Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Avrupa Tarihi / FRANSIZ AYDINLANMASI II

FRANSIZ AYDINLANMASI II

Genel Tarihçe

17.Yüzyıl Fransa’sı oldukça kalabalık ve en az %80’i köylü nüfusa sahipti. 1610 yılında IV. Henry öldükten sonra,  XIII. Louis daha bir çocuk olduğu için, yönetme işi Annesi Marie de Medici ve Kardinal Richelieu’ya kalmıştı. Yetenekli ve monarşiye sadık biri olan Richelieu başbakan olmuştu. Yüksek soyluların yetkilerini kısıtlayarak monarşiyi güçlendiriyor, kendini destekleyenleri askeri görevler ve önemli makamlarla şereflendiriyordu. Richelieu kendisinin ve monarşinin gücünü arttıracak olan intendant sistemini güçlendirdi. İntendantlar kraliyet mensuplarıydı. Kral tarafından atanır, vergi toplar, asker bulur, ekonomik aktiviteleri düzenlerlerdi. Fermanları uygular, merkezi güçlendirir, atandıkları bölgede soyluların gücünü kırarlardı. Bu sistemin yürümemesinin en büyük sebebi dış politikada yapılan hatalardı. Fransa, katıldığı savaşlardan büyük bir kazanç sağlamadığı gibi savaş sonunda yorulmuş ve sinirli bir halk ile de karşı karşıya gelmişti. Merkez yerel soylulardan ve halktan destek talep ediyor; ama karşılık alamıyordu. Öyle ki halk, savaş sırasında vergi toplayanları öldürüyor; hatta evlerini yakıyordu.(Bu grupların liderleri savaş bittikten sonra dönen askerler tarafından idam edildi.)

XIV. Louis daha bir bebekken taht hakkını kazanmıştı; ancak daha küçük bir bebek olduğu için annesi Avusturya Prensesi Anne ve Başbakan Mazarin onun yerine yönetimi aldılar. Kardinalin ve kraliçenin boğuştuğu en büyük problemlerden biri “Fronde”lardı. Frondelar, yüksek vergilerden, sefaletten ve açlıktan bıkmış olan halkın ayak sesleriydi. Monarşinin bu dönemde yüksek vergileri koymasının en önemli sebebi, verimli bir kar ile ayrılamadıkları savaşlar, savaşların getirdiği harcamalar ve gelir kaynağı olarak gördükleri halktan alınacak vergilerdi. İsyanlar 1648-1653 yılları arasında gerçekleşti. Bu isyanlar sadece köylülerden ibaret bir topluluk ile gerçekleşmedi, iktidar yapılarını güçlendirmek isteyen yüksek soylular, siyaset yazarları ve hatta intendantlar bile çıkarları dolayısıyla bu ayaklanmaların içindeydi. İsyanlar ancak XIV. Louis’nin 14 yaşında tahta çıkabileceğinin ilanından sonra duruldu. Louis tüm bunlardan etkilenerek, ne kadar başarısız olsa da (bir bütün halinde hareket edebilme fırsatını kullanmayan bir toplum olduğu için) isyanların etkisini ve monarşinin durumunu daha çocukken gayet iyi anlamıştı.

XIV. Louis dönemi

 “Devlet benim” anlayışına sahip olan XIV. Louis, uzun bir ömre sahipti. Hükümranlığı boyunca bu anlayışa sahip çıktı. Başbakansız ve Etats Generaux’süz bir yönetimi tercih etti. 1643 – 1715 yılları arasında yaşanan XIV. Louis dönemi, köylünün fakirleştiği, tarım faaliyetlerinin söndüğü, şahsi menfaatlerin devlet menfaatleri ile bir tutulduğu bir dönemdi. Bu anlayış, devlette yer almanın, XIV. Louis’nin çevresinde olmanın bireyler için ne kadar önemli hale geldiğini anlatır bize. 1 XIV. Louis, Fransa’nın parasal sorunlarının en mantıklı çözümünün (soyluları vergilendirmenin) siyasi bakımdan olanaksız olduğunu görmüştü, bu yüzden para getirecek ticari faaliyetleri destekliyordu. Louis’nin mali kontrolörü Colbert’ti. Kumaş, çelik, ateşli silah ve gemi üretimi, ticaret filosunu genişletme gibi birçok konuda beraber çalışıyor, loncalar kurduruyor, ihracat ve ithalatı önemsiyorlardı. Colbert bütün bu tutumlarıyla tamamıyla bir merkantilistti. Colbert’in ve dolayısıyla XIV. Louis’nin hedefi, Amerika kıtasındaki sömürgeleri ile bağlantıyı sağlayabilmekti; bu yüzden filolara ve gemi üretimine önem veriyorlardı. Bu tutumla beraber Fransız ticaretinin ve burjuvazisinin de çıkarları korunmuş oluyordu. Deniz gücü Hollandalılar’daydı ve asıl amaç onların ekonomik gücünü zayıflatmaktı. Fransa’nın Belçika’ya fetih girişimi, Avrupa’da ticaret savaşlarının başlangıcı olacaktı. Bu andan sonra dört savaş yaşandı. Son savaş olan İspanyol Veraset Savaşları, Fransa’nın çöküşünü getiriyordu. Fransa’nın maddesel kaynaklarının azaldığını fark eden Colbert, kralı bu konuda ikna edemeden ölecek, Savaş Bakanı Louvois ise Güneş Kral’ın şanı için savaşmayı sürdürecekti.

XIV. Louis’i zor durumda bırakan iki şey vardı: bilgili ve becerikli Huguenotları Fransa’dan uzaklaştırmış olması ve yaptığı savaşlar. Huguenotların yarattığı boşluğu değil ama savaşın yükünü Fransa ekonomisi kaldıramadı. Topraklarını genişletti ancak vergilendirebileceği bir tebaanın olmayışı, kötü hasatlar, muhaliflerin baskıları, halk ayaklanmaları Fransa’yı gittikçe tüketiyordu. Ölümü sevinçle karşılandı. 3

XV. Louis döneminde ekonomi alanında büyük bir fark olmamıştı. XIV. Louis’nin mirası olan “kaos” onun döneminde de sürmeye devam etmişti. Ancak hayatı boyunca iki önemli isim ona yakın olabilmişti: John Law ve François Quesnay. Law, bir merkantilistti ve bu yüzden ülkenin zenginliklerine değer veriyor, bu zenginliklerle ticarete katılmak istiyor, bunun için de Fransa’ya banknot sisteminin gelmesi gerektiğini savunuyordu. Her ne kadar XIV. Louis bu fikirlerini ve Law’ı kovmuş olsa da XV. Louis onu kabul etti. Bir banka açıldı, banknot basımı gerçekleşti, altın ve değerli madenler kullanımdan kaldırıldı; ancak (artan enflasyon sebebiyle) yaşanan bir kriz ortamında Law tekrar Fransa’dan kovulacaktı. Bir diğer önemli isim olan Quesnay ise Fizyokrat düşüncenin bir numarasıydı. XV. Louis’nin doktoruydu. Quesnay bu yakınlığıyla Versailles’te fikirlerini yayabilecek ve Turgot Mirabeau gibi isimlerle görüşlerini paylaşabilecekti. Merkantilizmin aksine tarımın en önemli değer kaynağı olduğunu savunan fizyokratlar, birçok aydınlanma düşünürüne aydınlanmanın ekonomik tarafıyla alakalı fikir vermiş olacaktı.

Aydınlanma Düşüncesi ve Ekonomi

 Aydınlanma düşüncesinin coğrafi keşifler ile bağlantısının olması garipsenecek bir durum değildir. Çünkü aydınlanma düşüncesinin kendi sınırlarının dışına çıkmasını sağlayan zaten keşifler ve onunla gelen yeni fikirlerdir. Ancak bütün bu gelen yeni fikirlere rağmen Fransız aydınlanma düşünürleri hala ellerinde var olan sistemle boğuşmakta ve çözüm yolu aramaktaydı.

 Aydınlanma düşüncesinin iki önemli ismi Montesquieu ve Rousseau, aydınlanmanın ekonomik kısmıyla alakalı en çok düşünen iki ismi olmuştur. Bu iki isme öncülük etmiş kişi ise 1530–1596 yılları arasında yaşamış olan Bodin’di. Bodin’in ekonomi ile ilgili düşünceleri devletin ekonomideki bütünleştirici yönüne dayanır. Bodin devleti ve devletin başındaki yöneticiyi, hane halkına ve babaya benzetir. Bodin, anayasal parlementer devletle sürdürülecek “görünmez el” sistemine inanmaz, onun için bütünlüğü ve uyumu sağlayacak mutlakiyetçi bir monarşi lazımdır. Çünkü insanlar çıkarlarının peşindedir ve her insanın çıkarı birbiriyle çelişir. Bu durumda tikel ve çelişen iktisadi çıkarların bütünlüğünü saplaması gereken bir devlet ihtiyacı duyulur. 3 Ticaret yasaklanmamalıydı; ama uyumsuzluk giderilmeliydi. Sorunun başlangıcı çok fazla tüzel kişiliğin varlığı ve bu tüzel kişiliklerin içinde bulunan bireylerden ayrı tutulmamasıydı. Satılan makamlar, ödense de kat kat fazla bir şekilde geri dönen vergiler kamusal iktisadi kaynağı özel iktisadi kaynağa dönüştürüyordu.4 Bunun çözümü için devletin bir baba gibi ihtiyaçların karşılanması ve refahın sağlanması için müdahale de bulunmasıydı. Özgürlükler ve eşitlikler sağlandığında, ticaret (bütünlüğü bozmadan) teşvik edildiğinde, makamlar temizlenip vergi sistemi gerçekten kamu yararına çalışmaya başladığında Bodin’in istediği gibi ortak yarar artacak ve özel kötülükler kamusal yarara dönüşecekti. 5 Bodin’in çalışmaları Fransız düşüncesinde sık sık tekrar edildi ve tartışıldı, karşılaştırıldı.

 Montesqueu, bir Noblesse de Robe ailesinden geliyordu, bu durum fikirlerini etkileyecekti. Makamların parayla alınıp satılmasını destekliyordu, kendisi de makamını satmıştı. Montesqueu ‘Kanunların Ruhu Üzerine’ adlı eserinde, ticaretin olması gerektiğini, ticaret ağının birbirine neredeyse denk olan ulusları eşitleyeceğini söyler. Barış onunla gelecektir, uluslar birbirine yaklaşacak; ancak bireyler uzaklaşacaktır. Her şeyin para olduğu sistem bir tek şekilde ortak iyiye yönlendirilebilirdi. Bu da, noblesse de robe’u giyen, soylular ile halk arasındaki köprüyü kuran, makamı parayla satın alanların sayesinde olacaktı. Bu kişiler ancak ticaretle bu parayı sağlayabileceklerdi. Montesqueu, tüm bu düşünceleriyle ekonomiyi ilk defa sistematize eden gruba yani fizyokratlara öncülük edecekti. Fizyokratların düşüncesine göre tarım bir toplumu ayağa kaldıracak olan gelir kaynağıydı, bunun ilk birikimini de devlet kendi eliyle sağlayacaktı. Gördüğümüz üzere Montesqueu ve fizyokratlar da Bodin ile aynı noktadan hareket etmekteydi, devleti bu ekonomik parçalanmışlığın bir parçası ve toplayıcısı olarak görmüşlerdi.

 Rousseau’nun yapıtlarından iki tanesi bizim inceleme alanımıza bütünüyle girmektedir: Ekonomi Politik Üzerine Söylev ve Toplum Sözleşmesi. Ona göre eşitsizliğin ilk kaynağı mülkiyettir. Çıkarlar birbiriyle çelişir, özel mülkiyet ortaya çıkar ve efendiler ile köleler arasındaki ayrım tamamen belirginleşir. Bu koşulların temel olduğu toplumdan hiçbir verim ortaya çıkmazdı.  Rousseau da Bodin gibi devleti hane halkı ile benzeştirir ve aynı yöntemle yola çıkar. Ancak sonuçları farklı olur. “Eğer devletin içindeki birey, babanın mirasının zenginleşmesini hedefleyen hane halkı gibi davranırsa bu ancak devleti kendi çıkarlarıyla özdeşleştirmiş olan yargıçları zenginleştirir.”. Buradan çıkarılacak sonuç yargıçların hane halkı reisine uygun olan ilkeleri işleyişe koyamayacaklarıdır. Kanundan üstün gelen bir şey varsa o da kamusal akıldır. Genel irade kavramı budur. Bunu da en iyi Toplum Sözleşmesi eserinde açıklar. Genel irade, ekonominin başlıca ilkesidir, yargıçlar genel iradeye göre hareket etmelidir, sadece yöneticilere göre değil. 6 Buradaki ev-devlet benzetmesi ancak babanın evi özel mülkü olarak görmesi ile yöneticilerin devleti kişisel kullanımında görmesi konusunda özdeşleştirilebilir. Rousseau’yu asıl farklı kılan düşünce, egemen gücü yönlendirmek istemesi değil, el değiştirmesinin istemesiydi. Aracı kuruluşlar (parlamentolar) kalkacak, feodal kalıntılar temizlenecek, asıl yükü taşıyan köylüler rahatlatılacaktı. Köylülerin vergi sistemi ile kamçılanmazsa çalışmayacağını düşünen zihniyet silinecek, gelire odaklı vergi konacaktı. Devlet ona göre bir sömürü sistemiydi. Sistemin çözümü: “Hiçbir yurttaşın başkasını satın alacak kadar zengin ve hiç kimsenin kendini satmak mecburiyetinde kalacak kadar yoksul olmaması.” idi.  

Vergi sistemi ve Köylüler

 Fransa’da vergi sistemi bölgeden bölgeye değişen bir yapıya sahipti. En büyük yük ülkenin kuzeyindeydi. Asli ve en baskıcı vergi olan taille bazı yerlerde kişisel gelir üzerinden alınırken bazı yerlerde toprak sahipliği üzerinden alınırdı 7. Soylular ve ruhban sınıfı büyük ölçüde bu vergiden muaftı. Serflik neredeyse ortadan kalkmıştı, köylüler yaşayabileceği kadar toprağa sahipti. Köylerdeki yapı kolektif duygular içeriyordu, mesela çit yoktu ve birçok ortak alan vardı. Zaten kullanılan araçlar modern değildi. Topluluğun büyük bir kısmı üretim aracına sahip değildi ve gündelik işler bulabiliyordu. Köylü satılmıyordu ama topraklarına her an el konulabilirdi, serf adına çalışmıyordu ama angarya iş yaptırıyorlardı. Teknoloji yoktu, yoğun emek sömürüsü vardı. Köylülerin içinde de kendine ait tabakaları vardı. Üst tabakalar kendilerine ait bir toprağa sahip ya da bir soylunun kiracısıydı, kapitalizme yakın tarım gerçekleştiriyordu. Daha alt tabakalardakiler üretimi kendilerine yetecek kadar yapıyorlardı, fakirlerdi. Emeğe saygı yoktu, köyün ortak arazilerinde lordlar diledikleri gibi avlanabilirlerdi. Vergiler sadece merkezi güç tarafından değil senyörel mahkemeler tarafından da belirlenebilir, uygulanabilirdi. Sonuç olarak iki sınıf arasındaki fark derinleşti, nefret büyüdü. Köylüyü susturmanın yolu ondan daha fazla haraç almaktı; ama bu da kini besledi.

Kilise ve Ancien Regime

Kilise, halkın güvendiği ve inandığı bir toplumsal yapı olarak hala vardı. Ancak Kilise Fransız halkının bu güvenine layık değildi; ülkedeki toprakların 1/10’u onundu ve muhteşem bir gelir elde ediyordu, hatta Saray’a bile borç veriyordu. Kilise’nin tepesindeki isimlerin bu zenginliği, köylerde halkla beraber yaşayan yerel rahiplerle arasını açtı. Vergiyi toplayan rahiplerdi; ancak onlar bu zenginlikten pay alamıyordu. Sistemin işleyişi belliydi: Büyük topraklara sahip ruhbanlar üyelerini soylulardan seçiyor, böylece aşırı gelir elde ediyordu. Zaten vergi alınmıyordu. Saray’a verdiği paralar bir bağış niteliği kazanabiliyordu, bu durumlarda Kilise, Saray’ın yönlendirdiği politikalarda etkileyici rol oynuyordu.

Saray yaşantısı ve Soylular

 XIV. Louis, Frondelara şahit olmuştu. Fronde ayaklanmalarının içinde bulunan soyluları sindirmenin bir yolunu bulmuştu: Versailles sarayı. XIV. Louis soyluları saraya davet etti, kalmaları için ikna etti, burada çocuklarına eğitim verdi. Saray Paris’ten bir mil uzaktaydı. Soylular kralın etrafında dönüyorlardı. XIV. Louis zeki biriydi,  tüm bu saray ve kendi döneminde gerçekleşen saray harcamalarının çözüm yolunu bulmuştu, unvanları satmaya başladı. Artık ki tür soylu vardı: Noblesse de Robe ve Noblesse d’épé. Bu insanlar vergi vermiyorlardı. Halktan olan, büyük çoğunluğu tarım ile uğraşmayan insanlar Noblesse de Robe haline gelmek istiyorlardı. O dönemde hala aristokrasinin değerleri çok önemliydi, ticaret bayağı görülür, sınıf atlanmaya çalışılırdı.

 Bu insanlar banker, tüccar, egzotik mal satıcısı, spekülatör ve perakendecilerdi. Amaçları soyluluk unvanına sahip olmaktı. Herhangi bir endüstriyel gelişmeye yatırım yapmıyorlardı. Fransa’yı ayakta tutan şey, unvanlara sahip olabilmek için yapmak zorunda oldukları ticaret ve tarımdı. Fransa dış ticarette Britanya’nın ardından ikinci ve üretimde birinciydi. 8 Ancak Fransızlar değişen dünyanın ve üretim sistemlerinin peşinde değildi. İşte tam bu karmaşanın içinde Aydınlanma’nın pratik adamları ortaya çıktı.

XV. ve XVI. Louis: Devrime Giden Yol

  Monarşi Fransa’da hala en büyük egemen güçtü; ancak bu iki kral bu gücü doğru kullanamadı. Üretim, tarım ve ticarete yönelikti. Endüstriye girmek isteyenlere bu kapı monarşi tarafından kapatılmıştı, sadece birkaç endüstriye izin vardı. Tarım zengin değildi, sömürü üzerine kuruluydu. Köylü tarafından atılan ilk adım, tarım cemiyetlerinin kurulmasıydı. Kral, çit çekilmesine izin verdi; ancak bu durumda da feodal beylerle karşılaşıldı. Tam da bu sırada borç içindeki soylu sınıf da tükeniyordu. Yükselen sınıf burjuvaydı. Burjuva ise genel olarak Tiers Etat’ın içindeydi. 

 XV. Louis ve onun finans işleriyle ilgilenen bakanı Necker, halk ve üst tabaka tarafından seviliyordu. Bu, Necker’ın ‘borç almayı yararlı gören’ politikasıyla ilgiliydi. Ülkenin mali durumu alınan borçlarla çarpıtılıyor ve kimsenin isyan etmesine neden olmayacak şekilde üstü kapatılıyordu. Vergi muafiyetleri yüzünden borçlar hiçbir zaman kapatılamıyordu ve büyüyordu. İngiltere’ye karşı girilen savaş sonucu, 1783’de Calonne başa getirildi. Tehlikenin farkında olan Calonne vergi reformlarını savunuyordu. Toplumun her kesiminin eşit şekilde vergilendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Amacı adem-i merkeziyetçiliğin yerleştirilmesi değil, yerel meclislerin oluşturulması ile halkın devletle arasındaki bağlantısının kurulması ve korunmasıydı. Bundan dolayı ilk olarak soyluların sesi yükselmeye başladı. Toplumsal huzursuzluk, ayaklanmalar, şehir isyanları peş peşe geldi. Haberler papazdan alınırdı, okuma yazma oranı düşüktü ve kamuoyu oluşmuyordu. Fikirlerin paylaşılması, politik kulüplerin oluşması ve okuyucu kitlelerin büyümesi ile gerçekleşti. Calonne gönderilmek zorunda kalındı ve onun önerisiyle yerine Brienne geldi. O da Calonne’la aynı görüşleri savunuyordu. Artık bu mesele ‘ulusal bir hale’ gelmişti. Durum en başa geri döndü ve Necker geri geldi.

 Etats Generaux’un tekrar toplanmasına karar verildiğinde insanlar devlet işlerine katılmak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. İnsanlar buluşuyor ve temsilci ağları oluşturuyordu. Etats Generaux toplandığında, Tiers Etat tarafından istenilen temel şeyler; konuşma özgürlüğü, yapısal adem-i merkeziyetçiliğin oluşturulması ve eşit vergilerdi. Şikayet listeleri oluşturulurdu, bunların içeriklerinden biri ve belki de en önemlisi tarım hayatlarını kapitalistlerden korumak isteyen köylü istekleri şehirli avukat temsilciler tarafından siliniyordu.

Fransız Devrimi

 Devrim Paris’te gerçekleştiğinde ölenlerin çoğu günlük iş bulabilenler ya da zanaatkarlardı. Onlar köylerden gelen, Paris’in gecekondularında barınabilen insanlardı. Korumak istedikleri, ahlaklı bir iktisadi düzendi. Çoğunluğunun kaybedeceği bir şeyi yoktu. Bulundukları bölgelerde devrimci kulüplere ve kolektif kimliklere sahiplerdi. Serbest pazar fikri onları yutuyordu; çünkü sadece tek bir kesim için bu pazar çalışıyordu. Onlar, “aşırı zenginliğe” ve “ aşırı fakirliğe” karşıydılar. Tıpkı Rousseau gibi.

Devrim Sonrası İktisadi Fikirler

 Devrim sonrası dönemde iktisadi fikirler ‘liberal’ ve ‘demokrat’ olarak iki kutba ayrılıyor. Biz demokratların fikirlerine ve onların iktisadi görüşüne odaklanacağız. Çünkü en geniş açıdan bakıldığında liberaller, Ancien Regime’de kalmış olan kesimdi ve İngiltere ile ortak özelliklere sahip toprak ve vergi sistemini koruyor, köylüyü ezmeye devam ediyordu. Devrim fikriyle savunulan birçok fikir demokratlara olduğu gibi liberallere de temel oluşturmuştu. İki grup da yeni bir sistemin gerektiğini, vergilendirme konusunda değişiklik yapılması gerektiğini savunuyordu. Aralarındaki temel fark şuydu: demokratlar ‘genel irade’ ve ‘eşitlik’ fikirlerini savunuyorlardı, liberaller ise onları oluşturan burjuva ve ilk kapitalist kesimden dolayı genel iradenin devleti ayağa kaldırmayacağını savunuyordu. “Fizyokrat prensiplere inanan liberalizm ve büyük burjuvazi temsilcileri, kanidirler ki; ortaya konan ticaret ve sanayi hürriyeti, toprağın ve toprak hazinelerinin faal bir surette işlemesine ve bu suretle endüstrinin gelişimine yardım edecektir. Böylece işsizlik de kendiliğinden kalkmış olacaktır.” 9

 İnsan Hakları Beyannamesi’nde mülkiyete ilişkin maddeleri incelediğimiz zaman Fransız toplumunun içindeki burjuvazi ve liberal zihniyet etkisini görebiliyoruz. Maddeler mülkiyetin her türlü müdahaleden yoksun olduğunu ve kimsenin elinden mülkiyetinin alınamayacağını gösterir. Beyannamedeki vergi ile alakalı olan maddeler ise demokrat düşünceyi ve genel iradeyi savunur. Maddeler vergilerin herkesten eşit olarak alınacağını söylemektedir.

 Problemin başlangıç noktası, mebus seçimleriydi. Sadece belli bir vergiyi verebilen kişiler mebus olabiliyordu. Bu da genel irade kavramının tamamen dışında kalıyordu. İkinci nokta, “mülkiyet sahibi olanın devletin içindeki masraflara ortak olduğunu savunan, bu yüzden servet sahibi kesimin mecliste yer almasını isteyen” burjuvanın” varlığıydı.

Gördüğümüz gibi aslında devrim sonrası Fransa’sında Aydınlanma fikirlerinin varlığını sürdürdüğünü savunabileceğimiz bir yer yok. Ancak olayların akışına yön verecek ve tarihi yeniden şekillendirecek bir kişi vardı: Robespierre

 Robespierre, Rousseau’nun takipçisiydi. Fikirlerini benimsiyor, yorumluyor ve uyguluyordu. İktisadi hayatı düzenleyecek olan güçlü bir genel irade fikrini savunuyordu. Bu fikirler ile yola çıkarak kendini yeniden şekillendirecek bir sınıf ortaya çıkmadı, tepeden inme bir ihtilal burjuva ve aşırı zengin kesimi yok edemedi. Robespierre herkesin kendine yetecek kadar toprağa sahip olmasını ve zenginin sahip olduğu zenginlikle kendinden aşağıdakini ezmemesini istiyordu. Yeterli vergiye sahip olan kişiler vergi verebiliyordu; ama ona göre tam tersi olmalıydı. Mülkiyete sahip olmayan kişi ancak siyasi meselelere kafa yorabilirdi,  çünkü iktisadi menfaat peşinde koşmuyordu. “Fakirlik-zenginlik ortadan kaldırılmalı ve mülkiyet eşit olmalıdır.” diyordu.”Eşitlik olmadan hürriyet olamaz. Onun için servet eşitsizliği olan siyasi eşitlikten bahsetmek lakırtıdan başka bir şey değildir.”. Tam bu sırada şehrin iaşesi konusunda çıkan sorunlar patlak veriyordu.

 Tam tersi görüşteki burjuvazi ve liberal çevre ise her konuda kendini savunabilecek alan yaratıyordu. Aydınlanma düşüncesiyle hiçbir alakası olmayan bu düşünceler, mülkiyetin ve zenginliğin dokunulmaz olduğunu, eğer ki herhangi bir durumda el konulacak olursa dengelerin bozulabileceğini savunuyordu. Burada bir burjuva dönüşümü görüyoruz. İhtilal öncesi Tiers Etat’ın içinde bulunan ve onlarla savaşan burjuva, monarşinin sahip olduğu zenginliğin bu tabakaya verilmesi sonucu en çok hak iddiasında bulunan kesim haline geldi. Ancak bu liberal düşünce halk ayaklanmalarının baş göstermesi ile giderek sönecek ve demokratlara teslim olacaktı. Ancak Robespierre yaratacağı terör ortamı nedeniyle kendisini de ölüme mahkum etmiş olacaktı ve bir devir böyle kapanacaktı.

Aydınlanma düşüncesinin ekonomi boyutu, halkı ve en aşağı tabakaları etkilemişti. İnsanlar fikren özgürleşmiş, fiilen de zincirlerinden kurtulma ümidiyle hareket etmişti. Devrim, bu yolda gerçekleşen bir adım olmuştu; ancak bir süre sonra halk devrim sahnesinden çekilmiş, tekrar kendi sefaletine geri dönmüştü. Bu bize, belki de Aydınlanma düşüncesi, içi birbirinden farklı yollarla ekonomiyi şekillendirmek isteyen düşünürlerle dolu olduğu için Fransa özelinde doğru çıkış yolunu gösterememiştir, yorumunu yaptırıyor.

Aydınlanma Felsefesinin Gündelik Yaşam Üzerindeki Etkisi

 Aydınlanma düşüncesinin Fransa’daki toplumsal hayata etkisini halk üzerinden incelemek istedim. Bunun sebebi Aydınlanmacı düşüncelerin yayılmasında ve kullanışlı hale getirilmesinde, hatta devrime giden yolda etki etmesinde Tiers-État’ın katkılarının daha fazla olmasıdır. Günümüze kadar yazılan eserlerin birçoğunda düşüncelerin kitleler üzerindeki etkileri her tabaka üzerinde olmuştur; ancak en büyük etki düşünceleri benimseyip pratikte de uygulayabilen burjuva ve halk tabakasında meydana gelmiştir.

 17. yüzyıldan itibaren, üst tabaka için, isyanları, ayaklanmaları yani kısaca “fazla ses çıkartmaları” ile halk her zaman problem oluşturdu. Soylular, avamın rahatsızlıklarına kulaklarını tıkadılar, onları toplumun hasta kesimi olarak gördüler. “Hasta olan uzuv kesilmeliydi.”, yoksa hastalık yayılır ve öldürürdü. Aydınlanma düşüncesi işte bu “hastalığın” doğuşunun sebebiydi. Çünkü Aydınlanmacı philosophes’ler bilimsel gelişmeleri takip ediyor, bunları özgürlüklerini sağlayacak en büyük kaynak olarak görüyorlardı. Akıl ve gözlem, oluşturulan yeni yasalar, halkın sesini çıkartması için daha çok neden veren bilgileri ortaya çıkarıyordu. Artık dogmalara karşı şüpheci yaklaşılıyor, bütün fikirler kulaktan kulağa yayılıyordu. İşin ilginç yanı, bu kişilerden sadece avam yararlanmıyordu. Soylular, zenginler, saray çevresi ve tüm bu fikirlerin daha hızlı yayılmasını sağlayan salon sahibi önemli zengin kadınlar vardı. Amaçları bilime ve felsefeye yakın olmak, kulüplerde ve salonlarda büyük düşünürlerden bir şeyler kapmak ve kendilerine gelecek iltifatları kabul etmekti. Birçok aydınlanma düşünürünün yolu bu salonlardan geçmişti. Salonlar ve salon sahibeleri, o dönem içinde üst tabakada kabul görmenin en büyük eşiğiydi. Bu eşikten geçebilen, salonlarda fikirlerini paylaşabilen, yazılarını okuyabilen düşünürler, o çevre tarafından kabul görürdü. Hatta o dönemin en önemli edebiyat akademisi olan Académie Française’ye girmek de buradan kabul görmekle gerçekleşebiliyordu.  

 18.yüzyılda Paris’te museé adı verilen kulüpler oluşturuldu. Salonlar, kimi zaman hafif konulardan bahsedilen, şiir okunan, üst tabakanın bulunduğu yerlerdi. Musée’ler ise şehirde olan girişi ücretli ve pahalı yerlerdi. Dükkan sahiplerinden bazı orta sınıf kadınlara kadar herkes bu oluşumun içinde yer almak istiyordu. Birçok kişi bu kulüplere geliyor, deneyler izliyor, bilimsel tartışmaları ya dinliyor ya da katılıyordu. Buraya giremeyen insanlar tavernalarda bile bir araya gelip son gelişmeleri konuşabiliyorlardı. Matematik, deney yapma ve soyut akıl yürütme mantığı bu şekilde dalga dalga yayıldı. Bu konuda farklı fikirlere sahip düşünürler de vardı, Descartes gibi. O, bütün bilgiyi Tanrı’nın var olduğu konusundaki sezgimize ve kendimizi düşünen varlıklar olarak görmemize dayandırmıştı.10 Önemli olan tüm bu fikirlerin her kesim tarafından paylaşılıp çoğalmasıydı. Tartışılan konulardan bir tanesi de haklardı, toplumu büyük ölçüde etkiliyordu. Diderot’un köleliğin kaldırılması ile ilgili düşünceleri ya da Condercet’in kadınlara daha fazla hak verilmesini savunan fikirleri yayılıyordu. Kadınlar bu dönem için önemli bir etkendi.(Rousseau tarafından konuşmaların içinde çok fazla yer aldıkları için siyasi ve askeri düzeneği yumuşattıkları düşünülse de) Fikirlerin yayılmasına ev sahipliği yapan onlardı.

 O çağda illegal bir ilişki durumu toplumda bir kaos yaratabiliyordu; çünkü gayrimeşru bir çocuk ortaya çıkabiliyordu. Eşcinsel bir ilişki ise heteroseksüel bir ilişki kadar kötü görünmüyordu. Çünkü bu durumda gayrimeşru bir birey dünyaya gelmiyordu. Devlet de bunu böyle görüyordu. Devlet için kaydı tutulamayacak her birey onun içi vergi alınamayacak bir baş demekti. Bu yüzden yasak ilişkiyle çocuk doğuran kadın cezalandırılır hatta cadılıkla suçlanıp öldürülebilirdi bile.

 Bu dönemde şehirlerde ve saray çevresinde değişiklikler meydana geldi. Balolarda ve kulüp toplantılarında kadınlar erkek, erkekler kadın kılığına girmeye başladı. Bu şekilde saatlerce dans ediyor hatta ilişki bile yaşıyorlardı. Erkeğin kadın kılığında dolaşması çok büyük sorun yaratmasa da kadının erkek kılığına girmesi korkunç bir olaydı. Çünkü erkeklerden çok daha aşağılık görülen kadınlar bu sayede erkeğin toplumdaki üstünlüğünü de çalmış oluyordu.

 O dönemde kadın hala zeka olarak erkeklerden geride görülür, erkeğini memnun etmek ve yuvası için çabalamakla yapabileceği en iyi şeyleri yapmış olacağı düşünülürdü. Çocuk büyütmek çok önemliydi. Rousseau, ‘Emile’ adlı eserinde bundan özellikle bahsetmiştir. Bazı aşırı tutkuyla Roussea’ya bağlı takipçilerin bu kitapta yer alan yetiştirme usulleriyle çocuğunu yetiştirdiğini öğrenebiliyoruz. 11 Kadın, ona göre, eğitimli olmalıydı. Yoksa çocuğunu doğru eğitemezdi. Evlilik, bir sözleşmeydi. İki eşit olmayan kişi arasında yapılırdı. Kadınlar erkeğe boyun eğmeli, ev işlerini yapmalıydı. Rousseau, Toplum Sözleşmesi’ndeki mantığı aileye uyarlayabilmiştir. İnsanlar evlilik sözleşmesiyle özel iradesini genel irade karşısında yok etmeliydi. 

 Nüfus kalabalıklaşıyor, milyonlarca erken ölüm vakası tarihe karışıyor ve ölümler çok geç gerçekleşiyordu. Matematiğin, sayıların ve bilimin yükselişi, hükümetleri ve kamu idarelerini daha bilimsel teknikler kullanmaya itti. Sanayi yavaş yavaş yayılıyordu, kadınlar dokuma tezgahlarında mini kapitalist sermayenin içine karışıyor ve burada fikir alışverişlerinde de bulunuyorlardı. Bir süre sonra dokuma olayının gerçekleştiği alanlara yasak getirildi; çünkü fikirlerin yayılmasından ve bu ortamların tartışma ortamlarına dönüşmesinden yönetimdeki insanlar korktu. Kamusal alanın varlığı ilk defa burada dikkat çekmişti.

 Fikirlerin yayılmasını sağlayan en önemli eser tabii ki düşüncelerin çıkış noktası olan Encyclopédie‘ydi. Encyclopédie o dönemin şartlarında çokça okunmuştu, fikirler tartışılmıştı. Yazarlarının anlattıkları bilgileri sistematize edişlerinden bilim ve sanata verdikleri değere kadar her şey okuyucu üzerinde bir tesir bırakabiliyordu. Encyclopédie‘de Diderot aynen şöyle diyordu: “İnsan, ayrım gözetmeden ve çekinmeden her şeyi incelemeli ve deşmelidir.”. Günlük tutmak ve mektup yazmak belki de bu yüzden çok önemliydi. Çünkü insanlar okunma olasılığını hesaba katarak yazıyor, gözlemlerini ve açıklayıcı ayrıntılarını da yazdıklarına ekliyorlardı. İnsanlar tartışabilmek ve paylaşabilmek için okuma-yazma öğreniyorlardı. Adab-ı muaşeret kitapları okunuyordu, cezalandırma, pis işleri yapma görevleri hep avama bırakılıyordu. Toplumdaki farklı görülen kesimler (deliler, aşırı yoksullar vs.) dışlanıyor, gerekirse belli mekanlara kapatılıyordu. Bunların hepsi uygarlaşma süreci olarak görülüyordu.

 Soyluluk 17. yüzyıl boyunca hala unvanla gelen önemli bir mevkiiydi. Paranın ya da bilginin önemi hala alt kademelerdeydi. Saray çevresine ve seçkinlerin içine girecek olan Rousseau bile bir süre sonra bu çevrenin aslında saçma olduğunu fark edecek ve uzaklaşacaktı. Şehirlerde ise durum tam tersiydi, para soyluluğu da satın alabiliyordu artık. Burjuva sınıfı hem zengin hem halka yakındı, ancak daha kapitalist özellikleri göstermediği için onların nefretini de kazanmıyordu.

 Düşünürler için akıl nasıl ön plana çıkmaya başlıyorsa, toplum için de aynı durum gerçekleşiyordu. Descartes, ‘Ruhun İhtirasları’ adlı eserinde tutkuları bedenin arzularının esiri olarak tasvir ediyordu. İnsanlar da bu düşünceleri benimsemeye başladılar. Aşk gibi duygular artık bir hastalık olarak görülüyor, tedavisi için akıl hastanesi ya da evlilik öneriliyordu. Yine de ne olursa olsun akıl üstün geliyordu.

 Artık toplumlar iyi ve kötüyü tartışmıyorlardı. İnsanlar kendileri için doğru sonuçları doğurabilecek sonuçlara yöneliyorlardı. Kurnazlık toplum için kötü olabilirdi; ama günün koşullarında ve Aydınlanma düşüncesinde akıl ve aklı kullanmak bir adım öndeydi.

 Din insanların hayatlarını hala çok etkileyen bir durumdu ancak iki önemli geçiş bu algıyı biraz bozmuştu: din adamlarına duyulan güvenin sarsılması ve akıl temelli bir felsefenin ortaya çıkışı. Aydınlanma düşüncesi aklı dinin temeline koyuyor, toplumu şekillendiren yeni yasaların din tarafından değil, bizim karar ve koşullarımızdan ötürü oluştuğunu alıntılıyordu. Deist mantık burada devreye giriyor. Tanrının bu dünyayı yarattığını ancak olayların akışını kendi doğasının en mükemmeli olan insan aklına bıraktığını savunan düşünürler, bu açıdan toplumu etkiliyor. Bütün bu düşüncelerden uzak köy yaşantısındaki insanlar ise yavaş yavaş kendisini soyan Kilise’ye ve kendisine ait olması gereken topraklara sahip olan yüksek rahiplere nefret duymaya başlıyordu.

 Aile konusunda özellikle 18.yüzyılda iki değişim yaşanıyor: Evlilik meselesi ve mahremiyet duygusunun yükselmesi. Evlilik meselesindeki sorunları ekonomik sebeplere bağlayabiliriz. Zira o yıllarda ekonomik krizle boğuşan Fransa halkının erkekleri, yaşadıkları yerde kalıp yuva kuramıyor, bunun yerine ülkeyi boydan boya gezip açlıktan ya da hastalıktan ölüme mahkum oluyordu. Bu hayatta kalma mücadelesine “tour de France” deniyordu. Bu kişilerin sayısı sayılamayacak kadar fazlaydı. Kadınlar ise kendilerini aşıklarını beklerken ya da hayatını devam ettirebilecek birinin kollarına kendilerini atarken buluyorlardı. Özellikle tarımla uğraşan aileler kızlarına zengin bir eş bulmak ümidindelerdi. Evde bulunan kız çalışmıyor ve hatta bir tane daha fazla boğaz oluşturuyorsa, bu sorun teşkil ediyordu. Bir diğer yolsa, eğer evde oturan kız çalışıyorsa onu hiç evlendirmemekti. Çünkü evlenirse toprak bölünecek, çocuk doğurursa bir boğaz artacak, daha büyük sefalete düşülecekti. Zaten bebek ölüm oranları çok yüksekti, kadınlar da sık sık genç yaşta ölüyordu.

 Mahremiyet duygusu ise yükselen yeni uygar ve akıllı dünyaya özgü bir özellikti. Artık seçkinlerin evlerindeki odalar ve kapılar çoğalıyor, herkes kendi yaşantısına ve bireysel aklına, değerlerine yöneliyordu. Özel alan ve kamusal alan ayrımı yavaş yavaş sınırlarını belli ediyordu. Ayrıca evler ve yaşantılar da sadeleşiyor, yeni bir soylu tabaka zevki oluşturuyordu. Tüm bunlar Aydınlanma’nın Fransa’daki toplumsal etkilerini oluşturuyordu.

Aydınlanma Felsefesi ve Hukuk

 18.yy, pozitivist düşüncenin filizlenme çağıydı. Rasyonalizmden ampirizme, metafizik düşünceden sosyolojik bir hukuk anlayışına geçişin ilk işaretlerini veriyordu. 12

Aydınlanma dönemi hukuk tartışmasını ve özellikle Montesqueu’yu anlayabilmek için doğal hukuk anlayışını açıklamamız lazım. Doğal hukuk, yüzyıllar boyunca tartışılmış ve kabul görmüş bir anlayıştı. Son olarak iki sözleşme kuramcısı olan Locke ve Hobbes tarafından tartışılmış ve biçimlendirilmişti. En temel anlamında doğal hukuk, insanların sadece insan olduğu için sahip olduğu vazgeçilemez, dokunulmaz, devredilemez, evrensel, doğal ve genel yasalardan ibaretti. Herkesin objektif bir şekilde aklıyla ulaşabileceği, insan için en önemli şey olan adaleti içeren bu yasalar, sözleşmelerin temelini oluşturuyordu. Bir devleti oluşturan insanlar bir araya gelerek bir sözleşmeye ortak olurlardı. Doğal hukuk da aynı şekilde hareket ederdi. Sözleşmeye katılan herkes nasıl ki aynı düşünceyi paylaşıyorsa, doğal hukuk da herkes için eşit kabul görecekti. Evrensel uygulama alanı bulan doğal hukuk uzun zaman boyunca kabul gördü, Montesqueu yeni bir bakış getirecekti. 

 Montesqueu, Aydınlanma çağının tüm özelliklerine sahipti. Bordeaux’te hukuk eğitimi görmüştü, doğa bilimlerine meraklıydı. Yüksek bir tarih bilgisine ve insanları gözlemlemeye meraklıydı. ‘Kanunların Ruhu Üzerine’ onun en önemli eseriydi. Bu eserine hazırlanma sürecinde ise ‘Acem Mektupları’ etkili olmuştu. Mektuplar, gezip görülen toprakları, devletleri, Fransa’yı anlatıyor ve eleştiriyordu. Bu eser Aydınlanma’nın gözleme dayalı yeni yorumlama tarzının iyi bir örneğiydi. Asıl ‘Kanunların Ruhu Üzerine’ eserinde yeni bir bakış açısı getirdi, tüm fikirlerini açıkladı. ‘Kanunların Ruhu Üzerine’ adlı eserinde gözlemlere önem veren Montesqueu, kanunları açıklarken bunlar üzerinden fikirlerini temellendirmiş ve kanunları açıklamıştır.

 Montesqueu, olaylar arasındaki bağı buluyor, ortak paydalarını çıkarıyor ve kanunlaştırıyordu. Sonrasında karşılaştığı bir olayda kanunlardan faydalanarak durumu açıklayabiliyordu. Yani hem tümevarım hem tümdengelim mantığını kullanıyordu.

 Montesqueu doğal hukuku tamamen yadsımaz. Ancak doğal hukuku etkileyen durumları da hesaba katar. İçgüdüsel ve duygusal yaşamıyla insan hareketleri belirlenir. Spontane davranışlar belirli bir kalıpla sınırlandırılmaz. Tüm bu davranışlar insanların içinde bulunduğu toplumun özellikleri ve kanunlarıyla şekillenir. Yasa koyucuların koyduğu kanunlar, insanların birbiriyle ve yöneticisiyle ilişkisini yönlendirir. Tüm bu değişkenler Montesqueu’yu doğal hukuktan ayırır. Kanunlar toplumdan topluma değişir. Devlet koyduğu kanunlar ile toplumu şekillendirir; ama toplumun özellikleri de devletin koyabileceği kanunları ve devleti şekillendirir.

 Montesqueu “Onlar (kanunlar) ülkenin büyüklüğüne, coğrafî konumuna, iklimine, toprağının kalitesine, halkın çiftçi, avcı ya da çobanlık gibi belli başlı uğraş tipine, anayasasının dayanabileceği hürriyet derecesine; halkın dinine, eğilimlerine, zenginliğine, sayısına, ticari yaşamına, eğitim ve terbiyesine ve örf ve âdetine uygun olmalıdır. Son olarak kânunların kendi kökenleri, kanun koyucunun niyeti, düzenleyecekleri alanların düzeni ile ve birbirleri ile de ilişkileri vardır; bunların hepsi ayrı ayrı incelenmelidir.” diyerek düzenleyicileri sarmış, toplamda üç gruba ayırarak anlatmıştır: Morfolojik etkenler, manevi etkenler ve yönetim biçimlerinin kanunlar üzerindeki etkisi.

 Morfolojik etkenler ile Montesqueu, geçtiği toprakları, gördüğü iklimleri, coğrafyaları, mevsimleri, nüfusları toplumlarla ilişkilendirir. Bütün bu öğelerin insanlar üzerindeki bio-psikolojik etkisi onların yönetim biçimlerini, toplum içindeki davranışlarını, örf ve adetlerini hatta cinselliğe yaklaşımlarını bile değiştirir.

 Manevi etkenler, morfolojik etkenler ile şekillenir. İklimlere göre şekillenen örf-adetler, davranışlar, insanların genel ruhuna, dünyaya nasıl baktıklarına, kavramlara getirdikleri tanımlamalara bile farklılık getirmelerini sağlar.

 Yönetim biçimleri kanunları şekillendirir; ama aynı zamanda doğasının kanunları gereği belli bir biçim almış toplum da yönetim biçimlerini şekillendirir. Zaten yönetimler istedikleri yasalarla istedikleri şekilde halkı şekillendirebileceklerini düşünüyorlarsa yanılıyorlardır. Üç ana yönetim biçimi vardır: despotizm, monarşizm ve demokrasi. Her yönetim şeklinin kendine özgü özellikleri ve kendi toplumuna uygun özellikleri vardır. Her devlet kendine uygun yönetimi kullanarak şekillenmelidir.

 Bu çift yönlü etkileşim mantığı ve doğal hukukun eleştirisi Montesqueu sayesinde hukuka ve toplumsal olayların yorumuna yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.                                                                

                                

NOTLAR

1  Ernest von Aster, Fransız İhtilali’nin Siyasal ve Sosyal Fikirleri (Ankara, Phoenix, 2004) s. 4

2 Merry E. Wiesner-Hanks, Erken Modern Dönemde Avrupa (İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012) s. 452

3  Ellen Meiksins Wood, Özgürlük ve Mülkiyet (İstanbul, Yordam Kitap, 2012)  s.192

4  Ellen Meiksins Wood, Özgürlük ve Mülkiyet, s.193

5  Ellen Meiksins Wood, Özgürlük ve Mülkiyet, s.195

6  Ellen Meiksins Wood, Özgürlük ve Mülkiyet, s.225

7  Murray Bookchin, Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine (Ankara, dipnot Yayınları, 2012) s.324

8 Murray Bookchin, Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine,  s. 331

9 Ernest von Aster, Fransız İhtilali’nin Siyasal ve Sosyal Fikirleri, s.111

10  Merry E. Wiesner-Hanks, Erken Modern Dönemde Avrupa (İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012) s.515

11  Robert Darnton, Büyük Kedi Katliamı (İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınları, 2015) s.246

12  Ülker Gürkan, Montesquieu ve Kanunların Ruhu (Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1988) s. 10

                                

KAYNAKÇA

–          Aster, E. (2004), Fransız İhtilali’nin Siyasal ve Sosyal Fikirleri, çev. Ş. Şenel, Ankara, Phoneix Yayınevi

–          Bookchin, M. (2012), Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine, çev. S. Ata, Ankara, dipnot Yayınları

–          Darnton, R. (2015), Büyük Kedi Katliamı, çev. M. Yılmazer, İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınları

–          Doyle, W. (2001), Fransız Devrimi, çev. R. Yıldırım, Ankara, Dost Yayınevi

–          Ewald, O. (2013), Fransız Aydınlanma Felsefesi, çev. G. Aytaç, Ankara, Doğu Batı Yayınları

–          Gürkan, Ü. (1988), Montesquieu ve Kanunların Ruhu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 40

–          Montesqueu, (2015), İran Mektupları, çev. B. Güven, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları

–          Roberts, J. M. (2011), Dünya Tarihi II. Cilt, çev. İ. Erman ve T. Akgün, İstanbul, İnkılap Kitabevi

–          Rousseau, J.-J. (2008), Ekonomi Politik Üzerine Söylev, çev. İ. Yerguz, İstanbul, Say Yayınları

–          Rousseau, J.-J. (2013),  İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. R. N. İleri, İstanbul, Say Yayınları

–          Rousseau, J.- J. (2014), Toplum Sözleşmesi, çev. V. Günyol, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları

–          Wiesner-Hanks, M. E. (2012), Erken Modern Dönemde Avrupa, çev. H. Çalışkan, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları

–          Wood, E. M. (2012),  Özgürlük ve Mülkiyet, çev. O. Köymen, İstanbul ,Yordam Kitap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir