Ana Sayfa / Röportaj / Dr. Öğr. Üyesi Gizem Bilgin ile Feminizm Üzerine
tesa röportaj feminizm

Dr. Öğr. Üyesi Gizem Bilgin ile Feminizm Üzerine

Dr. Öğr. Üyesi Gizem BİLGİN

Feminizm Üzerine

1. Gizem Bilgin  kimdir? Bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

Gizem BİLGİN,

Lisans eğitimini (2000-2004), İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde tamamlamıştır. Yüksek Lisans eğitimini (2004-2007) Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler İng. ABD tamamlamıştır. Ardından Doktorasını (2007-2013) İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ABD bölümünde tamamlamıştır. Akademik mesleğini Arş. Gör. (2006-2015), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde tamamlamıştır. Dr. Öğr. Üyesi olarak, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde devam etmektedir.

İstanbul’da doğdum. Hep siyaset ve tarih üzerine çok ilgiliydim. Kendimi liseden beri feminist olarak tanımlıyordum. Ama bu işin teorisini okumam epey uzun yıllar aldı. Biraz daha üniversitede yoğunlaştım. Özellikle lise ikiden itibaren uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, dünya tarihi üzerine ilgi duymaya başladım. Tarih ve edebiyat benim çok ilgimi çekmeye başladı. Edebiyatçı olmak istiyordum ama akademisyen oldum. Öyle olunca da edebiyatla olan bağımı hiç koparmadım. Kadınlarla olan bağımı hiç koparmadım. Bu nedenle aslında bunun bir bakıma İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Kamu Yönetimi okumama da etkisi oldu.  2000 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim. 2004’te kamu yönetiminden mezun oldum. O dönemden itibaren hakikaten feminist teori benim hayatımda ciddi bir etki yapmaya başladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aktif Kadın Hareketi’ne çok katılmadım. Zaten öğrenci hareketinin farklı farklı boyutlarda karışık olduğu bir dönemdi. Daha Siyasal’da kadın hareketi,hocalar arasında değil ama öğrenciler arasında çok yeni yeni kendini buluyordu. Ben de o yüzden biraz daha siyasete uzak kaldım o dönemde. Ama çok okumaya başladım. Özellikle  kadın filozoflar üzerine vs. ya da erken Yunan dönemi kadın felsefesi üzerine. Fakat benim kafam gittikçe  daha fazla dünya siyaseti nasıl değişiyor üzerinden dönüşmeye başladı. Dünya siyasetine, uluslararası ilişkilere çok odaklandım. Bir de insan almadığı derslere daha ilgi duyar ya, alırsınız ve tüketirsiniz. Ben hukuk alıyordum, dünya ekonomisi politikası alıyordum.  Ve dedimki “Nereden iyi bir eğitim alabilirim?”. Hem yurt dışına başvurularda bulundum İngiltere’ye vs.,o dönemde burs olanaklarını pek bilmediğim için Marmara Uluslararası İlişkiler İngilizce bölümüne girdim. Orada  bir anda aklım başka bir yere kaydı. Türk Siyasal Hayatı çok cazip geldi. Ahmet Demirel’den dersler aldım, Yüksel Taşkın’dan dersler aldım. Üçüncü dünya meselesi çok ilgimi çekmeye başladı. Gencer Özcan’dan Türk Dış Politikası dersi aldım. Gencer hocamdan Türk Dış Politikası dersi aldığım dönem onun çok etkisinde kaldım ve o dönemde Güvenlik Teorileri üzerine filan da birkaç ders verdi. Ben aklımda “Birazcık daha farklı bir noktadan güvenliğe bakılabilir mi? Eleştirel noktadan güvenliğe bakılabilir mi?” meselesinden düşünmeye başladım zaten o arada feminist teori benim ilgimi çekmeye başladı yani arkadan arkaya okuyorum. Mesela Master’da ilk ‘Muzlar, Plajlar ve Askeri Üstler (CynthaıEnloe)’ okudum. Eeee oradan hayatımın bir döneminde mutlaka çalışacağıma inanmaya başladım ama bir süre tabi, ana akım teoriler daha hakim basıyor. Ben de dedim ki, yüksek lisansta riske girmediğim bir alana doğru eğileyim. Türk Dış Politikası, iç siyaset dış politikayı nasıl etkiliyor üzerinden bir tez yazdım.

Yani o nedenle de ekonomik ve politik gelişmelerin 1970’lerde Türk Dış Politikası’na etkisi konusuyla İngilizce yazdığım bir tez yayımlandı. Doktora da ise artık tamamıyla Uluslararası İlişkilere geçeceğime karar vermiştim. O dönem aralık ayında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde kadrolar açıldı ve burada asistanlığa başladım. Ve tabiki burası benim hayatımı çok değiştirdi. Yani ciddi bir farklı ufka açılmış oldum. Siyaseti tarih nosyonuyla daha çok çalışan bir yerdi burası. Çok sayıda eleştirel teori üzerine kaynak okumaya başladım ve eleştirel teori okumaya başlayınca benim feminizm ile olan bağım bir noktada kurulmaya başladı. Çünkü yöntemsel olarak uluslararası ilişkilerde farklı bir metodolojiyi ön görüyordum ve onun üzerinden gittim. Doktorada üçüncü dünya güvenliği ve insani müdahale üzerine tezimi yazdım. O süreç içerisinde de feminist teorilerede epeyce girdim ama konumu bütünleyici olarak daha çok eleştirel güvenlik ve insan güvenliği meselesi üzerinden bakmaya başladım. O dönemlerde Pınar Bilgin ile görüşüyordum.  Pınar Bilgin, gerçekten yurt dışında teorisyen olarak tanınan tek isimlerden biri diyebilirim Türkiye’den.  “Sahaya gitmen gerek.” dedi O konuşma üzerine, sahaya gitmeye karar verdim. Kafamda hep böyle ‘nerede olabilirim’ düşüncesi vardı. O dönemde buradaki asistanlık süreci gerçekten çalışmanızı çok engelliyor yani günlük işleriniz çok yoğun oluyor. O sırada Toktamış hoca vefat etti, benim danışmanlık meselem çok uzadı ve hatta bir tez izlemeden kaldım. Öyle yarı depresif yarı zor bir dönemden sonra kendime yeniden “Bir sene tezimi yazmak için yurtdışına gideceğim.” dedim. O dönem YÖK bursları açıktı. O sene ben İtalya’da Marksist, uluslararası hukuk çalışan hocayla çalışmaya başladım. Tabi o insani müdahale çalışıyordu. Biranda o benim bütün hayatımı değiştirdi diyebilirim. Ne anlamda değiştirdi bu? Yani ben gerçekten ana metinleri okumaya başladım.

Bugün Judith Butler“Ana metinlere geri dönün.”Diyor.. Yani teorileri kendi ana metinlerinden okuyun. Ben gerçekten kapandım, altı ay oturdum Marx, Althusser, Gramsci metinleri okudum. Ve o noktada kafamda şu da uyanmaya başladı;benim feministleri gerçekten ana metinlerinden okumam lazım. Tam böyle edebi bir yanım da vardı. Simon de Beauvoir keşfettim. Henrik İbsen’ın ‘Bebek Evi’ni okudum. Edebiyatın kadına nasıl baktığını, kadın uyanışının edebiyat üzerinden nasıl yürüdüğünü Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sını okudum. Gittikçe daha fazla “Bir dakika ya dünya başka yermiş!”demeye başladım. Yani aslında gerçekten feminizm beni eleştirel teoriye eleştirel teori beni yeniden feminizme döndürdü ve ben yaptığım o pür akademiden ziyade daha insana değen, daha hayattan bir yerden disiplini okumam gerektiğini fark ettim. O nedenle kendimi hoca olarak tanımlayamıyorum.  Çünkü sınıfın hiyerarşik tarafını sevmiyorum. Hiç ona inanmıyorum. Çünkü üniversiteye girdiği zaman her öğrencinin amacı aslında bir noktada belki teoriye ulaşmak, artık bilim diyemiyorum çünkü. Belki de yaşamını daha iyi bir yere taşımak veya zenginleşmek üzerine geldiğini farkediyorum. Bunu da sadece cüzdan zenginleşmesi olarak görmüyorum. Ben burada öyle insanı çok az gördüm. Belki de bir iki tane, gerisi hakikaten kafalarında sorularla çıktılar buradan ve ben buna çok inandım. Çünkü ben de üniversiteden sorularla çıkmıştım ve ben de hiçbirinin cevabını bulamamıştım. Bugün hala birçok cevabı bulamadığımı hissediyorum. O yüzden de hep sürekli sorularla  yürütmeye çalışıyorum. Belki de uluslararası ilişkilerin felsefeye daha yakınlaştığı belki de en yakınlaştığı döneme tekrardan başlayacağını düşünüyorum-Hem siyaset teorisinin hem uluslararası ilişkilerin hem de küresel siyasetin diyelim-. 2012 Ekimi’nde ben İtalya’dan döndükten sonra doğrudan karar verdim. Ben Irak’a gideceğim. Pınar Bilgin Hoca “Saha yapmalısın.” demişti. Irak’ın, Afganistan’ın bir alternatif olacağını söylemişti ama Irak bana daha cazip geldi. Çünkü o dönemde eski arkadaşlarımdan biri sivil toplum sektörüne girmişti. Birkaç kişiyi tanıyordu, onun bağlantılarıyla bir iki tane sivil toplum örgütünün düzenlediği konferanslara katılmıştım. Ortadoğu’da masası olan bir uluslararası sivil toplum örgütünün aracılığıyla ben Irak’ta bir lokal STK’ya ulaştım. Yani orada hakikaten aktif olarak Irak’ın Women Network’ünün kurucusu olan bir örgüte ulaştım ve ona insan güvenliğini sordum. Sonrasında da 18 kişiyşe görüştüm, sivil toplumu temsil eden.

Şimdi kadın aktivizmi ve insan hakları üzerine çalışan bir örgütle insan güvenliği çalıştığınız zaman mesele doğrudan aslında kadına dönmeye başlıyor. Politik partilerin uzantısı olan birçok karma örgüt beni çeşitli insanlarla tanıştırdı ama asıl meselenin yani savaş meselesinin çok ciddi olarak kadınla ilgili bir yanı olduğunu fark ettim. Yani bir kere iç savaşlar devam ettiği müddetçe güvensizliğin en çok kadın hayatını etkilediğini fark ettim. Mesela uluslararası bir örgütte çalışan son derece aktif, genç, benim yaşlarımda bir kadını sokak tacizlerinin bir güvenlik açığı olarak tanımladığını -yani ben Bağdat’ta özgür olarak kotumu giyerek yürüyemediğim müddetçe aslında kendimi güvenli hissetmiyorum diye tanımladığını-ve bunun çok önemli olduğunu fark ettim. Kitaba bunu bir noktaya kadar yansıttım, mesela bu cümlesini yansıttım, ama o kadar çok parametre vardı ki – Saddam Hüseyin’in devrilmesi, 2003 Irak müdahalesi vs.- kitabın içerisinden bir feminist güvenlik meselesi çıkaramadım. Zaten çıkartmam da doğru olmazdı çünkü başka bir teori ile başlamıştım ben. Ama sonradan dedim ki “Ben bu işe başlayacağım, vakti geldi.”. Doktora bitti, tam doktora sonrasında da anne oldum on gün sonra. Dedimki -bu annelik meselesi de kadının başka bir hali olarak benim kafama dank edince- bir dünya vatandaşı olarak kadın olma meselesinin çok ortak tarafları var. Yani sadece Türk kadını olmak, Osmanlı kadını olmak, İsveç kadını olmak veya Batılı Doğulu kadını olmak değil; kadınlığın genel bir oluşumu var ve o yüzden aslında bütün teoriyi tüketmek gerektiğini düşündüm. 2013’ten sonra feminizm çalışmaya başladım ve öyle devam ediyorum arkadaşlar.

 

2. Dünya tarihine baktığımızda Aydınlama Çağı, Sanayi Devrimi gibi olayların feminist düşünceye etkisi nasıl olmuştur? (Feminist düşünce bu hareketlerden sonra -Fatma Gül Berktay da burjuva devriminin etkisinde bu hareketten bahsediyor- bu nasıl gerçekleşmiştir?)

Benim siyasi tarihten okuduğum kadarıyla zaten aydınlanmanın bir sonucu olarak haklar meselesi, eşitlik meselesi ortaya çıkıyor ama bunun en başından itibaren kadınlar var. Fransız Devrimi’nden itibaren bazı kadın hakları metinleri görüyoruz; Mary Wollstone craft metni en temel metin olarak kabul ediliyor ama feminist hareket daha çok yirminci yüzyıla kadar kendini eşitlik meselesi üzerinden tanımlıyor. Çünkü görünmez kadın emeğinin olduğu bir yerde ve aslında hiçbir şekilde politikayı belirleyemeyen bir grup olarak gittikçe söz iddiasında bulunuyorlar. Fakat onun ötesinde aynı zamanda aydınlanma devriminin bir parçası da kadınlardır. Bütün bu Fransız Devrimi’ne, burjuvazinin oluşumuna bakıldığında veya Maria Antoinette’den tutun Fransız Devrimi’nin aristokratlarının şehrini işleyen İki Şehrin Hikayesi’nin imgelerine kadar bakıldığında kadınlar günlük hayattan. Aslında 19. yüzyıl sonlarındaki artık o işçi grevlerindeki kadın işçilerin, ailede ve maden atölyelerindeki kadınların hepsi aslında bir şeyi ifade ediyor. Kadın emeği var, kadının kimliği var ve onlar daha fazla buna katılmalı. Bu tabiki bir burjuva devrimi, evet burjuva devriminin içerisinde çok net bir şekilde de, birçok noktada tarihi yazımlarda bile kadının olmadığını görüyoruz ancak artık ciddi anlamda edebiyata, tarihe, toplumsal hareketlere kadının girişi başlıyor 19.yüzyılda birlikte. Buna fırsat buluyor kadın ve bence bu çok önemli bir nokta. Bütün aydınlanma düşünürlerinde aslında aydınlanmanın fikirleri birazcık daha devrimlerle beraber atılmıştır ama devrimleri yönetir hale gelir. Mesela John Locke’un mülkiyet hakkı gibi veya Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi kuramları gibi Voltaire’in hümanizması gibi…Ama aslında kadın hareketi teoriyi daha çok yönetmiştir, diye düşünüyorum ben. Teori kadın hareketini yaratmaz, kadın hareketinden aslında teori doğar gibi geliyor. Bence feminizmin en büyük farklılığı da bu gibi hissediyorum. Veo nedenle de kadın hareketinin aslında sadece burjuva devriminin açıklanmasının ötesinde kendine öyle bir kanal bulduğunu çok daha öncesinden,taa Yunan kent devletlerinden, fahişeliğin aslında bir kadın aktivizmi olarak yürüdüğü dönemlerden görüyoruz ki meselaKabalcı’dan çıkan önemli bir eseri var ‘Kadın Filozoflar’ diye. Hakikaten bugünkü tanımladığımız ahlak anlayışlarının dışında erkekler birlikte sofralarda oturabilen, onlarla gerektiğinde her türlü ilişkiye girebilen kadınların da aslında çok özgürleşmeci bir kadın tahayyülünün içinde olduğunu, hayatın içinde olduğunu görüyorsunuz. Yani o nedenle feminizm 19.yüzyılda patladı ama bunun öncesinde örtük bir biçimde yürüyen bir kadın hareketi hep vardı. Kendini huzursuz hisseden, onlardan muhteşem yaratıcı şeyler çıkartan kadınlar. Nitekim Frankenstein’ın yaratıcısının

Mary Shelley’nin Wollstonecraft olduğunu düşünürseniz hakikaten yeni bir şey icat ediyordu, aslında yeni bir gelenek icat ediyordu bence kadınlar. Yani 19.yüzyıl bu bakımdan çok önemliydi.

Bu Türkiye’yi de çok ilgilendiren bir mesele. Tepkiler bazında da düşünürsek toplumların feminizme karşı eleştirilerinin tabanında ne yatmakta?

Tüm dünyadaki eleştirilerin tabanında aynı şey yatıyor zaten. Bilmemenin verdiği bir güvenle doğrudan feminizm erkek düşmanlığı ile suçlanıyor. Ama hiçbir zaman öyle bir şey değil feminizm. İlk önce eşitlik talebiyle ortaya çıkan sonrada zaten kendi içerisinde toplumsal cinsiyet kavramı üreten bir düşünce. Toplumsal cinsiyet kavramının sadece ikinci dalgaya ait olduğunu düşünmüyorum mesela. Yani aydınlanma geleneğinden itibaren Virginia Woolf’un nerede durduğunu çok net anlamazsınız. Birinci dalganın temsilcileri arasındadır ama öyle metinler yazar ki Simone de Beauvoir -bu arada onunla ilgili çok da referans geçer- düşünsel anlamda 1945 sonrası dünya arasında köprü kurar. O nedenle kadınların dünyası bilinmediği, kadının davranışı anlaşılmadığı, kadın hareketinin hiçbir zaman tam anlamıyla başarı kazanmayacağı gibi bir ön yargıyla patriarka denilen ataerkil sistem, kadınların üzerine daha fazla bir baskı kurmaya çalışır. Ben bunun bir bahane olduğunu düşünüyorum ,ama kadın erkek eşit olsun, önemli olan insan olmak gibi laflar biraz bahane . Bir cinsiyetin üstünlüğünden mi bahsediyoruz: Hayır. Feminist harekette bunu iddia eden insan sayısı çok az var ve bu da bir teori. Ama bunu üstünlük üzerinden değil de Queer hareketinde çıkmasıyla heteronormatif ilişkiler üzerinden yani toplumsal biyolojik gelişmenin daha kadınlar lehine yürüyeceğini iddia eden şeyler var. 1970’lerde avangard sanatın hakikaten erkekleri doğrama cemiyeti olduğu gibi çok münferit, kişisel bazı söylemler olmuş tabi ki ama bunlar hepsi bir manifesto ve bir cinsiyet performansı.  Ama hiçbir zaman haydi erkekleri topyekun yok edelim diye bir şey yok. Tam tersi kadınların özgürleşmesi erkekleri de özgürleştirecek gibi bir şeye evriliyor. Bu aslında doğal seyri ve 1970 ve 1980’lerdeki Queer hareketin etkilenmesiyle birlikte artık klasik dalgalardan da bahsetmek mümkün değil. Feminizmde değil tüm hareketlerde böyle. Hatta bence dalga kelimesinin bahsedilmesinin sebebi de bu. Hareket teoriyi etkiliyor ve gerçekten de başka bir dalgada o dip dalgayı değiştiren ve dönüştüren bir şey haline geliyor. Feminizm birçok hareketten etkileniyor. Bugün post-modernizm, queer hareket, marksist feministler -ki işçi hareketinin 1848 devrimleri sonrasında var- ama onun ötesinde hiçbirinin tam olarak söylediği şey kadın üstünlüğü değil kadın eşitliği. İster toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden bakılsın ister doğrudan temsiliyet yani hem işte hem emekte hem politikadaki temsiliyete bakılsın aslında eşitlik talebi bu. Eşitlik de bugün dünyanın en temel kırılma noktası. Birçok ideolojinin de kırılma noktası ve aslında feminizm de bunun tam odak yerinde duruyor diye düşünüyorum. Eleştirenlerde bu eşitliği bozmak isteyen veya bozmayı kendine avantaj olarak gören düşünceler de mevcut ve onun da gerçek adı her ne olursa olsun Ataerkillik.

Mesela o yürüyüşlerde çok sık duyduğumuz ‘Kadının yeri evidir, ne işiniz var burada, olay çıkarmaya mı geldiniz, tüm caddeyi kapattınız vs bunun gerçekten de bir göstergesi mi?

3. Feminizmin ilk dalgası burjuva ve beyaz kadınlar tarafından yürütülüyor. İşçi kadınlar tarafından veya Alexandra Kollantai gibi Marksistler tarafında eleştiriye tabi tutuluyordu. Kadın dediğiniz belli bir sınıfı kapsıyor, diğer işçi köylü kadınları umurunuzda değil gibi çok fazla eleştiri aldı ve bu eleştirilerin sonradan gelen 2. dalga hareketi ve diğer teorilerle bütünleşmiş feminist teoriyi nasıl etkiledi?

Bir kere hakikaten Suffragette Hareketi ve birinci dalganın sonu kendi antitezini içinde barındırıyordu. Bu arada 1. ve 2. dalga dediğimiz şeyi gerçekten homojen şeyler olarak algılayamazsınız. 1. dalganın içinde çok ciddi kuvvetli bir Marksist dalga var. Ama bu Marksist dalga Marksizmle eklemliydi. Marksizmi eleştirmiyordu, Marksisizmin içinde bir paragraf açıyordu ve görünmez emeğin en nitelikli tarafı kadın emeği diyordu. ‘Kadın emeğinin bu Marksist dalganın içinde lütfen eklemleyelim çünkü bir eşitlikten bahsedeceksek kadının da görünmez emeğinin aslında bir artı değer yarattığı ve bununda sömürüldüğü, bunun ilk önce ailedeki erkek tarafından sömürüldüğünü lütfen söyleyelim.’ demeye başladı. Bunun 20. yüzyıldaki hak ve emek hareketinin katılmasında acaba sınıf bilincini bölen bir şey mi kadın meselesi diye endişe edildi ve çok fazla belki sol gruptan feminizm sınıfı böler eleştirileri geldi. Hayır feminizm sınıfı bölmedi aslında. Bunu karma hareketlerde daha çok 1980’li yıllarda görmeye başladık. 2. dalga bir toplumsal cinsiyet meselesi yarattı ama Marksist feminizm kendini o noktada hiçbir zaman bitirmedi,  onunla eklemlendi ve onunla dönüştürdü diyebiliriz. Simone de Beauvoir’in Second Sex üzerine 2 dakikalık bir konuşması vardır. Ne kadınların  ne erkeğin aslında kadınlık ve erkeklik şeylerini yarattığını, aslında insan varoluşunun toplumsal cinsiyeti ve bu eşitsizliği yarattığını söyler ve insan varoluşu emek eşitsizliği de yaratır. Bu daha varoluşçu bir feminizmin argümanıdır ama ikinci dalgayı oluşturan düşüncelerden biridir. 2. dalga Batı temelli bir dalga, o nedenle bugün şu dalga daha çok hakim olmalıdır diye bir şey söylemem mümkün değil. Post-kolonyal feminizm var, 3. dalga var, kimlik meselesi var ve Queer feminizm var ki onlar aslında bence bu meseleyi daha girift hale getirdiğini düşünüyorum. Ama ataerkilin sınıf mücadelesi emek meselesi içinde gittikçe daha fazla görülürken, kadın meselesinin ise sınıf mücadelesinin içinde daha net olarak çıktığını çünkü sınıfların içinde baktığınız zaman aslında kadının görünmez olarak bir fırsat eşitsizliği içinde yaşadığını söylüyorlar, “Bir patron eşi ile bir işçi kadını aynı yere koyabilir miyiz?” diye bakıyor Marksistler. Uğradıkları taciz, cinsel şiddet, fırsat eşitsizliği vs anlamında belirli bir hak savunuculuğu yapacaksak iki tarafı da değerlendirmemiz gerekir diye düşünüyoruz. Kimi kadın girişimciliği üzerine çalışıyor, KADER kadın temsiliyeti üzerine çalışıyor, KAGİDER  kadının ekonomik özgürlüğü üzerine çalışıyor ama EMEK ve GÜL gibi platformlar daha çok sınıfsal olarak orta ve alt seviyede, şiddet gören, yada şiddetten çıkabilmiş ve emeğini ve ekonomisini elinde tutan kadınlarla da ilgileniyor. O nedenle de mesela bir Flormar direnişi çok önemli feminist bir şey söylüyor. Hem ikinci dalga anlamında hem de Marksist dalga anlamında. Bakın sizin kadına dayattığınız güzellik algılarınız nasıl bir eşitsizlik yaratır ve bakın sömürülen burada yine kadın. Bugün bütün klasik üretim araçlarında bu sömürüyü aslında görmemiz mümkün. Bu arada bu sömürü sadece kadına yönelik değil, hayvana ve çocuğa da yönelik.

 

4. Çiğdem Akgül, Militarizmin Cinsiyeti Suretleri kitabında “Bir düşmanın öldürülmesini kutsayan militarist sistemin devam edebilmesi için erkeğin savaşçılığının kadının itaatinin de normalleştirilmesi ve doğallaştırılıp kabul görmesi gerekir.” diyor.  Bu sözden hareketle savaş nedeniyle ülkelerinden göç etmek durumda kalan kadınlar başta olmak üzere tüm kadınlar bu normalleştirme sürecinde nasıl bir rol üstlenmektedir ve bilhassa feminizmin savaş karşıtlığı ve antimilitarist söylemlerin karşılık bulması için kadınların nasıl bir yol izlemesi gerekmektedir?

Çok zor ve komplike bir soru. Zaten bunun cevabını verebilsek bugün feminist barış kuramlarını daha fazla geliştirmiş olurduk. Çok net verebileceğimiz cevaplar değil. Ama toplumsal cinsiyet meselesinin dünyayı gözlemlediğimiz noktalarda durması çok önemli. Bir kere evet yani savaş ve barışta ayrıca bir toplumsal cinsiyet inşa ediliyor. Militarizm bunun doğrudan bir uzantısı. Bu arada militarizm kadında sadece edilgenliği tanımlamıyor aynı zamanda kadının savaşması gerektiğini tanımlıyor. 20. yüzyılın savaşları artık kadının evde veya sadece fabrikada üretim yaptıkları savaşlar değil. Kadınlar doğrudan savaşıyorlar. Zaten savaşıyorlardı ama bu ulus devletin inşası ile birlikte kadınlar doğrudan asker de olabiliyor ve bu temsiliyet gittikçe daha fazla artıyor. Ne kadar baskıyla azaltılsa da mesela geçen sene Türkiye’de havacılık sektöründe kadın pilot alınmaması eleştirilere maruz kaldı. Bunlar her ülkede -ağırlıklı olarak özellikle ordusu ve militer düşüncesi güçlü ülkelerde- oluyor ama öyle veya böyle. Kadınlar bu noktada temsiliyete girmek istiyor. Bu da bir militarizm. Kadınlar eşit olarak temsil edilmeli ama kadınların savaşa yöneltilmesi de bir militarizm. Doğaya ilişkin tüm önyargılar aslında toplumsal cinsiyet. Kadınlar doğasında barışçıl ve uzlaşmacı, kadın mağdur, kadın kurban dediğimiz zaman edilgen bir kimliği doğru itiyorsunuz. Oysa kadınlar savaşta tecavüz de ediliyor, kadın savaşta işkence de yapabiliyor. Bunu nitekim Ebu Garip’de gördük. Ama kadın yerinden de ediliyor, kadın sağlık sorunlarıyla da uğraşıyor, kadın çocuklarını da kaybetmek durumunda kalıyor. Hem dul hem savaşa asker yetiştiren kişi de oluyor. O yüzden kadınlık kimliği müthiş derece militarizmden etkilenen bir kimlik. Savaş ve kadın ilişkisini çalışan herkes hikayeyi militarizmden çıkarmaya başlıyor. Asıl mesele burada. Kadının edilgen bir rolde olmadığını gözeterek kadına barışa ihtiyacı olduğunu, ama bu da hangi barışa; Galtung’un tanımladığı sürdürülebilir barışa mı, toplumsal cinsiyet temelli yaklaşılan bir barışa mı, nasıl bir barış inşa edeceğimizi kadınlar yeni yeni düşünmeye başlıyor. Mesela 1. Dünya Savaşı sırasında, Roselvelt’in eşi Pasifik Barış Kadınları ve barış üzerine bir konuşma yapıyor: bütün kadınların doğası gereği barışçıl olduğunu ve barışı getirmeleri gerektiğini savunuyor. Şimdi böyle bir barış mı istenen? Onun çizdiği barış iki savaş arası dünya ve ondan sonra 2. Dünya Savaşı; kadınlar belki de en kötü koşulları yaşadıkları bir faşizm dönemi ve ondan sonra yeniden çıkış ve bir anda hareketin patlak vermesi meselesi ile gündeme geliyor.O nedenle yeni savaşlar kadını hem mağdur hem fail olarak bambaşka tanımlıyor. O nedenle çok önemli, barışı daha çok kadınla yapmak… Ve özellikle de toplumsal cinsiyet duyarlı barış metinleri ve barış koşulları hazırlamak. Bunda da dünya bir yere geldi mi, geldi. BM Güvenlik Konseyi, tabi bu birçok parametrenin biraraya gelmesi ile oluyor. 1970’lerin başında BM kapsamında CEDAW’ın kurulması-Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Giderilmesi Sözleşmesi’nin kabul edilmesi. Daha sonra 90’larda Pekin Anlaşması. Ve 2012’ye kadar UN Women’ın kurulma süreci… Bu süreçlerin hepsi çok önemli bir şeyi barındırıyor. Asıl bütün bu çatışma alanlarında kadının ve çocuğun nasıl korunacağını… Tabi birçok imge var, savaşa karar veren birçok sert kadın var. Pakistan’ın nükleer stratejisini kabul eden Benazi rButto gibi, 80’lerdeki uzay savaşlarına en büyük katkıyı sağlayan Reagan Doktrini’ni, İngiltere’nin Margarett Thatcher’i gibi, Irak müdahalesinde Condalisa Rice gibi… Böyle ikon ve gayet revizyonist, cebir politikalarını kullanan kadınlar var ve o yüzden aslında ‘kadınlar barışçıldır’ meselesini bu algılar ciddi olarak çökertiyor. İkincisi kadınların savaşa aktif olarak girmesi daha yoğun hale geliyor ve kadının barış ve savaş koşullarında birçok rolü olduğunun farkına varılıyor. Ama çokça ve çokça mağduriyetinin görüldüğü bir dönem yaşanıyor. Bu nedenle bir bakıyorlar ki hakikaten kadınlar aynı zamanda barışı kurmak isteyen askeri güçlerin de hedefi halinde. Bir barış gücü bir bölgeye girdiğinde 90’larda güya orada cinsel şiddeti engelleyecek ama kendisi de cinsel istismarın bir unsuru olabiliyor. Bugün insani yardım kuruluşlarında bile -Oxfam skandalı gibi- bu sistemin devam ettiğini gösteriyor. Burada ciddi olarak hegemonik erkeklik kavramı masaya yatırılıyor. Yani güç dediğimiz şey hegemonik erkeklikle son derece ilişkili. Ve devletler güç politikası uyguladığı müddetçe öyle ya da böyle sistemi ‘anarşik’ olarak tanımlayacaklar vesaire, bu anarşi dediğimiz sistem aynı zamanda patriyarkal de bir sistem. Ve kadına belirli roller yüklüyor. Yani savaşkan rolünü, dul rolünü, işkenceci asker rolünü, nükleer silahı bir yerden bir yere taşıması gerektiği rolünü… Yani cebir politikalarının doğrudan savunucusu da olabiliyor kadın. Çünkü ataerkil bir dünyanın kodlarıyla konuşuyor, o güç politikasını da benimsiyor. Bu sebeple de ne yapılabilir diye düşünmeye başlandığında görüyoruz ki bir kere temsiliyet çok az. Yani güvenlik konseylerine bakın,ben geçen haftalarda KATÜ’desunum yaptım. Üç tane güvenlik konseyi fotoğrafı gösterdim: Türkiye Güvenlik Konseyi,  Irak Güvenlik Konseyi, Rusya Güvenlik Konseyi. Sadece Rusya’da bir tane kadın vardı, onun dışında hiçbir güvenlik konseyinde kadın yok. Bir tanesi dünya gücü olarak diğer ikisi de bölgesel güç olarak kabul edilen üç ülkeden bahsediyoruz. İkincisi de güvenlik konseyi toplantılarına baktım. Üçte ikiden fazlası erkekti. Bir kere güvenlik meselesine erkekler karar veriyor ve bunu da yüksek politika yani üst politikada tanımlıyor. Yani kadınlar bu noktada karar veremezler yani aslında üst politikanın meselesi daha güce, cebre dayalıdır. O nedenle de kadınlar bu konuda daha duygusal ve daha naiftirler yargısıyla bütün süreçlerden birçok kadın eleniyor. Elenmeyen de cebir politikalarının savunucusu haline gelen birkaç kadın haline geliyor. Oysa daha fazla tabandan örgütlenen toplumsal cinsiyet meselesi var. Mesela sanatçılar bunu ciddi bir şekilde ortaya koymaya başlıyor. Mesela Bosna Hersek’te Boşnak bir sanatçı  BM Barış Gücü’nün Yugoslav kadınları duvar yazılarıyla nasıl aşağıladığını derliyor ve bunu bir poster yayını haline getiriyor. Sonradan bir bakıyoruz bütün ulusal, uluslararası müdahalelerde bu aşağılayıcı yazıları ülkelerin özellikle askeri birliklerde -terör milisleri ya da askeri birlikler, özel harekat orduları gibi- her şey olabilir. Eline gücü alan, silahı alan her insanın aslında özelikle de cinsiyet ve cinsellik üzerinden karşı tarafı nasıl aşağıladığını, aşağılarken onu kadın bedenine ‘indirgediğini’, vatan korunması gereken bir şey, kadın namusu korunması gereken bir şey ama aynı zamanda işgal de edilebilen bir şey benzetmeleri yaptığını ve çok ciddi bir ilişki kurulduğunu biliyoruz. Aşağılamalar da hep kadın bedeni, kadın vücudu, kadın konumu üzerinden tanımlanıyor. Milliyetçilik de bunun için bunun üzerinden gelişiyor. Bu yüzden ben CynthiaEnloe’ınManevralar’ını  özellikle çok temel bir okuma olarak okumanızı öneririm. Manevralar, 20. Yüzyılın başından beri imge olarak nasıl militerleştiğinin, yani fahişe, hemşire, asker eşi, asker, çamaşırcı kadın, bütün bu imgelerle yirminci yüzyıl tarihi okumasıdır. Alternatif bir soğuk savaş sonrası modeli de verir Manevralar. O anlamda da çok önemli bir farkındalık ortaya çıkmaya başlıyor. 2000 yılında özellikle geçici üyelerin de baskısıyla, o bölgelerde Afrika kaynaklı, kendi yerel toplumun da çok etkin olmaya başladığı, kabine etnik çatışmalarda tecavüzün çok sıradan bir silah haline gelmesinin de artmasıyla birlikte -tabi bizim için bir Balkanlar krizidir ama Balkanlar bunu topyekun görmemizi sağladı. Ama bugün Orta Afrika’da hala çok büyük rakamlarda çocuk tecavüzü, kız çocuk, oğlan çocuk, kadına yönelik cinsel şiddet söz konusu, o nedenle de gittikçe gündeme oturmaya başlıyor. Peki BM Barış gücü ne yapıyor? Daha doğrusu bizim devletlerin oraya götürdüğü silahlı birlikler, hızla gündeme gelmeye başlıyor. Güvenlik Konseyi bir karar vermek zorunda kalıyor,  hem temsiliyetin arttırılması hem de şiddetle doğrudan mücadele edilmesi için. 2000 yılında BM  Güvenlik Konseyi 1325 kararı çıkıyor, ilk karardır, çok önemli bir karardır. CEDAW’ın ve Pekin Anlaşması’nın bir uzantısı olarak da kabul edilir. İlk defa bir güvenlik konseyi doğrudan savaşlarda toplumsal cinsiyet perspektifini merkeze alır. “Ama hocam dünyanın halini görüyorsunuz.” diyeceksiniz, Türkiye’deki şiddete karşı bir eylemde bile böyle bir yerel güvenlik tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. Bence o kadın polis ve el çok önemli bir simgeyi ifade ediyordu. Feminizm imgeler üzerinden çok yürüyebilen bir teori. Ve harika bir kaynak Türkiye bu konuda. Fotoğrafçıları da kadın sanatçıları da… Bize şunu gösteriyor bu harika imge, kolluk kuvvetleri buna direnmeye devam edecek ve direniyorlar.  Yani 1325’in ve ardılı on tane karar alınıyor. 1820 Cinsel Şiddetle Doğrudan Mücadele Kararını alıyor. AB’nin, Avrupa Güvenlik Teşkilatı’nın doğrudan toplumsal cinsiyet merkezli inşasının kabul edilmesi gündeme geliyor. Detaylarını yazdığım makalem yakında çıkacak. Şimdi tek tek söyleyemiyorum ama ardılı sekiz karar var. Tickner gibi birçok teorisyen bugün bu kararın Türkiye’de uygulanamadığını belirtiyor. Neden uygulanamadığını söylüyor çünkü bu temsiliyet meselesi sorun. Çünkü kadınlar, özellikle de bu sahada çalışan kadınlar alana alınmıyor. O yüzden sivil toplum baskısının daha fazla güçlendiği, feminist güvenlikte sivil toplumun daha ciddi bir aktör olduğu bir dönemdeyiz. Bu anlamda devletler adına denetleyenler sivil toplum örgütleri. Irak’ta örneğin Irak Women Network, çok ciddi bir şeyi tanımlıyor. Türkiye ise, bir çatışma alanı olarak tanımlanmadığı için 1325’i uygulamıyor. Ama kendi bölgesel çatışmaları filan var. Yani bu durumda yine bu gündeme gelebilecek bir durum ve her şeyden önce aile içi şiddet meselesi çok önemlibir noktaya gelmiş durumda. Anıt Sayaç bize gösteriyor ki her gün bilmem kaç kadın öldürülüyor. İçişleri Bakanlığı’nın verdiği veriler bile korkunç. Ki kadın örgütleri bunun en az %30 oranında daha fazla kadının şiddete uğradığını ve öldürüldüğünü söylüyor. Bu da bir güvenlik meselesi haline gelmiş vaziyette. Gerçekten çok ciddi. Galtung ne der barış konusunda, “Barışta yapısal şiddet devam eder.”. Toplumsal cinsiyet, toplumsal şiddetin devam etmesi için çok önemli bir alan. Mesela bunu pek kabul etmez, patriarkayı kültürel şiddetin içine koyar -özellikle hegemonik erkeklik meselesini-. Ama mesela Confortini,  Galtung’un barış teorisini çalışır, toplumsal cinsiyet üzerinden yeniden ele alır. Diyor ki yapısal ve kültürel şiddetin devam ettiricisi patriarkal sistemdir. Şiddeti üretmeye devam edecek, savaşta da devam edecek, şiddetin mağduru kadınlar ve çocuklar olacak, aile de üretmeye devam edecek. Burada ciddi bir güç sorunu var. Güç erkeklik üzerinden tanımlanıyor. Zorunlu askerlik de erkeklerin üzerine bağlantılandırılacak, biyolojik cinsiyetle alakalı değil aslında ezilme. Ya da Irak’ta gördüğümüz gibi aslında bir Amerikalı kadın asker çok rahat Iraklılara cinsel şiddet içeren bir işkence uygulayabilecek.

Kadının kotasının yavaş yavaş güvenlik alanlarına gelmesi son derece önemli. Çoğunluğun arasında o kararı desteklemek durumda da kalabiliyorlar. Şimdi nereyi işgal etmeliyiz? Michael Moore’un belgeseli ilginçti mesela.  Moore Avrupa’da  başarılı olan birkaç ülkeyi gezmiş. Mesela Finlandiya’daki eğitim sistemi, İzlanda’nın ekonomik çıkışı özellikle 2008 krizinden sonra bakılmış. Mesela ekonomik krizlerin çıkış noktasında söylüyorum çok ilginç bir şey, kadın CEO’lar  ile görüşmüşler. 2008 krizi en çok İzlanda’yı vurdu mesela sektör olarak kredi raporlarını ABD şirketleri ekonomik raporları doğrudan yazdığı için ilgilenmişler. 2008 Krizi mesela Fransa’yı o kadar etkilemedi. İzlanda’yı çok etkiledi çünkü finansal olarak kendini çok açmıştı finansal piyasalara. O dönemde büyük alımlar ve sonrasında krizin patlamasından sonra kadınlar bir şirketi yönetiyor ve o da zarar vermeyen tek şirket. Neden diye soruyorlar, “Büyük bir ihtimalle erkekler, adrenalinle birlikte testesteron seviyesinin son derece arttığı bir yerde, borsa hareketlerinde irrasyonel kararlar verebiliyorlar.”. Güce dayalı düşündüğünüzde aslında çok da rasyonel kararlar vermiyorsunuz. Gücün çöküşü, rasyonalitenin çöküşü bu aslında bu iktisadi anlamda. İzlanda’da bu yüzden kadınların temsillerin arttırılması meselesi önemli hale gelmiş. Çünkü kadınlar uzlaşmanın yanı sıra problem karşısında çok yönlü düşünebiliyorlar. Hızlı karar ,soğukkanlı karar verebilmesi de önemli. Kadın mesela evde yemeği yapıp aynı gün içinde toplantıya katılabiliyor. Bu yönden daha iş çözücü ve beyin yapısı olarak da erkeğe göre daha farklı olarak çalışabiliyor. Aslında başa dönersek her şeyin başı güç ve cebir. Güç ve cebrin erkek doğasıyla ilişkilendirilmesi toplumsal eşitsizliği doğuruyor.

60’lı yıllardan itibaren ikili cinsiyet düşüncesine karşı çıkılıyor. Kadın – erkek ilişkileri tartışmaya açılıyor. Her biri farklı noktadan alıyor. Butler’ın söylediği şey,‘cinsiyet bir performanstır’. ‘Lezbiyenin cinsiyeti yoktur’dan ziyade ‘Homoseksüel bir erkeğin de cinsiyeti yoktur’a doğru bir kayış var. Aslında mimaride, sanatta cis erkek temsili de vardır güç ve iktidar üzerinden. Post modern düşünce, simgeler üzerine yaklaşıyor. İhsan Oktay Anar erkeklik meselesini çok ciddi olarak masaya yatırıyor mesela metinlerinde. Butler gibi o dönemin düşünürleri de ilişkiler bağlamında -Kate Millett mesela- cinsel politika, yani kadın cinselliğinin, temel olarak bir hiyerarşik mesele olduğunu savunuyor. Butler, Cinsiyetin akışkan olduğunu söylüyor. Her cinsiyetin bir performansı olduğunu söylüyor. Biz doğduğumuz andan itibaren bir şey olmaya çalışıyoruz. Bu illa ikili bir cinsiyet olması gerekmiyor. Nitekim ikili cinsiyetlerin kendini tanımladığı bir dünyaya doğduk biz. Onların gizlendiği değil daha ortada olduğu dönem. Trans-erkek veya trans-kadın iki cinsiyeti bir arada yaşıyor. Trans kelimesi dahi tartışılıyor artık. Cinsel yönelim bambaşka bir cinsiyet faraziyeti doğuruyor. Bu bağlamda tepenize başka şeyler iniyor. Eşcinsel bir erkeğe zorunlu askerlik, lezbiyen bir kadına annelik normu iniyor-‘Asla anne olamayacaksın!’ gibi-. Bugün bütün sınırları aşan bir kadın veya erkek var ya da iki cinsiyet var. Butler kendini post modernist değil bir eleştirel olarak tanımlıyor bu bağlamda. İkisi de modernizm eleştirisiyle doğmuştur. Gücün ataerkil bir norm yaratmasını eleştirirler. Baumann ve Foucault bunu daha ileriye taşır. Aslında feministlerin tanımladığı bir ikili ilişkilere karşı çıkış tanımlanmıştır. Cinsiyetin kendisi toplumsaldır. Cinsiyet dediğinizde bir dayatma vardır. Cinsiyet belirtmemek, ikili cinsiyet normları ulus devletle birlikte inşa edilmiştir. Feminizm antropolojiden çok ciddi anlamda besleniyor. Butler hem edebiyat kuramcısı hem de antropolog. Antropolojide kullanılan modellerin kullanılmasıyla Feminizm büyük bir güç kazanıyor metodolojik anlamda. Post modernist Feminizmin yükselişinde antropolojik çalışmalar önemli.

 

5. Feminist tarihinin Türkiye’deki gelişimine baktığımız zaman başından beri 1868’den beri süre gelen dergiler dernekler vasıtası ile kadınların taleplerini şekillendirdiği ve sonucunda seçme ve seçilme hakkını elde ettiği süreçten günümüze kadar baktığımız zaman -işte kürtajın yasallaşması vs- en parlak diyebileceğimiz başarıya ulaştığı bir dönemden bahsedebilir miyiz?

            Bence o kısmın daha çok Elif Metinsoy ile konuşulmasını öneririm. Çünkü o yaşam tarzlarından toplumsal tarzlara kadar dönemi çok iyi biliyor. Ben o kadar iyi bilmiyorum. Özellikleri dergileri vs okumadığım için birebir olarak ama benim gözlemlediğim tarih aslında bence 80 sonrası tabi dayağa karşı yürüyüş ve sonrası. Çünkü orada artık hem Türkiye’de olan hak mücadelesi, artık Türk kadın hareketi -Serpil Hoca’nın dediği gibi- Osmanlıdan itibaren aktif olmaya başlıyor. Hani hep Türkiye’de Mustafa Kemal’in verdiği bir hak gibi tanımlanır ama kadınların hakikaten feminist hareketlerine çok büyük katkıları var. Adil hocanın çalışması da biraz o şeyi yapıyor. Hayriye Hanım -‘bir Osmanlı kadının feminiz macerasıı’-, kendi çalışmasının sonucunda Hayriye hanımı nispeten daha böyle aktif olarak görmüyor ama mesela Ahmet Rıza’nın kardeşi falan Fransa’da üretim yapan vs yani kadın hareketi çok güçlü gelmeye başlamış bir hareket. Ama kendi varlığını aslında hem devrim ortamının hem cumhuriyet ortamının verdiği süreçle de o patriarkal erkekliğe karşı kanıtladığı dönem bence darbe sonrası dönem. Çünkü 80 sonrasında aslında hiçbir sınıfsal hareketin kalmaması kadın hareketinin de bir anda zincirlerinden boşalmasına sebep oluyor. Politik hareketler o kadar bastırılıyor ki kadın hareketinin o çıkışının bu kadar güçlü olabileceği kimse tarafından gözetilmiyor. O anlamda da birazcık Türkiye’de sol hareketin, Feminizmin eleştirmesinin sebebi de odur. En çok bastırıldığı dönem de sınıfsız olarak bir ses olmuştur. O sebeple de‘sınıfı böldü’ denmiştir, daha birçok şey denmiştir ama değildir. Temel bir eşitsizliği öne çıkararak bugün aslında sınıf hareketini de dönüştürüyor. Mesela ben bu anlamda şunu da önemsiyorum; 2000’lerin başında galiba Yıldız Tar’ın karma örgütlerde bir çalışması var: ‘Yoldaş Ben İbneyim’. Mesela bu da Türkiye’de çok önemli bir şeyi gündeme getiriyor. Bu sol inşa içerisinde Butler’ın söylediği o cinsiyetsizlik yani sadece kadın olmak değil işte kadın erkek ilişkilerini son derece kontrol altına alındığı, cinsel ilişki yasağı, sevgililik yasağı olduğu, bir yığın komünist sosyalist örgütlenmelerden falan bütün deneyimlerden geçtiği dönemde eşcinsel erkek mesela nerede durur ya da bir eşcinsel kadın nerede durur, asıl orada işte o giriftlik var diye düşünüyorum. Orada bir performans meselesi var. O sebeple de ben 80’lerin bütün akımların etkisini Türkiye politikasında gösterdiği bağlamında daha güçlü buluyorum. Çünkü hukukta da düzenlemeler bu dönemden sonra yapılmaya başlanıyor. İşte Çankırı’da alınan bir karar üzerine sanırım dayağa karşı eylem başlıyor, bir hamile kadın kocasına boşanma davası açması üzerine mahkeme başkanı tarafından “Sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.”denince kadınlar ayağa kalkıyor. Yani bir olayın tetiklemesi şey gibi 1. Dünya Savaş’ında gördüğümüz milliyetçi Sırplı tarafından Avusturya arşidükünün öldürülmesi gibi tetikleyici bir sebeptir. Aslında o darbe dönemi, bastırılmış bütün o eşitsizlik taleplerini hızlı ortaya çıkartıyor. Maalesef Doğu bu konuda biraz daha geride kalmış vaziyette çünkü Doğu’nun uğraştığı başka şeyler de var. Hakikaten uğraştığı bağımsızlık hareketleri gibi, yani o noktada kadın hareketi geride kalan bir hareket olabilir. Çünkü milliyetçi bir hareketi içerisinde kadın hareketi militarize olur. FKÖ de mesela Leyla Halit, uçak kaçırıyor filan öyle bir imge olarak var kadın ama Arafat çok rahatlıkla “Ey Filistin kadınları! Filistin hareketi sizin rahimlerinizden yükselecektir!” diyebiliyor. Çünkü öyle bir dönemde kadınların annelik üzerinden mobilize de edilebilen bir bağımsızlık hareketi söz konusudur. Ama artık kurumsal bürokraside (devlet bürokrasisinde), tamamlamış devletlerde, mesela ABD’de kadın hareketi nerden doğuyor? Siyahi hareketlerinin içinden doğmaya başlıyor. Yani ırk eşitliğinin içerisinde “Bir dakika siyah erkeklerde bizi eziyor!” diye kadınlar çıkmaya başlıyor. 80’lerde eşcinsel hareket çıkmaya başlıyor. Kadın hareketi çıkmaya başlıyor. Şimdi bu son derece önemlidir. Evet, Batı kaynaklı kabul etmek lazım ama Türkiye bunu başka bir yere taşımış bir ülkedir ve o anlamda çok iyi incelenmesi gerekir. Bence 28 Şubat dönemindeki örtünme meselesinde de buna bakılması lazım. Türkiye’deki Müslüman kadınların örtünme talebi bugün İran’daki örtünme talebi meselesinden farklı bir tartışmadır. Kesişen yanları var, çakışan yanları da var. Belki şuna da bakmak lazım; aslında bu toplumsal cinsiyet ilişkilerinin uluslararasılaşmış bir meseleyken, İran’da devlet tarafından kadının başının örtmeye zorlanması ile Fransız askerinin haşemalı bir kadının başına binip soymaya zorlamasının arasında bence hiçbir fark yok. Her koşulu bir hegemonik erkeklik var orada. Ve orada kadının ne yapması gerektiği bir erkek tarafından söyleniyor. Ya da erkil zihniyet tarafından söyleniyor asıl meselede oradadır.

O anlamda şöyle bir tartışma konusu da var: oradaki örtünün aynı zamanda o hegemonik iktidarını da gören bir yaklaşım var.

            Tabi ki, erkillik üzerinden, iktidar meselesi üzerinden, dinsel bir teoloji üzerinden de bakan bir görüş var evet. Ama bunu konuşurken bunla mücadele araçlarınızda erkeklik üzerinden inşa ediliyor ise buda sıkıntılı bir durumdur. Bunu söylemek istiyorum. Şimdi bütün o harekete, 28 Şubat hareketine bakan bir yığın Müslüman Feminist kadın var. Ve onları da çok net okumak lazım. Reçel bloğu mesela takip etmek lazım. Türkiye’deki feminist hareketlerinin geldiği noktada çok önemli bir şey diye düşünüyorum. Dayağa karşı Müslüman inisiyatif bunları takip etmek lazım. Türkiye’de başka bir kanalı mı ifade ediyor onu sorgulamak yoksa örtünmenin hegemonik yanının farkındayım. Ama mesela bundan farklı bir istekle biraz sufi belki dini bir özgürlük alanı ile yapmaya çalışan kadın da bir erkil baskı ile örtünmeyi bırakmalı mıdır onu bilemiyorum. Bu biraz değişik bir durumdur.

Deniz Kandioti’nin cariyeler bacılar yurttaşlar adlı kitabında çok güzel bir sözü var; Müslümanlıkla feminizmin bağdaştırılamayacağını vurgulayan insanlara karşı her toplumun ve her siyasi koşulun kültürün içinde kadınlar bir şekilde direniyor. Ve bu direniş biçimleri birbirinden çok farklı olsa da bunu dışlayacak küçümseyecek asla bir sebep olamaza getiren bir sözü var.

            Evet. Yani sonuçta kadının kararıdır. Her şeyden önce kadınlığın kararı belki de bu yeni bir kadınlık tahayyülünün kararı belki de. Bu gittikçe daha fazla yaygınlaşacak ve mesela İran reformunu getiren bu kadınlık tahayyülüdür. Bugün konuştuğumuz şey yani neredeyse bir devrim niteliğine dönüştü, hiçbir şekilde muhalif hareketin görselleşmediği kadar çok görselleşti orada. Orada bir özgürlük modeli idi. Ama mesela peçe yasağını düşünürsek; ‘yasak’dediğiniz zaman orada karar alma mekanizmalarında patriarka devreye giriyor. Orada iş değişiyor. Belki de o durumu dengelemek, özgürlük meselesi ile karar alma mekanizmalarındaki kadınların varlığının artmasını benimsemektir.

 

Frantz Fanon’un post-kolonyalizm için yazdığı metinlerini de o yönden çok eleştriyorlar. Peçeyi kültürel, yerel bir şey olduğu için savunuyor ama burada peçeninde aynı zamanda kadının dışlayan yanını görmediği için eleştirildiği söyleniyor. İşte bu noktada tam anlamıyla nasıl bir düşünce benimsemek gerekiyor.

            Kendi hayatınızın bulunduğu noktasından bakmanız gerekiyor. Yaşamı nasıl bir özgürlük üzerinden tanımlarsanız o noktadan bakmanız gerekiyor. Yani bütün dinler bir iktidar kurar benim o anlamda ilk okuduğum metinlerden biri idi Fatmagül Berktay’ın metni.  Bütün dinlerin içinde bir iktidar ilişkisi var. Ve o iktidar ilişkisinin içerisindeki en büyük temel iktidar alanı erkil iktidar. Onun tanımladığı her şeye de ben kişisel olarak karşı çıkıyorum. Ama bunu örtülü bir kadınla konuşabilmeliyim. Çünkü İkimizde kadınız ikimizde o halin nasıl olduğunu biliyoruz. Birileri bizim için o kararı vermeye başlarsa sıkıntı oradan başlar. Benim örtünmemem gerektiğini ya da onun açılması gerektiği kararından bahsediyorum. İşte devletin erkili böyle kullanması meselesi çok acı. Ve o noktada belki karşı tarafta olan Müslüman erkeği kıyafetinden tanır mısınız? Çok azdır çok belirgin ise tanıyabiliriz. Ama bir kadının doğrudan fişlenmesini ve yaptırım görmesine sebep olabildi bir dönem. Bu da bu anlamda Türkiye’yi ayrıştıran bir feminist hareketdir. O nedenle evet ben 80’lersonrası  diyorum.               

6. 80’ler Diyince Sonrasında Kendini Feminist Militan Olarak Tanımlayan Şirin Tekeli Ve Arkadaşlarının Yürüttüğü Mücadeleyi Türkiye İçin Ne Noktada Ve Nasıl Görüyorsunuz?

            Ben önemli bir noktada buluyorum. Şirin hoca zaten feminizmin akademik hale getirilmesinde en büyük isimlerden biridir. feminizmle akademiyi birleştiren en önemli isimlerden biridir. Bir kere kadın eserleri kütüphanesinin yaratıcısı.İşte bugün bence bu fakültede bile feminizm konuşabiliyorsak onun sayesinde çünkü akademik sistemden çıkmış, kadın araştırmaları merkezinde duran bir hoca. Yani birçok konuda zaten onların neslinin yaptığı devrim bence çok önemlidir. Ben onu bir devrimci olarak tanımlıyorum ama dediğim gibi dayağa karşı eylem içerisinde de zaten Şirin Hoca ilk başat müdirelerinden biri zira mesela Tülin Tankut vs falan hepsi var bunların içinde. Yani edebiyatta Duygu Asena’nın da mesela çok önemli bir yeri olduğu düşünüyorum. 80 hareketinin böyle bir etkisi var yani çeşit çeşit kadınlar biraz popüleştirildi ama ikinci dalgalanma anlamında önemli buluyorum (Duygu Asena için söyledim.). Şirin Tekeli galiba bu işi akademisinin layığı ile yapan, kendi dönemi kadınlara model olan hareketi o anlamda örgütleyen çok önemli bir isim. Bugün Şirin Tekeli ödülleri çok önemli bir yerde duruyor diye düşünüyorum. Genelde sosyolojik,antropolojik çalışmaları da takip edin. Bugün birçok üniversitenin Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları merkezi var ise Şirin Tekeli sayesindedir. Bugün Türkiye’nin en önemli kadın arşivlerinden biri İstanbul’da Şirin Tekeli’nin sayesinde kurulmuştur. Yani onları biraz göz ardı etmemek, baş tacı etmek lazım.  Ben Deniz Kandiyoti’nin de literatürde ‘patriyarkal barganing’ (Ataerkil Pazarlık kavramını getirmesi açısındn çok önemli bir isim. Hepiniz mutlaka okuyun. Çok özgürleştirici metinlerdir. Antropolojiyi uluslararası ilişkilere katan isimlerden biridir. Feminizm anlamında uluslararası ilişkiler teorisinde kurama katkı sağlayan Deniz Kandiyoti’dir. O nesil; Binnaz Toprak, Fatmagül Berktay, Sevgi Uçan Çubukçu gibi isimler çok önemli. Tabi Sevgi ve İnci Hoca yeni nesil. Sevgi hocanın da keza okunması gereken, ocağından, masasından geçilmesi gereken bir isim olduğunu düşünüyorum. Çünkü evet feminist tahayyülü hepimiz başka türlü yorumlayacağız, onun teorisi oluşturacak yıllar sonra. Sizsiniz artık benden bile geçtiği düşünüyorum. Sizler geliyorsunuz bunlar 10-20 yıllık aralarla yürür ve devam eder. O nedenle onların üretimini yapacak olanda sizlersiniz. Tabi ki onların metinlerini okuyun. Uluslararası metinleri de okuyun. Sadece bir yerde kalmayın bir dalgada kalmayın ana metinleri okuyun. Ana metin okumalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Röportajı Hazırlayan

TESA Röportaj Birimi

tesa feminizm röportaj

 

Sizlerin bilgilerinden birikimlerinden faydalanmak harika bir duygu, bu güzel röportaj için teşekkürlerimizi sunuyoruz… 

TESA Ailesi

 

 

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

TESAD

Avatar
Tarih Ekonomi ve Siyaset Araştırmaları Derneği

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir