Ana Sayfa / Çeviriler / Haber Çevirileri / Avrupa / Eric Hobsbawm Tehlikeli Bir Komünist Miydi?

Eric Hobsbawm Tehlikeli Bir Komünist Miydi?

MI5 tarafından Stalinist olarak fişlendi ve yıllarca takip edildi. Peki ünlü tarihçi son derece muhafazakâr ve muhalif bir isim miydi? Özel makaleleri farklı bir hikâye ortaya koyuyor.

Yazan: Richard J Evans

Rus Devrimi’nin yılında (1917) doğan ve 2012’de 95 yaşında ölen tarihçi Eric Hobsbawm, EP Thomson ve Christopher Hill gibi Marksist tarihçilerin aksine son derece kararlı bir Stalinist olarak değerlendirildi. Komünist Parti üyeliğini sonlandırmadı ve komünist davasına bağlılığını hiçbir zaman reddetmedi.

Uzun hayatının sonraki zamanlarında dünyanın belki de en çok ünlü tarihçisi haline geldi, kitapları 50’den fazla dile çevrildi ve dünya çapında milyonlarca kopya sattı. (Mesela sadece Brezilya’da bir milyon satıldı.) Ama BBC; onu 1995’te Desert Island Discs adlı radyo programına davet ettiğinde, sunucu Sue Lawley, kitaplardan çok bahsetmedi, tarihçiyi “Profesör Hobsbawm” olarak tanıttı ve Hobsbawm’ın komünizme bağlılığını gündem maddesi haline getirdi, ki bu durum programı sıcak bir sohbetten çok düşmanca bir sorgulama durumuna çevirdi.

Aşırılıklar Çağı adlı en çok satan 20. yüzyıl tarihi kitabının çoğu eleştirisi, Stalinizm’in karanlık taraflarını saklamakla suçlandı. Hatta komünizm karşıtı Fransız tarihçiler Pierre Nora ve François Furet, kitabın Fransa’da yayımlanmasını önlemede o kadar başarılıydı ki, kitap Belçika’daki gizli bir kitabevi tarafından Fransızca’ya çevrilebildi.

Vietnam Savaşı

Hobsbawm’ın BBC ile problemleri, ABD’nin Vietnam Savaşı’nı neden kaybettiğini açıkladığı 197 tarihli yayından sonra gün yüzüne çıktı. / Fotoğraf: Bettman Archive

“Stalinist” damgası, Hobsbawm’ın hayatını ve kariyerini birçok yönden olumuz anlamda etkiledi. Soğuk Savaş başlamadan önce bile, BBC’de işe giremedi. 1945’te, orduda uzun yıllar görev yapmış personellerin sivil hayata geçişini kolaylaştıracak tam zamanlı eğitim programı yayıncılığına başvurdu. BBC, tarihçiyi “en başarılı aday” olarak değerlendirdi ama atama MI5 tarafından veto edildi. MI5, tarihçinin “propagandasını yaymak ve Komünist Parti için taraftar çekme fırsatını kaybetmemesinin olası” olduğu uyarısında bulundu.

1947’de, sonraları politik görüşlerinden dolayı iş bulamayan sol görüşlü kişiler için bir cennet haline gelecek Londra’daki Birkbeck Koleji’nde tarih alanında öğretim görevlisi olarak işe girdi. Bazı akademik makaleler yazmasına karşın diğer yayın planları, BBC’de işe girmesini engelleyen bir şüpheyle karşılandı. 1955’te “Gündelikçi İşçilerin Yükselişi” kitabı, kitabı Marksizm içerdiği için nesnel bulmayan anonim iki akademik eleştirmenin önerisinden dolayı basılmadı. Kitap hala yayınlanmadı.

Ekonomik tarihçi olarak ünü artmasına karşın Hobsbawm, Birkbeck’te uzun yıllar terfi alamadı. Oxford ve Cambridge’de ekonomik tarih alanındaki akademik pozisyonlara başvuruları, siyasi görüşlerinden dolayı reddedildi. 1972’de A Personal View serisinin bir bölümü olarak yayınlanan programda ABD’nin neden Vietnam Savaşı’nı kaybettiğini açıklamasından ve Vietnam davasına desteğinden dolayı BBC ile problemleri tekrardan gün yüzüne çıktı. Amerikalılar, BBC’ye eski bir İngiliz gizli servis yetkilisi aracılığıyla iddiaları yalanlaması konusunda baskı kurdular. Tabi ki, Hobsbawm’ın belirttiği gibi, Britanya’da komünizme düşmanlık ABD’deki kadar sert değildi. Ama buna rağmen bu durum kariyeri üzerinde fark edilebilir bir etki yarattı.

Hobsbawm gerçekten çoğu kişinin iddia ettiği gibi tehlikeli bir komünist, Stalinizm savunucusu ve koyu muhafazakâr Marksist miydi? 2002’de yayınlanan İlginç Zamanlar adlı otobiyografisi ve diğer yayınlanmış çalışmaları dikkatli okunursa, bu bakış yok olacaktır. Ama asıl cevapların bulunduğu yerler özel makaleleri, günlükleri, mektupları ve yayınlanmamış anılarındadır. MI5’in yıllarca tuttuğu kayıtlarla da bu kaynaklar desteklenebilir. O zaman, bu kaynakların asıl hikayesi nedir?

Hobsbawm’a karşı bazı önyargılar, yeterince Britanyalı olmadığı üzerine gelişen bir duyguya dayalıydı. (Devlet okullarından mezun olan ve kendilerinden şüphelenilmeyen Cambridge casusları gibi gerçek vatan düşmanlarına rağmen.) İskenderiye’de doğmuştu ve Viyana’da çocukluğunu geçirmişti. Bu durum yönetim çevrelerinde kuşku uyandırdı. Aynı zamanda doğuştan Yahudi’ydi, ki bu durum ününe kara bir çizgi çekiyordu. (Özel Birim’deki bir rapor, gençliğinde bir süre beraber yaşadığı amcası Harry’i “alaycı, eleştirel, sert konuşan, yarı Yahudi görünümlü, uzun bir burna, ince saça ve mavi göze sahip bir insan” olarak tarif etmişti.)

  Berlin’de bir Nazi gösterisi

Berlin’de bir Nazi gösterisi, 1931. / Fotoğraf: Imagno/Getty Images

Hobsbawm’ın, 1933’te Almanya’dan İngiltere’ye Hitler’den kaçan bir mülteci olduğu düşünülüyordu. Gerçekte babası İngiliz’di ve haliyle Hobsbawm da doğuştan bir İngiliz’di. İngiliz hayranı ve profesyonel çevirmen olan annesi, Viyana’daki evlerinde İngilizce konuşulmasına dikkat etmişti. Tarihçi ayrıca yaşıtı okul arkadaşları tarafından “İngiliz çocuk” olarak biliniyordu. Buna rağmen komünist davasına erkenden bağlandığı kuşkusuz. 1931’de annesinin ve babasının erken ölümü sonrası halası ve amcasıyla beraber yaşamak için gönderildiği Berlin’de, kendini genç nesle komünizm ve Nazizm arası sert bir seçim sunan ateşli bir siyasi atmosferde buldu. Liberal Yahudi bir aileden gelen İngiliz bir çocuk olarak Hobsbawm’ın bir seçeneği yoktu ama kendini komünizme adamak zorundaydı.

Ama Berlin’de kazandığı komünist ideallerinden bir türlü vazgeçmemesini açıklamaya yardımcı olan başka sebepler de vardı, ki bunların çoğu kişisel sebeplerdi. Viyana’da içinde büyüdüğü kibar fakirlik, Büyük Bunalım zamanında Alman işletmelerinde yabancı işçi sayısını sınırlayan yasalar sonucu işini kaybeden ve zor durumda kalan amcası, ortaokulda göreceli olarak daha varlıklı olan okul arkadaşlarıyla tezat oluşturmuştu. Fakir görünümü ve yaşam şartlarından dolayı çok utanmıştı. Günlüğüne “Bu durumu tersine çevirerek ve bununla gurur duyarak utancımı fethettim.” diye yazmıştı. Komünistlerin gerçek çekiciliği, fakirliği bir erdeme dönüştürmelerinde yatıyordu.

Hobsbawm, annesi ve babasının ölümü sonrası gençlik yıllarında, amcası ve halasından kısmen bulabildiği aile ve ait olma duygusu arayışı içerisindeydi. Kısa bir zaman izcilikte bulunarak bu duyguları yaşadı ama tüm duygusal ihtiyaçlarını karşılayabildiği yer komünist hareketti. Biraz temel Marksist metinleri okudu, Sosyalist Okul Öğrencileri Birliği’nin etkinliklerine dahil oldu ve 25 Ocak 1933’teki son büyük komünist mitinginde görev aldı. Birkaç gün sonra Hitler şansölye olarak atandı. Komünistler ve Yahudiler için yaşam giderek zor hale geldi. Ama Hobsbawm’ın amcası Sidney’in, Barcelona’daki bir ticari girişiminin başarısız olması sonrası aileyi Britanya’ya götürmeye karar vermesi, siyasetten çok ekonomik sebeplere dayalıydı. Bu yüzden Hobsbawm’ın çoğu yakını o kadar başarısızdı ki Hobsbawm’ın kapitalizmde az gelecek görmesi şaşırtıcı değildir.

1932’nin sonlarına doğru Alman Komünist Partisi, Naziler destek kaybetmeye başlarken bile büyümeye devam etti. Almanya’daki komünist hareketin mecliste 100 temsilcisi vardı. Hobsbawm, Büyük Britanya’daki Komünist Parti’yle karşılaştığında, zıtlık daha büyük olamazdı: 1935’e kadar Westminster’da tek bir milletvekili dahi çıkartmamaları ve bir “tarikattan” daha ileriye gidememeleri, Hobsbawm’ı etkilemedi. Dahası, parti entelektüellerin yerinin olmadığı agresif çalışan kesim kuruluşuydu. Her gün evinde Almanca yazdığı günlüklerde Hobsbawm, partinin kendisine ait olmadığı sonucuna vardı. Yazdığı üzere, bilinçli bir şekilde “baştan başa bir entelektüel olduğuna” karar vermişti. Son derece zeki olduğunun farkına varmaya başlamıştı ama fiziksel açıdan çekici olmadığı fikrine kapılmıştı. Kuzeni Denis, Hobsbawm’a “günah kadar çirkin ama bir zekaya sahip olduğunu” acımasızca söylemişti. Hobsbawm aynı zamanda haftadan haftaya tüm Marksist metinleri okumaya başladı. “Kendini Leninizm’de kaybet. İkinci doğan olmasına izin ver.” diye not düşmüştü. Lenin’den 12 sayfa okuduktan sonra ayrıca şunları yazdı: “Beni çok mutlu ediyor ve zihnimi temizliyor. Okuma sonrası keyfim yerine geldi.” Bu tarz duygular, çoğu kişinin Materyalizm ve Empirik Eleştiri gibi kitapları okuduktan sonra edindiği duygular değildir. Stalin’e sorarsanız, Hobsbawm kendisinden az bahsetmiştir.

Trajik bir gereklilik?

Trajik bir gereklilik? 1956’da SSCB’nin Macaristan’ı işgali Britanya Komünist Partisi tarafından desteklenmişti. / Fotoğraf: AP

Bu amaçların genişliği, 1936’da Cambridge’deki King’s College’ta lisans öğrencisi olduğunda daha da arttı. İşçi Partisi’nin İspanyol İç Savaşı’nda solculara desteğindeki başarısızlık sonrası komünizme bağlılığı artan öğrenci sayısının artması sonrası, üniversitenin Sosyalist Kulübü altında Komünist Parti’ye katıldı. Ama kulübün siyasi dogmatizminden çok çabuk sıkıldı. Kulübün Bülten’indeki editleme görevini “sıkıcı” bulmuştu. Bundan dolayı Granta isimli politik olmayan bir dergide editörlük yapmaya başladı. Burada özel ilgi alanı olan sinema hakkında yazma fırsatı buldu ama aynı zamanda Cambridge’in önde gelen karakterlerin ve orayı ziyaret eden siyasetçilerin profillerini oluşturma fırsatı buldu.

Savaştan sonra, partinin bir üyesi olarak Orta Avrupa’daki bazı kardeş partileri tamamlamaya, en azından 1940’ların sonunda bu partiler Stalinizm’in acımasız süreçlerinin kurbanı olmaya başlayana dek devam etti. Ancak gerçekte Hobsbawm düşünüldüğü gibi komünist davranışlar sergilememiştir. Bir aktivist değildi ve sokak köşelerinde hiç komünist parti bildirgesi dağıtmamıştı. Komünist olmayan yayınlara düzenli olarak yazılar yazmıştı, bu nedenle partinin kınamasına maruz kaldı. Kendisini ‘’hareketteki aykırı tip’’ olarak ifade etmişti. Onun asıl odağı, 1940’ların ve 50’lerin sonunda çoğunlukla “teorik tartışmaları” ele alan kısa ömürlü bir grup olan Komünist Parti Tarihçileri Grubu’nun çalışmalarıydı. Londra’da bulunan Komünist Parti Genel Merkezi’ndeki gizli konuşmaları dinleyen MI5 teknikerlerinin aldığı notlara göre, onu asil bir üye gibi davrandırmaya çalışmasına rağmen bir yetkili ‘’Bütün mektuplara cevap vermeyi kesti’’ diye yakınıyordu.

Hobsbawm’ın kendini adadığı şey küçük ‘’k’’ ile başlayan bir komünizm idealiydi. Onun özümsediği ideal, gerçek siyasette hareketin içerisinde aktif bir yer almaktansa bir genç olarak Marksist klasikleri okumaktı. Ayrıca 1930’lardaki gibi şuna inanmaya devam etti: Güç mücadelesinde komünistler diğer sol partilerle iş birliği içerisinde bulunmalıdır. Bu düşüncesi, Komünist Parti’nin desteği ile 1936’da sosyalist ve liberal bir yönetim kuran Fransız Popüler Cephesi’ne olan hevesi sonucunda gelişmişti.

Buna rağmen 1950’li yıllarda iş birliğindeki şanslar çok düşüktü. İngiliz Komünist Partisi, kitle desteği olmaksızın kati bir şekilde Stalinistti. Hobsbawm, zaman ilerledikçe gerçekleri fark etti. O nasıl olur da “çok uluslulara” karşı olan yargılamalara ev sahipliği yapan Stalin’in politikalarını destekleyebilirdi ya da diğer bir deyişle Çekoslovakya ve diğer komünizmle ilişkili Doğu Avrupa ülkelerindeki Yahudi vatandaşlara karşı olan yargılamaları nasıl destekleyebilirdi? Sonuçta bu insanların birçoğunu tanıyordu ve onlara karşı itham edilen suçlara rağmen masum olduklarını da biliyordu.

Stalin’in 1953’teki ölümünden kısa bir süre sonra uluslararası komünist hareketi derin bir krize saplandı. 25 Şubat 1956’da gerçekleşen SSCB Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde Nikita Kruşçev, Stalin’i etrafında oluşturduğu ‘’kişisel kültünden’’ dolayı suçladı ve döneminde yapılan sayısız cinayet ve işkenceyi de açığa vurdu. Konuşmanın içeriğindekiler Batı’ya ağırlık vermeye başlarken, Britanya parti liderliği bunları görmezden geldi. Lakin 1956 Nisanı’na gelindiğinde; Hobsbawm, Thompson ve Hill’in başını çektiği tarihçiler grubu, partinin “geçmişteki tüm Sovyet politikalarını ve görüşlerini eleştiri olmaksızın kucaklamasındaki” hatalarını anlatması adına ciddi bir çıkışta bulundu. Partinin düzenli olarak yaptığı Dünya Haberleri’nde; Hobsbawm’ın özellikle partinin geçmişi, yalanları ve hataları ile açık yüzleşme çağrısı nedeniyle coşkulu bir tartışma patlak verdi. O, demokratik değişimlere hazır olunması gerektiğini talep etti: sadece etkileyici bir “parti yolu” kabul edilebilir değildi. Ancak liderlikten gelen erteleme taktikleri ve örtbasla karşı karşıya geldi.

Kriz, Ekim 1956’da Budapeşte’deki Stalinist rejimin aylarca süren engellenmelerine rağmen kitlesel halk gösterilerinin desteğiyle Macaristan’da liberal bir komünist hükümetin iktidara gelmesiyle daha da derinleşti. 4 Kasım’da Moskova buna askeri bir müdahale ile hükümeti sıkıştırarak yanıt verdi ve direnmeye çalışan en az 2500 Macar öldürüldü. Hobsbawm’a göre, bu olay parti entelektüellerini şok ederek “umutlarının ve inançlarının çekirdeğini parçaladı.” Hobsbawm, müdahaleyi destekleyen liderlikle açık bir yüzleşmeden kaçınmaya çalışarak, müdahalenin sağın yönetimi ele geçirmesine karşı oluşan bir reaksiyon olarak ‘’trajik bir gereklilik” olduğunu kabullendi ancak “SSCB’nin birliklerini mümkün olan en kısa sürede geri çekmesini” talep etti.

Tony Blair

Hobsbawm’ın “Pantolonlu Thatcher” olarak tanımladığı Tony Blair. / Fotoğraf: Jane Bown

Yönetim bütçeyi reddedince partide öfkeli bir tartışma patlak verdi. MI5 ile kaydedilen bir telefon konuşmasında Hobsbawm, “yönetimin indirilmesi için ve yeni bir politika için çağrıda bulunuyordu.” Onun parti liderlerine karşı tutumu mücadeleci olarak tanımlandı. Thompson’ın çaresizlik içinde CPGN’den istifa ederken tarihçilere liderlik eden Hobsbawm, parti içi bir muhalefet oluşturma hakkı talep etti. Parti içerisindeki liderlerden biri onu “tehlikeli bir karakter” olarak tanımladı. O ve diğer tarihçiler için de bir başkası “budala pasaklılar, büyük potansiyel tehlikeydi.” Onların istediği “özgürlükler” partiyi anarşiye sürükleyebilirdi. Hobsbawm, partinin “muhteşem huzuruna” karşı saldırıda bulunmakla sorumlu tutuldu. Parti bütçeyi reddetti. O ve diğer tarihçiler “omurgasız ve ruhsuz entelektüellerdi.” Hill ve diğerleri hiçbir şey yapamadan istifa ettiler.

Hobsbawm pek çok açıdan onlarla birlikte gitti, süreli yayınları New Reason’a katkıda bulundu ve onlarla parti dışındaki bir oluşum olan New Left Club’a katıldı. Parti’nin gazetesi Daily Worker editörü George Matthews, “Hobsbawm’ı partiyi bırakması için provoke edebilirsek iyi olur.’’ diyerek fikrini sundu. O her koşulda parti dışındandı. Hobsbawm, parti merkezine çağrıldı ve ondan “partide kalmasını ve ondan parti dışına çıkarabilecek şeyler yapmamasını” istediler. MI5’ın raporuna göre Hobsbawm “ciddi derecede üzgündü ve partiyi asla terk etmek istemediğine yemin etti.”

Değişim ortaya çıktı. Bir kez daha, Hobsbawm’ın, partiye devam eden üyeliği tarafından sembolize edilen komünizmin ideallerine olan derin duygusal bağlılığı ön plana çıkmıştı. 1930’larda hemen hemen bütün parti entelektüelleri faşizmle mücadeleye karşı komünist olduğunda ve mücadele kazanıldığında, ayrılmak çok zor değildi, Hobsbawn’ın bağlılığı daha da artmıştı. Ancak partinin sert Stalinizmi onu yalnızlığa terk etmişti.

Antonio Gramsci

Antonio Gramsci, İtalyan Marksist teorisyen ve politikacı. / Fotoğraf: Laski Diffusion

1950’li yılların ortalarından sonra, İspanya ve İtalya’nın reform odaklı “Avrupa Komünist” partileri tarafından oluşturulan çok farklı bir modele yöneldi. 1980’lerde Antonio Gramsci’nin fikirlerini takip ederek, İngiliz İşçi Partisi’nin orta sınıftaki unsurlarla bir ittifak yapması gerektiğini düşündü çünkü partinin uzun süredir desteğini aldığı eski işçi sınıfı düşüşteydi; aksi takdirde Britanya’da demokrasi çökmüş olacaktı. Stalinizm’den tamamen uzaklaşarak Yeni Emek’in peygamberi haline gelmişti. Fikirleri, sonradan İşçi Partisi lideri olan Neil Kinnock tarafından benimsendi ​​ve Tony Blair tarafından uygulamaya konuldu; ancak daha sonra Blair’in 1980’lerde Muhafazakârlar tarafından uygulanan neoliberal politikaların problemlerini çözememesi üzerine pişmanlık duydu. (“Pantolonlu Thatcher”, Blair’i tanımladığı bir sözdü.)

Bütün bunlar tarihçi olarak çalışmasını nasıl etkiledi? Hobsbawm’ın komünizmi ile tarihi yazılarının küresel ünü ve başarısı arasında bir bağlantı var mıydı?

Fark edilmesi gereken ilk ve muhtemelen en önemli şey, tarihi çalışmalarının hiçbir zaman saf Marksist olarak yazılmamasıdır. Bazı kişilerin iddiasına göre, “Merkez Avrupalı bir entelektüel” olmaktan çok uzaktı ve Fransız entelektüellerin fikirlerinden, özellikle Annales dergisiyle ilişkisi olan tarihçiler grubundan çok etkilenmişti. Hobsbawm’ın 1930’ların sonlarında Cambridge’deki akıl hocası ve daha sonra ekonomik tarihçi olan Mounia Postan, ona Annales’in çalışmalarını sundu ve önde gelen isimlerden Marc Bloch’u Cambridge’e davet etti. Birçok konuda disiplinleri içine alan inancını paylaşmaya başladı: sadece politika, ekonomi ve toplum değil; aynı zamanda sanatı ve yaşamın tüm yönlerini analitik olarak çalışmak.

Hobsbawm, bu tanıdıklığı 1950’lerde Fransız Tarih Okulu’yla derinleştirdi ve Paris’te muhalif solcu entelektüeller ile uzun bir zaman geçirdi. 1962’de yayımlanan kitabı Devrim Çağı, Sermaye Çağı ve İmparatorluk Çağı’nda da olduğu gibi Annales’in etkisini açıkça göstermişti. Yazısına çekiciliği özellikle veren şey, Marksist modellere olan borçluluğunun açık ve güçlü bir şekilde, birçok dilde şaşırtıcı bir şekilde geniş bir kaynak yelpazesinden alınan örnekler ve kanıtlarla gösterilmiş olmasıydı. Burada, genç yaşlarından başlayarak Avrupa edebiyatının derin bir şekilde okunması, etkisini zarafeti ve zekâyı birleştiren bir tarzda sergiledi. Okuyucuyu, hiçbir geleneksel Marksist ifadenin yapamayacağı bir şekilde kendine bağladı.

Aynı zamanda, Thompson ve diğer İngiliz Marksist tarihçiler gibi Hobsbawm, 1956’da İngiliz Komünist partisinden uzaklaştığı için entelektüel olarak özgürleşti. 1940’larda ve 1950’lerin başlarında işçi sınıfının yükselişi hakkında yazılar yazdı: kapitalizmin yaşam tarzlarına yönelik isyanlarına karşı isyanlarında kuvvetli bir rasyonellik olduğunu ifade eden tarihteki marjinal ve sapkın insanları, “ilkel isyancıları”, binyılları, Ludditler’i (Endüstri Devrimi’ne karşı çıkan işçiler) ve haydutları çalıştı. Elbette onları Marksist bir teleolojiye göre ayırdı. (Marksist işçi hareketlerinin sözde sofistike modern isyanlarının aksine, her şeyden önce bunlar “ilkel” isyancılardı.) Yine de onlara aşıladığı sempati, satır aralarını okuyabilen herkes için açıktı.

Marksist fikirler, çalışmasına yalnızca ampirik tarihin ulaşamadığı bir tutarlılık ve yapı kazandırmadı; tarihin içsel materyallerini anlamlandıran kavramlar geliştirmesine yardım etti ve aynı zamanda, yeni ve tartışmalı oldukları için, bugün hala tarihçiler arasında devam etmekte olan tartışmalar ve tartışmalar için konular verdi: “17. Yüzyılın genel krizi”, “Sanayi Devrimi’nde yaşam standartlarında düşüş”, “sosyal haydutluk”, “geleneğin icadı”, “uzun 19. yüzyıl” ve daha fazlası. Aynı zamanda kavramları ve fikirleri hiçbir zaman temel kanıtlarını kenara itmedi. Hobsbawm, hakikat ve yorumun çakıştığı yerde, örneğin Marksist emperyalizm teorilerini İmparatorluk Çağı kitabında terk etmesi gibi, her zaman gerçeği ortaya koyacak kadar titizdi. Ne komünist bir entelektüel ne de pratik bir tarihçi olarak, sadece bir propagandacı olmadı.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından, komünist geçmişiyle yaşamının son yirmi yılındaki yüzleşmesine gelince, onun suç ve zulümleri gizlediği veya devraldığına dair hiçbir işaret yoktu. Bu tereddüt, onun sonunda hor görülme noktasına gelecek kadar yüzleşmek durumda kaldığı şeylerden kaçınmasını ve bırakmasını istiyordu. Bunun aksine, Aşırılıklar Çağı’na büyüleyiciliğini en çok veren şey, bir entelektüel olarak uzun süredir hizmet ettiği nedenin başarısızlığı ile başa çıkmaya çalışan, ancak her zaman başarılı olmayan, bir yaşam boyu komünist kalmış birinin sunduğu bir gösteri olmasıdır.

Kaynak: https://amp.theguardian.com/books/2019/jan/17/eric-hobsbawm-mi5-communism-stalin-historian-private-papers?__twitter_impression=true

Çevirmenler Hakkında

Sinan KARAOĞLU / TESA Çeviri Birimi Yardımcı Direktörü & İngilizce Çevirmeni

Sabancı Üniversitesi

Siyaset Bilimi & Uluslararası Çalışmalar

Yaren Hancı / TESA İngilizce Çevirmeni 

İstanbul Üniversitesi 

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Mezunu 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir