Fatmagül Berktay- Tarihin Cinsiyeti Kitap İncelemesi

Öz

Bu kitabın ve benim hayatımda hem akademik hem de gündelik alanda büyük yer eden ufuk açıcı, eleştirel, büyük önemi haiz kitapların yazarı Prof. Dr. Fatmagül Berktay hocanın kitabının incelemesini birkaç sayfaya sığdırmanın zorluğu aşikâr. Burada yapmaya çalıştığım 13 farklı yazıdan oluşmuş Tarihin Cinsiyeti isimli kitabını  makale makale  özet niteliğinde, her yazının başlığını belirterek okuyucuya sunmaktır, onun haricinde kitap öyle derinlemesine ki kitabın bütününü hem bu alanla ilgili okuyucuların hem de belirli bir zamana kadar tarih (beyaz burjuva erkek tarihi, padişahların, kralların tarihi, destanların…) dersi almış tüm bireylerin başka bir perspektifle tarih okuması yapması için bu incelemenin okuyucularının muhakkak kitabın tamamını okuması gerekmektedir.

Giriş

Kitapta liberal devlet anlayışı, erkeğin ötekisi konumunda olan kadın, tarihe bakışta, tarihi anlayışta ataerkil yaklaşım, kadına biçilen roller, kadının her toplumda, her siyasal yapılanmada, her kültürde denetim altında tutulması gerektiği anlayışı, cinsler arası iktidar ilişkileri, yanlış bilince sebebiyet veren tarih anlatıları yoğun bir şekilde eleştiriye tabi tutulmaktadır.

Cinsiyetlendirilmiş Bir Tarihin ve Teorinin Peşinde başlıklı makaleyle giriş yapılan kitap Tarih yazımında Farklı Bir Perspektif, Kadınların İnsan Hakları: İnsan Hakları Hukukunda Yeni Bir Açılım, Kültürel Görecelik Çözüm mü? Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm, Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği, Meşum Kadınlar, Solucanlar, Maymunlar, Zehirli Sarmaşıklar Vesaire: 19. Yüzyıl İngiliz Popüler Kültüründe Kadın Kurgusu, Doğu ile Batı’nın Birleştiği Yer: Kadın İmgesinin Kurgulanışı, “Kendi”ni Yazmak Farklılık Fark Yaratır, Heidegger ve Arendt’te Özgürlük: Bir Kesişme Noktası, Behice Boran: “Karar Verme Selahiyeti’ne Sahip Bir Kadın, Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen Bir Yazar: Suat Derviş, Salem’in Cadıları: Bir Kerecikiğine Kendi Adını Koymak başlıklı toplam 13 makaleden oluşmaktadır. Bu incelemede kitapta yer alan yazılardan örnekler verilecektir.

1.1 Cinsiyetlendirilmiş Bir Tarihin ve Teorinin Peşinde

Giriş bölümü Cinsiyetlendirilmiş Bir Tarihin ve Teorinin ve Teorinin Peşinde başlığı ile başlayan kitabın açılışı R. G. Collingwood’un  The Idea of History adlı eserinden alıntı ile yapılmaktadır. R. G. Collingwood “Tarih ne içindir?” sorusuna “… kişinin kendisini bilmesini için…” yanıtını verir. Uzun süre kadınlar kişi sayılmadıkları için bu kendini bilme hadisesi insan türünün yarısını oluşturan cinsiyet için ayrıca önem arz etmektedir.  Teori ile tarihin bir tür iç seyir olduğunu belirten yazar evrenseli tikelden, kültürü doğadan, zihni bedenden, aklı duygulardan keskin bir şekilde ayıran pozitivist teoriyi eleştirmekte ve Hannah Arendt’in bahsettiği “genişletilmiş zihin”e ulaşmak için aynılıktan değil farklılıktan beslenmenin önemini aktarmaktadır.[1]

Teori olarak feminizm ve feminist tarihçilik nötr, aynı insan tanımından uzak durmuş, kadın olarak erkek olarak tanımlanmanın farklılıklarına işaret etmiş ve tezlerini ona göre geliştirmiştir. Ne ortodoks sosyalist görüşün benimsediği gibi kadın erkek yok insan var soyutlaması gerçeği yansıtmaktadır ne de tüm tarih anlatılarında geçerli olan bir objektiflik, tarafsızlık söz konusudur. Yazar şunu da izah etmekte, kadın, kadın sorunu denildiği vakit tek bir prototip çiziminin de sakıncaları olduğunu, karmaşık sınıfsal, ırksal, kültürel ağlar içinde yaşayan tarihsel kadınlar olduğunu belirtmekte ve ardından karmaşaya sebebiyet vermemek adına Simone de Beauvoir’in ‘Bir kez daha, kendimizi farklılıklarımız içine hapsetme eril tuzağına düşmemek gerekir…” sözünü ekleyerek kadın olmanın ortaklıklarından da farklılıklarından beslenebileceğini göstermektedir.[2]

Son olarak yazarın direkt kendi kaleminden alıntılanması uygun görülen bir kısımla giriş bölümünün incelemesi noktalanacaktır:

“… Gene de hiç belli olmaz, bakarsınız günün birinde, farklılığın kutuplaşmış ikiliklerinin sınırlarına hapsolmadığı düşünsel ve siyasal bir iklimde, bugün ancak bir özlem olarak var olabilen “cinsiyet tanımayan akıl ve insan” kavramı, gerçeğe dönüşür. Ama o zamana dek, cinsiyetlendirilmiş bir tarihin, teorinin ve felsefenin peşine düştüğümüz için bizi kim kınayabilir?”

1.2 Tarihyazımında Farklı Bir Perspektif

Bu bölüm en sevdiğim sözlerden biri olan -Cicero’ya ait- “Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.” sözü ile başlamaktadır.[3] Kadınları siyasi, toplumsal, ekonomik haklardan mahrum eden görüşün sahip çıktığı çocukla kadını bir tutup tüm mahrumiyetlere bir zemin oluşturan eril anlayış kadını elbette ki tarih sahnesinin de dışına itmiştir. Kadının özneliğini tartışmış, gücü kendi anlayışı çerçevesinde tanımlamış, güçlü kadınları marjinalleştirmiş ve çoğu zaman yok saymıştır. Tüm bunları göz önünde bulundurarak tarafsız olduğunu iddia eden aslında hiç de tarafsız, nesnel, objektif olmayan ‘eril tarih anlayışına’ karşı kadınların deneyimlerini önceleyen, kadınların yararına yepyeni bir tarih ‘feminist tarih’ mümkündür.

Tarih Yazmak: Bir İktidar Edimi, Tarih Disiplininin Kadınlara Bakışı, Tarih’in Evrensellik İddiasının Eleştirisi, Kadın Tarihi, Sosyal Tarihin Bir Alt Dalı mı?, Etkili Bir Toplumsal Hareket, Yeni Bir Analitik Perspektif, Toplumsal Cinsiyetin Önemi, Penelope’nin Dokumasından Kalıcı Bir Belleğe başlıklarına sahip yazılardan oluşan bu bölümde feminist tarihin ehemmiyetine vurgu yapılmıştır.

Kitabın bu bölümünde yer alan ve benim her yazıya iliştirmek, feminizme yıkıcı eleştiri getirenlere karşı her daim söylemek istediğim aşağıda yer alan söz feminist bilincin, bu bilinçle tarihe,tüm sosyal bilimlere bakışın ne denli mühim olduğunu birkaç cümle ile bizlere aktarmaktadır.

Tarih boyunca, hem erkeklerin hem de kadınların, mensup oldukları sınıf, ırk, dinsel topluluk vb. nedeniyle tarihsel geleneğin dışına itilmeleri çok sık rastlanan bir olgu, ama hiçbir erkeğin salt cinsiyeti nedeniyle dışlandığı görülmüyor. Oysa kadınlar için durum böyle değil; onlar, aidiyetleri ne olursa olsun, sırf cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyor ve tarihin yazılması ve yorumlanması işleminden dışlanıyorlar ve tarihin yapımına etkin olarak katılan özneler oldukları halde, kendi tarihlerini bilmekten alıkonuyorlar. Bu bakımdan Cicero’nun sözü kadınlar için özel bir anlam taşıyor: Geçmişini bilmekten alıkonmak ile sürekli çocuk bırakılmak arasında gerçekten yakın bir bağ var…”[4]

1.3 Kadınların İnsan Hakları, İnsan Hakları Hukukunda Yeni Bir Açılım

Liberal Teorinin Ataerkil Karakteri, Özel Alan: “Hukuktan Özgürlüğün” Cenneti mi?, Yasa ile Kültür Arasındaki Gerilimli İlişki, Kadın Haklarının Özgüllüğü, Türkiye’de Yeni Yasal Açılımlar, Kadınların İnsan Hakları Evrenseldir, Kültür Argümanı Kimin İşine Yarıyor?, Eşitlik, İnsan Hakları ve Demokrasinin Kalbinde Yer Alır başlıklarının açıldığı bu bölümde Aydınlanma dönemi sonrası insan soyutlamasının da tüm insan hakları savunucularının da ne denli taraflı ve insan popülasyonun yarısını dışarıda bırakan tutumunu eleştiriye tabi tutmaktadır.

1.4 Kültürel Görecelik Çözüm Mü?

Marjinalleştirilmiş bir grup olan kadınlar mevcudiyetini koruyan muktedirlere karşı gelmek istiyorsa hangi sınıfa, dine, ırka, kültüre mensup olursa olsun birbirlerinin sesini duymak zorundadır diyen yazar Caroline Ramazanoğlu’nun “her kültürü kendi bağlamında kabul edilebilir sayan ve kadınlar için ortak bir temel sunmayan kültürel görecelik ile; her şeye gelişigüzel göz yummadan birbirimizi anlamamızı, değerlendirmemizi, karşılaştırmamızı ve seçim yapmamamızı sağlayacak olan, birbirilerimizin kültürlerine karşılıklı saygı” arasında bir ayrım yapmanın gerekliliğinden bahsetmektedir.[5]

Kendisi Batı Kültürüne Görece Olan Kültürel Görecelik, Dondurulmuş Bir “Farklılık”ta Kıstırılmak, Parçalanmış Eleştiriler: Parçalanmışlığa Boyun Eğmenin Yansıması, “Yerlileşme Modası”: “Etnikleşme Modası”nın Yansıması, Bir Dünyanın Kadınları: Davetsiz Misafirler, Kim Korkar Teoireden? Başlıklarının açıldığı bölüm şöyle sonlandırılmaktadır:

“Bugüne dek marjinalleştirilmiş olanların teori oluşturma uğraşına girişmeleri, bilginin bütüncül ve hatalı evrensel temsilleriyle birlikte Aydınlanma’nın bütünselleştirici Teori’sinin parçalanmasına katkıda bulunabilir. Neden bu zorlu işe soyunmayı deneyip yasak meyveyi yeme hazzını tatmayalım? Güçsüz bırakılanların “umut ilkesi”ni yükseltmeye ihtiyacı vardır.”[6]

1.5 Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm

Türkiye’de Osmanlı Modernleşmesinden itibaren bir feminist hareket oldu mu sorusu sıkça sorulan sorulardan biridir. Resmi tarih yazıcıları çoğu zaman 1868 yılından itibaren kalemleriyle, kağıtlarıyla, sözleriyle haklarını savunmuş, eşitsizliğin farkında olmakla kalmayıp başkaldırmış ve sonunda haklarını elde etmiş kadınları görmezden gelmiştir. Bu bölümde yazar Osmanlı feminizmini incelerken 19.yüzyıldan itibaren kitleselleşme başlayan ABD ve İngiltere’deki feminist hareket ile değil de Avrupa ve Amerika’da toplumsal bir hareket olmadan önce yeşermeye başlayan feminizmin hayır örgütleri, dergiler, kadın toplantıları gibi oluşturdukları hareket ile mukayese etmek gerektiğini belirtmektedir. Sebebi ise Osmanlı kadınların öncelikli amaçları eksiksiz, tam insan olduklarını ortaya koymakla işe başlamak zorunda kalışlarıdır.[7]

Çünki nakıs akl olur dirler nisa (Kadınlar eksik akıllı olur derler.) / Her sözin mağrur tutmakdur reva (Bundan dolayı onların her sözünü boş saymak yerinde olur derler.) / Lik Mihri dainün zannı budur (Mihri duacınızın zannı budur ki)/ Bu sözi dir ol ki kamil usludur. (Olgun ve akıllı kişiler şu sözü söyler)

Bir müennes yiğ durur kim ehl ola/ (Becerikli bir kadın) Bin müzekkerden ki ol na- ehl ola/ (Bceriksiz bin erkekten iyidir.) Bir müennes yiğ ki zihni pak ola (Zihni açık bir kadın) / Bin müzekkerden ki bi- idrak ola. (Anlayışsız bin erkekten iyidir.)

                                                                                                                    (Mihri Hatun)

İnsan hakları, akıl, vicdan, modernleşme gibi kavramların ortaya atıldığı dini otoritelerin sarsıldığı, mutlakıyet rejimlerinin sarsıldığı yıllarda feminizm de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi Batı’da eşitlik, kardeşlik, özgürlük, Osmanlı’da gecikmeli olarak müsavat, uhuvvet, hürriyet kavramlarının yalnızca erkekleri kapsıyor oluşudur.

“Feminizmin doğuşu ile modernleşme, burjuva devrimi ve rasyonel insanı temel alan doğal ve evrensel haklar teorisinin gelişimi arasında yakın bir ilişki olduğu açık. Ne var ki ‘eşitlik, kardeşlik, özgürlük’ bayrağını yükselten burjuvazinin ‘insan’ soyutlaması da yüzlerce yıllık geleneği sürdürerek kadınları dışlayan bir nitelik taşıyordu ve yeni oluşmakta olan ulus-devletin kardeşliği, kadınları oy hakkının dışında bırakmasının açıkça ortaya koyduğu gibi ‘erkek kardeşlik’ti.”[8]

Kitabın bu bölümüne 1470 ile 1515 yılları arasında yaşayan Mihri Hatun’un şiiriyle başlayan yazar makalede Karşılaştırmalı Bir Bakış İhtiyacı, “Hanımları Unutmayın!” Haykırışını Ulus-Devlet Duymadı, “Biz de İnsan Değil Miyiz”, Ataerkillik: Sürekliliğin Zemini, Devletin Aileye ve Evliliğe Müdahalesi, Babanın Mutlak Egemenliğinden Erkek Kardeşler Cumhuriyetine isimli başlıkları açmakta karşılaştırmalı bir yaklaşımla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm’i ele almaktadır.

Cicero’nun sözüne atıfla kadınların çocuk kalmaya mahkûm olmaması adına kadınların ezilmesi ve bu ezilişe sistemli bir karşı çıkışın tarihi olan feminist hareketin tarihi Batı’da ve Doğu’da yeni kuşak kadınlar tarafından bilinmelidir

1.6 Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği

“Mahremiyet”in Politikasını Yapmak, Kamusal Alanı Dönüştürmeye Yeter mi?, Öznellik, Bedensellik ve Feminist Politika, Yol Ayrımı: Cinsiyet Farklılığının Anlamsız Kılındığı Bir Dünya, “Tek Yol” Örtünmek! İsimli yazılardan oluşan bu bölümde kadını salt beden ve cinsellikle özdeşleştirip denetimi meşrulaştıran ataerkil ve dini söylemlerin eleştirisi yapılmaktadır.

Feminist hareketin tartışma odaklarından biri olan eşitlik mi farklılık mı sorusuna ikisinin karıştırılmaması gerektiği şeklinde cevaplanmaktadır. Farklılığı dışlamayan, eşitlik için daima mücadele eden bir anlayıştan yana olduğunu belirtmektedir.

Bütün kimliklerin toplumsal cinsiyet kimlikleri tarafından sınırlandığını belirten yazar sosyal bilimlerde öznellik boyutunun daha çok anılır oluşunu sevindirici bir gelişme olarak görmektedir.[9]

Cihan Aktaş örneğinden hareketle Müslüman kimlikli kadınların eşitsizliğe karşı geldiklerine fakat kadını ev içi, annelik gibi özdeşleştirmelerle sınırladıkları için ataerkil otoriteyi sarsmayı düşünmediklerini belirtmektedir.[10]

 1.7 Meşum Kadınlar, Solucanlar, Maymunlar, Zehirli Sarmaşıklar Vesaire: 19. Yüzyıl İngiliz Popüler Kültüründe Kadın Kurgusu

Pitagoras’ın söylediği varsayılan meşhur sözle başlamaktadır bu bölüm:

“Düzeni, ışığı ve erkeği yaratan bir iyi ilke vardır; bir de kaosu, karanlığı ve kadını yaratan kötü ilke.”[11]

Tarih boyunca kadın erkeğin ötekisi konumunda kurgulanmıştır diyen yazar bu bölümde Ebedi “Öteki”: Kadın, 19. Yüzyıl: Yeni Olan Ne, İktidar Söylemleri Olarak Kadın İmgeleri, Erkek Sömürgeci Olmanın Dehşeti, Kadınsılaşma Korkusu, Drakula’nın Kızları: Babalarından Daha Güçlü, Hedda Gabler: Tipik “Fallik Kadınlar” başlıklarını açmaktadır.

 1.8 Doğu ile Batı’nın Birleştiği Yer: Kadın İmgesinin Kurgulanışı

Rudyard Kipling’in “İki güçlü erkek karşı karşıya durduğunda isterse dünyanın iki ucundan gelmiş olsunlar, ne Doğu vardır ne Batı, ne sınır, ne yetişme, ne de soy sop!” sözüyle başlayan bu bölümde yazar Değişen Toplumun Değişmeyen Temeli, Kadınların Devlet ile Farklı İlişkisi, “Yeni Adam”ın Denetimindeki “Öteki”: “Yeni Kadın”, Peyami Safa’nın Tereddüdü: Kadim Bir Sıkıntı, “Tango”: Toplumsal Hoşnutsuzluğun “Günah Keçisi” başlıklarını açmaktadır.

Doğu’da ve Batı’da kadın doğa, toprak, madde, nesne, duygu, arzu, tikel gibi kavramlarla özdeşleştirilirken erkek uygar, rasyonel, nesnel, akıl, evrensel gibi mefhumlarla özdeşleştirilmektedir.

“Her durumda kadın “ana” ve sadık “eş” olarak, kendi başına ve kendisi için bir varlık olarak değil, erkek için bir varlık olarak kurgulanır.”[12]

 1.9  “Kendi”ni Yazmak: Farklılık Fark Yaratır

Farklılık Fark Yaratır, Ötekileri de İçine Alan Bir Benlik, Cinsiyetlendirilmiş Bir Okumanın Önemi, Özyaşam Öyküsünün Büyüsü başlıkları açılmıştır bu bölümde.

“Kadınların özyaşamöyküleri, kartezyen rasyonel, eksiksiz, özerk ve irade sahibi birey kavramının, ölümsüz bir hakikat değil toplumsal ve ideolojik bir kurgu olduğunu ortaya koyar. İnsani özne tarih, kültür ve dilin üründür ve benliğe ve toplumsal cinsiyete ilişkin kültürel kurgular, bireysel öznenin, tarihin belli bir anında kendisine kültürel kurgular, bireysel öznenin, tarihin belli bir anında kendisine açık olan belirli söylemleri benimsemedeki çıkarı ve yeteneğiyle iç içe geçer.”[13]

İmgelem aracılığıyla bilmenin, eril anlatılara karşı bir feminist okumanın ehemmiyetine vurgu yapan yazar Virginia Woolf’tan, Gertrude Stein’dn, Audre Lorde’dan örnekler vermektedir.

 1.10 Heidegger ve Arendt’te Özgürlük: Bir Kesişme Noktası

Çoğunlukla birlikte anılan bu iki düşünürü ele alan yazar “Çoğulluk, Yeryüzünün Yasasıdır”, “Trakyalı Köylü Kızı” ile “Yıldızları Seyreden Filozof”, Özgürlük, Bir Egemenlik Biçimi Değildir, Otantik Eylemin Biricik Sahnesi; Kamusal Alan, “Polis”: Gerçek Politikanın Paradigması başlıklarını açmaktadır.

Henry Vaughan’a ait olan “Teslim aldım doğayı/ Yarıp geçtim her yerini/ Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini/ Rahmini, göğüslerini ve başını/ Yani tüm gizlerinin saklı olduğu/ Yerlerini parçalayıp açtım.” şiiri aktaran yazar bu anlayışın günümüze değin devam eden korkutucu denetime ve birçok felakete sebebiyet verdiğini belirtmektedir. Ötekini tamamıyla talan etmeye yönelik bu anlayışı Heidegger’in ve Arendt’in tezlerinden hareketle eleştirmektedir.

 1.11 Behice Boran: “Karar Verme Selahiyeti”ne Sahip Bir Kadın

Kitabın bu bölümünde Medeni Kanun’a ataerkil düzene karşı gelmek, direnişini göstermek adına kocasının soyadını kulanmayan Behice Boran’ı anlatan yazar onun farklı kişiliğini özel ve kamusal ayrımı yaparak her ikisinde de mevcut durumunu aktarmıştır.[14]

Bu bölümde Kadınlar ile İktidar Arasındaki Sorunlu İlişki, “Seçkin” ama “Kadın”, Bilim Kadını Siyasetçiye Karşı, “Karar Verme Selahiyetine Sahip Olmayı Seçmek başlıkları işlenmiştir.

Behice Boran bir siyasetçi ve bir bilim kadını olarak bir süper kadın profili çizse de feminist bilince sahip değildir, kendi ideolojik çerçevesi açısından kamusal yaşama çok önem veren güçlü bir süper kadın olarak kendisini cinsiyetin ötesinde insan olarak algılamakta, özel yaşamı ikincil görmekte olduğunu belirtmektedir, geleneksel sosyalist çerçevenin kadın erkek yok insan var klişesini benimsemektedir.

1.12 Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen Bir Yazar: Suat Derviş

Kimdir “Bu Kadın”, “Bu Yazar”, Ruhunda Bir Ürperişle Gelen Yazar, Kalıplara Meydan Okuyan Bir “Asi” Kadın: Cavide, Yıldızları Gönlünce Seyretme Hakkını Savunan Bir Kadın: Cavide başlıklarının açıldığı bu bölümde cesur, muharrir, kendine güvenen bir özne ele alınmaktadır.

Arkadaşı Neriman Hikmet’in ilk romanını 6 7 yaşlarında yazdığını söylediği ve bilinen ilk romanı Kara Kitap’ı 1920’de yani 16 yaşındayken basılan “ne kontes, ne düşes, ne kraliçe, ne profesör, ne meclis-i idare azası…” Fakat, cesur, bilinçli politik bir özne, kalemi güçlü bir muharrirdir Suat Derviş.

Kitapta aktarılan Milli Türk Talebe Birliği’nin 1936 tarihli broşüründe yer alan yazı Suat Derviş’in duruşunu, bilincini yansıtması açısından büyük önem teşkil etmektedir:

“Bu kitabın içinde, benim bir ankete verdiğim cevaba cevap veren bazı satırlar bulunuyor ve bu satırlarda en müthiş hakaret olarak bana “bu kadın” diye hitap ediliyor. Ankette söylediğim fikirlere cevap verilmiyor da “sen kadınsın sen daha erkekleşmedin. Biz saçı uzun aklı kısa kadınların erkekleşmeden evvel büyük davalara karışamayacaklarını, onların akılsız olduğunu biliriz.” diyorlar. Bunu söyleyenler, bu geri kafalı mürteciler, Türk, İstanbul Üniversitesi’nin talebelerindendir. Buna gülemiyoruz buna ağlamak lazımdır…”[15]

Yazarın bu bölümü Suat Derviş’e ayırma sebebi de elbette bir kadın yazar olması ondan da öte hikayelerinde ve romanlarında kadına dair meselelere değinen, cinsiyet konumuyla sınıf konumunu birleştirme hususunda hassasiyete sahip bir yazar olmasından kaynaklıdır. 1931 Yılında yayınlanan Emine adlı romanı buna örnektir, eserlerinde karakterleri özellikle marjinal olanları başkişi yapar, romanize eder ve yüceltir. (Fosforlu Cevriye Örneği)[16]

Yazar bu bölümde son olarak Suat Derviş ile ilgili şu açıklamaları getirmektedir:

Suat Derviş’in gerek kişiliği gerekse yazarlığıyla, edebiyat tarihimiz ve sosyalist geleneğimiz kadar, kadınların tarihi açısından da önemli olduğunu düşünen yazar, Suat Derviş’in en sevdiği yanını “kadınların yıldızları gönüllerince seyretme haklarını” sonuna dek savunması ve bu hakkı Cevriye’nin kişiliğinde somutlaştırması olduğunu belirtmektedir.[17]

1.13 Salem’in Cadıları: Bir Kerecikliğine Kendi Adını Koymak

Bu bölümde “Çok Kadının Olduğu Yerde Çok Cadı Olur”, Cadı Avının Toplumsal-Ekonomik Temelleri, Katı Dogmalar: Kitlelerin En Etkili Afyonu, Cadılığın Psikolojik ve Öznel Boyutları, Salem’in Cadıları, Kadınlar: Cemaatin Günah Keçileri isimli yazılar yer almaktadır.

Yazar bu bölümde 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı oldukları gerekçesiyle asıldığı, çok sayıda insanın aynı gerekçelerle hapis cezasına çarptırıldığı o derin olayların analizini yaparken tarihsel uzantılara, geleneklere yer vermektedir.

Sonuç

Kitap boyunca kimliklere vurgu yapan, toplumsal cinsiyet normlarına eleştiri yönelten, eril tarih yazımını sorgulayan, kadınların ortak deneyimlerinden bahseden, eşitlik farklılık tartışmasına sistemli yanıtlar getiren yazar tarihten olaylara ve birçok özneye yer verdiği eserinde tarihe, meselelere bakışımızı genişletmektedir. İncelemenin sonunda yazarın deyimiyle cinsiyet tanımayan akıl ve insan kavramı gerçeğe dönüşene dek   cinsiyetlendirilmiş bir tarih ve teorinin peşine düşmeyi bırakmayacağımı belirterek yazımı noktalıyorum.

[toggle title=”Kaynakça” state=”close”]

KAYNAKÇA

Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul, 5. Basım, 2015.

DİPNOTLAR

[1] A. g. e, 9-10.

[2] A. g. e, 11.

[3] A. g. e, 15.

[4] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul 2015, s. 21-22.

[5] A. g. e, 66.

[6] A. g. e, 87.

[7] A. g. e, s.93.

[8] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul, 2015, s.90.

[9] A. g. e, 118.

[10] A. g. e, 125.

[11] Fatmagül Berktay, A. g. e, . 131.

[12] A. g. e, 157.

[13] A. g. e, 168.

[14] A. g. e, s.196.

[15] A. g. e, 208.

[16] A. g. e, 211-214.

[17] A. g. e, 216.

[/toggle]