Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
çocuk
revealnews.org'dan alınmıştır.

Göçmen Çocukların Adaptasyonunun Bazı Psikolojik Özellikleri

İnsan hareketliliği, açık bir toplum oluşumunun vazgeçilmez bir koşulu ve sonucudur. Oluşumlardan biri mekânsal koordinatlarda gerçekleşir. Bu yüzden milenyumun başlangıcının göç süreçlerinin patlamasıyla damga vurması bekleniyordu.

Göç durumu, modern koşullarda yaşamak için psikolojik bir hazırlık gerektirdiğinden, bir insan için aşırıdır. Çocuklar için yeni bir hayata uyum sağlamak daha da karmaşıktır. Çocukların hızla bütünleştiği söylenebilir ama aynı zamanda ne hissettikleri, ruhlarında neler olup bittiği, ne gibi zorluklarla karşılaştıkları belirsizliğini koruyor. Yeni bir yere taşınmak hem yetişkin hem de çocuk için ağır bir psikolojik yüktür. Yeni koşullara uyum sağlamak için belirli bir süre gerekir. Adaptasyon, memleketlerinden ayrılan herkesin payına düşen karmaşık bir süreçtir. Literatürde adaptasyon, organizmanın çevresel koşullara uyumu olarak tanımlanır. Ne kadar başarılı olacağı bir dizi faktöre bağlıdır. Bu hem yerleşimcinin kendisinin kişisel niteliklerini hem de yeni bir yerde yaşam koşullarını, gelenekleri, yerel nüfusun kültürel özelliklerini içerebilir.

Bir kişinin adaptasyonu biyolojik ve sosyo-psikolojik olarak ayrılır. Biyolojik adaptasyon, organizmanın sürdürülebilir ve değişen çevre koşullarına adaptasyonunu içerir. Sosyo-psikolojik adaptasyon, bir insanın sosyal bir varlık olarak yeni bir toplumun normlarına, koşullarına ve ilkelerine uyarlanmasıdır. Bir insan biyolojik bir varlık olarak uyum sağlayabilir ancak aynı zamanda sosyal olarak uyum sağlayamayabilir. İki tip adaptasyon süreci vardır: Birinci tip, sosyal çevre üzerindeki aktif inisiyatif etkinin yaygınlığı ile karakterizedir. Yeni ikametgâhına gelen kişi, kendisini ve rollerini yeterince algılarken, dünyayı kendisi için rahat hâle getirmeye, değiştirmeye çalışır. İkinci tip, konformist yönelimin baskınlığıyla pasif olarak tanımlanır. Aktif bir kendini değiştirme sürecini içermeden sosyal çevrenin taleplerinin, normlarının, tutumlarının ve değerlerinin konformal, pasif olarak kabulü, uyumsuzluğu, yani rahatsızlığı, öz memnuniyetsizliği ve aşağılık deneyimini karakterize eder. Toplumun değerlerine, normlarına, onları değiştirmeye çalışmadan, onları etkilemeye çalışmadan, sorgulamadan itaat eden bir kişi, daha ziyade uyum sağlamamaktadır. Arthur Aleksandroviç Rean, adaptasyon sürecinin gelişimi için kriteri aktiflik-pasiflik değil, aktiflik vektörü olarak saymayı önermektedir. Vektörün “dışa doğru” yönelimi, bireyin çevreye olan aktif etkisine, kendi gelişimine ve kendi uyumuna karşılık gelir, “içe doğru” yönelim, kişinin kendi tutumlarının ve davranış kalıplarının düzeltilmesiyle kişinin kişiliğinde aktif bir değişim ile ilişkilidir. Bu, kendini aktif olarak değiştirmenin bir türüdür.

Hem bir yetişkinin hem de bir çocuğun adaptasyonunu bir dizi faktörün etkilediği belirtilmelidir. Bunlardan biri yaştır. Farklı yaş evrelerinde, çocuk ortamdaki dramatik değişikliklere farklı tepki verir. Örneğin, 12-13 yaşlarında, adaptasyon daha sonraki bir döneme göre daha başarılı olacaktır. Çocuğun yeteneğinin de etkisi vardır. Zekâsı ne kadar yüksek olursa, yeni bir dili öğrenmesi, yeni koşullara alışması o kadar kolay olur. Mesela, yabancı dil alanına giren bir çocuğun ne kadar stres yaşayabildiğini düşünelim.

Çocukların her biri “dil şokuna” farklı tepki verir. Bazıları uzun süre sessiz kalır, ancak aynı zamanda pasif bir yeni kelime hazinesi birikimi vardır. Anaokulunda veya okulda bu sessizlik oldukça uzun sürebilir. Birçoğu, dilsel izolasyonlarına saldırgan bir şekilde tepki göstererek, bir kelimeyle ya da eylemle kendilerine dikkat çekmeye çalışırlar. Bu tür çocuklarda öfke nöbetleri başlar, her ne sebeple olursa olsun kavga etmeye başlarlar.

Bu tür tepkiler, akranlarla istikrarlı bir iletişim biçimine dönüşebilecekleri için tehlikelidir. Açıkçası, herhangi bir çocukta öğrenmenin ilk zamanındaki yetersiz dil yeterliliği, başkalarıyla iletişimde sorun yaratır, her türlü iletişimsel başarısızlığa yol açar, sınıfta en azından geçici izolasyona yol açar ve çok çeşitli sıkıntılara neden olur.  Anadillerinde eğitim gören çocuklar bile okuldaki ders kitaplarındaki ödevleri ve materyalleri her zaman anlamazlar. Ebeveynleri çocuklara yardımcı olabilir, göçmen çocukları ise bu fırsattan yoksundur, çünkü yetişkinlere yeni bir dil öğretmek daha da zorlaştığından, onların yardıma ihtiyaçları vardır. Çoğu durumda çocuklar onların tercümanlarıdır.

Bir grupta veya sınıfta “kendi” olmak daha kolaydır, bu nedenle adaptasyon daha yumuşak olur, ancak bu durumda da her şey o kadar basit değildir. Burada kişilik özelliklerinin eşleşmesi gerekir, ayrıca bu kişinin dil grubunda, özellikle de ergen grubunda oldukça uzun bir kapanmaya neden olabilir.

Herhangi bir çocuğun karşılaştığı bir diğer ciddi psikolojik problem, kendisiyle olan duygusal ilişkisidir. Öğrenci, sınıftaki diğer çocuklardan farklı olduğunu çabucak anlar. Burada başka bir dil, başka kıyafetler ve diğer gelenekler rol oynar, korkunç telaffuzlarıyla ebeveynlerinden, yaşam tarzlarından, evinden vb. şeylerden utanmaya başlar. İsrail’de ki göçmen çocuklar temasına defalarca değinen yazar Dina Rubina, acı ve mizahla kendi deneyimlerini anlatıyor.

Dina Rubina şu şekilde yazıyor: “… varışta, beş yaşındaki kızım, onu anaokuluna götürürken Rusça konuşmamamı istedi. Sussan iyi olur, diye yalvardı, bırak senin dilsiz olduğunu düşünsünler. Ve iki yıl sonra kitabımın İbranice çevirisi yayınlandığında, kızım kitabı kaptı ve öğretmenine göstermek için okula götürdü. İtiraf etmeliyim ki, saflıktan “İşte annem bir yazar.” diye gurur duyduğunu düşündüm… -Hayır, dedi kızım zaferle, onlara senin de bir insan olduğunu göstereceğim.” Bu karmaşa bir çocuk için çok uzun ve zor olabilir. Herkes gibi olma, diğerlerine benzeme arzusu, başkalarını takip etmeyi tercih ederek hiçbir şekilde inisiyatif almamasına neden olabilir. Bu onun karakterini, kişiliğinin gelişimini ciddi şekilde etkileyebilir. Bu karmaşayı kendisi ve yakınları tarafından ortaklaşa nasıl atlatacakları, büyük ölçüde nasıl büyüyeceğine, kaderinin nasıl gelişeceğine ve gelecekteki ilişkilerine bağlıdır.

Tabii ki, eğitimciye ve öğretmene büyük bir rol düşmektedir, ancak ilk başta sizi hiç anlamayan bir çocuğu eğitmenin ve öğretmenin ne kadar acı verici olduğunu hayal etmek kolaydır. Sadece çocuklar değil, onlarla çalışan öğretmenler ve ebeveynler de psikolojik desteğe ihtiyaç duyar. Gelen çocuklar ek olarak özel dil programlarına göre çalışmalıdır. Ailenin çocuk ve onun gelişimi üzerinde büyük etkisi vardır. Herkes, çocuğun ruh sağlığının ve yetiştirilmesinin aile içindeki uyuma bağlı olduğunu bilir. Göçmen bir aile, özellikle ilk başta, bazen uzun yıllarca aşırı derecede stres altındadır. Göç, tüm ailelerin dayanamayacağı en zor sınavdır.

Göç üzerine birçok çalışmanın yazarı Psikolog N.Khrustaleva-Freinkman, istatistiklere değiniyor: çocuklar ve ebeveynler arasındaki iletişimin devamlı zorluklarla karakterize edilen göçmen ailelerin sayısı, 4 ila 18 yaş arası çocukları olan göçmen ve mülteci ailelerin toplam %78’ini oluşturmaktadır.

Hayatı sadece aile çevresinin sınırları içinde doldurmak imkansızdır. Aile, duyguların, hislerin, dünya görüşlerinin, değer yönelimlerinin en karmaşık canlı yapısıdır. Olağan sosyal gündelik yaşamın dışına çıkıldığında, aile üyelerinin her biri belirli kişisel nitelikleri göstermeye başlar. Alışılmış bir ortamda daha zayıf bir seviyede belirginleşen karakter özellikleri, ekstrem durumlarda güçlenir. Çocuklarımızın yakından izlediği, ebeveynlerin dönüşüm süreci başlar. Yetişkinlerin kişisel uyumu, endişeli ve pasif gözlemler yerine ileriye doğru yaratıcı hareket, eğitimdeki doğru duruşun anahtarıdır, ancak mesleki huzursuzluk, sosyal izolasyon ve dolayısıyla sürekli kişisel stres koşullarında bunun nasıl elde edileceği adaptasyon sürecini zorlaştırmaktadır.

Bu durumda adaptasyon nedir? Psikolojik uyum ile ne kastedilmektedir? Kimin yeterli derecede uygun olduğu düşünülebilir? Adaptasyon kriterinin istikrarlı duygusal dengeyi elde etmek olduğunu varsayarsak, bu şekilde insanların tamamen yeni bir oluşumunun ve geleneksel değerlerin çoğuna yabancı bir tür insanın ya da değerlere tamamen bağımlı bir kişinin oluştuğunu varsayabiliriz.

Sorunu çözmenin bir yolu, bireysellik, kimlik, özgünlük ve kişilik gelişimini içeren bir yaklaşım olabilir. Amaç, dış dünyaya uygun olarak kendini değiştirmek değil, bir kişinin kendi kendine yeterliliği ve bağımsızlığı, seçim ve yargılama özgürlüğünü kazandığı, onu dışarıdan gelen psikolojik yüklerden büyük ölçüde bağımsız kılan, “darbeyi tutma” yeteneğini geliştiren bir iç dünya yaratmaktır. Çocuğun zihinsel dengesindeki en önemli faktör, ailenin ulusal kimlik sorunudur. Onu korumak için aile bir dizi girişimde bulunabilir. Bunlardan ilki, tam asimilasyona giden yol, geçmişten vazgeçme arzusu, eski ikamet ettiği ülke ile herhangi bir bağı sürdürme isteksizliğidir. O dilde gazete, televizyon, kitap yok. Yeni bir dil, yeni bir isim, sadece “yerel halk” ile iletişim kurmak, kendi ulusal ve tarihi köklerinden tamamen vazgeçmektir.

Psikolog O.Makhovskaya Fransa’da ki benzer bir olay hakkında şöyle yazıyor: “Göç esnasında bu tür kadınlar kendi imkânlarıyla sınırdan, çocukların geçmişten gelen “sovoklarla[1]”, insanlarla iletişim kurma olasılığını ortadan kaldırırlar. Bu durumun aşırı ifadesi şöyle bir şeye benziyor: “Tüm sovoklardan nefret ediyorum ve her şeyi korkunç bir rüya gibi unutmak istiyorum. Çocuğumun her şeyde gerçek bir Fransız’a benzemesini istiyorum.  Paris’in en prestijli bölgesinde en iyi okulda okuması ve en pahalı mağazalardan kıyafetler giymesi için her şeyi yapacağım. Oğlum geceleri uyandığında beni Fransızca çağırdığı için mutluyum.” Bu, önceki deneyimin tamamen reddedilmesiyle farklı bir ortama yerleşmek için bir kumardır. Bir ürün olarak “Kar Kraliçesi”nden, Moskova’dan büyükannesi aradığında yüzünü buruşturan, “oradan” gelen herkesi görmezden gelen, ancak Fransızlardan biri yanına geldiğinde aktif, uysal bir çocuğa dönüşen, soğuk, alaycı bir Kai çocuğu alabilirsiniz.” Bu durumda, kişinin kendi ebeveynleri er ya da geç, vazgeçmek istediği dünyanın bir parçası haline gelecektir, çünkü ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ilk nesilde tamamen asimile olmak imkânsızdır.

Birçok ebeveyn, ailede ortak bir iletişim diline sahip olmanın, çocuklarla sadece kendi dilinizde ya da gerçekten tam yetkin olduğunuz dilde tam teşekküllü iletişimin ne kadar önemli olduğunu anlamıyor.

Göçte bazı ailelerin kendileri için seçtikleri bir başka yol da kendini tecrit etme yoludur. Birçoğu sosyal ve mesleki yabancılaşmadan dolayı bu yolu takip ediyor.  Bu durumda, aile üyeleri sanki başka bir boyutta yaşamaya devam ediyor, “kendi” programlarını izliyorlar, sadece daha önce yaşadıkları ülkenin haberlerine ve kültürüne ilgi duyuyorlar, sadece “kendileriyle” iletişim kuruyorlar, eski idealleri yaşıyorlar ve onları çocuklarına aşılamaya çalışıyorlar. Ama böyle bir tecritte bir çocuk var olamaz. Okula gidiyor, televizyon programlarını izliyor, farklı konuşmaları dinliyor, farklı müzikleri dinliyor ve bunların hepsi onun dünya görüşünü, sosyal fikirlerini ve davranış normlarını şekillendiriyor. Bu durumda, ailedeki çatışmalar kaçınılmazdır, zira aile içinde anlaşılmaz ve daha sonra size yabancı olan başka bir kişi büyür. Sizin hoşlanmadığınız şeyleri sever, sizin bilmediğiniz şeyleri bilir. Çocuk çeşitli taleplerin ve tutarsız değerlendirmelerin bulunduğu bir duruma girer. Çocuk iki farklı dünyada, farklı anlaşılan değerlerde yaşar ve ebeveynlik tutarsızlık karakterini kabul eder. Çocuk deneyimsizdir, dünya görüşünün düzeltilmesi gerekir ve eğer ebeveyn bu geçimsizliği şiddetlendirirse, o zaman bu, elbette, endişe hissini arttırır, kafa karışıklığına neden olur, iç çatışmalara yol açar ve bazen sinir krizlerine ve davranışta sapmalara yol açar. Benzer bir durum yaratan ebeveynler, çocuklar için zaten dayanılmaz derecede zor olan entegrasyon sürecini en yüksek gerilime getirirler.

Aile içi izolasyonun başka bir türü daha da büyük bir tehlike oluşturabilir. Bu durumda çevremizdeki dünya düşmanlık ve kötülükle dolu, yabancı, saldırgan ilan edilir. Böylece olumsuz deneyimler ve başarısızlıklar, kişinin kendi rahatsızlık hissi aileden çıkarılır, bir bütün olarak dış dünyaya aktarılır. Bu tür ebeveynler farkında olmadan çocuklarına bir aşağılık duygusu aşılarlar ve bu da çok çeşitli olumsuz tepkilere ve sonuçlara yol açabilir. Babalar ve çocuklar arasındaki nesiller ve dünya görüşlerinin klasik çatışması, göçte daha da trajik bir karakter kazanıyor. Olgunlaşan çocukların anne babalarından ayrılmaları ve bu nedenle onlara ciddi travmalar yaşatmaları alışılmadık bir durum değildir. Ebeveynler bu tür çocukları nankör olarak adlandırırlar ve büyüdüklerinde, gerçeklikle ilgili görüşlerinde tam bir anlaşmazlık hissettikten sonra giderler, en yakını olan insanlarla ayrılırlar, onlarla duygusal, manevi ve psikolojik bağlarını kaybederler. Aile sıcaklığı eksikliğinin ya da akrabalık bağlarının kopmasının özellikle vatandaşlarımız tarafından akut bir şekilde yaşandığına dikkat edilmelidir, çünkü bizim için çocuklarla olan bağ yaşamın temel öncelikleri arasındadır.

Tek bir dili koruyarak, okuma, dinleme, kendi tarihleri, kültürleri ve edebiyatları hakkında konuşma imkanlarını korurlar, birlikte gülme ve şaka yapma fırsatı doğar. Sonuç olarak, göç sürecini çok acı verici hale getirmeyen duygusal, zihinsel bir bağlantı korunur.

Dolayısıyla göç, hem yetişkinlerin hem de çocukların dayanması gereken zor bir sınavdır. Ve psikologların, eğitimcilerin ve öğretmenlerin karşılaştığı temel görev, göçmen çocukların adaptasyon sürecini en başarılı hale getirmektir.

Yazar: İrana Muhammed Mamedli

Kaynak: Cyberleninka

 

 


KAYNAKÇA

1) Artur Vladimiroviç Petrovskiy (Ed.), (1990), Psikolojik Sözlük.

2) Dina Rubina, (2001), Karnavalın İşareti Altında, Kudüs.

3) Natalya Mihaylovna Hrustaleva, SSCB’den Gelen Yerlilerin Adaptasyonu. Psikoloğun Bakış Açısı.

4) Olga İvanovna Mahovskaya, Genç Göçmenlerin Psikolojisi, (2003).

 

DİPNOTLAR

[1] Sovok, (“Sovyet” kelimesiyle uyumlu olarak), 70’li yıllarda bohem, muhalif ve sanatsal ortamda ortaya çıkan ve daha sonra modern Rus toplumunda, Sovyet yaşam tarzının taraftarlarına, komünistlere verilen takma bir isimle yayılan bir terimdir. Bu terim ilk başlarda SSCB için kullanılsa da, zamanla kültürel bir anlam değişikliğine maruz kalmıştır.