Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Genel Tarih / Enver Paşa’nın Kısa Hayat Öyküsü

Enver Paşa’nın Kısa Hayat Öyküsü

“Arzu etmek (Wollen) ile yapabilmek (Können)  kelimelerini karıştırıyor ve ara sıra genel itibarıyla yapılamayacak şeyleri taahhüt ediyor.”

General Hans Guhr[1]

Giriş

Yakın tarihimizin en çok tartışılan ve konuşulan şahsiyetlerinden birisi hiç kuşkusuz Enver Paşa’dır. Bu yazıda sizlere bu önemli şahsın hayat hikayesini anlatmanın yanında kişiliğini ve onu etkileyen olayları da incelemeye çalışacağız.

Enver Paşa’nın İstanbul’da başlayan, Makedonya’da parlayan ve Buhara’da son bulan hayat öyküsü; Osmanlı Devleti’nin son yüz yılını özetleyen bir hikaye görünümündedir. Çünkü, bizlerin tarih kitaplarından okuduğumuz çöküş atmosferinin ve yarattığı çaresizliğin en büyük örneklerini Enver Paşa’nın hayatında görmekteyiz.

Makedonya’nın Enver Beyi

Coğrafya sadece üzerinde yaşadığımız toprak parçası olmaktan çok öte bir anlama sahiptir. Yaşadığımız coğrafya bizleri şekillendirir ve hayatımızda büyük izler bırakır. Makedonya da Enver Paşa için ayrı bir öneme sahiptir. Belki de dönemin tüm Osmanlı subayları için aynı çıkarımı yapabiliriz ancak Enver Paşa gibi hayatının büyük bölümünü farklı coğrafyalarda sürdürmüş birisi için bile özel bir anlamı olduğu barizdir.

Peki nedir Makedonya’yı bu kadar mühim yapan? Esasında, bu soruyu cevaplamak için Osmanlı’nın son yüzyılına bakmamız gerecektir; artan milliyetçi akımlar ve bunlara devletin ürettiği anti-tezlerin beklenen etkiyi göstermesi Osmanlı Devleti’ni çöküşe götüren en büyük sebeplerden birisiydi. Bu sorunun en bariz görüldüğü yer ise bilindiği gibi Osmanlı Balkanları olarak tarif edilen coğrafyaydı. Özellikle Fransız İhtilali sonrası yükselen özgürlükçü fikirler coğrafi yakınlık ve azalan devlet kontrolü sebebiyle kısa sürede Balkanlara ulaşmıştı. Mevcut hükümdar Sultan II. Abdülhamid’in Pan-İslamist düzeydeki politikaları ise bölgedeki Gayrimüslim tebaa üzerinde etkili olmuyordu. Bölge üzerindeki bir diğer etken ise 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) ve ardından düzenlenen Berlin Kongresiydi. Kongrede imzalanan 1878 Berlin Antlaşmasına göre; Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ Prenslikleri kurulmuş ancak bu prenslikler Sultan’a tabi kılınmışlardır. [2] Makedonya bölgesi ise Osmanlı yönetimine bırakılmış, bir açıdan Makedonya Osmanlı’nın Balkanlardaki son büyük toprağı haline gelmiştir.

tesad tarih masası enver paşa
Görsel 1: Berlin Antlaşması’ndan Sonra Balkanlar

Bu atmosferde, 1881 yılında İstanbul’da dünyaya gelen İsmail Enver, orta düzeyli bir ailenin evladıydı. Ziraat teknisyeni olan babasından gelen düzenli gelire rağmen ülkedeki kriz ortamı sebebiyle rahat bir gençliği olamadı. Hatta öğrencilik yıllarında Enver Bey harçlığından para arttırıp babasına yolluyordu. [3] İlkokul (ibtidai) düzeyindeki eğitimini farklı okullarda geçirdikten sonra Manastır’da Askeri Rüştiye ve Askeri İdadi okullarında eğitimini sürdürdü. Daha önce de belirttiğimiz Balkanlardaki karışıklığın en yoğun hissedilebileceği şehirlerden birisi Manastır’dı. Babasının tayini sebebiyle ilk gençlik dönemini burada geçiren Enver Bey’in kişiliği de bu atmosferde şekillenmeye başlayacaktı. Enver Bey, askeri okula 13 yaşında girmesi sebebiyle arkadaşlarından daha küçük ve dezavantajlı durumdaydı.[4] Bu sessiz ve sakin görünümlü genç, rüşdiyeyi on dokuzuncu, Harbokulu’ndan ise dokuzuncu olarak mezun olmuştu.[5] Bu performansı Şevket Süreyya Aydemir “bir şey vadetmeyen bir öğrenci”[6]olarak nitelendirse de objektif baktığımız vakit sahip olduğu dezavantaja rağmen başarılı bir eğitim hayatı olduğunu söyleyebiliriz.

Manastır’dan sonra Harbokulu için İstanbul’a giden Enver Bey’in hayatında ilk siyasi gelişmeleri de bu dönemde görürüz. Kendi anılarına ve Halil Paşa’nın anılarına göre bir gece apar topar sorguya götürüldükleri Yıldız Sarayı’nda ilk kez mevcut siyasi güç ile karşı karşıya kalır. Anılara göre; Enver ile amcası Halil (Kut’ül Amare kahramanı Halil Paşa, soyadı kanunu sonrası Halil Kut) ile birlikte bir gece vakti götürülürler. Ayrı odalarda sorgulanan iki gence yöneltilen net bir suçlama yoktu ancak evlerinde ağırladıkları yabancılar hakkında gelen jurnaller vardı. Bu yabancı şahıslardan birisi Şehzade Abdülmecid Efendi’nin (Daha sonra son İslam Halifesi) Almanca muallimi olduğu için “Şehzade ile birlikte darbe hazırlığı” şüphesiyle ağır bir sorgu geçirdiler. Ancak sorgucular da bir delil elde edememiş olacaklar ki ceza almadan sadece ağır bir azar işiterek geri yollandılar.[7] Bu olayın Enver Bey’in kısa süre sonra eyleme dönüşecek olan siyasi düşünceleri üzerinde büyük rol oynadığı aşikardır.

Harbiye sonrasında Erkan-ı Harb Mektebi’ne başlayan Enver Bey, başarısını burada da devam ettirip birincilikle mezun oluyordu. [8] 21 yaşında erkan-ı harb yüzbaşısı olarak mezun olup resmi olarak askerlik görevine başladı.[9] İlk görev yeri; çok iyi bildiği Manastır’daki 13. Seyyar Topçu Alayı olan Yüzbaşı Enver Bey kısa süre içerisinde Kolağası ve Binbaşı rütbelerine terfi aldı.

Bu yıllarda Balkanlarda “kırcali” denen eşkıya birlikleri hem Müslüman hem Gayrimüslim tebaaya zulmediyor ve bir terör ortamı yaratıyordu. Bu duruma bir çözüm olarak Balkanlarda yıllarca sürecek bir eşkıya takibi başlatıldı. Bu mücadelenin en önde gelen isimlerinden olan Enver bey, ön saflarda yer aldığı 54 çatışmaya girip hepsinden galip çıkıyor ve yavaş yavaş isminden söz ettirmeye başlıyordu.[10] Bulgar çetecilere karşı yürüttüğü silahlı mücadele Enver Paşa’da milliyetçi bir kimlik oluşturmuş olmalı. Çünkü 20’li yaşlarının ortalarına geldiği bu döneme kadar Enver Bey’de siyasi bir kişilik göremediğimiz gibi ilerleyen yaşlar da bir ideolojinin yer edinebilmesi için çok geç olacaktır.

enver paşa tesad tarih
Görsel 2: Enver Paşa

Hürriyet Kahramanı Enver Bey

1906 yılına geldiğimizde gözde bir subay olan Enver Bey hayatının tüm akışını değiştirecek bir hamle yapıyordu. Selanik’te kurulan ve güçlenen Osmanlı Hürriyeti Cemiyeti ile tanışan Enver Bey, 1906 yılının Eylül ayında cemiyetin 12. üyesi olarak yemin etmişti.[11] Kendisi gibi devlet yönetiminden şikayetçi olan cemiyet üyeleri Jön Türk geleneğini takip ediyorlardı ancak yerel bir kuruluş olmanın ötesine geçememişlerdi. Ancak bu örgüt 1907 yılında Paris merkezli Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşme kararı aldıktan sonra bambaşka bir kimliğe bürünecekti.[12] Paris merkezli olan örgüt; uzun yıllardır Sultan Hamid istibdatına karşı mücadele eden ancak gerek iç çatışmalar(Prens Sabahattin önderliğindeki kanat) gerekse devlet tarafından gelen ağır baskılar sebebiyle elle tutulur bir sonuç elde edememiş, genel olarak sivil tabanlı bir örgüttü. Birleşme sonrasında ise, özellikle Balkanlarda hızlıca örgütlenen ve askeri bir kimliğe bürünen bir cemiyet halini alıyor. Bu dönemlerde örgütleme ve komitacılık faaliyetlerinde tecrübe ve başarı kazanan Enver Paşa, özellikle Türkistan’da geçen yıllarında bu tecrübelerinden faydalanacaktı.

Örgüt içindeki ilk silahlı eylemi ise çok yakınındaki bir isme karşı olacaktı. Örgüt’ün büyümesinde en büyük engel olarak “Saray’ın has adamı” olarak görülen Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey görülüyordu. Aynı zamanda Nazım Bey, Enver Bey’in eniştesi yani kız kardeşi Hasene Hanımın kocasıydı. 1908 Haziranında, örgütün Merkez-i Umumiye’si Nazım Bey’in idamına karar verdi. Enver Bey ise eniştesinin suikastinin planlama, istihbarat ve eylem aşamalarında etkin rol oynadı. Ancak görev verilen fedainin başarısızlığı ile Nazım Bey ayağından yaralanarak kurtuldu.[13] Enver Bey’in bu suikast planındaki rolünü farklı şekillerde yorumlayabiliriz; muhtemeldir ki bu olay Enver Bey’in davasına bağlılığının büyük bir ispatıdır. Ayrıca, henüz örgüt içinde yüksek bir mevkisi olmayan Enver Bey, bir cesaret örneği göstererek takdir toplamak istemiş olabilir. Bir diğer ihtimal ise; Enver’in aile içi mevzuları sebebiyle bu cinayeti desteklemiş olma ihtimalidir. Çünkü ileriki yıllarda kız kardeşine yazdığı bir mektupta “kocasını bırakması halinde kendisine aylık bağlayabileceği” teklifinde bulunmuştur. [14] Bütün bu ihtimaller bir yana kesin olan şudur ki bu başarısız suikast girişiminin ardından cemiyet ve Enver Saray’ın ilgisini çekmiş ve baskılar artmıştır.

Aynı döneme denk gelen bir diğer gelişme ise; Reval’de Rus Çarı Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward’ın görüşmesiydi. O döneme kadar Sultan Hamid tarafından uygulanan bir güçler dengesi politikası mevcuttu. Osmanlı, Balkanlardaki en büyük rakibi Rusya’ya karşı hep İngiliz desteğine güvenmişti. Bu iki liderin bir araya gelmesi hem Yıldız Sarayı’nı hem İttihatçıları korkuttu. Gizli bir programla düzenlenen görüşmeler sırasında, Balkanların paylaşıldığı veya Osmanlı’nın parçalandığı gibi söylentiler her yerde konuşulmaya başlanmıştı.[15]

Bu şartlar altında çok kritik bir olay yaşandı. Cemiyet’e kaydı Enver Bey tarafından yapılan Resneli Kolağası Niyazi Bey, 3 Temmuz 1908 günü emrindeki asker ve gönüllülerle birlikte dağa çıkarak Sultan’a karşı isyanını ilan etti. Bütün bu olaylar bölgede bir İttihatçı avını da başlatmış oldu. Bu olay yaşandığı sırada zaten firari olan Enver Bey, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkındaydı. Çünkü artık teslim olsa bile idamı kesindi, o da Niyazi Bey ile birlikte dağlarda dolaşıp halkı örgütlemeye odaklandı. Bu dönemde annesinin kendisine yolladığı bir mektupta “eğer başladığın işi bitirmeden dönersen sana sütümü helal etmem.” yazdığını biliyoruz.[16] Belli ki Enver Bey’in dağlardaki faaliyetinin manası ve hedefi ailesi tarafından biliniyor ve destek görüyordu. Bir detay olarak; ailesine olan mektuplarını Mustafa Kemal Bey vasıtasıyla ilettiğini belirtmek gerekir.[17]

Enver ve Niyazi Beyler Makedonya dağlarında iken bir başka önemli gelişme olur. Bölgenin kontrolü için bizzat Sultan Abdülhamid tarafından “Manastır Fevkalade Kumandanı” rütbesiyle yollanan Şemsi Paşa, 7 Temmuz günü suikaste uğrar.[18] Daha önce Nazım Bey suikastinde başarısız olan İttihatçılar bu sefer bir paşayı öldürerek güçlerini ispatlarlar. [19]

Bu cinayetle sarsılan Sultan Hamid, Şemsi Paşa’nın görevine Tatar Osman Fevzi Paşa’yı tayin eder. Ayrıca Tatar Osman Fevzi Paşa’ya cinayeti soruşturması tembih edilmişti. Ancak Paşa, 22 Temmuz gecesi İttihatçılar tarafından dağa kaldırıldı. Artık ok yaydan çıkmış, ard arda gelen bu olaylarla İstanbul hükümeti büyük darbe almıştı. Öyle ki, Manastır Valisi Hıfzı Paşa’nın Sultan Abdülhamid’e olayları anlatmak için yolladığı telgraf tek cümleden oluşmaktaydı: “Manastır’da kulunuzdan başka herkes İttihatçıdır.”[20] 

tesad enver paşa tarih
Görsel 3: Enver Bey 2. Meşrutiyet Dönemi Kartpostalında

22 Temmuz 1908’de tüm Makedonya’da egemenlik kuran İttihad ve Terakki bunu Yıldız Sarayı’na bildirdi. Başka çaresi olmadığını anlayan ve halktan da birçok telgraf alan Sultan Hamid, 23 Temmuz’u 24’e bağlayan gece Meşrutiyet’i ilan etti. 24 Temmuz’da Resmi Gazete’de halka duyuruldu. Tüm tebaanın sevinç gösterileri sırasında Selanik’e ulaşan Enver Bey, “İşte kahraman-ı hürriyet, Yaşasın Enver! Yaşasın Niyazi!” sloganlarıyla karşılandı. Ve o tarihten sonra “Hürriyet Kahramanı” olarak tanındı.[21]

Damad-ı Şehriyari Enver Paşa

Hürriyet Kahramanı olmasıyla birlikte Enver’in hayatı bambaşka bir yöne doğru evrilmişti. Artık sadece genç bir Osmanlı zabiti değil, ülkenin en meşhur figürü haline gelmişti. 1908 Devrimi’nin hemen ardından Berlin Ateşemiliterliğine terfi edilerek yepyeni bir maceranın içerisine girmişti. Berlin günlerinde Alman toplumunun dikkatini çeken Enver, burada geçen sürede birçok gözlemde bulundu.[22] Hayatının ilerleyen dönemlerinde bu günlerden çıkardığı derslerin etkisi bariz olarak görülecektir. Aynı şekilde ileride Alman toplumu üzerinde de yoğun bir Enver Paşa etkisi görülmektedir.

Esasen Enver Bey Almanya’daki hayatından memnundu ve ülkesine yakın gelecekte dönme niyetinde değildi. Çünkü çok göz önünde bir karakter olmasına rağmen henüz genç bir binbaşıydı ve herhangi bir siyasi çekişmede kendisini koruyabilecek kudreti yoktu.[23] Ancak Enver’in hayatında sıkça rastladığımız üzere; ani bir gelişme ile İstanbul’a dönmesi gerekti. 31 Mart Ayaklanması’nın başlamasıyla Selanik’e dönen Enver, Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı olarak İstanbul’a geldi. Ayaklanmanın bastırılmasıyla Berlin’e geri dönmesinden de görüyoruz ki hala daha aradığı ortamı ve gücü bulamamıştı.

Berlin’de iken, İstanbul’da hayatını tümden değiştirecek bir gelişme yaşandı. Sultan Abdülmecid’in torunu olan Naciye Sultan artık evlilik çağına gelmiş ve münasip bir aday bulunması gerekiyordu. 1909 yılında Naciye’den bir tercih yapması istendi; önüne adayların fotoğrafları kondu ve birini seçmesi istendi. Kuşkusuz bu çok zor bir karardı, her ne kadar diğer adayları bilemesek de Sultan Hamid’in Naciye Sultan’ı oğlu Abdürrahim Efendi için istediği kesindir.[24] Belki bugün baktığımızda Abdürrahim Efendi en güçlü aday olarak görülse de bu Naciye Sultan açısından mümkün değildi. Hanedan ailesi içinde evliliğin hoş karşılanmaması bir yana Naciye Sultan sarayda kapalı yaşamaktan bıkmıştı. İşte bu düşünceler sırasında genç bir subayın fotoğrafını eline aldı ve yanındaki Şehzade Vahdettin Efendi’ye verdi. Naciye, Enver’i zaten Hürriyet Kahramanı olarak tanıyordu ve düşünmeden kararını vermişti. Enver Bey ise siyasi olarak bu evliliğin kendisi ve temsil ettiği hareket için hayırlı olacağı kanaatindeydi. 1909 yılında nişanlandıklarında Naciye Sultan 13 yaşında, Enver Bey ise Berlin’de görevdeydi.

İki nişanlı arasında mektuplaşmalar ile bir aşk başlamıştı. Enver, mektuplarında zarif kelimeler kullanarak aşkını anlatıyor diğer yandan Naciye’ye tavsiyeler veriyordu. Bu mektuplaşmalar ömrünün sonuna kadar sürecekti. Mektuplarında kullandığı “Naciyem, ruhum, efendim” hitabı bile Enver’in duygularını net bir şekilde açıklamaktadır.

1909 yılında nişanlanan ikili, 1913 yılında ilk defa yüz yüze görüşecekti. Daha önce Naciye Sultan resimlerden Enver’i görse de Enver’in öyle bir hakkı olmadı. Yalnız validesi bir kez gidip gördü. Bu uzun ayrılıktaki en önemli etken kuşkusuz dönemin şartlarıdır. 1911 yılına kadar Berlin’deki görevine devam eden Enver Bey, Trablusgarb Harbi’nin başlamasıyla bölgeye giden gönüllü subaylardan olup halkı örgütlemeye başladı. Buradaki direnişte de büyük başarılar gösterdi. Hatta bölgedeki nakit sıkıntısına çözüm olarak kağıtların üzerine imzasını atarak bir nevi kendi parasını bastı. Bölge halkı bu parala Osmanlı parasından daha değerli görmekteydi.[25]

tesad tarih masası
Görsel 4: Enver Paşa Trablusgarp’ta

Savaşın ardından İstanbul’a dönen Enver, 1914 yılında düzenlenen düğün merasimiyle resmen saray damadı oldu. Bu evlilik her ne kadar siyasi bir temele sahip olsa da, daha önce de değindiğimiz üzere Naciye Sultan’la arasında büyük bir aşk vardı. Naciye Sultan, Enver Paşa için her zaman bir eşten fazlası oldu. Hayatı boyunca 600’den fazla mektup yazdığı eşine her konuyu anlatıyor hatta hazırladığı harekat planlarını detaylı olarak yazıyordu. Özellikle Türkistan’da geçirdiği günlerde sayfa sayısı 40’a ulaşan mektuplarında sık sık şartlardan şikayet ediyor ancak karısına daima sevgisini ve içindeki umudu yansıtıyordu.

tesad tarih masası enver paşa
Görsel 5: Enver Paşa ve Naciye Sultan Düğün Fotoğrafı

Enver Paşa’nın karakteri üzerindeki en büyük etken Naciye Sultan’dı. Sultanına karşı duyduğu yoğun aşk birçok kez kıskançlığa ve paranoyaya sebep olacaktı. Özellikle kendisinin Türkistan dağlarında, Naciye Sultan’ın ise Berlin’de olduğu günlerde yazdığı mektuplarda sayısız defa benzer ifadeler geçiyordu. Örnek vermek gerekirse; “Bana sadık kal.”, “…Sen şarkın yegane sultanı güzel ve azametli sultanısın. Bu biçare Enver’ini sev ve ona sadık kal olmaz mı?…” veya “Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın? Seni buselerimle boğar sonra canını yakarım…” gibi ifadeler mektuplarda defalarca tekrarlanmıştır. [26] Belli ki Enver Paşa’nın çok sevdiği karısından ayrı geçirdiği yıllar kendisinde bambaşka bir karakter gelişimine sebep olmuştur. Düşündüğümüz vakit 13 yıllık birlikteliklerinin ancak 8 yılını aynı evde geçirebildiği bir ilişki, herhalde Enver gibi duygularını yoğun yaşayan bir kişi için acı verici olmuştur.

Cepheden Cepheye Bir Ömür

Tüm bunların dışında İmparatorluk belki de en zor günlerinden geçiyordu. Enver ve diğer subaylar Libya’da yerel halkı örgütlemeye çalışırken Balkan devletleri Osmanlı’ya harb ilan etti. Libya’da gösterdiği başarılar ile Yarbay rütbesine terfi eden Enver Bey, Çatalca yakınlarında konuşlanan Onuncu Kolordu’nun kurmay başkanı olarak göreve başladı.[27]

En basit tabirle bir felakete dönüşen Balkan Harbi, Bulgar ordusunun Çatalca’ya kadar gelmesine sebep oldu. Balkanlar’ın kaybı ihtimali bile dönemin insanlarını dehşete sürüklemiş olmalı. Özellikle Enver Paşa gibi gençliğini geçirdiği, dağlarında eşkıya kovaladığı ve sokaklarında haykırılan ismini işittiği bu bölgenin kaybı büyük bir buhrana sebep olacaktı. Öte yandan Balkanlar Osmanlı’nın anavatan olarak gördüğü bölgeydi. Balkanların kaybı demek “Osmanlıcılık” siyasetinin de çökmesi demekti.

Bu sırada İstanbul’da çok kritik bir gelişme yaşandı. Bab-ı Ali’nin yönetiminden memnun olmayan ve sorumlu tutan İttihatçılar, Enver önderliğinde Sadaret Makamı’nı bastı ve Sadrazam Kamil Paşa’yı istifaya zorlayıp yerine Mahmud Şevket Paşa’yı getirdi. İlginç olan; bu baskın gizli bir operasyon gibi yürütülmemişti. Öncesinde Sultan Reşad’a haber verildiği için Padişah istese hükümeti uyarabilirdi. Ancak bu önlemi gerekli görmeyen Sultan, baskın sonrası “Elhamdülillah, memleket kurtuldu.” diyecekti. [28]

Her ne kadar büyük umutlarla getirilmiş olsa bile Mahmud Şevket Paşa istenilen etkiyi sağlayamadı. Enver Paşa’nın da mektuplarında[29] gördüğümüz üzere İttihatçılar Mahmud Şevket Paşa’dan memnun değildi. Enver, Mahmud Şevket Paşa hakkında “ödlek” ifadesini kullanıyordu.[30] Sadrazamlığının 4. ayının 19. gününde Mahmud Şevket Paşa suikastle hayatını kaybetti. Her ne kadar suikastçiler yargılanıp idam edilse de bu suikast hiçbir zaman aydınlatılamadı ve her zaman şüpheyle bakıldı. Artık iktidar kayıtsız şartsız İttihatçıların elindeydi.

tesad tarih masası enver paşa
Görsel 6: Enver Paşa ve Mahmut Şevket Paşa

İttihatçıların en parlak ismi Enver Bey’di ancak hala daha bir yarbaydı. Hızlı bir şekilde önce albaylığa ardından mirlivalığa (tuğgeneral) getirildi. Ardından Harbiye Nazırı ve genelkurmay başkanı oldu. Tüm bunlar olduğunda henüz 33 yaşında ancak saray damadı, Harbiye Nazırı, Başkumandan Vekili ve genelkurmay başkanı Enver Paşa’ydı artık.[31]

Bu hızlı terfi süreci elbette siyasi iradenin baskısıyla olmuştu. Ama, Enver zaten 26 yaşında binbaşı olmuş ve İttihad ve Terakki’nin en parlak ismiydi. Bu şanının en büyük kaynağı kuşkusuz “Hürriyet Kahramanı” ünvanıydı. Ayrıca Enver 22 Temmuz 1913’te Bulgar birliklerinin çekilmesinin ardından Edirne’ye girmiş ve “Edirne Fatihi” ünvanını da almıştı. Artık devletin en güçlü kişisiydi.

Enver Paşa gücü ele aldıktan sonra ordu içerisinde önemli reformlara başladı. Daha önce de değindiğimiz gibi Berlin’de görev yaptığı günlerde devamlı gözlemler yapmış ve bu günleri planlamıştı. Balkan Savaşları’nda perişan olan ordu da çok geniş kapsamlı bir tasfiye girişimine başladı. Sultan Hamid döneminde önemli görevlere gelmiş “alaylı” diye bilinen modern eğitim almamış ve yaşı ilerlemiş paşaların rütbelerini geri alıp emekliliğe ayırdı. Yerlerine askeri okullarda yetişmiş genç subayları atadı. Genel kanının aksine Enver Paşa askerin politikaya karışmasına karşıydı. Bu konuda önemli tedbirler alıp orduyu sadece savaşmaları için motive etti. Tüm bu reformlar ile Balkan felaketi sonrası oluşan karamsar hava dağılmış ve tüm imparatorluğa bir umut hakim olmuştu. İlerleyen yıllarda ordu içerisinde iletişimi düzeltmek için mevcut Osmanlı alfabesine sesli harfleri ekleyerek, Enveriye denen yazının kullanımını zorunlu hale getirmişti. Bu kullanım kısa süreli olsa da Enver Paşa’nın reformcu kimliğini göstermiş ve ileride Harf İnkılabı’na  bir temel oluşturmuştu.

Başkumandan Vekili Enver Paşa tüm ordunun başındaki tek isimdi. Ve bu gücü aynı zamanda siyasi arenada da kendisine önemli bir etki alanı yaratıyordu. Balkan Savaşları sonrası yeni bir savaşın yakın olduğu herkesin malumuydu ve yukarıda bahsettiğimiz umut sebebiyle siyasi kadroda bu yönde bir arzu mevcuttu. Ve Osmanlı, kendi gücünün veya güçsüzlüğünün gayet farkındaydı. Güçlü bir ittifak bulmadan savaşa girmek ölüm demekti. Bu noktada genel kanı Enver Paşa ve İttihatçı kadrolarda bir Alman hayranlığı olduğu ve bu sebeple Almanlarla hatalı bir ittifak yapıldığı yönündedir. Oysa bugün biliyoruz ki başta Cemal Paşa olmak üzere bazı İttihatçılar Alman ittifakına karşı çıkmışlardı. Cemal Paşa Fransızları istiyor, Maliye Nazırı Cavid Bey ise İngilizlerden yana fikir belirtiyordu.[32]

Genelde bu ittifak Enver Paşa’nın “Alman hayranlığı” ile özdeşleştirilir. Enver Paşa’nın Alman ordusuna karşı geçmişten gelen bir beğenisinin olduğu aşikardır ancak bu halihazırda mevcut olan bir politikanın sonucudur. Sultan Hamid döneminden beri Türkiye’ye Alman uzmanlar çağırılmış, birçok askeri personel ve öğretmen hizmet etmeye başlamıştı. Ayrıca 19. yüzyılın sonunda Avrupa siyasetinde baş gösteren geçişken ittifaklar sonucu Osmanlı’nın uzun zamandır Rus tehdidine karşı güvendiği İngilizler desteğini çekmeye başlamıştı. Böylece Almanya en büyük  ittifak adayı haline gelmişti.

Almanya cephesinde ise çok büyük muhalefet mevcuttu. Özellikle İstanbul büyükelçisi von Wangenheim’in başını çektiği bir grup bu ittifaka karşıydı. Ancak, Kayzer Wilhelm kişisel olarak olaya el atıp bu ittifaka onay verdi. Buradaki en büyük etken kuşkusuz Kayzer’in Hilafet makamını bir güç olarak görmesi ve diğer Müslüman milletlerin desteğini sağlayacağını ummasıydı. Bir diğer etken ise; daha önce bahsettiğimiz, Enver Paşa’nın Almanya’da mevcut olan popüleritesiydi. Örneğin; Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da “Enver Bey” markalı sigaralar üretilmiş, Potsdam’da bir köprüye ismi verilmiş hatta Almanya’dan kalkan trenlere lokasyon olarak “Enverland” yazılmıştır.[33]

Bütün bu etkenlerin ardından, 2 Ağustos’ta İttifak Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma değil kamuoyuna, İttihad ve Terakki Merkez-i Umumi’sine bile tam olarak duyurulmamıştı. O dönemde devletin yönetimi kati suretle Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa ile Dahiliye Nazırı Talat Bey’in ellerindeydi.

Bu İttifak Anlaşması’nın fiiliyete dökülmesi ise 11 Ağustos’tan sonra gerçekleşecekti. O tarihte Enver Paşa’nın bilgisi dahilinde boğazlardan geçip Karadeniz’e giren Goeben ve Breslau zırhlıları Osmanlı’nın tarafsızlığını bozmuştu. Yavuz ve Midilli ismini alan gemiler 29 Ekim’de Rus limanlarını bombalayınca 1 Kasım’da Rusya, 2 Kasım’da Sırbistan ve 5 Kasım’da Fransa ile İngiltere Osmanlı’ya harb ilan etti.[34]

Osmanlı için yorucu ve yıpratıcı olacak olan savaş süreci başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı üzerine yazılacak çok şey olmakla birlikte Enver Paşa özelinde devam etmeye çalışacağız.

Öncelikle değinilmesi gereken noktalardan birisi savaş sırasında Enver Paşa ile Alman genelkurmayı arasındaki ilişkidir. Daha önce bahsettiğimiz üzere bu iki güç arasında karşılıklı ilgi ve alaka mevcuttu. Ancak, Enver Paşa Almanların umduğu konfor alanını verebilecek bir karaktere sahip değildi. Enver, rütbesinin de getirdiği kuvvetle, Alman genelkurmayından gelen bir çok emre karşı çıkıyor ve uzun tartışmalara sebep oluyordu.[35] Bir diğer örnek ise; Osmanlı ordusunda görev yapan Liman von Sanders Paşa’nın Enver Paşa’dan haz etmediği hatta Alman istihbaratına olumsuz raporlar verdiği blinmektedir.[36] Yine de Alman subayların Enver Paşa hakkında genel kanı olumlu düzeydedir. Harbiye’den hocası Colmar von der Goltz hakkında “nadir bulunan şahıslardan birisi” tespitinde bulunmuştur.[37] Aynı şekilde; Osmanlı ordusunda görev yapan Kress von Kressenstein, Enver Paşa’nın büyük yeteneğine, hızlı zekasına, irade kuvvetine ve karar verme gücüne değinmiştir.[38]

Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan bir diğer mühim gelişme ise Alman ordusu ile yaşanan sürtüşmedir. Esasında tek başına bir yazı konusu olabilecek bu hadisenin temel sebebi Bakü petrollerinin kontrolüydü. Dünyadaki ilk petrol kuyusunun açıldığı Bakü’nün petrol bakımından zenginliği herkes tarafından bilinen bir durumdu. Bu petrol yataklarına göz diken Almanya’nın karşısına beklenmeyen bir engel çıktı. Enver Paşa kardeşi Nuri Paşa’yı yeni kurduğu ordunun başına atayıp Kafkasya üzerinden Azerbaycan’a yolladı. 14 Eylül günü Bakü’ye giren Nuri Paşa 1918 yılında devletin savaş öncesi sınırlarının dahi ilerisine geçmişti. Bu durum Alman genelkurmayı ile Enver Paşa’nın arasını açtı ve karşılıklı tehditler gönderilmesine kadar ilerledi. Bu gerginlik 10 Haziran 1918’de silahlı çatışmaya dönüştü ve müttefik askerler birbirlerine ateş etmeye başladı. Ancak Nuri Paşa’nın Azerbaycan’daki faaliyetleri İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesi ile son buldu.[39]

Değinilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise kuşkusuz Sarıkamış Harekatı’dır. Elbette bu konuya dair yazılmış birçok detaylı kitap ve analiz mevcuttur. Ancak bizim konumuzla ilişkisi düzeyinde detaylandırmak durumundayız. Esasında, harekat son derece basit bir plana sahipti. Sarıkamış’ı Ruslardan geri almak ve Kafkasya’ya ilerleyip Rus ordusunu zor durumda bırakmak amaçlanmıştı. Plan aşamasında Enver Paşa’ya muhalefet eden isimlerin başında askeri okuldan hocası olan Hasan İzzet Paşa vardı. Enver, çok meşhur olan “Eğer hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim.” sözünü bu olay üzerine söylemektedir. Bir diğer karşı çıkan isim ise Üçüncü Ordu Kumandanı Hafız Hakkı Paşa’dır ve Enver ile ikisi başarısızlık yüzünden birbirlerini suçlamışlardır. Bu konu üzerinde çok tartışılsa da kimin suçlu olduğu kesinleştirilmediği gibi şehit sayısı konusunda da bir çok spekülasyon mevcuttur. Ancak kesin olarak söylenebilir ki Sarıkamış Enver Paşa üzerinde büyük bir buhrana sebebiyet vermiştir. Hayatında ilk defa başarısızlıkla yüzleşen Paşa bunu kolay kolay sindirememiş, Sarıkamış Harekatı’nın sonucunu savaş sonuna kadar İstanbul basınında sansürlemiştir.[40] Özellikle Naciye Sultan’a yazdığı mektuplarda ömrünün sonuna kadar sürecek olan  karamsar havanın Sarıkamış sonrası başladığını görebiliyoruz.

Sürgünde Bir Paşa

Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan başarısızlığın faturası doğal olarak İttihatçı kadrolara kesildi. Ülkede barınamayacaklarını fark eden İttihatçı liderler bir Alman torpidosuna binip Kırım’a doğru yola çıktılar. Esas plan, isimlerini değiştirip Berlin’e gitmek üzereydi ancak Enver buna uymadı. Arkadaşlarından ayrılıp Kafkasya’ya geçmeye karar verdi. Ancak kiraladığı tekne Karadeniz’de fırtınaya tutulunca yarı ölü vaziyette kıyıya vurdu ve köylülerin tedavisiyle hayatta kaldı. Bu kazanın ardından Berlin’e geçen Paşa bir yandan ailesini özlüyor diğer yandan yılların getirdiği alışkanlıkla boş duramıyordu. Berlin günlerini siyasi faaliyetler yürüterek ve İttihatçıları yeniden örgütlemeye çalışarak geçiriyordu. O günlerde işgal altındaki ülkelerinde ise “hain” ilan edilmişlerdi ve Almanya’dan iadeleri isteniyordu. Enver Paşa ve diğer isimler ise muhtemelen bir gün geri döneceklerini düşünüyorlardı ve ona yönelik hazırlıklar yapıyorlardı. İlk başlarda İngilizlerle temasa geçmeye çalıştılar ancak buradan bir sonuç elde edemediler çünkü henüz harbin hatıraları akıllardaydı ve İttihatçıların savaş suçlusu olarak yargılanmaları muhtemeldi. Enver Paşa o günlerde şansını Rusya’dan yana kullandı. Zira, Rusya’da yeni bir devrim olmuş ve kurulan Sosyalist rejim bilinmezlikleriyle devrik isimlerin ilgisini çekiyordu.

Bu sebeplerle Berlin’de durmak istemeyen Enver Paşa Moskova’ya gitmeye karar verdi. Yolculuk için bir uçak ayarladı ancak bu uçak yolculuğu talihsizliklerden dolayı asla başarıyla tamamlanmadı. İlk iki uçuş denemesinde yere çakılan uçak, üçüncü denemede ise Litvanya’da tutuklandılar. Buradaki kısa hapis hayatından sonra Berlin’e geri dönen Enver Paşa yeniden Rusya’ya geçmenin planlarını kurmaya başladı.

Enver Paşa’nın Doğu’ya geçme konusundaki ısrarının iki temel sebebi vardır. Bunlardan belki de en önemlisi güvenlik endişesidir Çünkü, Enver ve diğer liderler sürgünde iken Ermenilerin yoğun tehdidi altındaydılar. “Nemesis” adlı Ermeni suikast timlerinin peşlerine düştüğüne dair istihbaratlar hem Alman yetkililerin hem de kendilerinin malumuydu. İleride Talat Bey ve Cemal Paşa’nın ölümüne sebep olacak bu terörist hareket o dönemde kendileri tarafından çok ciddiye alınmıyor hatta İttihatçılar özel mektuplarında gerçek isimlerini ve adreslerini gizleme gereği duymuyorlardı. Ancak bu tehlike Enver Paşa için göz önünde bulundurulması gereken bir durumdu. Çünkü, Naciye Sultan ve çocukları henüz işgal altındaki İstanbul’daydılar ve Enver Paşa onları yanına almak arzusundaydı. Naciye Sultan mektuplarında “burası senin bıraktığın şehir değil” diyerek tasvir ettiği İstanbul’dan şikayet ediyor, maddi sıkıntılarından dert yanıyor ve mevcut padişah Sultan Vahdettin hakkında “hayin herif” ifadesini kullanıyordu. Kuşkusuz Enver’in ailesini yanına getirmesi ancak bunun için kendi güvenliğini sağlaması gerekiyordu.

İkinci temel sebep ise kişisel idealleriydi. Bu noktada doğru bilinen bir yanlış ise Enver Paşa’nın Orta Asya’daki Türki milletlerden bir Turan Devleti kurma arzusunda olduğudur. Enver Paşa’nın hiç bir mektubunda “Turan” ifadesi geçmediği gibi sayısız defa İslam Devleti’nden bahsetmiştir. Açıktır ki, Enver Paşa’nın esas gayesi bölgedeki Müslüman halkları örgütleyip bir İslam sancağı altında birleştirmektir. Ardından da başladığı işi bitirecek yani İngiliz emperyalizmini ortadan kaldıracaktı. İleride göreceğimiz üzere bu amaçla Afgan liderlerle de iletişime geçecek ve onları da kendi ülküsüne davet edecektir. Gençliğinden beri dindarlığıyla bilinen ve halk nezdinde bu yönüyle sempati toplayan Enver, Türkistan’da geçirdiği yıllarda da İslami değerler üzerinden bir propaganda faaliyeti yürütecekti. Bu ideallerinin en net ifadesi yine Naciye Sultan’a yazdığı kendi mektuplarında dile getirilmiştir; “Bir İslam imparatorluğu kuracağım ve o imparatorluğu senin ayaklarının altına sereceğim Naciyem.”

İşte bu sebeplerden ötürü Rusya’ya geçmesinin şart olduğunu düşünüyor ve Berlin’de kendisini işlevsiz görüyordu. Dördüncü denemesinde ise uçağın yakıtı bittiği için Riga’ya zorunlu iniş yapmış ve burada Bolşevik zannedildiği için 6 ay hapiste kalmıştı. Berlin’e tekrar dönen Enver Paşa bu sefer ailesinin onu beklediğini görür. İtalyan bir dostunun yardımıyla işgal altındaki İstanbul’dan çıkan Naciye Sultan ve ailesi Roma üzerinden Berlin’e gitmişlerdi. Burada ailesiyle birlikte birkaç hafta geçirdikten sonra yeniden Moskova’ya gitmeye karar verdi. Kuşkusuz bu ayrılık ikisi için de çok zor olmuştu ama Enver Paşa kolay kolay verdiği kararlardan vazgeçebilecek birisi değildi. Kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse; “Bir şeyden şüphe edilirse, o şey çoktan kaybedilmiştir.” diyecek kadar kararlı bir kişiydi.[41]

Sonunda Moskova’ya gitmeyi başarabilen Enver Paşa hemen siyasi faaliyetlere başladı. Özellikle Orta Asya’da kuracağı İslam Devleti’nin, İngiltere’nin Hindistan ve Müslüman sömürgelerdeki otoritesini kıracağını düşünüyor ve Sovyetler’in desteğini alabileceğini düşünüyordu. Bir diğer ümidi ise dağılmış olan İttihad ve Terakki’yi yeniden diriltmek üzereydi. Bu sebeplerle,  15 Ağustos 1920 tarihinde Bakü’deki Şark Milletleri Kurultayı’na katıldı. Bu kurultayda kürsüde konuşma yapmak istedi ancak bu kabul edilmedi ve sadece hazırladığı metin başkaları tarafından okundu. Bu olaydan anlıyoruz ki Enver Paşa, sürgünde ve resmi bir sıfatı olmamasına rağmen Bolşevikler tarafından muhattap alınan bir liderdi.  Ancak, anlıyoruz ki Enver Bakü’deki tecrübelerinden çok da memnun ayrılmadı; Azerbaycan Hükümeti’nin kendisine beklediği ilgiyi göstermediğinden şikayetçiydi.

Bu hayal kırıklığı ile tekrardan ailesinin yanına dönen Enver Paşa, Berlin ve Viyana’da geçirdiği günlerde bile yoğun bir çalışma yürüttü. Devamlı diğer İttihadçılarla mektuplaşıyor ve bir kongre düzenlemek için uğraşıyordu. Bu çaba, 5 Ekim 1921’de Batum’da sonuç verdi. Toplanan kongreye toplamda 5 kişi ile toplandı. Bir İttihadçı geleneği olarak hemen Merkez-i Umumiye ve tüzük kabul edildi ve faaliyetlere hemen başlandı. Anadolu’ya haber yollanması üzerine Ankara ile aralarındaki açıklık daha da arttı. Bu siyasi çabaların sonuç vermesi için 1920 yılında Lenin ve Çiçerin gibi liderle görüşen Enver Paşa bir türlü elle tutulur bir sonuç alamıyordu.[42] Çünkü Sovyetler yeni kurulan Türk hükümeti ile gelişen ilişkilerini bozmak istemiyordu. Ayrıca siyasal istikrarını sağlamaya başlayan Sovyetler için Enver Paşa’nın hedefleri artık kendi politikalarıyla çatışmaya başlamıştı. Muhtemeldir ki en başta Bolşevik liderler Enver Paşa’yı Türkiye için bir alternatif olarak düşünüyorlardı ancak Anadolu’dan gelen zafer haberleri ve Ankara hükümetinin olumlu yaklaşımı bu planı geçersiz kılmıştı.

Bu durum karşısında Enver Paşa kendisinden beklenebileceği üzere sorumluluğu alıp Orta Asya’ya doğru yola çıktı. Dönemin Türkistan’ına baktığımızda ise Buhara, Hive ve Kokand Hanlıkları gibi geniş coğrafyalarda etkin ancak siyasi birlik ve modern asker teknolojiden uzak siyasi yapılar mevcuttu. Buhara’ya giden Enver Paşa’nın bölge halklarını İslam birliği altında toplayıp hem İngiliz hem Sovyet baskısına karşı ayaklandırma hedefi vardı.

Bu arzuyla giriştiği hareketin artık kendisi için son çare olduğunun farkındaydı. Yol arkadaşları suikastlerle can vermiş, Anadolu’ya geçme umudu kalmamış, canlandırmaya çalıştığı partisi ilgi görmemiş ve yıllarını harcadığı Rusya kendisinden umudu kesmişti. Aynı zamanda, kendi ideallerine ortak gördüğü Cemal Paşa’nın Afganistan’da istediklerini yapamamış ve Enver’e yolladığı mektuplarda artık vazgeçtiğini söylüyordu. Enver Paşa gibi inatçı ve idealist bir liderin içine düştüğü buhrandan tek çıkış noktası başarıya ulaşmasıydı. Bu buhran Enver Paşa’yı bambaşka bir karaktere bürümüştü. Artık daha umutsuz ve çaresiz duran Enver Paşa çok sevdiği karısından da uzak kalmanın getirdiği bunalım ile kendisinden beklenmeyecek zayıflıklar göstermeye başlamıştı. Bu bunalımın en büyük kanıtı, daha önce de değindiğimiz, Naciye Sultan’a yazdığı kıskançlık dolu mektuplardı. Özellikle kardeşi Kamil Bey’in evlerine çok sık girmesinden duyduğu rahatsızlığı belirttiği mektubun ilerleyen satırlarında defalarca özür dilediğine şahit oluyoruz. Bu duygusal git geller yıkılmış psikolojisini kanıtlasa da Enver Paşa’nın şehadetinin ardından Naciye Sultan ile Kamil Bey’in evlendiği gerçeğini de göz önünde bulundurmamız gerekir.[43]

Bu zayıf psikolojisi ile Orta Asya’daki Hanlar tarafından defalarca vaatlerle ve hediyelerle oyalanan Enver Paşa gerçeği göremiyor ve umutlarını koruyordu. Yine de İttihatçılığın getirdiği tecrübe ile kısa sürede insanları örgütleyen ve kendisine bir ordu kuran Paşa, bölgede ilerlemeye başlayan Sovyet güçlerine karşı silahlı mücadeleye girdi. Yoğun çatışmalar ve karşılıklı kazanılan/kaybedilen muharebeler ile geçen süreç 4 Ağustos 1922’de sona erecekti.

tesad tarih masası enver paşa
Görsel 7: Enver Paşa Buhara’da

Bir nevi liderliğine geçtiği Basmacı hareketi müspet bir ivme kazanmıştı. Özellikle eğitimsizlikten ve cehaletten dert yanan Enver Paşa kısa sürede temel askeri eğitimi vermiş ve Rus güçlerini zorlamaya başlamıştı. Artık çevre Hanlıklardan da asker ve silah desteği almaya başlayan Enver Paşa’da umudunu arttırmaya başlamıştı. Çevresinde toplanan Basmacı’lara bir değeri olmayan ünvanlar ve rütbeler dağıtmaya başlayan Paşa kendisini geleceğin Sultan’ı olarak konumlandırmıştı.  Artık mühürlerinde “Damad-ı Halife-i Müslimin, Emir-i Leşker-i İslam, Seyyid Enver”  yani “Müslümanların halifesinin damadı, İslam askerlerinin emiri, Hz.Muhammed’in soyundan gelen Enver” ünvanını kullanmaya başlamıştı.[44] Belki de Enver Paşa İstanbul’dan ayrıldığı günden beri en mutlu günlerini yaşıyordu. Artık bir nevi rehavete kapılan Enver Paşa çok kritik bir hata yaptı; çete savaşı için ideal olan Basmacılarla cephe savaşına girişti. Oysaki gençliğini dağlarda geçiren Enver Paşa da en doğru taktiğin o olduğunun farkındadır ancak muhtemelen etrafındakilerin de yükselttiği yersiz özgüvenle kendisini ve ordusunu olduğundan daha büyük görmeye başlamıştı. Bu hatanın ardından takviye kuvvetlerle güçlenen Ruslara karşı devamlı geri çekilmeye başladı. Birkaç hafta önce kendisine kaftanlar ve altınlar yollayan Afgan ve Türk hanları artık mektuplarına cevap vermemeye başlamıştı. Basmacılar da Enver’in ordusundan kaçmaya ve Buhara Emiri’nin yanına dönmeye başlamışlardı.

Bu geri çekilmenin son noktası Afganistan sınırına yakın Çegan tepesinin civarıydı. Yanındaki az sayıdaki Basmacı’ya Ramazan Bayramı sebebiyle izin veren Enver Paşa dinlenmeye çekilmişti. Ancak bayramın ikinci günü başlayan sürpriz Rus saldırısına karşılık verecek kuvveti kalmamıştı. Artık sona geldiğini fark eden Enver Paşa, beyaz atını dört nala Rus mitralyözünün üzerine sürdü. 41 yıllık ömrüne sığdırdığı; sayısız çatışmalar, savaşlar, iktidar mücadeleleri, birbirinden değerli ünvanlar ve madalyaların yanı sıra hataları, kayıpları ve belki de en mühimi ömrü boyunca uzaklardan hasret ile yürüttüğü evliliği arkasından iz bıraktı. Enver Paşa’nın şehadetinden yıllar sonra 3 Ağustos 1996’da, bir Alman gemisinde terk ettiği İstanbul’a getirilen naaşı devlet töreniyle defnedildi.

Sonuç

Enver Paşa’nın Osmanlı’nın son 20 yılına damga vuran bir şahsiyet olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Macera dolu bir hayatı özetlemeye çalıştığımız bu yazıda daha çok Paşa’nın karakterinde ve hayatında iz bırakan detaylar üzerinden gitmeye çalıştık. Belki de hakkında en çok tartışılan konu olan Mustafa Kemal Paşa ile ilişkisine değinmenin yersiz olacağını düşünüyoruz zira Mustafa Kemal Paşa’nın “Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurub ihtişamıyla batmıştır; arasını tarihe bırakalım”[45] sözü bu tartışmaların tarihsel gerçeklikten koparılmaması mesajını vermektedir.

Enver Paşa kimilerine göre bir kahraman kimilerine göre inatçı ve devleti çöküşe sürükleyen bir despottur. Bu ideolojik tartışmaların değinmediği tek nokta ise bir insanın 41 yıllık ömründe yaşadığı sayısız çıkış ve düşüş, bunların oluşturduğu psikoloji ve kişiliktir.

Kaynakça

Kaynakça

Alkan, Necmettin, Şimşek, Eyyub: Savaşanların Gözüyle Türk-Alman İttifakı, Kronik Yayınları,1. Baskı, İstanbul, 2018

Aydemir, Şevket Süreya: Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Remzi Kitapevi, 4. Baskı, İstanbul, 1993

Bardakçı, Murat: Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2015

Hanioğlu, Şükrü: Kendi Mektuplarında Enver Paşa, Der Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1989

Mayatepek, Osman: Dedem Enver Paşa, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2015

Savaş, Tolga: Turan Orduları Başkomutanı Enver Paşa, Kamer Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2015

İslam Ansiklopedisi (Erişim Tarihi: 12.3.2019)https://islamansiklopedisi.org.tr/berlin-antlasmasi

Dipnotlar

[1]     Necmettin Alkan ve Eyyub Şimşek, Savaşanların Gözünden Alman İttifakı, Kronik Yayınları, İstanbul, 2018. sf. 22

[2]     https://islamansiklopedisi.org.tr/berlin-antlasmasi

[3]     Murat Bardakçı, Enver, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015. sf.74

[4]     Osman Mayatepek, Dedem Enver Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul, 2015. sf.85

[5]     Bardakçı, sf.78

[6]     Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1993 , sf. 186

[7]     Tolga Savaş, Turan Orduları Başkomutanı Enver Paşa, Kamer Yayınları, İstanbul, 2015. sf.72

[8]     Mayatepek, sf.45

[9]     Savaş, sf.67

[10]   Savaş, sf.84

[11]   Mayatepek, sf.45

[12]   Mayatepek, sf. 47

[13]   Bardakçı, sf. 90

[14]   Bardakçı, sf. 75

[15]   Bardakçı, sf. 92

[16]   Bardakçı, sf. 95

[17]   Bardakçı, sf. 95

[18]   Bardakçı, sf. 96

[19]   Savaş, sf. 13

[20]   Bardakçı, sf. 97

[21]   Savaş, sf. 16

[22]   Alkan,Şimşek, sf. 21

[23]   Bardakçı, sf. 111

[24]   Mayatepek, sf. 60

[25]   Bardakçı, sf. 113

[26]   Bardakçı, sf. 356

[27]   Bardakçı, sf. 115

[28]   Bardakçı, sf. 116

[29]   Burada bahsi geçen mektuplar Enver Paşa’nınNaciye Sultana yazdıkları değil, Enver’in Alman bir hanım arkadaşı olan Maria Sarre’ye yazdığı mektuplardır.

[30]   Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, Der Yayınları, İstanbul, 1989. sf. 228

[31]   Bardakçı, sf. 121

[32]   Bardakçı, sf.126

[33]   Alkan, Şimşek, sf. 39

[34]   Bardakçı, sf. 133

[35]   Alkan, Şimşek, sf.57

[36]   Alkan, Şimşek, sf. 25

[37]   Alkan, Şimşek, sf. 18

[38]   Alkan, Şimşek, sf. 21

[39]   Bardakçı, sf. 157

[40]   Alkan, Şimşek, sf. 54

[41]   Alkan, Şimşek, sf. 23

[42]   Mayatepek, sf. 189

[43]   Mayatepek, sf. 33

[44]   Bardakçı, sf. 344

[45]   Mayatepek, sf.14

Berkant Güven

Berkant Güven
TESAD Tarih Masası Yardımcı Direktörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir