklere yapılan çağrı, Katolikliğin Katolik olmayan olarak gerçekleştirilmesinin tüm alternatif biçimlerinin sapkınlaştırılmasını meşrulaştırdı. IX. Pius’un “Liberal bir Katolik yarı Katoliktir.” sözü onun en kötü cümlelerinden biridir.

Buna göre Katolik Kilisesi’nin temelde modernite, değerleri ve sivil özgürlükleriyle modern anayasal devletle bağdaşmadığı proveke edildi. Papa XVI. Gregory, 1832 gibi erken bir tarihte, vicdan özgürlüğünü yine geleneğe atıfta bulunularak “en veba hatası” olarak kınadı. Katolik ayinin tekdüzeliği, 16. yüzyılda Trento Konseyi tarafından istisnasız olarak kararlaştırılan ve tarihsel olarak Tridentine kararına tekabül etmeyen “Üç Dişli Mızrak Kitlesi” referans alınarak uygulanmıştır. Müstakbel rahipler için üniversite çalışmalarının yasaklanması, icat edilmiş bir Tridentinum ile yeniden haklı çıkarıldı. Immaculate Conception of Mary* 1854’te herhangi bir yazılı kanıt olmaksızın tanımlandı ve geleneğe aykırı hatta açıkça St. Thomas Aquinas’ın ifadelerine aykırıydı. Kilise geleneğinin yerini, konseyin olmadığı bir dogmayı tanımlayan ilk kişi olan Papa aldı.

Evlada İtaat

1917’de Codex’in geleneksel ve çok yönlü yerini, belirsizliklerle dolu içtihatlarıyla katı, tek tip “Corpus Iuris Canonici” kanunu aldı. Papa IX. Pius döneminde hatasızlık ve yargı yetkisinin önceliği Katolikliğin yeniden doğmasına olanak sağladı. Ek olarak sıradan öğretim görevinin doğuşu vardı: Şimdi, daha önce olduğu gibi sadece dogmalar değil, aynı zamanda Papa’nın tüm doktrinsel ifadeleri tartışmadan çekildi. İnananlar ve ilahiyatçılar için “evlada itaat” gerekiyordu.

I. Pius’un yaşam biçimi dikkate değer bir başarıyı temsil ediyor. Kilise tarihindeki en uzun papazlığa sahip olan papa, XII. Pius’un* ölümü olan Pianik döneminin* sonuna kadar süren birleşik bir ultramontan* Katolikliği yarattı. 1958’de etkileyici bir şekilde çalıştı. Ancak bu “gelenek icadının” bedeli yüksekti ve Kilise o günden bugüne kadar hala bunu ödüyor.

Elbette, yeni Katolikliğin sadece inananlara dayatılmadığı aynı zamanda da modernitenin sayısız devlet-kilise çatışması nedeniyle nüfusun geniş kesimleri tarafından da memnuniyetle karşılandığı unutulmamalıdır. Son olarak, hiç var olmamış mutlak bir papalık monarşi geleneğini ortaya çıkaran Savoyan* devlet adamı ve yazar Joseph de Maistre (1753-1821) gibi ultramontane uzman olmayan insanlar vardı. Papalar başlangıçta geleneksel yapılar için bir izdüşüm yüzeyi olarak aşağıdan hizmet ettiler. Sadece IX. Pius aracılığıyla. Bu değişmeliydi ve geleneğin icadını kendi ellerine aldı.

“Ben Geleneğim”

Bu bağlamda, Papa’nın İsa Mesih’in temsilcisi veya yeni Mesih olarak tanımlanmasının “geleneğin icadının” tamamen yeni bir niteliğini mümkün kılıp kılmadığı konusunda çok heyecan verici bir soru ortaya çıkıyor. Bir gelenek güncellemesinde kutsal kökenlere başvurmak, geleneğin her icadının alametifarikasıdır*. Ancak yaşayan bir geleneği dinin kurucusunun sembolik olarak içinde bulunduğu yaşayan bir insanda yoğunlaştırmak yeni bir karizmatik yönetim biçimini temsil eder. Belki de “La tradizione sono io” (Ben Geleneğim) IX. Pius’u tam olarak böyle anlayabilir.

Katolikliği yeniden keşfetmenin bedeli, en azından çatışma potansiyelinde yatmıyordu. Ultramontanlar, güncellemeler, yeniden yorumlar ve kapsamlı gelenek icatları yoluyla gruplarını bir arada tuttu ve krizden sonra onlara yeni bir özgüven kazandırdı. Ancak bunu yapmak için dış rakiplerinin, bu durumda modern devletlerin ve bilimin gelenekleriyle savaşmaları gerekiyordu. Katoliklerin sözde Katolik çevrede kendi kendine gettolaşması ve modernitenin temelden suçlanmasına kendi adına konuşmasına izin vermelidir. Gerçek inananlar böylelikle iftiraya, ekonomik ve politik dezavantajlara ve hatta “haklı sebep” için zulme maruz kalmalarına yol açan özel bir itaat etmek zorunda kalabilir.

Geleneğin çağrışımı ve kısmen muazzam ama örtülü yeniden yorumlanması muazzam bir enerji üretti. Davranış, değer ve normların uygulanmasını ve bunları “iyi Katoliklerin” kolektif hafızasında pekiştirmeyi mümkün kıldı. Geleneksel kimliğin bu sembolik-ritüel uygulamasında, örneğin alaylar ve ayinle ilgili kutlamalar yoluyla topluluk deneyimleri merkezi öneme sahipti. Meryem Ana’ya yapılan Mayıs ibadetlerinin ve toplu hac ziyaretlerinin doğuşunu ve hepsinden önemlisi Katolik Yortusu* alaylarının eşsiz sahnelemesini düşünün.

Geleneğin icadıyla kimliği güvence altına almak, yalnızca sıkı bir tekdüzelik olduğu ve sapmalar sürekli olarak dışlandığı süre dahilinde işe yaradı. Kişinin kendi grubu içindeki her tür çoğulculuk ve belirsizlik bastırılmalı ve radikal bir şekilde savaşılmalıydı. Bu görüşe göre, Kilise içindeki amatör üyeler dışarıdaki açık rakiplere göre daha tehlikeliydi. Zamanın ruhu veya çoğunluk partisi ile tembel uzlaşmaları savundular. Bu “liberaller”, geleneksel yöneticileri kendi silahlarıyla yenmeye çalıştıklarında ve geleneklerde görevli olmaya- hatta muhtemelen tarihsel olarak garantili olanları – başladıklarında bu özellikle can sıkıcı hale geldi.

Sözde tekdüze ebedi geleneğin, Kâse muhafızlarının dikte ettiğinden çok daha fazla çoklu biçim olduğunu ve topluluk ideallerinin bir ideoloji ve şeffaf bir iktidar-politik yapıyı temsil ettiğini de kanıtlayabildiklerinde gerçekten tehlikeli hale geldi. “Her zaman böyleydi, bu yüzden hiçbir şey değiştirilemez.” Sloganı, bir sabun köpüğü gibi patladı.

Gelenekler ve Gelenekçilik

Paradoksal görünse bile yalnızca geleneklere başvurmak, yenilikleri ve reformları meşrulaştırmayı mümkün kılar, özellikle de Katolik Kilisesi’nde. Aslında gelenek, temelde kutsal kökenleri her zamanki yeni reformülasyonlarda yeni zorluklara uyarlamak için tasarlanmıştır. Ancak geleneğin başarılı bir şekilde yeniden icat edilmesinden ve sözde kadim ebedi düzenin yeniden tesis edilmesinden sonra, bugüne kadar bu süreci durdurma çabası vardır. IX. Pius ve halefleri yeni icatların daha fazla güncellenmesini ve hatta geri çekilmesini engellemeyi başardılar. Farklı Katolikliklerin yaşayan geleneğinin 1870’ten sonra gelenekselliğe dönüşmesinin nedeni budur.

Kardinal Gustav Adolf von Hohenlohe-Schillingsfürst’ün* konsey ilahiyatçısı Johann Friedrich, günlüğünde Birinci Vatikan Konseyi tarafından Katolikliğin yeniden icat edilmesinden açıkça bahsetti. Münih Başpiskoposu Gregor von Scherr, Roma’da yanılmazlık dogmasının benimsenmesine karşı bir kampanya yürütmüştü, ancak şimdi yeni dogmayı kabul etmeye hazırdı. Bu nedenle Münih fakültesinin ilahiyatçılarını ve özellikle kilise tarihçisi Ignaz von Döllinger’i de muhalefetinden vazgeçmeye çağırdı: “Kutsal kilise için yeniden çalışalım!”  Eski Katolik inancına bağlı kalan ve yeni bir Katolik olmasını istemeyen kilise tarihçisi, “Eski kilise için evet!” dedi. Scherr, “Tek bir kilise var, yeni ve eski yok.” diye cevap verdiğinde ise Döllinger, “Yeni bir kilise yapıldı!” diye haykırdı.


*Papaz aeternus: Mesih Kilisesi Üzerine İlk Dogmatik Anayasa

*Ex cathedra: Kürsüden her söylenen şeyin doğru olarak sayılması

*Trento Konseyi: 16. yüzyılda toplanmış yalnızca Katolik Kilisesi’nin kabul ettiği Ekümenik Konsil’dir ve Katolik Kilisesi’nin en önemli konsillerinden biri olarak kabul edilir.

*IX. Pius:16 Haziran 1846 ile 7 Şubat 1878 tarihleri arasında görev yapmış Papa. Tarihte en uzun süre hüküm süren Papa’dır.

*Neo Scholastic: 19.yüzyılın ikinci yarısında başlayan Roma Katolik teolojisi ve felsefesinde Orta Çağ skolastisizminin yeniden canlanması ve gelişmesidir.

*Codex Iuris Canonic: Latin Kilisesi için Roma Katolik Kilisesi’nin hukuk kitabıdır.

*Immaculate Conception of Mary: Meryem’in günahsız gebeliği

*Ultramontan: Bütün Katoliklerin politik, entelektüel ve dinsel tutumlarının Roma tarafından belirlendiği bir düşünceyi savunur.

*XII. Pius: 2 Mart 1939 – 9 Ekim 1958 arasında Papa.

*Pianik Dönem: Pius IX ile XII arası dönem.

*Alametifarika: Ayırıcı nitelik, ayırıcı özellik

*Katolik Yortusu: Corpus Christi (Latince: İsa’nın bedeni) veya Corpus Domini, Katolik Kilisesi‘nin Efkaristiya âyininde İsa‘nın “gerçek” et ve kanı yenilerek kutlanılan önemli bir yortusudur. Litürjide yortuya “İsa’nın Eti ve Kanı Yortusu” denilir, bazı yörelerde “Prangertag” veya “Blutstag” da denilir. İngilizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerde ise “Corpus Christi” adı kullanılır.

*Kardinal Gustav Adolf von Hohenlohe-Schillingsfürst: Almanya’da Hohenlohe aile üyelerinden biridir ve kardinal askerdir.


Yazar: Dr. Hubert Wolf

Kaynak: Frankfurter Allgemeine Zeitung