Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Siyasi Tarih / Duvardaki İlk Çatlak: Küba Füze Krizi ve Türkiye

Duvardaki İlk Çatlak: Küba Füze Krizi ve Türkiye

Giriş

44 yıllık Soğuk Savaş döneminin en gergin günleri olarak nitelendirebileceğimiz 15-28 Ekim arası,13 gün sadece Amerika ve Sovyetler için değil tüm dünya için kritik bir dönemeçti. Nükleer savaşın ve tabii yeni bir dünya savaşının eşiğine gelinen o günler artık çok geride kaldı; ancak bıraktığı etkiler ve sonuçları ise günümüz siyasetini dizayn eden temel yapı taşları olmuştur.

Ben bu yazıda sizlere literatürde “Küba Krizi” veya “Küba Füze Krizi” olarak nitelendirilen bu olayın genel bir özetini, Türkiye’nin bakış açısını ve sonuçlarını anlatmaya çalışacağım.

Soğuk Dünya

2. Dünya Savaşı sonrası hızla kutuplaşan dünyamız belkide kimsenin tahmin edemeyeceği bir yarışın merkezi haline gelmişti. Bilindiği üzere 1940’lı yılların sonundan 1990’lı yılların başına kadar süren bu döneme Soğuk Savaş ismi veriliyor ancak esasında bunu bir yarış olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. İki devletin de temel stratejisi diğerini geride bırakmak üzerine kurulmuştu. Sanattan spora, bilimden teknolojiye birçok farklı dalda süregelen bu yarışın kuşkusuz en önemli boyutu silahlanmaydı. “Manhattan Projesi” ile başlayan macerayı Hiroşima ve Nagazakiye attığı atom bombalarıyla zirvede sonlandırdığını düşünen Birleşik Devletler kısa süre sonra Rusların da nükleer silah geliştirdiğini öğrenmiş ve bu yarışın kolay kolay sonlanmayacağını farketmişti.

İki ülke özeline inmemiz gerekirse İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya’nın ana politikası “Komünizmin Dünya Egemenliği” iken Amerikalılar 1946 yılında Moskova Büyükelçisi George F. Kennan tarafından ortaya atılan komünizmi Rusya sınırları içinde tutma fikrini benimsemişlerdi.[1]

1950 yılına geldiğimizde ise Başkan Truman yeni bir Ulusal Güvenlik politikası çıkartıp NSC-68 adlı belge ile resmileştirdi. Özetlemek gerekirse bu belge ile Birleşik Devletler dış politikasını ülke sınırlarıyla kısıtlamayıp tüm dünyadaki ülke -ve Batı Bloğu- çıkarları doğrultusunda şekillendirmiş oldu. Tabiri caizse kendilerini tüm dünyanın kolluk kuvveti olarak nitelendirip asayişi bozacak olanlara gözdağı vermiş oldular.

Karşı taraf yani Sovyetler ise teoriden ziyade pratikte eyleme geçip Avrupa’da bir “Doğu Bloğu” oluşturup “Demir Perde”yi çektikten sonra ideolojilerini Çin’e ve Kore’ye ulaştırıp Amerikalıların bu eylemlerine kısa sürede cevap verdiler.

Batıda ve özellikle Amerika’da yükselen Sovyet nefreti ise Kore ve Çin’de yaşanan hezimet ile daha da artmıştı. Birleşik Devletler Başkanı Eisenhower, getirdiği yeni ulusal güvenlik politikası (New Look) ile komünizme karşı nükleer silah kullanımının bir opsiyon olduğunu ortaya koydu ve CIA tarafından gizli operasyonlar planlanmaya başlandı.

Bu noktada diplomasinin ne kadar ince bir çizgide ilerlediğini anlatabilmek için küçük bir örnek vermek gerekirse, 1955 yılında Cenevre’de Amerikan başkanı ve Sovyet lideri bir araya geldi. Bu buluşma “Podstam Konferansı”ndan beri bir ilkti. Son derece başarılı geçen zirvede Başkan Eisenhower, Ruslara karşılıklı hava sahalarını açmayı önerdi  ve doğal olarak Sovyet yetkililer bunu hemen reddettiler. Ancak usta siyasetçi bu teklifi ile Batı kamuoyunda özgürlükçü bir izlenim bırakarak popülaritesini arttırdı. Ve bir yıl sonra CIA’e U2 casus uçaklarını Rusya semalarında uçurma emri verdi. Bu uçaklardan bir tanesi 1 Mayıs 1960’da Sovyetler tarafından düşürülünce Amerika sorumluluk almayı hemen reddetti. Ancak Sovyet yetkililer Amerikan pilotu medya önüne çıkartınca bu olay Amerikalılar için büyük bir utanç olarak görüldü. Bu örnek itibariyle görüyoruz ki Amerika-Sovyet ilişkileri Soğuk Savaş dönemince adeta bir satranç müsabakası gibi geçiyordu ve esas savaş, diplomasi ve propoganda alanlarında veriliyordu.

Eisenhower’ın yeni ulusal güvenlik politikası ile emrini verdiği CIA operasyonlarının ilk başarısı 1953 yılında İran’da kazandı. Şah’ı desteklemek için mevcut Başbakan Musaddık, CIA operasyonu ile devrilmişti. Bu yeni gücünün farkına varan Amerika 1954 yılında Guatemala’da benzer bir operasyon ile Arbenz’i devirip gözünü daha büyük bir hedefe dikmişti.

Bu hedef Amerika’nın burnunun dibinde komünist bir rejim yöneten Fidel Castro’ydu. Daha önce bahsettiğim gibi Amerika, Çin ve Kore gibi Sovyetler’e coğrafi olarak yakın bölgeleri kömünist rejime teslim etmişti ancak Küba, Amerika için çok daha ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Bizler için sınır güvenliği kavramı gayet anlaşılabilir bir durum zira bulunduğumuz coğrafyada tarih boyunca sınırlar değişmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri ise tarihinde hiç işgale uğramadığı için sıradan bir Amerikan vatandaşının evine bu kadar yakın bir komünist tehdit olması onlarda büyük bir korku yaratmıştı.

Bütün bu şartlar altında göreve gelen genç başkan Kennedy hali hazırda mevcut olan Küba operasyonunu hızlıca onayladı. CIA tarafından hazırlanan bu plana göre Guatemala’da Amerikalılar tarafından eğitilip silahlandırılan Castro karşıtı Kübalılar, darbe yapıp yönetimi ele geçirecek, Amerikan yanlısı bir hükumet kuracaktı. “Domuzlar Körfezi  Çıkarması” diye bilinen bu operasyon Amerika’nın tartışmasız yenilgisiyle sonuçlanınca Küba Sorunu daha büyük bir mesele haline geldi.

 Küba'daki füzelerin etki alanı haritası

U2’ler Küba Üzerinde

 Bütün bu buhran dolu günlerin ardından, Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde buz gibi bir hava yaşatan 13 günlük bir süreç başladı. 15 Ekim 1962 günü Küba üzerinde casusluk görevi yürüten Amerikan U2 casus uçakları, Küba topraklarında alışılmamış bir görüntü yakaladı. Bunlar açıkça konuşlandırılmış Sovyet füzeleriydi ve ilginç olan Amerika’nın burnunun dibinde böyle bir operasyon başarıyla yürütülmesiydi.

Ex-Comm Toplantıları Başlıyor

Ertesi gün Başkan Kennedy en güvenilir danışmanlarından oluşturduğu Ex-Comm adlı bir ekip ile ilk toplantısını gerçekleştirdi. Bu toplantılar krizin sonuna kadar sürecek ve bütün kararlar burada alınacaktı.

İlk olarak CIA yetkilileri füzelerin uzun menzilli Sovyet füzeleri olduğunu onayladı. Yani Sovyetler artık Washington’a kadar füze yollayabilecek güce ulaşmıştı. Daha önce de bahsettiğim gibi Amerikalılar tarihlerinde ilk defa bu derece önemli bir güvenlik sorunuyla karşı karşıyaydılar.Başkan artık sadece kendi siyasi kariyerini değil ülkesinin bekasını ilgilendiren kararları almak için de saatlerle yarışmaya başlıyordu.

Durumun anlaşılmasından sonra Ex-Comm üyeleri çeşitli eylem planları önerdiler. Öncelikle kesin çözüm olarak Küba’ya hava saldırısı ve ardından adanın işgal edilmesi önerildi lakin bu plan kabul edilemeyecek bir risk taşıyordu.Hesaplamalara göre Sovyetlerin Küba’dan Washington’u vurması yaklaşık 45 dakika alabilirdi yani en ufak bir hatada geri dönülemez kayıplar verilebilirdi. İkinci opsiyon olarak müzakere ile sorunun çözümü dile getirildi, Amerikalı yetkililer Sovyetlerin bu durumda avantajlı olduğunu kabul edip müzakere masasına oturdukları an zararlı kalkmalarının kesin olduğu kanısına vardılar. Son seçenek olarak Küba’nın donanma tarafından bloke edilmesi yani bir abluka başlatılması fikri ortaya atılmıştı. Çünkü mevcut füzelerin savaş başlıkları olmadığı için Sovyetlerin bunları mutlaka göndermesi gerekecekti. Eğer bu engellenebilirse Birleşik Devletler’in, Sovyetler ile eli daha güçlü bir vaziyette müzakere edebileceğine inanan John F. Kennedy daha önce yaptığı hatayı tekrarlamadı ve abluka planını onayladı.

Küba Abluka Altında

Savaşın ayak sesleri

Küba’ya abluka 21 Ekim’de başladı. Bu abluka hiç kuşkusuz iki taraf için de krizin önemini ortaya koyan bir hamleydi. Amerikalılar istedikleri sertlikte fakat aynı zamanda istenmeyen sonuçlar doğurmayacak bir çözüm yolu bulduklarına inanıyorlardı. Öte yandan Sovyetler bu durumu bir savaş sebebi olarak değerlendirebileceğini belirtmişti zira uluslararası sularda böyle bir ablukanın savaş durumu doğuracağını düşünüyorlardı. Buna güvenerek insani yardım ve ticaret gemisi gibi kamuflajlar ile daha çok askeri techizat yollamaya devam ettiler. Savaşın ayak sesleri iki ülkeden de fazlasıyla hissedilmeye başlanmıştı.

Kennedy Ekranlarda

Başkan Kennedy krizin bu noktasında belki de en önemli hamlesini yaptı ve muhtemelen tarihin akışını değiştirdi.

John F. Kennedy zaten seçim kampanyası süresince (1960 Başkanlık Seçimi) bir medya figürü olarak kendisini öne çıkarmıştı. Özellikle televizyonda yayınlanan tartışmalarda rakibi Nixon’a dillere destan bir üstünlük kurmuş ve belki de tarihte ilk defa televizyonu bir aktif güç olarak kullanan siyasetçi olmuştu. Belli ki bu medya gücünü unutmayan Kennedy, 22 Ekim günü tüm vatandaşlarına televizyondan seslendi. Naklen yayınlanan konuşmasında Amerikan siyasi tarihinde alışkın olmadığımız şekilde, olayı tüm çıplaklığıyla halka aktardı. Ülkenin güneydoğu kısmının Sovyet tehditi altında olduğunu tüm dünyaya duyurmuş oldu. Böylece daha önce bahsini geçirdiğimiz propaganda savaşında da dünya kamuoyunun sempatisini kazanmış oldu.

Peki Sovyetler için Küba’ya füze yerleştirmenin tek amacı Amerika’ya askeri tehdit oluşturmak mıydı ? Öncelikle Sovyetler’in Amerikan topraklarını vurması Sovyet yetkililerin göze alabileceği bir risk değildi çünkü iki ülke için de yeni bir dünya savaşı çok ağır sonuçlar doğuracaktı. Eisenhower döneminde altın çağını yaşayan Amerikan ekonomisi, Kennedy döneminde düşüşe geçmişti ve yeni bir savaş ekonomiye büyük bir yük getirecekti. Her ne kadar dönemin Sovyet ekonomisi için güvenilir kaynaklar söz konusu olmasa da bütün komünist ülkelere düzenli ekonomik yardımda bulunduklarını göz önünde bulundurursak onlar için de olası bir savaşın ekonomik zorluklarını tahmin edebiliriz.

Kruşev’in asıl amacı gündemde olan Berlin meselesinde Amerikalı mevkidaşına karşı elinde koz bulundurmaktı. Ayrıca yazımızın da ikinci kısmında detaylı olarak bahsedeceğimiz Türkiye’de konuşlandırılan Jüpiter füzelerine denk bir güç sahibi olmak istiyordu. Lakin Soğuk Savaş dönemindeki en büyük krizlerden birini doğuran bu hamle beklendiği gibi sonuç vermemişti. Kennedy bu resti kabul etmemiş, üzerine abluka başlatarak bir adım öne geçmişti. Hatta televizyonda yaptığı konuşma sonucu; Rusların, uluslararası kamuoyunda desteği ve sempatisi de azalmıştı.

Bu durumda abluka hayati öneme sahipti; eğer Ruslar ablukayı delebilirlerse Amerikalıların aktif savaştan başka planı kalmayacaktı. Bu noktada karşı karşıya gelen Rus ve Amerikan gemileri arasındaki gerginlikler dönemin şartları dolayısıyla Beyaz Saray veya Kremlin’den gelecek emirler beklemeden çözülmek durumundaydı ve gemi komutanlarına büyük sorumluluk yükleniyordu. Çünkü özellikle Sovyetler’in yavaş işleyen bürokrasisi sebebiyle emirlerin iletilmesi günler alabiliyordu.Bazı noktalarda karşı karşıya gelen gemiler yüzünden yükselen tansiyon Sovyet gemilerinin yüklerinin fotoğraflanıp geri yollanmaları ile sonuçlandı. Örneğin dönemin CIA raporlarına göre 16 kuru yük gemisi Sovyetler Birliği’ne geri gönderilmişti.[2] Sonuç olarak bugün baktığımızda ablukanın başarılı bir şekilde meyve verdiğini ve Sovyetleri zor durumda bıraktığını söylemek mümkündür.

U2 Krizi

Krizin en şiddetli günlerinin yaşandığı dönemde iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren bir olay daha yaşandı. Belki de krizin en karanlık günü olarak nitelendirebileceğimiz gün olan 27 Ekim günü Küba üzerinde görev yapan U2-F cinsi uçak karadan atılan bir füze ile düşürüldü. Uçağın pilotu aynı zamanda Küba’daki füzeleri ilk görüntüleyen pilotlardan birisi olan Rudolf Anderson’du ve olay yerinde öldü.[3] Bu olay iki tarafta da şok etkisi yarattı. Çünkü U2 için verilen “vur emri” Kremlin’den habersiz verilmişti.[4] Amerikalıları ise buna inandırmak zordu çünkü Kübalıların böyle bir operasyon için yeterli donanımlarının olmadığını iddia ediyorlardı.

Bir başka önemli olay ise yine aynı günlerde gerçekleşti. Bir başka U2 uçağı operasyon sırasında Sovyet hava sahasına girdi. Binbaşı Charles Maultsby’nin U2-A uçağı gece karanlığında son anda Sovyet jetlerinden kaçıp Alaska’ya dönmüştü.

Bu iki olay Ex-Comm üyelerini daha sert önlemler almaya itmişti. Ancak bu noktada Başkan Kennedy ve kardeşi, aynı zamanda Adalet Bakanı ve danışmanı, Robert Kennedy’nin barışçıl çabaları devreye girdi.

Taraflar Masada

Görüşmeler 27 Ekim’de Robert Kennedy ile Sovyet Elçisi Anatoly Dobry’nin arasında Washington DC’deki Sovyet Büyükelçiliği’nde başladı. İki taraf da elinin güçlü olduğunu düşünüyordu: Amerikalılar ambargodan dolayı başarılıydılar ve Sovyetlerin amborgayu delme çabaları başarısız olmuştu. Öte yandan Sovyetler’in Küba’daki askeri gücü hala önemli pazarlık unsuruydu ve Amerika’nın ambargo dışındaki harekat planlarını uygulama gibi bir kararlılığı gözükmüyordu. Bu şartlar altında başlayan pazarlıklarda Sovyet yetkililer Türkiye’de konuşlandırılan Jüpiter füzelerini gündeme getirip bir pazarlık unsuru olarak kullandılar. Bu füzeler NATO tarafından İzmir-Çiğli Hava Üssü’ne yerleştirilmiş ve Sovyetler için tehdit oluşturmaktaydılar. Görüşmelere telefonla katılan Başkan Kennedy füzelerin karşılıklı kaldırılmasını onayladı ve kriz bu şekilde savaşsız olarak neticeye erdirilmiş oldu.

Aynı gün Beyaz Saray’a ulaşan Nikita Kuruşev imzalı bir mektup aslında olayın perde arkasını teşkil ediyordu. Rus lider doğrudan Kennedy’e hitap ettiği ve samimi bir üslupla yazılan mektubunda neden Türkiye’deki füzelerin bir tehdit unsuru olduğunu açıkça anlatıp, Amerikan Başkanı’nı Jüpiter füzelerinin Küba füzeleriyle eş değerde olduğuna ikna etmeyi başarmıştı.[5]

Bu başarılı görüşmelerde iki ülkenin de payı büyüktü. Ayrıca genel bir perspektiften baktığımızda krizin son günlerinde, Soğuk Savaş döneminde az görebileceğimiz bir karşılıklı anlayış ve hoşgörüye şahit oluyoruz.

Bu ufak çaplı ancak geniş etkili kriz sonucunda nükleer savaşın ne kadar olası bir tehlike olduğunu tüm dünya yakından anlamış oldu. Yaşanan zor günlerin ardından kurulan yumuşak diyalogların sonucu Beyaz Saray ile Kremlin arasında direkt telefon hattı (hotline) kuruldu ve ikili ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. Küba ve Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasının ardından Soğuk Savaş’taki ikili yarış karşılıklı askeri mücadeleden çıkıp, özellikle Başkan Kennedy’nin ölümünden sonra, uzay ve bilim gibi alanlara kaydı.

Krize Ankaradan Bakış

Küba krizini Türkiye açısından değerlendirmeden önce Türkiye-Birleşik Devletler ilişkilerini iyi anlayabilmemiz gerekir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye, Amerika için önemli bir konuma gelmişti. Sovyetler’e en yakın Batı Bloğu ülkesi olmasının yanı sıra Amerikan ekonomisi için önemli bir pazar imkanı sunuyordu. 50’li yıllara gelindiğinde Türk hükumeti için Sovyet tehditi birincil öncelik gösteriyordu. 1957 yılında Başkan Eisenhower NATO üyesi ülkelere yeni bir proje önerdi. Bu projeye göre Amerika, Avrupa ülkelerine gerektiğinde Sovyetler’e karşı kullanılmak üzere orta menzilli füzeler yerleştirmeyi öneriyordu. Bu teklife en olumlu tepki, dönemin Menderes hükümetinden geldi, Türkler gelecek Jüpiter füzeleri ile hem Sovyet korkusunu kırmayı hem de NATO içinde etkin bir konuma gelmeyi hedefliyorlardı.[6]

Dönemin Türkiye’sinin iç siyasetine baktığımız vakit muhalefetin etkisiz olduğu Menderes hükümetini, Askeri yönetimi ve darbe sonrası kurulan koalisyonları görüyoruz. Bu sebeple Jüpiter füzelerine karşı ülkede bir muhalefet oluşmuyor ve Jüpiter füzeleri ülkenin bir numaralı ilgi odağı oluyordu.[7] Bir diğer füze sahibi olan İtalya’da uzun tartışmalar sonucu çeşitli şartlar altında kabul edilen bu proje 1959 ekiminde İzmir-Çiğli Hava Üssü’nde uygulanmak üzere onaylandı. 1962 yılında bitirilen proje, bahsettiğimiz Küba Füze Krizi’nin temel sebebiydi.

Türkiye'deki Füzeler

1962 yılının temmuz ayında Sovyetler’in Dışişleri Bakanı Andrei Gromyko’a sunulan bir KGB raporuna göre, Türkiye’ye yerleştirilen 17 Jüpiter füzesi mevcuttu. [8] Dolayısıyla Türkiye krizin en önemli parçalarından birisine sahipti.  Ancak dönemin kaynaklarını ve gazetelerini incelediğimiz zaman Türkiye’nin böyle bir arzusu olmadığını anlayabiliyoruz. Tıpkı Küba gibi güçlü bir devletin korumasını isteyen Türk hükumetleri Jüpiter füzeleri ile bunu başarmıştı. Ancak Castro’nun aksine kriz döneminde agresif bir tutumdan kaçınan İnönü Hükümeti her defasında krizin çözümü konusunda Amerika’ya güvendiklerini belirtmişlerdi.

Atom Savaşı İhtimalleri

Muhtemelen 60 Darbesi sonrası kurulan koalisyon hükümeti kendisini yeterince güçlü görmemekte ve Sovyetler’i doğrudan karşısına almak istememekteydi. Ayrıca 1950 sonrası Amerika ile ilişkilerini büyük ölçüde geliştiren Türkiye, böyle bir krizin sonunda Amerika’nın mutlak suretle kazanan taraf olacağına dair genel bir kanıya sahipti. Kriz ve müzakereler süresince Türk yetkililer defalarca Amerika’ya güvendiklerini ve kendilerinin bilgisi dışında bir karar alınamayacağını yinelediler.[9]

Krizin başından beri Türkiye’deki genel hava son derece ılımlı ve sakindi. Washington’ı yakından takip eden Türk basını hükümet yetkililerinin de desteğiyle ortak bir teze bağlı kalarak yayınlarını sürdürüyorlardı. Bu teze göre Türkiye, bu krizin bir parçası olamazdı ve doğal olarak bir yaptırımdan da etkilenemezdi. Çünkü, Küba’daki füzeler SSCB tarafından yerleştirilen saldırgan bir operasyonun sonucuydu. Oysaki İzmir’deki Jüpiter füzeleri NATO tarafından yerleştirilen defansif amaçlı bir projeydi. Sonuç olarak Türkiye’nin kendince haklı olduğu bir argümanı vardı ve bu beklenmedik krizden zarar görmeden hatta olabilecek en karlı biçimde çıkmak istiyorlardı.[10]Ancak kriz süresince Amerika’dan beklenen duyarlılık bir türlü görülemedi zira Kennedy ve Ex-Comm üyeleri öncelik olarak müttefiklerinin çıkarlarından ziyade kendi güvenliklerini gözetmişlerdi. Amerikan tarihinin en ciddi milli güvenlik tehditlerinden birinin çözümü için, değil Türkiye’nin hiçbir NATO ülkesinin görüşünü önemseyecek durumda değildiler.Sonuç olarak daha önce de bahsettiğim gibi Bobby Kennedy müzakereler sırasında Küba füzelerine karşılık olarak Jüpiter füzelerinin de kaldırılmasını Başkan’ın da onayıyla kabul etmişti. Bu görüşme sırasında Türkiye ile temasa geçilmediği gibi NATO Genel Sekreterliği’ne de gerekli bilgilendirmeler yapılmadı.

Esasında Amerika’nın bu tutumunu pek şaşırtıcı bulmamalıyız çünkü Türkiye’deki Jüpiter füzeleri 1962 yılına gelindiğinde çağdışı kalmış ve gerekli savunmayı sağlayamayacak durumdaydılar. Zaten savunma amaçlı olan bu füzeler işlevsiz bir konumdaydılar zira SSCB’nin Türkiye veya İtalya özelinde Avrupa’ya karşı bir askeri harekat içerisine girme ihtimali gün geçtikçe azalıyordu. Bu açıdan baktığımız zaman Amerika’nın esasında gayet karlı bir biçimde masadan kalktığını görüyoruz. Ancak Türkiye açısından durum farklıydı: Türk kamuoyu için o yılların en büyük korkusu Komünizm ve Sovyetler’in agresif ilerleyişiydi, Jüpiter füzeleri herkes için bir güvence kaynağıydı. Yani Türk insanı 13 gün içerisinde en güvendiği savunma silahını kaybettiğini düşünüyordu. Marshall Planı’yla gelen yardımlardan sonra koşulsuz bir güven duygusu ile Amerika’ya yaklaşan Türkiye, Küba Krizi’nin ardından ikili ilişkilere daha kuşkulu bakmaya başladı. Zaten bilindiği üzere Johnson Mektubu ile zaten azalmış olan güven duygusu tamamen ortadan kalkacaktı.

Ancak Amerika, Türk tarafının endişelerini gidermek için tıpkı Jüpiter füzeleri gibi daha modern Polaris füzelerinin tedarikinin sağlanacağını belirtti. Ayrıca dönemin birçok gazetesinde krizin ardından halkın gözünde değer kaybeden dostluk imajını tazelemek için Amerikan destekçisi yazılar yayınlanmaya başlandı.[11]

Sonuç

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en gergin günlerini yaşayan taraflar krizi barışçıl bir biçimde çözerek tüm dünyayı rahatlatmışlardı. Sürecin sonunda müzakere masasının ne kadar önemli bir saha olduğu belki de anlaşılmış oldu. Dünyanın iki kutbu, bu olaydan sonra aşırı silahlanmadan kaçınmaya başladılar ve nükleer tehdit ifadesi yavaş yavaş rafa kaldırılmaya başlandı. İki ülke 5 Ağustos 1963 tarihinde “Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Anlaşmasını”[12] imzalayarak bu olumlu gelişmeleri kağıda dökmüş oldu.

Küba Füzeleri Sökülüyor

Öte yandan krizin başlangıcında çok kritik rol oynayan Türkiye, bu konumunu muhafaza edemedi. Her ne kadar çok güvendikleri ve bağlandıkları Jüpiter füzeleri Amerika’nın tek taraflı kararıyla sökülmüş olsa da yerlerine konuşlandırılan -ve teknolojik olarak daha donanımlı olan- Polaris füzeleri Türk devletinin güvenliğini sağlamaya devam edecekti. Ancak nasıl ki Amerika ve Sovyet ilişkilerinde silahların yerini diplomasiye bıraktığını söylüyorsak aynı şekilde Türk-Amerikan ilişkilerinde artık Amerikalılardan gelecek silah yardımının bir önemi kalmamıştı. Türkiye ve Amerika arasındaki çok eskiye dayanan sağlam ilişkideki ilk çatlak bu olayla yaşanmıştı. 1980 Darbesi’ne kadar hükümetlerin tavrına göre çalkantılı giden ikili ilişkiler 1980 sonrası samimileşmiş ve Özal döneminde zirve noktasına ulaşmıştı.

KAYNAKÇA

Foreign Relations of the United States, 1961–1963, Volume VI, Kennedy-  Khrushchev Exchanges –     Office of the Historian. (n.d.). Retrieved fromhttps://history.state.gov/historicaldocuments/frus1961-63v06/d66

Garthoff, Raymond L. 1988. “The Cuban Missile Crisis: An Overview.” Foreign Policy 61-80.

George, Alice L. 2003. Awaiting Armageddon: How Americans faced the Cuban Missile Crisis. North Carolina: The University of North Carolina Press.

İzmir, Bahar. 2017. “İki Müttefik, Bir Kriz: Türk-Amerikan İlişkilerinde Jüpiter Füze Krizi.” Humanitas 177-192.

McAuliffe, Mary S. 1992. CIA Documents on the Cuban Missile Crisis 1962 . Washington,DC: Central Intelligence Agency.

Nash, Philip. 1997. The Other Missiles of October: Eisenhower, Kennedy, and the Jupiters, 1957-1963. North Carolina : The University of North Carolina Press.

Norman Polmar, John D. Gresham. 2006. DEFCON-2: Standing on the Brink of Nuclear War During the Cuban Missile Crisis. NJ: Hoboken.

Sever, Ayşegül. 1997. “Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Krizi ve Türkiye.” A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 647-660.

DİPNOTLAR

[1]https://www.britannica.com/topic/containment-foreign-policy

[2]McAuliffe,CIA Documents on the Cuban Missile Crisis 1962,s.316.

[3]George,Awaiting Armageddon:How Americans Faced the Cuban Missile Crisis,s.21.

[4]George,Awaiting Armageddon:How Americans Faced the Cuban Missile Crisis,s.35.

[5]Foreign Relations of the United States, 1961–1963, Volume VI, Kennedy-  Khrushchev Exchanges –     Office of the Historian. (n.d.). Retrieved from https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1961-63v06/d66

[6] Nash, The Other Missiles of October, s.70.

[7] Sever, Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Krizi ve Türkiye, s.656.

[8] Norman, Deffon-2: Standing on the brink of nuclear war druing the Cuban missile crissis, s.195.

[9]Sever, Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Krizi ve Türkiye, s.658.

[10] İzmir,İki Müttefik, Bir Kriz:Türk-Amerikan İlişkilerinde Jüpiter Füzeleri Krizi, s.182.

[11] İzmir,İki Müttefik, Bir Kriz:Türk-Amerikan İlişkilerinde Jüpiter Füzeleri Krizi, s.184,185.

[12]https://www.jfklibrary.org/JFK/JFK-in-History/Nuclear-Test-Ban-Treaty.aspx

Yazar Hakkında

Hüseyin B. Güven/ TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Tarih Bölümü 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir