Ana Sayfa / Yazılar / Siyaset / Makaleler / Fransa’nın Cezayir Soykırımının Cezayir’e Etkisi

Fransa’nın Cezayir Soykırımının Cezayir’e Etkisi

‘’Soy-kırımı yapabilen tek canlı insan-dı-r.’’

Giriş

Cezayir, tarihinin en çıkmaz ve en zor dönemini Osmanlı’nın idaresinden çıkmasıyla beraber yaşamıştır. Fransa ve İngiltere’nin güç ve iktisadi mücadelesi Cezayir üzerinde uzun vadede olumsuz etikler meydana getirmiştir. Fransa, Cezayir’deki hakimiyetini sağlamak için her türlü yola başvurarak bölgede kanlı bir soykırım işlemiştir. Fransa’nın gayri-meşru askeri müdahalesi günümüz 21.yüzyılında halen soykırım olarak tanımlanmamıştır. Dolayısıyla bu durum Fransa açısından bakıldığında diplomasinin o dönemde işlemediği her açıdan yansıtmaktadır. Cezayir’in Fransa karşısındaki direnişine FLN(Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve daha sonra 1989-1992 yılarında İslami Selamet Cephesi ile mücadele verilmiştir. 1830’dan 1962 yılına kadar tam 132 yıl süren Fransız sömürünün sonucunda milyonlarca insan soykırıma uğratılmış ve hiçbir uluslararası örgütün de bu duruma karşı kayıtsız kalması da örgütlerin işlevlerinin yerine getirilmediğini apaçık yansıtmaktadır.

1. FRANSA’NIN CEZAYİR’İ İŞGALİ (1827-30)

XIV. yüzyılın ortalarından 1830 yılına kadar Osmanlı hakimiyetinin sınırları dahilinde bulunan ve bu zaman zarfında dayılık olarak idare tarihimize geçen bir eyalet yönetim rejimiyle idare edilen Cezayir’in Fransa’nın hakimiyetine geçmesi, buhar ve makine gücünü sanayide kullanarak ekonomik alanda büyük atılım yapan Avrupa ülkelerinin bir yandan ucuz ham madde temini, diğer yandan yeni pazarlar bulma ve iktisadi yarışın kamçıladığı doymak bilmeyen hırsla ırkçı ve emperyalist fikirlerin desteğiyle koyuldukları sömürgecilik yarışının hızlandığı bir döneme rastlanmaktadır [1].

Avrupa’nın her ülkesinde at koşturan Napolyon’nun mağlup edilmesinden sonra toplanan Viyana Kongresi’nin şekillendirmiş olduğu dünya, bir imparatorluk dünyasıydı. Fransa’nın İngiltere’nin Hindistan üzerindeki rekabetini kırmak için Orta Doğu bölgesinde nüfuz etmeye çalışmıştır. Napoleo’nun da bu gaye ile Mısır seferleri ile başlatmış olup, Osmanlı hükümdarının kölemen beyler karşısında itibarını ve güvenliğini sağlamak bahanesiyle Mısır’da sömürülerini devam ettirmiştir. Ta ki Osmanlı’nın Ruslar ve İngilizler ile olan ittifakının oluşmasına kadar. Fakat 1828-29 yıllarına gelindiğinde Osmanlı-Rus savaşının patlak vermesiyle Cezayir, Fransa karşısında iyice yalnızlaşmıştı.

Özellikle başarısızlığa uğrayan Napolyon savaşları Fransa’nın kolonyal dış politika gütmesine yol açmış ve daha kolay siyasal ve ekonomik çıkar elde edebileceği bölgelere yönelmiştir. Bunların başında ise; Kuzey Afrika gelmektedir. 5 Temmuz 1830’da Cezayir’i işgal etmiş ancak ülkeye tamamen hakim olması beş yılı aşkın bir zaman almıştır. Cezayir 1830’dan bağımsızlığını kazandığı 1962’ye kadar siyasal, sosyal ve ekonomik olarak Fransız yönetimlerinin himayesi altında kalmıştır. Fransızlar özellikle Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında bölgeyi Ortadoğu’ya ulaşmak ve asker istihdamı açısından kullanmıştır. Bağımsızlık savaşının başlangıç tarihi olan 1954’e kadar tam anlamı ile modern bir kolonizasyon uygulanmıştır.[2]

Gerçekten tarihi vakaları objektif bir tarzda mütalaâ edenlerin de bugün vardığı netice, Cezayir ile Fransa’nın arasını açan o meşhur Yelpaze Masalı (Sineklik Olayı) Fransızların Cezayir’i işgalinin ancak zahirî sebebidir[3].

1827 yılında başlayan Fransa’nın Cezayir üzerindeki işgalleri ve katliamları tarihin karanlık sayfalarına günümüze değin geçmiştir. Fransa’nın değişim ve dönüşümün başlangıcı olarak Cezayir’e istikrar getireceği sloganı ve burada hakimiyetiyle beraber refah getireceği ne kadar inandırıcıydı? İnandırıcı olan tek bir şey vardı o da, Fransız askerlerinin Cezayir halkı üzerindeki soykırımıydı.

Cezayir Soykırımında Eziyet

1830 yıllarında işgale uğramış Cezayir halkının mitralyöz(çok namlulu silah) ile tarandığını dönemin Fransız askerleri röportajlarında bu hadisenin ne boyutta olduğunu ifade etmektedirler.  Bir Fransız askerlerinin bu vahşeti şu tanımla ifade etmektedir: ‘’Daha fazla insanın boğazının kesilmesini engellemek için birilerinin kafaları kesilmeliydi[4]’’.

Dolayısıyla sadece bunlarla kalmayıp sadist ruhlu askerlerin Cezayirliler üzerinde işkenceleri arttırmak için farklı yollar denendiği de bilinmektedir. Bunlardan birisi de elektrik ile yapılan işkencelerdi. Genç ve yaşlı gözetmeksizin ellerine ve meme uçlarına bağlanan elektrik akımlı kabloların verilen yüksek enerji ile Cezayir direnişinin arkasında olan FLN ( Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin peşinde idiler.

2. FRANSA HAKİMİYETİNDE CEZAYİR (1914-1954)

1834’ten itibaren kendi ülkesinden ve diğer ülkelerden yerleşimci taşıyarak “Fransız Cezayir’i” oluşturmak istemiştir. Askeri egemenliğini, yerleşimciler ve yerlilerin hukukunu oluşturarak siyasal ve ekonomik bir düzenin hazırlığını yapmışlardır. Bunu yapmakla hem Fransa sömürge hukukunu bu şekilde yasallaştırmış hem de devletyaptığı masrafları yerleşimcilere harcayarak onları maddi acıdan refah bir düzeyine ulaştırmıştır. İç politikasında oluşabilecek tepkileri dengelemek için, iç politikada meşru Cezayir idaresi oluşturmaya öncelik vermiş, yerleşicilere Fransız vatandaşlığı vererek, iç politikasını güvence altına almış, böylece yabancı devletlerin müdahalesini dengelemiştir. 4 Şubat 1919 tarihli kanun ile birlikte büyük toprak sahipleri, tüccarlar, memurlar, Fransız diplomalı ya da madalyalı kimseler ve Fransız ordusunda hizmette bulunanlara belediye kurullarına, vilayetlerin genel kurullarına ve Genel valiye karşı danışma görevi yapmak üzere 1898’de kurulan Mali Heyete temsilci seçme yetkisi tanındı. 1919’da çıkan bu kanunun Cezayir halkına bir getirisi yoktu; reform da sayılmazdı. Yerli burjuvazinin çoğunluğunu bile tatmin etmemiş durumdaydı[5]. Dolayısıyla Cezayir halkı Cezayir sınırları içerisinde ikinci sınıf vatandaş haline getirilmek amaç edinmiş olup, toplumsal bir etki yapılmak istenmiştir.

Fransa Cezayir’de yaşayan yerli kesime, adaletli davranmamış, eşitsizliği, ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanmayı prensip olarak benimsemiştir. Mesela Birinci Dünya Savaşı’nda Cezayirli Müslümanları, Fransız vatandaşlarından daha uzun askerlik yapmakla yükümlü kılmış, 1919’a kadar Müslümanlardan Avrupalı yerleşimcilere göre iki kat gibi fazla bir vergi almıştır. İhtiyacı olan iş gücünü Cezayir ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinden karşılamaya devam etmiştir. İzledikleri bu siyasetler karşısında Cezayirli Müslümanların siyasal örgütlenme arayışları Fransa’ya işçi olarak gitmeleriyle başlamış, bu sayede Cezayir Milliyetçiliği’nin fikirsel temelleri de atılmıştır[6].

Cezayirde İşgal Çatışmaları

3. CEZAYİR HALKININ DİRENİŞİ

1910 yılında İslam dünyasında yaygın olan İslam Birliği idealinin çevresinde bir akım belirdi. Cezayirli ve Müslüman halkını tekrar bağımsızlığına kavuşturacak olan en büyük faktör ‘’İslam’’ oldu. Fransa bu idealin farkındaydı. Dolayısıyla Fransa İslam’a karşı savaştı ve ‘’Müslüman Cezayirli’’ kişiliğini yok etmek , ‘’Cezayirli Arap Kimliği’ni’’ ortadan kaldırmak için mücadele etti[7].  Cezayir üzerinde yaşatılan kimlik bunalımı ve batının bu denli Cezayir üzerindeki nüfuz mücadelesi gerçek anlamda büyük bir direnişin meydana gelmesinde zemin hazırlamıştır. Halk Fransızlar tarafından kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görülmenin yanında, ülke içerisinde Fransızlar tarafından güvenlik güçleri bölgeleri oluşturulup halkı sıkı denetim altında tutmak istenmiştir. Halk bu baskılarının ardından yer yer güvenlik güçlerine suikast düzenleyerek kendi egemenliklerine kafa tutan barbar Fransızları bu şekilde bölgede ciddi tehditler oluşturmaya çalışılarak gözdağı vermek istenmiştir.

8 Mayıs 1945’te Setif ve Guelma’da Fransız ordusu Cezayir üzerinde büyük bir katliam gerçekleştirmiştir. Cezayirliler, 45’te meydana gelen ve 1968’e kadar devam eden toplu saldırıları ‘’soykırım’’ olarak ifade etmektedir.  İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Cezayir bayrakları ile kutlama yapan Müslüman Cezayirliler üzerine, mitralyöz ve diğer ağır silahlar ile ateş açarak 45.000 sivilin ölümüne yol açmış ve görüldükleri yerde katledilmişlerdir. Cezayir nüfusunun 8 milyondan 6 milyona düşmesi ve Fransızları 132 yıl süren işgalini bu tablo açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Artık direniş yerini silahlı mücadeleye bırakarak 1 Kasım 1954 tarihinde FLN(Ulusal Kurtuluş Cephesi) Betna ve Aures’te başlattığı ayaklanma yoğun bir tutuklanma kampanyasına yol açtı. Fransız ordusu bu duruma karşılık askeri birliklerini arttırarak bölgede etkinliğini yoğunlaştırdı. Daha önce silahlı mücadeleye karşı çıkan milliyetçi önderlerin çoğu FLN’ne katılmaya başladılar. FLN’nin amacı bağımsızlık sürecini halk ile beraber yürütmekti. FLN’nin peşinde olan Fransızlar halka daha çok şiddet ve baskı uygulamıştır. FLN mücadelesini gerilla taktiği ile yürüterek ilerledi. Bu durum Fransızlar için büyük kayıplara sebep olmuştur. Bu duruma istinaden Fransızlar da FLN’nin gerilla taktiğine karşı gerilla taktiğini uygulamıştır. Fakat FLN halkın direniş simgesi olduğu için Fransızlar durumu kökten çözmek istemiştir. FLN üyelerini ayırt edemeyen Fransızlar halka baskınlar yaparak FLN ile beraber silah tutan ve onların yerinin tespiti için genci yaşlısı gözetmeksizin herkesi sorguya tutmuştur. Kiminin kolları kesilerek kiminin vücuduna elektrik verilerek kiminin ise boğazları kesilerek sorgulama metodları uygulanmıştır.

Fransızlar, Cezayirli gerillalara karşı hava saldırılarına ağırlık veriyordu. Bu yüzden Fransız saldırı güçleri daha çok “Fransız Paraşütçüleri” olarak ün salmışlardı. Bu paraşütçülerin çoğu eski Fransız sömürgesi Vietnam’dan getirilmiş tecrübeli saldırı timleriydi. Vietnam’da aldıkları yenilginin ezikliğini Cezayirli gerilla güçleri karşısında telafi etmeye çalışıyor ve aynı zamanda oradaki yenilginin acısını da çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden saldırılarında tam bir vahşet sergiliyorlardı. Saldırılarında sadece gerilla güçlerini değil sivilleri de hedef alıyorlardı. Hatta caydırıcı olması için daha çok insan kaybına sebep olmak amacıyla kalabalık yerleşim merkezlerini birinci hedef olarak seçiyorlardı. Bunun yanı sıra Cezayirlileri direnişten vazgeçirmek amacıyla yakaladıkları kişileri uçaklardan aşağıya atıyorlardı[8].

5 Temmuz 1962, Cezayir halkı, Fransızlara karşı mücadele ettikleri 8 yıl süren bağımsızlık savaşının ardından, 132 yıllık Fransız sömürgesine son verdi. General Charles de Gaulle, Evian Anlaşması’ndan iki buçuk ay sonra Cezayir’in artık bağımsız olduğunu ilan etti.

Fransa’nın Cezayir üzerinde uyguladığı üç politikası vardı:

A) Ekonomik Politika,

B) Eğitim ve Kültürel Politika,

C) Dini Politika

A: Ekonomik politika da hedeflenen Cezayir’in Batı Akdeniz gibi jeo-stratejik bölgede kuvvetlenmek,

B: Fransızca’yı yaygınlaştırarak Avrupa kültüründe bir Müslüman sınıfı yaratmak amaç edinmiştir. Böylece Arapça’yı zayıflatarak Fransız kültürünü ve nüfuzunu arttırmıştır.

C: Cezayir’i, etrafına menbaı İncil’in vahyi olan medeniyeti ışıklarını saçan bir Hıristiyan devletin beşiği yapmalıyız. İşte misyonumuz budur[9]. Bir süre sonra Müslümanları Hıristiyanlaştırmaktan ümidi kesilen misyonerler bu kez bu uğurda çocukları kullanmışlardır. Özellikle kimsesiz çocuklar misyoner yuvalarında toplanmıştır. İşin ilginç yanı Müslümanların vakıflarına el koyan Fransa, misyonerlik faaliyetlerini de bu vakıfların gelirleriyle finanse etmiştir[10].

Genel olarak, Fransa’nın bir demokrasi olarak kendi ilerleyişi de Cezayir’deki politikalarını tekrar tekrar şekillendirdi, bizzat kendi liberalizmi emperyal statüsüne sürekli olarak meydan okudu. Bununla birlikte Cezayirliler anavatanın parlamentosunda oy hakkına sahip olmasalar da, Fransa’nın düşmanları karşısında eşit derecede kurban vermeleri beklendi; Kuzey Fransa’nın uçsuz bucaksız Batı Cephesi’ne gidip savaşanlar sadece piedsnoirs (günümüzdeki üç Kuzey Afrika ülkesinin Fransız sömürgesi oldukları dönemde özellikle sahil şeridinde yerleşmiş bulunan Avrupa kökenli nüfus) değildi. Kuzey Fransa’nın uçsuz bucaksız mezarlıklarında, üzerine İslam hilalinin kazındığı binlerce Cezayirlinin mezar taşını bulmak mümkündür, genellikle Fransızlardan ayrı gömülmüşlerdir, fakat aynı mezarlık sahasının içinde yer almaktadırlar. Onların akıbeti, her ne kadar büyük oranda saklı tutulmuşsa da, Cezayir’de yaygın bir ayaklanmaya yol açmıştır. Gerçekten de, bu isyana dair herhangi bir ciddi araştırma bulmak için Fransızların savaş sonrası dönemdeki monografilerinin altını üstüne getirmek gerekir[11].

4. ULUSLARARASI HUKUK BAĞLAMINDA SOYKIRIM TANIMI 

Soykırımın suç olarak uluslararası düzeyde kabulü 1948 tarihli ‘’Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Sorumlularının Cezalandırılması Sözleşmesi’’ ile mümkün olabilmiştir. Bu Sözleşme, BM Genel Kurulu tarafından 09.12.1948 tarihinde 260 A(III) sayılı karar ile kabul edilmiş ve 12.01.1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir[12].

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Statüsü’nün 6. Md.’sine göre soykırım, bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amacıyla şu eylemleri kapsamaktadır:

  • grup üyelerini öldürmek;
  • grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;
  • grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek;
  • gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek;
  • grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.

Bu anlamda, soykırım suçunun mağduru, milli, etnik, ırkı ve dini gruplar olması nedeniyle, bunların dışındaki gruplara karşı işlenen suçlar, şartları da dikkate alınmak kaydıyla insanlığa karşı işlenen suç fiilleri olarak kabul edilecektir. Ayrıca soykırım suçunun barış veya savaş zamanında işlenmesinin bir önemi bulunmamaktadır. Bu anlamda, barış veya savaş zamanında, soykırım yapan, bu amaçla işbirliğinde bulunan, soykırımı doğrudan ve açıkça kışkırtan ve soykırım teşebbüsünde bulunan kişi veya kişiler, suçlu sayılmakta ve yargılanmaları gerekmektedir[13]. Soykırım suçunu işleyenlerin yargılanmasında bu kişilerin mesleki ve şahsi benliklerinin düzeylerine bakılmaksızın yargılanması gerektiği Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Sorumlularının Cezalandırılması Sözleşmesi’nin maddelerinde açıkça ifade edilmektedir. Soykırımı cesaretlendirmek veya onlara moral sağlamak da suça teşvik etmek olarak kabul edilmektedir. Soykırım fiilini işleyen kimseler, suçun işlendiği devletin ülkesindeki yetkili bir mahkeme veya yargılama yetkisi kabul etmiş bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanmaktadır.[14]

Uluslararası hukuk çerçevesinde verilen bu maddelerin ışığında Fransa’nın Cezayir’e soy-kırım uygulamadığını söylemek ne kadar doğru? R. Fısk Büyük Medeniyetin Savaşı Orta Doğu’nun Fethi adlı kitabında incelemiş olduğu saha çalışmaları neticesinde soy-kırımı doğrular kaynakları gördüğünde kaleme aldığı yazısında; ‘’Cezayir’in elinde bulunan resmi kayıtlar incelendiğinde soy-kırımı doğrular kaynaklar bulunmaktadır. Cezayir hükümeti, morglardaki parçalanmış cesetlere, kesilmiş boğazlara ve kurşunlarla delik deşik olmuş cesetlere ait sayısız renkli fotoğrafı içeren tüyler ürpertici bir dosya yayınlamıştır. Kır saçlı kadın bir morgun zemininde yatıyor, ağzının sağ tarafında bir kurşun deliği var, gözleri yarı yarıya açık, sağ göğsü beyaz örtünün üzerine fırlamış. Üzerinde sadece iç çamaşırları olan kocasının göğsünde omzunda ve yüzünde kurşun delikleri var. Gözleri kameraya bakıyor; 29 Aralık 1993’te Buira’daki evlerine gelen katilleri de böyle bakmış olmalı. Onların karşısında genç bir Fransız yatıyor, 23 Mart 1994’te bir hademde öldürülmüş, kısa siyah saçları hala düzgünce taralı, aşağıya, göğsündeki iki kurşun deliğine bakıyor. Öldüğü sırada da böyle mi bakıyordu, diye soruyorum kendime. Metalin göğsüne girdiğini hissedip, kalbini parçalayan şeyin ne olduğunu anlamak için şaşkınlıkla aşağıya mı baktı?[15]’’

SONUÇ

Tarihçilerin büyük çoğunluğu, 1945’teki Setif katliamının, ilk bağımsızlık mücadelesini ateşlemeye yardımcı olduğunda hemfikirdir. (Avrupalı yerleşimciler ile Fransız askerler ve jandarmalar, Müslümanların 103 Avrupalıyı öldürmesinin intikamını, yaklaşık 6 bin Müslümanı katlederek almıştı[16]). İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarih 1948’i gösterdiğinde BM’nin Fransa’nın Cezayir soy-kırımına neden kayıtsız kaldığı soru işareti olarak akıllarda kalmış ve kalmaya devam etmektedir. İnsan haklarının ihlal edildiği ve savunmasız bir milletin binlerce hektar alanını işgal ederek Avrupalı nüfuzunun arttırılmış olması ve de Fransız kültürünün sert güç ile inşa edilmiş olması tabi ki Cezayir’in Akdeniz’deki stratejik konumuydu. Anadili Arapça olan Cezayir’in şu an günümüz itibariyle günlük konuşma dili Fransızcadır. Cezayir teolojik Rönesans yaşamış ve yaşatılmaya mecbur bırakılmıştır.

Osmanlı’nın dönem itibarıyla, Yunanistan sorunları ile meşgul olması ve Fransız-İngiliz rekabetinin bölgede ranta dönmesi Cezayir’in talihsizliği olmuştur. Cezayir tüm bu olumsuzluklara rağmen küllerinden doğmak istiyordu. Direnişin ve bağımsızlığın simgesi haline gelmiş olan Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) bu bağlamda büyük rol oynamıştır. FLN, gerilla taktiği ile Fransız ordusunu geri püskürtmeyi kısa süreli de olsa başarmıştır fakat bu etki cılız kalmıştır. Çünkü Fransız FLN’nin uygulamış olduğu gerilla taktiğine karşı gerilla taktiği ile karşılık vermiştir. Fransız ordusu mitralyözlerle halka acımasızca ateş açarak binlerce insanı katletmiştir. Bu Fransa’nın günümüzde medeniyet dersi vermeye çalışırken ulusal tarihlerinde yer edecek kanlı bir soykırımla yüzleşmesi anlamına gelmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Soykırım Suçu’na ilişkin maddeleri gereğince bu katliamlarda öncülük etmiş üst düzey askeri personelden ve işkence uygulama emrini veren tüm askerlere kadar yargılanmalıdır. Srebrenitsa Soy-kırımı (1991-1995) emrini veren Bosnalı Sırp General Ratko Mladiç ömür boyu hapse mahkum edildiği gibi Cezayir Soy-kırımı emrini veren kişi/kişiler yargılanmalıdır. 1830-1962 yılları arasında Fransa tarafından katledilen Cezayir mücahitlerinin kafatasları Paris İnsan Müzesi’nde sergilenmiş ardından Cezayir, sergilenen kafatasların talebinde bulunmuştur. Cezayir, Fransa’ya söz konusu suçları kabul edip mağdur yakınları için tazminat ödemesi çağrısında bulunurken, Fransa ise eski defterleri kapatıp geleceğe bakmak gerektiğini savunuyor. Fransa’nın emperyal sömürgesi ve öldürülen 10 milyon insan olduğu gerçeği kapanmıyor, lakin hiçbir müeyyideye tabii olmayan Fransa’nın ve insancıl değerleri savunan devletlerin bu gibi durumlardaki tavrı ve tecrübeleri benimsediklerini savundukları değerlerle derin bir çelişki içerisindedir.

Cezayir İşgali Toplu katliamları

Kaynakça

Kaynakça

KAYNAKÇA

Ataöv, Türkkaya: Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1975.

Dursun, Davut: Ortadoğu Neresi ‘’Cezayir’in acı geçmişinden bazı notlar’’, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.

Fedai, Aysel: Fransa Hakimiyeti’nde Cezayir (1914-1954), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ, 2005.

Fisk, Robert: Büyük Medeniyetin Savaşı Orta Doğu’nun Fethi, İthaki Yay., İstanbul 2011.

Okumuş, Fatih; Malik Bin Nebi, İstanbul 1998.

Pontecorve, Gillo: La Battaglia Di Algeri, 8 Eylül 1966, İtalya.

Reçber, Kamuran: Uluslararası Hukuk, Dora Yayınları, Bursa, 2018.

Sönmez, Şinasi: Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Türk Kamuoyu (1954 -1962), (Yayınlanmamış Doktora Tezi Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü), Ankara, 2007.

Tansu, Muzaffer: Ankara-Cezayir, İstanbul, 1946.

Taşgın, Cihan: ‘’Cezayir Tarihi ve Dış Politikası’’, İstanbul Fikir Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 2015.

Belgesel

https://www.youtube.com/watch?v=xshlINgon_k  (E.T.: 28.12.2018).

 

DİPNOTLAR

 [1] Davut Dursun , Ortadoğu Neresi ‘’Cezayir’in acı geçmişinden bazı notlar*’’, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995., s. 177 – 178.

[2] Cihan Taşgın, ‘’Cezayir Tarihi ve Dış Politikası’’, İstanbul Fikir Enstitüsü Yay., İstanbul, 2015, s. 1.

[3] Muzaffer Tansu, Ankara-Cezayir, İstanbul 1946, s.46.

[4]https://www.youtube.com/watch?v=xshlINgon_k  (E.T.: 28.12.2018).

[5]Türkkaya Ataöz, Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri , Ankara, 1975, s.146.

[6]Şinasi Sönmez; Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Türk Kamuoyu (1954 -1962),

(Yayınlanmamış Doktora Tezi Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap

Tarihi Enstitüsü), Ankara, 2007, s. 28.

[7] Aysel Fedai (2005). Fransa Hakimiyeti’nde Cezayir (1914-1954), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Elazığ., s. 81.

[8]https://asimetriksavaslar.wordpress.com/2011/03/31/107/ (E.T.: 01.01.2019).

[9]Fatih Okumuş; Malik Bin Nebi, İstanbul 1998,s.17.

[10]Fedai, a.g.e  s. 123.

[11]Robert Fisk, Büyük Medeniyetin Savaşı Orta Doğu’nun Fethi, İthaki Yay., İstanbul 2011., s. 461.

[12] Kamuran Reçber, Uluslararası Hukuk, ‘’Soykırım’’ DORA Basım-Yay., Bursa 2018., s. 275.

[13] Reçber, a.g.e., s. 275-276.

[14] Reçber, a.g.e., s. 276.

[15] Fisk a.g.e., s. 485.

[16] Fisk a.g.e., s. 462.

Berat B. Aymaz

Berat B. Aymaz
TESAD Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı / 01.02.1997 tarihinde Kars’ta doğdu. İlköğretim ve Lise(TM) eğitimini İstanbul’da tamamladı. Ardından 2016-2017 Karabük Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi - Uluslararası İlişkiler bölümünü, 2017-2018 eğitim öğretim yılı çerçevesinde Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi - Uluslararası İlişkiler bölümünü, ardından Farabi programı kapsamında 2018-2019 İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğrenimine devam etmektedir. İlgi alanlanları; Uluslararası İlişkiler, Dış Politika, Uluslararası Hukuk, Afrika Çalışmaları, Çatışma Çözümü, Enerji Güvenliği, Ortadoğu Çalışmaları’dır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir