Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
garp
Kaynak: D&R

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok Kitap Analizi

Künye

Kitap Adı: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Yazar: Erich Maria Remarque

Yayınevi: Everest Yayınları

Basım: 2020

Sayfa Sayısı: 224

 

“Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf.

Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş

Olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli

Anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”[1]

E.M. Remarque

 

Giriş

Bu incelemede, Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok kitabında yapılan savaş ve toplumsal eleştiri, insanların zihinlerindeki bir tür “sahte” ve “romantikleştirilmiş” savaş algısı, kitapta geçen bazı olaylar üzerinden ve yazarımız Erich Maria Remarque’ın, kitaptaki ana karakterimiz olan Paul’ün ağzından dile getirdikleri doğrultusunda değerlendirilecektir.

“Tüm Savaşları Bitirecek Savaş”, 1914 yılında başladığında ne, zamana karşı birer “tarihi eser” gibi ayakta durmayı sürdüren eskinin kadim imparatorlukları ne de yeninin çağdaş demokrasileri, önlerinde uzanmakta olan dört yılın getirecekleri hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. Her biri savaşın kısa sürede biteceğini düşünüyordu veya umut ediyordu. Ancak I. Dünya Savaşı hiç de beklendiği gibi olmayacaktı. Avrupa’nın tanıklık ettiği son büyük savaşın üzerinden uzun yıllar geçmişti ve değişen teknoloji savaşın doğasını tamamen değiştirmişti. Artık iki ordunun büyük bir meydanda karşı karşıya geldiği, askerlerin silahlarını ateşleyip düşmanlarını yok ettiği, birkaç gün içinde sonuçlanan ve sonrasında tarafların el sıkışıp antlaşma yaptığı “centilmen” savaşlar artık tarihin derinliklerine gömülmüştür. Ancak, bizzat tanık oluncaya kadar kimse bunu anlayamamıştır. “Tüm Savaşları Bitirecek Savaş”, beklenildiği gibi savaşları bitirememiş, aksine insanlığı çok daha büyük yıkımlara götürecek olan yolu göstermiştir. I. Dünya Savaşı ile bu yolda süratle ilerlemeye başlayan insanlık, kendisini dahi şaşkına uğratacak yıkım silahlarını üretecek ve şiddet eylemlerini gerçekleştirecektir. Şiddet, yalnızca şiddeti doğurur ve görülebileceği gibi I. Dünya Savaşı da bir şiddet dalgasını başlatmıştır.

Bu dönemde gelişen savaş teknolojileri nedeniyle asker ile düşman arasına bir tür “perde” indiğini söylemek mümkündür. Topçular, hiç görmedikleri insanların sığındığı siperleri bir matematik formülü uygulayarak saatlerce bombardıman altında tutuyor ancak eyleminin sonucu olarak sadece boş mermi kovanlarını görüyordu. Askerler, içinde yaşadıkları siperlerden düşman hatlarına doğru hareket eden “nesnelere” ateş ediyordu. Bunu yaparken düşmanının gözlerine bakmıyor, onun da bir insan olduğunu fark edemiyor, onu sadece hareketsiz hale getirilmesi gereken bir “nesne” olarak görüyordu.

İşte böyle bir durumda, İnsanların yol açtığı yıkım ve vahşet tahmin edilemez boyutlara ulaşmıştır. Yazarımız Erich Maria Remarque’da bizlere bu şiddet dalgası arasında üniformalarının içinde kaybolmuş, yüzleri silikleşmiş, adları unutulmuş askerlerin hikayelerini oldukça başarılı bir şekilde anlatmaktadır.

I.Dünya Savaşı’nın bu yönlerini ele alan Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok’un bu niteliği oldukça önemlidir. Özellikle II. Dünya Savaşı hakkında yazılı, sözlü, görsel birçok eser bulmak mümkündür. Nasyonel Sosyalistler ve Faşistler karşısında “dünyanın özgür halklarının”, en yüce değer olan “demokrasilerin” mücadelesi kendisine oldukça geniş bir yer bulmaktadır. Bunun nedeni olarak belki de II. Dünya Savaşı’nın “ikonik figürler” yaratmış olmasını gösterebiliriz. Günümüzde Stalin’i, Hitler’i, Mussolini’yi, Churchill’i, Roosevelt’i veya Truman’ı tanımayan birilerini bulmak neredeyse imkansızdır. Ancak, aslında kuzen olan V. George’un, Kayzer II. Wilhelm’in veya Rus Çarı II. Nikolay’ın, tarih veya siyaset bilimi ile uğraşmayan insanlar isimlerini dahi duymamıştır.

Ayrıca II. Dünya Savaşı’na kıyasla I. Dünya Savaşı ile ilgili film, dizi, roman sayısı oldukça sınırlı olduğunu söylemek de mümkündür. Belki de bunun nedeni olarak da I. Dünya Savaşı’nın insanların hatırlamak istemediği, tarihin derinliklerine gömmek istediği bir deneyim olması gösterilebilir.

Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok’un bir başka önemli özelliği ise çoğu zaman göz ardı edilen bir noktaya ışık tutmasıdır. Versay Antlaşması ile yenilgiyi kabul eden Alman İmparatorluğu’nun üzerine savaşın tüm yükü yıkılmış ve tüm sorumluluk yüklenmiştir. Bu durumda Alman İmparatorluğu, savaşın “suçlusu” durumuna gelmiştir. Bu düşünce oldukça yanlıştır. Savaşan taraflar eşit derecede suçlu, eşit derecede sorumludur. Ancak bu görüş nedeniyle I. Dünya Savaşı hakkında var olan sınırlı sayıdaki tüm eserlerde savaş, İtilaf Devletleri askerlerinin deneyimlerini, hayatlarını anlatmaktadır. İttifak Devletleri, her zaman bir “düşman” kimliği atfedilerek ötekileştirilmiş, şeytanlaştırılmıştır. Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok, bu algının kırılmasında oldukça önemli bir yer tutar. Üniformaları farklı olsa da içindekilerin benzer insanlar olduğunu unutmamak gerektiğini bizlere hatırlatmaktadır.

I.Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında kitabın önsözünde de anlatıldığı üzere bir öğrenci olan yazarımız Erich Maria Remarque iki sene sonra 1916 yılında Alman İmparatorluğu ordusunda askere alınmış ve 1917 yılında Batı Cephesi’ne gönderilmiştir. Burada yaralanmış ve bir süre hastanede tedavi görmüştür. Tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar Batı Cephesi’ne gönderilen Remarque, ayrıca bir Demir Haç madalyasını da hak etmiştir.[2] İnsanın başka bir insana neler yapabileceğini bizlere gösteren ve savaşın gerçekliklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu kitap, 1914-1918 yılları arasında yitip giden, çocuklukları, gençlikleri ve hayatları ellerinden alınan insanların hikayesidir.

 

1. Tüm Savaşları Bitirecek Savaş

“Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok”, ana karakterimiz genç bir Alman olan Paul Baeumer’in gözünden anlatılmaktadır. Sıradan bir öğrenci olan Paul’un, 1914 yılında savaşın patlak vermesi üzerine tüm hayatı değişecektir. 1914 yılında savaşın başlaması ile tüm dünyada patlak veren milliyetçilik ve vatanseverlik fırtınası sayesinde tüm rejimler savaşa kendilerinden emin ve güçlü bir şekilde girmişlerdir. Toplumlarda oluşan savaş yanlısı bu eğilim kitapta Paul’un öğretmeni Kantorek’in öğrencileri savaşa gönüllü olarak girmeleri konusunda teşvik etmek amacıyla yaptığı bir konuşma üzerinden yansıtılmaktadır. Aslında savaşa katılmanın seçim değil bir zorunluluk olduğunu anlatan ana karakterimiz Paul, “korkak damgası” yapıştırılmamak için bu gençlerin savaşa katıldığını, kimsenin savaşın gerçek doğası hakkında fikir sahibi olmadığını söylemektedir.

Anne babalarına, öğretmenlerine inanan bu çocuklar, savaşa girmekte tereddüt etmediler. Ancak o zamana kadar kitaplarından, öğretmenlerinden ve yaşadıkları yerlerden fazlasını bilmeyen bu çocuklar savaşın dehşetiyle karşı karşıya kaldıkları zaman bu inanç bir anda buharlaşmıştır. Kitapta Paul, bu durumu şu şekilde anlatmaktadır:

“…Şu var ki, gördüğümüz ilk ölü, bizdeki bu inancı paramparça etti. Yaşımızın onların yaşından daha saygıdeğer bir yaş olduğunu anladık; onlar bizden sadece laf ebeliğinde, becerikli oluşta üstündüler. İlk yaylım ateş, bize onların yanlışını gösterdi; onların bize öğrettikleri dünya görüşü, bu bombardıman karşısında yıkılıverdi.”[3]

Burada değinilmesi gereken bir nokta da Paul’ün ağzından yazarımızın yaptığı toplumsal eleştiridir. Onları yüreklendirerek cepheye gönderen büyüklere olan inancın ve güvenin yıkıldığını ve aslında gençlerin aksine savaşın ne olduğunu kavramasını bekleyeceğimiz büyüklerin ne kadar yanıldıkları anlatılmıştır. Bu sahte savaş algısı ancak cephede gerçeklere bizzat tanıklık eden gençler arasında yıkılabilmiştir.

 

2. Gerçek

Kitapta, kahramanlık ve vatanseverlik söylemleriyle, iltifatlarla yüreklendirilen bu çocuklar orduya yazıldıkları andan itibaren yaratılan bu illüzyonun yok oluşunu büyük bir hayal kırıklığıyla izlemektedirler. Kendilerini bir nevi eski dönem şövalyeleri olarak görmüşler ve savaşı sıradan hayatlarını değiştirecek bir macera olarak algılamışlardır. Ailelerinden, öğretmenlerinden ve çevrelerindekilerden gördükleri ilgi ve destek bu çocukların akıllarını onların birer kahraman olacakları hikayeleriyle doldurmuştur. Ancak kısa süre sonra yaşlı adamların oynadıkları bir satranç oyununda yalnızca piyon olduklarını anlayacaklardır. Kitapta ana karakterimiz olan Paul bu durumu şöyle anlatmaktadır:

“Genç, uyanık gözlerimizle, öğretmenlerimizin öğrettikleri klasik vatan kavramının burada şimdiki halde gerçeklere uyduğunu, insanın en değersiz uşaklardan bile beklenmeyecek derecede kişiliğinden vazgeçtiğini gördük… biz görevimizi başka türlü düşünmüştük; bir de baktık ki, kahramanlığa, sirk atları gibi yetiştiriliyoruz…”[4]

Büyük beklentilerle, ailelerinin ve öğretmenlerinin gözlerinde kahraman olma düşünceleriyle cepheye gelen gençlerin, yaşadığı hayal kırıklığı ve kafalarındaki algı ile gerçekliğin uyuşmazlığının bu gençler arasında yol açtığı farkındalık oldukça önemlidir.

 

3. Ölüm

20.yüzyılın henüz başlarında yaşanan I. Dünya Savaşı, daha önce tecrübe edilen hiçbir savaşa benzememektedir. I. Dünya Savaşı’nı diğer savaşlardan ayıran en önemli özelliklerden birisi de özellikle Batı Cephesi’nde yaşanan siper savaşlarıdır. Savaşan tarafların cephe hattı boyunca kazdıkları, yukarıdan bakıldığı zaman adeta kıvrılıp giden bir yılanı andıran ve İngiliz Kanalı’ndan Alp Dağları’na kadar uzanan siperler içerisinde yaşayan askerler, günler, haftalar ve hatta aylarca top atışı, yağmur ve fareler eşliğinde bir sonraki hücumu beklemektedir. İki tarafın siperleri arasında kalan bölgeye de “No Man’s Land” adı verilmektedir.

Batı Cephesi’nde savaş, işte siperler arasındaki bu bölgede iki tarafın sonu gelmez şekilde karşılıklı saldırıları ile sürüp gitmektedir. Askerler, karşılıklı olarak atılan top mermileriyle delik deşik olmuş, toplanamadıkları için vuruldukları yerde yatan binlerce ölünün bulunduğu, dikenli tellerle çevrili ve makineli tüfek atışı altındaki bu bölgeden geçerek düşman siperlerine ulaşmaya ve birkaç yüz metre kazanım sağlamaya çalışarak yıllar boyunca yitip gittiler.

Bir ileri bir geri yaşanan bu savaş askerler üzerinde oldukça yıpratıcı bir etkiye sahiptir. Askerler her an ölümle burun buruna oldukları bu daracık siperlerde yaşarken ve arkadaşları yanlarında ölürken tüm bu saçmalığın nedenini sorgulamaya başlıyorlardı. Kitapta ana karakterimiz olan Paul, cephede yaralanan ve can çekişmekte olan arkadaşı Franz Kemmerich hakkında şöyle diyor:

“…bütün dünyayı şu yatağın başına toplamalı, demeli ki: – İşte Franz Kemmerich on dokuz buçuk yaşında; ölmek istemiyor, kurtarın onu!”[5]

Savaşın anlamsızlığı ve amaçsızlığı karşısında Paul’ün okul sıralarından bir arkadaşı olan Kropp da kitapta bu savaşın anlamsızlığını sorguluyor, kendisinin bir rolü olmadığı bu savaşta ölmek istemiyor ve hatta bir alternatif sunuyordu.

Kropp’un sunduğu alternatif mizah yolu ile yapılmış toplumsal bir eleştiri olarak görülebilir. Kropp’un önerisine göre “…iki memleketin bakanları, generaller banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar…”[6]

Burada Kropp’un mizah kullanarak anlatmak istediği bu anlamsız savaşı başlatanların ve savaşı sürdürenlerin değil de savaşın başlamasında hiçbir rolü olmayan, çoğu zaman ne için savaştığını bilmeyen ve cephede geçirdiği her saniye bir ölüm tehdidi altında onlarca sıkıntı ile mücadele edenlerin bu manasız savaşta öldürmek ve ölmek zorunda olmalarıdır.

 

4. Neden Savaşırız?

Savaş, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren insan doğasının bir parçası olmuş insanlık dünyanın her köşesinde birbirini boğazlamıştır. Peki insanlar neden savaşır? Ganimet, toprak, hırs, intikam… Ya da Aristo’nun söylediği gibi “Barış içinde yaşamak için” mi?

Kitapta Paul ve arkadaşları savaşın yıkımını gördükten ve dehşetini yaşadıktan sonra kendilerinin başlatmadıkları bir savaşta neden savaşmaları, hiç tanımadıkları insanları neden öldürmeleri ve bu savaşta neden ölmeleri gerektiğini sorgulamışlardır. Bütün bunlar onlara anlamsız gelmektedir.

Yaşlı adamların başlattığı bir savaş sonucunda cepheye gelerek tanımadıkları insanları öldüren ve onlar tarafından öldürülen bu gençleri evlerine döndürecek olan yine aynı yaşlı adamların bir masa başında oturup bir kâğıt parçasını imzalamaları olacaktır.

“Bir emir bu sessiz sakin hayalleri bizim düşmanlarımız yaptı; bir emir onları bizim dostlarımız yapabilir. Herhangi bir masa başında, hiçbirimizin tanımadığı birkaç kişi tarafından bir yazı imzalanır. Başka vakit, dünyanın nefret edip en büyük cezalara çarptırdığı şey, insan öldürmek, yıllarca baş gayemiz olur…[7]

Savaşı deneyimleyen bu gençler, bir süre sonra karşılarında sadece “mavi” veya “hâkî” renkli üniformalar olmadığının farkına varacak üniformaların içerisindeki bedenlerin ve yüzlerin kendilerine ne kadar benzediklerini görecektir.

Düşmanları da tıpkı kendileri gibi burada, kendi başlatmadıkları bir savaşta ölmektedirler. Bu farkındalığa erişilmesi sonucunda “şeytanileştirilmiş” düşman algısı yıkılacak, karşı siperlerdeki silik yüzler belirginleşecektir. Bu durumda da “şeytanlara” karşı savaşmadığını anlayan askerler için kimin haklı olduğu sorusu zihinlerinde oluşmaya başlayacaktır.

“…İnsan düşününce komik geliyor!… Biz vatanımızı savunmak için burdayız. Ama Fransızlar da kendi vatanlarını savunmak için burdalar. Peki kim haklı?”[8]

 

5. Yabancı

Kitapta, tek bildikleri şey öğrencilik olan bu çocuklar, eğer savaş biterse ve sağ kalırlarsa hayatlarına ne olacağını sık sık düşünmektedirler. İşleri, planları, bir gelecekleri yoktur. Artık tek bildikleri savaşmaktır. Paul’ün sınıf arkadaşı Albert Kropp şöyle söylüyordu: “…Harp hepimizin canına okudu, biz hiçbir şeye yaramayız artık.”[9]

Savaş tarafından tüketilmiş, dostlarını kaybetmiş ve her gün ölümle burun buruna gelen bu çocuklar, artık eski hayatlarına, eskiden oldukları kişilere karşı birer yabancı haline gelmişler ve Savaş tarafından biçimlendirilen yeni halleriyle baş başa kalmışlardır. Onlar artık eskiden oldukları kişilerin birer sureti, eskinin hayali haline gelmişlerdir. Kitapta bu durum Paul’ün sözleriyle şu şekilde anlatılmıştır:

“…Hiçbir şey hissetmeyen ölüleriz; bir sihirbaz hüneri, tehlikeli bir büyü neticesi henüz koşabilen, henüz öldürebilen ölüleriz.[10]

Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama, yaşayacak mıyız?

Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… galiba mahvolmuşuz.”[11]

Gerçekten de bu gençler, savaştan galip veya mağlup çıkmaları bir yana, savaştan “canlı” çıkmayı başarsalar bile eski hayatlarına dönebilecek midirler? Yıllar boyunca siperlerde bombardıman sesleri eşliğinde yaşayan, kollarında arkadaşlarının son nefeslerini vermelerini izleyen, düşmanlarını gözlerini kırpmadan öldüren bu gençler, daha çocukken koparılıp cepheye getirildikleri okullarına dönüp “insanın özünde iyi veya kötü” olduğu tartışmalarına kaldıkları yerden devam mı edeceklerdir? Onlar için artık çok geçtir. Savaş, eskiden oldukları kişiyi öldürmüş onları baştan yaratmıştır. Ancak bu gençlerin her biri yeni hallerine birer yabancıdırlar.

Paul’un bu sözleri de savaşlarda kazananın olmadığını, savaşa katılan herkesin fiziksel veya zihinsel olarak öldüğünü hatırlatır bizlere.

 

Sonuç

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” tartışmasız olarak yirminci yüzyılın en etkileyici kitaplarından birisidir. Paul ve arkadaşlarının önce eski hayatlarına sonra da kendilerine yabancılaşmaları, kendilerini ne cepheye ne de evlerine ait hissetmemeleri, genç yaşlarında geleceklerinden umudu kesmeleri, hissizleşmeleri ve savaş sonrasında bir hayatlarının olabileceğini düşünmeyişleri ustalıkla anlatılmıştır. Bu kitapta Erich Maria Remarque, Paul’ün ve arkadaşlarının ağzından oldukça başarılı bir şekilde savaş ve toplum eleştirisi yapmaktadır. Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok, Savaşı deneyimlememiş insanların, romantikleştirilmiş, destansılaştırılmış savaş algısını yıkmak konusunda oldukça etkileyicidir. Savaşın sadece sayılardan ibaret olmadığını, o sayıların her birinin ailesi, hayalleri, hayatları olduğunu bizlere hatırlatan bu kitap bazıları için rahatsız edici bulunmuştur.

Öyle ki bu kitap, I. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın suçu omuzlarına yüklenen Almanya’da 1933 yılında Weimar Cumhuriyeti’ni sona erdirerek iktidara gelen Nasyonal Sosyalistler tarafından Wehrmacht’ı aşağıladığı ve savaş karşıtlığı yaptığı gerekçe gösterilerek “Dünya savaşı askerine edebiyat yoluyla ihanete karşı, toplumun kahramanlık ruhunu yaşatmak adına Erich Maria Remarque’ın kitabını ateşe atıyorum” sözleri eşliğinde yakılır.[12]

Çünkü bu çarpıcı gerçeklerin, Nasyonal Sosyalistlerin kurduğu yalanlar dünyasında yeri yoktur.

 

 


Kaynakça

Remarque, Erich Maria, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Çev., Behçet Necatigil, İstanbul: Everest Yayınları, 2020.

Sarısayın, Ayşe, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’a Önsöz, Erich Maria Remarque, ss.9-20, Çev., Behçet Necatigil, İstanbul: Everest Yayınları, 2020.

Dipnotlar

[1] Erich Maria Remarque, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, (İstanbul: Everest Yayınları, 2020), s.7.

[2] Ayşe Sarısayın, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’a Önsöz, Erich Maria Remarque (İstanbul: Everest Yayınları, 2020), ss. 9-10.

[3] A.g.e., s.29.

[4] A.g.e., s.36.

[5] A.g.e., s.41.

[6] A.g.e., s.49.

[7] A.g.e., s.155.

[8] A.g.e., s.161.

[9] A.g.e., s.81.

[10] A.g.e., s.102.

[11] A.g.e., s.107.

[12] A.g.e., Sarısayın, Önsöz, s.11.