Ana Sayfa / Yazılarımız / Ekonomi / Eğitim Politikalarıyla Emeğin Üretkenliğini Köreltiyoruz

Eğitim Politikalarıyla Emeğin Üretkenliğini Köreltiyoruz

İktisat bilimi, insanoğlunu rasyonel kararlar alabilmesi bakımından diğer tüm varlıklar karşısında ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Ne var ki rasyonaliteye sahip olma yeteneği, onun da tıpkı makineler gibi bir üretim faktörü olduğu gerçeğini değiştiremiyor. İktisat bilimi için insana verilmiş en önemli iki fonksiyon; insan tüketir ve aynı insan tüketime bahis olan mal ve hizmetin üretimini gerçekleştirir. İnsan emek üreten işçi ya da emeğe para ödeyen müteşebbis olarak iki farklı biçimde diğer üretim faktörleri ile birlikte üretime katılır. Dolayısıyla yine kendi tüketmek üzere üretime katılmasıyla diğer üretim faktörlerinden farklılaşmakla beraber en nihayetinde insanoğlu da bir üretim faktörüdür. Dolayısıyla bir üretim faktörü olan insanoğlunun üretimdeki verimliliği de iktisat biliminin önemli bir çalışma alanıdır. Onun verimliliğinde sağlanacak artıştan hangi ekonomik sınıfın daha fazla yararlanacağı üzerinden bir takım ideolojik tartışmalar yürütmek mümkün olmakla birlikte ben bu alana girmeden insanoğlunun çalışmasının yani emeğin verimliliğinde yaşanacak artışın ulusal gelir rakamlarına pozitif yansıyacağı gerçeğini hatırlatarak başlıyorum yazıma. Yüksek verim, yüksek üretim; dolayısıyla yüksek refah demektir. İnsanoğlunun üretimdeki verimliliğini artırmanın birçok yolu vardır. Okuyacağınız yazı ise, beşeri sermayeye eğitim yoluyla yapılacak yatırımların etkinliğine dair aslında çok da gökten inme gelmeyecek ufak eleştiriler getirecektir.

        “Okulun en önemli görevlerinden biri,  kalifiye eleman yetiştirme (üretim görevi de denilmektedir) görevidir. Okulun,  üretim alanındaki görevleri, esas anlamıyla sanayileşme devriminden sonra ortaya çıkmış; eğitim bilimi alanında ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra incelenmeye başlanmıştır. Özellikle Anglosakson ülkelerinde eğitim sektörüne yapılan yatırımlarla ekonomik gelişme arasındaki paralellik üzerinde uzun zamandan beri durulmaktadır. Dolayısıyla; iş gücü, hammadde ve sermayenin yanı sıra eğitim de ekonomik gelişmede önemli bir faktör olarak kabul edilmiştir. Çünkü ekonomik rekabete ve uluslararası diğer rekabet alanlarına girebilmek için, ülkenin bütün yetenek rezervlerinin tam olarak değerlendirilmesi, en yüksek düzeyde eğitilmesi gerekmektedir.” (Prof. Dr. Mustafa Ergün; Eğitim Sosyolojisi)[1] Eğitim ile milli gelir-büyüme vb. makro ekonomik rakamlar arasındaki ilişkiye dair iktisatçılar tarafından ekonometrik veriler içeren kapsamlı çalışmalar 1950’li yıllarda ağırlık kazanmıştır. Bu ilişki doğrusal mı dolaylı mı, güçlü mü zayıf mı yoksa bir ilişki yok mu gibi sorular üzerinden varılan farklı sonuçlar olmakla birlikte ben bu ilişkinin varlığını, kuvvetli olduğunu ve ilişkinin gerek doğrudan gerekse de dolaylı olarak işlediğini düşünüyorum. (detaylı bilgi için bkz. Carnoy)[2] Ancak eğitime yapılacak harcamaların; ekonomik çıktı üzerinde bir verim artışına kaynaklık edebilmesi için eğitim sisteminin, ekonomik sistemin ihtiyaçları çerçevesinde doğru organize edilmesi gerekir. Eğitim organizasyonlarının iktisadi gereklilikleri ihmal ederek hazırlanması durumunda, eldeki üretim faktörlerinden birini zedelemiş oluruz. Üretim aşamasında insanoğlundan en uygun verimi alabilmek adına eğitim politikalarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yazımda başlı başına doğru eğitim sistemini tartışmayıp, mevcut eğitim organizasyonumuza iktisat temelli eleştiriler getirmek ve basit önerilerimi sunmakla yetineceğim.

          Cari eğitim sistemimiz Türk ekonomisin gerekliliklerine cevap vermiyor mu? Ben vermediği kanaatindeyim. Ve bu tezimi İşkur’un yürütmüş olduğu “iş gücü piyasası talep araştırmalarına”[3] dayandırıyorum. 2015 yılındaki araştırmalardan çıkarılan sonuca göre Türkiye’deki açık işlerin dörtte biri İstanbul’da ve bu iş yerlerinin %15’inde açık iş bulunmakta. Genel olarak işyerlerinin %25’i aradığı işçiyi bulmakta zorluk çekiyor. İşsizlik oranının % 10’un üzerinde seyrettiği bir ülkede nasıl olur da işveren çalıştıracak işçi bulmakta güçlük çeker? Eleman temininde güçlük çektiğini belirten işverenlerin %67’si, aradıkları işçide bulunmasını istedikleri mesleki nitelik ve beceri eksikliğinden dert yanıyor. Yani iş var, çalışmaya hazır işçi var ama istihdam gerçekleşmiyor çünkü işçi adayı açıkta bulunan işin gerektirdiği niteliklere sahip değil. Aranan bu nitelikler genel olarak doğuştan sahip olunacak nitelikler olmayıp, genel itibariyle eğitimle kazanılacak niteliklerdir. Dolayısıyla eğitim sistemi, ekonominin ihtiyaç duyduğu bu alanlara yönelik nitelik sahibi eleman kazandırma görevini ihmal etmiş olmalı sonucuna ulaşıyorum. Dünya Gazetesi’nde4 yayımlanmış bir habere göre de çeşitli sanayi kolları, maden endüstrileri ve gemicilik gibi bazı sektörlerde yerli nitelikli işgücü bulunamadığından işveren örgütlerinin yabancı işçiye vize verilmesi için ekonomi bakanlığına müracaat ettiğini görüyoruz. Bu sektörlerde yaşanacak sorun yıllar öncesinden tahmin edilmeli ve bu açığı kapatacak işgücünün yetiştirilmesi için gerekli eğitim organizasyonu da yıllar öncesinden hayata geçirilmeli idi. Ancak bu sorun öngörülememiştir. İşgücüne katılacak olan gençler, işgücü ihtiyacı çok daha düşük olan farklı alanlara yönelik eğitim almış ve o alanlarda işsiz kalmaya itilmişlerdir.

          Eğitim durumuna göre işgücü durumunu analiz eden TÜİK verisine[5](bkz. tablo 1)göre yükseköğretim gören nüfusun istihdam oranı %69, mesleki ve teknik lise mezunlarının istihdam oranı % 59 ve diğer lise mezunlarına ait istihdam oranı % 48 olarak belirlenmiştir. Bu rakamlar katiyen kabul edilebilir değil. Şayet yükseköğrenim görenlerin işsizlik oranı % 12’yi bulurken, iş gücüne katılım oranı da %79,5’te kalmış durumda. Yani % 20,5’i iş gücüne katılmıyor, %12’si de iş aradıkları ve çalışmaya razı oldukları halde iş bulamıyor. O halde 16 senelik eğitim niye? Bu 16 yılın mikro düzeyde aileye, makro düzeyde milli ekonomiye çıkardığı ekonomik külfet niye? Maalesef bu acı tablonun eğitim politikalarımız nedeniyle daha da acı hale geleceğini düşünüyorum. Bazılarımıza şirin gelen iki eğitim politikası bu öngörümün altyapısını oluşturuyor: 1) İmam Hatip Liselerinin(İHL) yaygınlaştırılması ve daha da yaygınlaştırılacak olması 2) Her şehre üniversite ve ihtiyaç dışı bölümler açılıyor olması. Bu iki eğitim politikası eğitim faaliyetlerinin üretken olmayan alanlara yöneldiği anlamına geliyor ki bu da tablomuzu daha acı hale getirecek olan sebep. Bu kadar İHL mezununa yetecek kadar din adamı kadrosu yok. Zaten olsa o da ekonomiye zarar olurdu. Bütün İHL mezunları din adamı olmak zorunda değil ama din adamı olmayacaksa neden daha verimli bir eğitim almasın? Yanlış anlaşılmasın; İHL mezunlarının cumhurbaşkanı, doktor, savcı olmak fırsatını kaçırmış olduğunu iddia etmiyorum ancak verimli sanayi işçileri olmak fırsatını kaçıracağı yönündeki iddiamın da çürütülebileceğine ihtimal vermiyorum. Aynı durum vasat bir üniversitede vasat bir bölüm okuyan gençlerimiz için de geçerli. Gençler sanayi işçisi olmak fırsatını tepiyorlar. Az değil tam 16 yıl boyunca eğitime harcanan para ve zaman yüksek bir maliyete sahip olmakla beraber sanayi işçisi olmak fırsatının da elden kaçırılmasına sebep oluyor. Dolayısıyla istihdam dışı kalmak suretiyle alternatif maliyeti de yüksek bir problemle karşılaşıyoruz. Elimizdeki genç insan kaynaklarını ister devlet planlamasıyla ister liberal denge mekanizmasıyla doğru alanlara aktaramadığımız gibi yanlış alanlara aktarılması adına da özel bir çaba sarf eder gibi bir halimiz var. Madem bazı sektörlerde açık iş var ve aranan nitelikte eleman bulunamıyor o halde gelecekte üretime katılacak olan pasif insan kaynağımızı yani gençlerimizi bu alanlara yönelik mesleki eğitim veren okullara yani meslek ve teknik liselere kaydırmalı ve gerek İHL’lerin gerekse de üniversitelerin sayısının ve bunlara ait kontenjanları düşürmeliyiz.

Tablo: 1

    Eğitimden beklenenler arasında, dindar nesil yetiştirilmesi yahut üniversite görmüş daha kültürlü nesil yetiştirilmesi gibi sosyo-kültürel amaçlar da göz ardı edilemez. Ancak eğitime yönelik talebin sahibi olan öğrenci ve ailelerin bu talebinin arkasındaki ilk ama ilk beklenti istihdamdır ve bu da ekonomik tabanlıdır. Bu beklenti gayet tabiidir ve milli iktisadın ihtiyaçları ile de uyumludur. Ancak bu haklı beklenti bir takım yanlış planlamalarla ziyan edilmektedir. Bunların en başında da üniversite öğrenimini yüksek refahın tek şartı olarak gören yanlış yaklaşım gelir. Eğitim Durumuna göre aylık kazanç rakamlarını veren istatistiksel veriye[6] (bkz. tablo: 2) göre sahiden de yükseköğrenim ve üstü eğitime sahip olanların gelirleri diğerlerine karşı bariz bir üstünlük sağlamaktadır. Ancak buradaki rakamlar Anadolu’nun ücra bir ilinde iktisat, edebiyat, tarih vs. okuyan üniversite öğrencisini ve ailesini aldatmamalıdır. Üniversite öğrenimi, mezun sayısına oranlandığında çok azımıza yüksek refah sunabilecek fırsatlara sahipken, geride kalan çoğumuz düşük ücretli işlerde çalışacak yahut işsizler ordusuna katılacağız. Çünkü üniversite mezunlarının emek arzı, talebini bir hayli aşmış durumda. Yapısal işsizliğimizin ardındaki sebeplerden biri de burada aranmalıdır. Devlet eliyle yaygınlaştırılan İHL ve istihdam olanaklarını haiz olmayan atıl yükseköğretim kurumlarının varlığı da yanlış olan bu yaygın inanışla benzer sonuçlar doğuracak ve beklentilerinin aksine istihdam edilemeyen diplomalılar yaratacaktır. O halde temel beklentisi istihdam olan aileler ve gençler, istihdam ve refah vaat etmeyen, üretim sektörlerinin ihtiyaçlarına cevap vermeyen çeşitli fakülte, İHL hatta ve hatta anadolu liselerinin yarattığı tehlikelere karşı bilinçlendirilmelidir.  Gelecek yıllarda emek piyasasında yarışacak olan bugünün pasif insan kaynağı olan gençler, işsizlik kaygısı gütmeyecekleri mesleki ve teknik liselere, meslek yüksekokullarına hatta örgün öğretim dışındaki mesleki eğitim olanaklarına özendirilmelidir.

       Mevcut meslek liselerinin ve meslek yüksekokullarının da verimlilikten uzak, reel sektörle iletişimi zayıf ve düşük kaliteli olmaları itibariyle ihtiyaca tam olarak karşılık veremediğini,  bu görünümüyle de itibarsızlaştıklarını kabul ediyorum. Ancak yine de kurtuluşu onlarda görüyorum zira bir takım nitel ve nicel düzenlemelerle ekonominin ihtiyaçlarına cevap verir hale getirilebileceğini umuyorum. Yalnız bu hususta her şeyi devlete yüklemek de çok optimal bir seçenek olmayacaktır. Madem özel sektörün nitelikli iş gücüne ihtiyacı var o halde nitelikli işgücü eğitimine bizzat kendi de soyunmalıdır. Zira devlet eğitime kaynak ayırarak zaten iş gücüne dışsal bir fon aktarımı sağlamış oluyor ancak yine de yeterli gelememesi normal karşılanmalıdır. Özel sektör temsilcileri de gelecekteki emek ihtiyacının nitel ve nicel tespitini yapmalı, bu ihtiyacın karşılanabilmesi adına gerekli eğitim organizasyonunun tesisinde devlet ile işbirliği içerisinde olması çok daha etkin sonuçlar doğuracaktır.

Tablo: 2

      Sonuç niyetine son bir paragraf açacak olursam; bireylerin gerek kendileri gerek çocukları adına eğitimden temel beklentisinin istihdam olanakları olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Onların bu beklentisi ancak ve ancak ekonominin bugünkü ve gelecekteki gerekliliklerinin doğru olarak tespit edilmesi ve eğitim organizasyonunun bu gereklilikler çerçevesinde dizayn edilmesi ile mümkün olacaktır. Bu gerekliliklerin ise ne İHL ne istihdam olanakları olmayan üniversite bölümleri ne de kalitesi iyice düşmüş olan anadolu liseleri ile karşılanamayacağı görülmelidir. Geleceği öngörebilen sektörel analizler yapılmalı ve nitelikli iş gücüne ihtiyacı olan sektörler seçilerek eğitim organizasyonu bu sektörlerin ihtiyacını yetiştirmeye yönelik mesleki ve teknik eğitim veren eğitim kurumları üzerine kurulmalıdır.

Kaynakça:

Carnoy, Martin; çev. Tural, Necla; Eğitim ve Ekonomi İlişkisi; Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, sayı 1, cilt 22; 1983 URL: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/511/6367.pdf

Ergün, Mustafa; Eğitim Felsefesi; Pegem Akademi Yayıncılık; 2015

http://mustafaergun.com.tr/wordpress/wp-content/uploads/2015/11/egsos.pdf

http://www.iskur.gov.tr/kurumsalbilgi/raporlar.aspx#dltop

http://www.dunya.com/ekonomi/sanayici-ithal-isci-icin-bakanliktan-vize-istiyor-haberi-1811345

5. ve 6. http://www.tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1007 (tablo 1 ve 2 de görebilirsiniz)

Uçar, Canan; MESLEKİ VE TEKNİK EĞİTİMİN DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE’DEKİ KONUMU; Eğitim ve Öğretim Araştırmaları Dergisi, Mayıs 2013 Cilt:2 Sayı:2 Makale No:28 ISSN: 2146-9199

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir