Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Etiyopya'nın
Kaynak: Fabe Travel

Din ve Direniş: Etiyopya’da Anti-Emperyalizm – 2. Kısım

Etiyopya’nın İtalyanlara karşı zaferi imparatorluğa karşı nesiller boyunca yürütülecek dünya çapında bir direnişe ilham verdi.

Etiyopya’da Portekiz’in izlediği emperyalist politika, Ortodoks Kilisesi’nin Etiyopya kimliğine derinden kök salmış olmasının ve kilisenin Roma’ya bağlı kalmayı reddetmesi sonucunda büyük ölçüde başarısız oldu. Bu başarısızlık, Cizvitlerin elde ettiği küçük başarıların çoğunun hızla yok olmasına da neden oldu. Çoğu üst sınıfa ait olmak üzere, yalnızca birkaç Katolik Etiyopyalı kaldı. Kalanlar daha da karmaşık dini ve kültürel bir manzara oluşturdu. Artık, imparatorlukta Ortodoks ve Katolik Hristiyanlar, büyüyen Yahudi toplulukları ve komşu İslam prenslikleriyle aralıklı olarak devam eden ilişkilerin sonucu olan bazı Müslümanlar yer alıyordu. Buna ek olarak, komşu Oromo halkı 16. yüzyılda Güney Etiyopya’nın bazı bölgelerini işgal etti. Oromolar, toplumsal yapıları yaş sistemine dayanan eşitlikçi ve taşralı bir halktı. Bu kültürel özellikleri, onları Doğu Afrika bölgesinde zorlu bir güç haline getirdi. Halihazırda diğer komşularıyla devam eden toprak savaşlarıyla birlikte zayıflayan Etiyopya İmparatorluğu, güneydeki Oromo istilalarını önlemek veya püskürtmek için pek az şey yapabilecek durumdaydı.

Arka Planda Portekiz

Bu kültürel ve derin ayrışmalar, 16. yüzyıl Etiyopya’sını dünyadaki en farklı monarşilerden biri haline getirdi ancak monarşi aynı zamanda iç çekişmelere ve emperyalist güçlere karşı savunmasız kalmaya da eğilimliydi. Aynı yüzyılın sonlarında, İspanya ve Portekiz Kralı II. Felipe, Papaz Pedro Paéz liderliğinde Etiyopya’ya başka bir misyoner heyet gönderdi. Son yazımda bahsettiğim önceki misyonerlik faaliyetinde olduğu gibi Paéz ve ekibi, bu sefer daha kesin sonuçlarla birlikte kendilerini kraliyet mahkemesinde buldular. Bu sırada, Etiyopya’da başta olan hükümdar I. Susenyos dışarıdan gelen bir Müslüman istilası ve içeride de Etiyopya Ortodoks Kilisesi’nin büyüyen otoritesi tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Susenyos’un imparatorluğunu dışarıdan gelen tehditlere karşı koruması ve ülke içindeki otoritesini sağlaması için Kral Felipe ile müttefik olmaktan başka bir yol yoktu.

Kral Felipe’yi memnun etmek ümidiyle Cizvitleri kabul eden Susenyos, 1622 yılında sarayıyla birlikte Katolikliğe geçti. Roma Katolikliğini Etiyopya’nın resmi dini ilan ederek bir adım daha attı ve devleti Kıptî Ortodoks Kilisesi’nden ayırdı. Etiyopyalılar buna öfkeliydi ve birçoğu da kralın din değiştirmesini, mevcut yönetimi ve Cizvitleri kabul etmeyi reddetti ancak Susenyos’a göre, din değiştirmek siyasi bir gereklilikti. Öte yandan, halkın kimliği de tehlikedeydi. Halk da 1622 yılı boyunca Susenyos’a ve Cizvitlere karşı gelmeye devam etti. Derebeyler de krala karşı çetin bir isyan başlatmak için halk ve Ortodoks Kilisesi ile ittifak kurdular. Felipe’nin desteğiyle birlikte Susenyos, isyancıların başarılarını bastırabildi ancak elde ettiği bu şans uzun sürmedi.

Hoşgörüsüz ve katı bir rahip olan Pedro Alfonso Mendes, 1623’te Etiyopya Katolik misyoner heyeti başkanı olarak Pedro Paéz’in yerini aldığında her şey köklü şekilde değişti. Paéz’in oruç tutma ve Şabat gibi hassas öğreti meselelerine ihtiyatlı yaklaşımı, Ortodoks Kilisesi’nden gelen tepkiyi en aza indirdi. Mendes bu gidişatı tersine çevirdi ve zorunlu din değiştirmeler de dahil olmak üzere Katolik emri uygulamaya çalıştı. Direniş hareketi hem halk hem de soylular arasında büyüdü, ta ki Susenyos ve onun Katolik koalisyonu kendilerini neredeyse sindirilmiş halde bulana kadar. Hatta imparatorun üvey kardeşi ve kayınbiraderi ona suikast düzenlemeye çalıştı. 1626’da Etiyopya tam bir iç savaşa girdi. Savaş, ölçülemez kayıplarla beş yıl kadar sürdü. Acımasızlık o kadar fazlaydı ki, sadece karışıklıkların son gününde yaklaşık 8.000 kişi öldü. Amaç, on üç yüzyıl boyunca süregelen dini kendi tayin etme geleneğine ciddi bir tehdit olan dinlerinin reforme edilmiş bir versiyonunu kabul etmeyi reddetmeleriydi.

Sonunda, 1633 yılında Ortodokslar Susenyos’u ve Cizvitleri tahttan indirdi ve Etiyopya Ortodoksluğunu resmi olarak geri getirdi. Nihayetinde, 13. yüzyılda Müslüman istilalarına ve 16. ile 17. yüzyıllarda Katolik emperyalizmine direnmenin getirdiği deneyim, Etiyopyalıları halk direnişi konusunda bilinçlendirdi. Zamanla, 19. yüzyılın sonlarında, çok daha büyük bir tehditle karşılaştıklarında Etiyopyalılar dini özgürlük, Ortodoks kimlik, çeşitlilik ve dış güçlere karşı direniş kültüründen yararlanabiliyorlardı.

Yeni Sömürgecilik Tehdidi

Tarih boyunca, Afrika ve Avrupa arasındaki ilişki üç şey etrafında gelişmişti: Merak, ticaret ve din. Avrupa’nın ilk Afrika keşfine 14. yüzyılda denizci Prens Henry öncülük etmişti. Bu yüzden, yoğun merak da birçok Avrupalıyı, Afrika krallıklarını ziyaret etmeye teşvik etti ve bu, devlet destekli keşifleri arttırdı. Afrika halihazırda M.S. 3. yüzyılda uluslararası ticaret ağına dahil olmuş olsa da 14. yüzyılda ortaya çıkan ve sürekli olarak küreselleşen ticari sistem daha önceki hiçbir şeye benzemiyordu. Değerli mallar Atlas Okyanusu, Akdeniz ve Kızıldeniz arasında sürekli olarak geçiş halindeydi. Afrikalılar yüzyıllar boyunca giysi, metal eşya, tuz ve silah karşılığında altın, baharat, fildişi, palm yağı ve köle ticareti yaptılar.

Avrupalı tüccarlar ve Afrikalı yöneticiler ticaretin büyük çoğunluğunu kendi aralarında yürütürlerdi. Bazı durumlarda Afrikalı yöneticiler de Avrupalıları düşman krallıklara karşı savaşmak için paralı asker olarak işe alırlardı. Zamanla, Avrupalılar birçok Afrika krallığının askeri cesaretlerini nihai çıkarlarına göre değerlendirmeyi başardılar. Avrupalılar, 1850’lerde sıtma önleyici bir ilaç olan kininin keşfi ve uygulanmaya başlanışına kadar, Sahra Altı Afrika topraklarını tamamen işgal edemediler. Hastalık, öncesinde beyaz insanları o kadar öldürdü ki Avrupalılar Batı Afrika’yı “Beyaz Adamın Mezarı” olarak adlandırdı. Afrika’yı ziyaret eden asker ve denizci birlikleri, karaya çıkmaktan da kaçınmalıydılar fakat Afrika’da iş yapmak için gerekirse yalnızca birkaç gün veya hafta ayırıp hızla Avrupa’ya veya başka yerlere gidebilirlerdi. Yalnızca misyonerler uzun süre kalırdı.

Kinini kullanmakla birlikte, Avrupalılar çok daha uzun süre hayatta kalabildiler. Sivrisinekler de artık imparatorluk projesi için pek bir tehdit oluşturmuyordu. Avrupa imparatorlukları Afrika’yla olan bağlantılarına daha fazla zaman ve kaynak ayırdı. Gelişen etkileşimler, onlara genellikle yozlaşma ve krallarla yöneticiler arasındaki üstünlük arzusuyla oluşan farklı toplulukların yapıları hakkında daha iyi bir kavrayış sağladı. Hristiyanlığı, önceden teması olmayan bölgelerle tanıştırmışlar ve misyonerler aracılığıyla Batı eğitimini tanıtmışlardır. Bu, Afrikalıların Avrupalı yaşam tarzına uyumunun da başlangıcıydı ve bunlar sonunda kıtanın kaynaklarının kontrolünü tamamen ele geçirmeye ve onu sanayi devrimi için bir yakıta dönüştürmeye yönelik bilinçli çabalardı.

Bunlara rağmen, Etiyopya ticaret ve toplumsal değerler arasına net bir çizgi çizmenin öneminin farkına varmış birkaç Afrika imparatorluğundan birisiydi. 18. yüzyıl boyunca, Avrupalı ortaklarıyla geniş çapta bir ticari ilişki sürdürdü. Ancak, 19. yüzyılın ortalarına doğru, Avrupa ülkeleri ticaret ve toprak iddiaları nedeniyle bir çekişme içindeydiler. Bu çekişmede listenin başında Fransa ve Birleşik Krallık yer alıyordu. İki imparatorluk da Avrupa’da istikrarı korumak için önemli güçlerdi. Fakat, Almanya ve Portekiz gibi diğer güçlerse komşuları kendilerini Afrika pastasıyla doyururken boş durmayacaklardı.

Portekiz, 1884’te Alman Şansölyesi Otto von Bismarck’ın yönetiminde, Afrika’daki sömürge bölgelerinin haritasını çıkarmak ve hangi Avrupa ülkesinin hangi Afrika toprağına sahip olabileceğini belirlemek amacıyla Berlin’de düzenlenecek uluslararası bir konferans çağrısında bulundu. Katılımcı ülkeler arasında dünyanın en yeni ulus devletlerinden biri olan İtalya da vardı. Konferans, İtalyan ulusunu imparatorluklar ailesine kabul ederek, İtalya’ya Etiyopya ve Eritre de dahil olmak üzere Afrika Boynuzu’nda hak talebi tanıdı.

1896’da Küçük Düşen İtalya

Berlin’in parçalanışından bir yıl sonra, İtalya Eritre’yi ilhak etti ve Etiyopya tarafındaki Kızıldeniz’de bulunan kilit önemdeki Massawa limanı boyunca toprakları işgal etmeye başladı. Etiyopya, Massawa’nın imparatorluğun dünyaya ekonomik olarak açılan bir kapısı olduğu için bunu bir provokasyon olarak gördü. Dahası, limanı ancak dokuz yıl önce Mısır işgalinden kurtarmıştı. İtalyanlar ise Etiyopya’yı ciddi bir tehdit olarak görmediler ve ilerlemeye devam ettiler. İmparator II. Menelik’in efsanevi liderliği altında Etiyopyalılar, bu rahatlığın bedelini İtalya’ya ödettiler.

Menelik, Afrika tarihinde ilginç bir figür olarak yer alıyordu. Genellikle işgalci İtalyanlara karşı takdire şayan askeri stratejisiyle tanınır, ancak kendisi de bir asker tüccarıydı. 1800’lerin ortalarında Mısırlılar ve Fransız ordularıyla ittifak kurarak Etiyopya tahtını İmparator VI. Yohannes’den iki kez ele geçirmeye çalıştı. Darbe girişimi başarısız oldu, ancak Menelik, Yohannes’in ölümünden sonra merhum imparatorun kendi oğlunu geçerek başarılı bir şekilde kendini imparator olarak tanıttı. II. Menelik, Etiyopya ordusunu genişletti ve imparatorluğun altına birçok özerk krallık getirdi. Boynuz boyunca uzanan tüm sömürgeci güçlerden kendi üstün otoritesini tanımalarını bile istedi. İtalyanlar onun çabalarını takdir etmediler ve Menelik’i askeri yardım karşılığında bazı topraklarını teslim etmesi üzerine kandırabilecek bir antlaşma için teşvik ettiler.

Eritre’nin kontrolü üzerine Etiyopya ile İtalya arasında yürütülen diplomatik mücadele sırasında Menelik ve İtalya Başbakanı Francesco Crispi, 1889’da Wuchale Anlaşması’nı imzaladılar. Etiyopyalılar yeniden, emperyalist bir güçle yapılan antlaşmaya ve Manelik’in tahrip edici üç hatasına oldukça öfkeliydiler. İtalya’nın söz verdiği gibi silahları göndermemesi (sonuçta bu silahlar daha sonra İtalyanları vurmak için kullanılabilir) ve bazı bölgelerden çekilmesi, İtalyanların daha fazlasını talep etmesine neden oldu ve Crispi’nin sözünü tutacağına güvenmek oldukça mantıksız bulundu.

Dürüst olmak gerekirse İtalyanlar, Menelik’i, kilit ticaret noktaları ve topraklarının birçoğu üzerinde hâla hâkimiyete sahip olduğu izlenimiyle antlaşmayı imzalaması için kandırdılar. Antlaşmanın Amharca tercümelerinde 17. madde, Etiyopya’nın diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerinde İtalyan hükümetinin arabuluculuğuna “başvurabileceğini” içeriyordu. İtalyan versiyonunda ise “başvurabileceği” kelimesi “başvurmalı” olarak yer alıyordu. Bu antlaşmaya göre, İtalya resmi bir sömürge olacak şekilde Etiyopya üzerinde hak iddia etti.

İmparator bu sahtekarlığı çok geç fark etti ve İtalyanlar da antlaşmanın kendilerine ait kopyasına sıkı sıkıya sadık kalmakta direndiler. Menelik de antlaşmayı tanımadı ve artık İtalyan hükümetinin onu devirmek istediğini ve imparatorluğu ilhak etmek istediğini anlamıştı. Menelik ve Etiyopyalılar Birinci İtalya-Etiyopya Savaşı için hazırdı. Menelik, İngiltere’den, Fransa’dan ve hatta İtalyanlardan satın alınan modern sınıf silahlarla gösterişli bir cephanelik oluşturmak için yıllarını harcamıştı. Birçok Etiyopyalı, Sudanlı Mehdilere karşı yürütülen son savaşlar sırasında İngiliz vekil ordularındaki hizmetleri sayesinde Avrupa’nın askeri strateji tarzlarına aşinaydı ve bu konuda yetkindi.

Etiyopyalılar ve İtalyanlar kendilerini savaşa hazırlarken, her iki taraf da aralıklı olarak birkaç yıl boyunca savaştılar. 1895 yılında Etiyopya’nın içlerine doğru yapılan İtalyan hücumu, düşmanlığı tırmandırdı ve sonucunda ortaya çıkan çatışmada İtalyanlar ağır şekilde kayıplar verdiler. Etiyopya halihazırda sayı olarak üstündü ve ev sahibi olarak çeşitli avantajlara sahipti. Dolayısıyla, geri çekilen İtalyanlar, Crispi’den gelecek destek birliklerini beklerken güçlü bir savunma pozisyonu almışlardı.

Etiyopya da ağır kayıplar verdi ancak İtalyanların bunu tam olarak bilmesinin imkânı yoktu. Menelik, işgalcilerin zayıf taraflarını biliyordu ve İtalyanları savaşa sokmak için askeri bir manevra yaptı ve bunu casuslukla birleştirdi. Ayrıca, İtalyan güçlerini ezmenin en kolay yolunun onların açık alana girmesi olduğunu biliyordu. Milano’dan destek birlik gelene ya da Etiyopyalıların kendilerinden daha zayıf olduğuna inanmak için nedenleri olana kadar bunu yapmayacaklardı. İtalya’ya bakıldığında, Crispi Afrika’daki hamlelerini eleştirenlerle boğuşup siyasi zorluklar yaşarken, diğer Avrupa emperyalist güçleri zaten fethettikleri ülkeleri idare etmekle meşguldü. Menelik de çok zaman kaybetmedi ve Etiyopya tarafının açlıktan perişan olduğuna ve orduların imparatorlarını çoktan terk ettiğine inandırmak ve onları kandırmak amacıyla İtalyan kamplarına casuslar gönderdi ve Crispi de adamlarına saldırmalarını emretti. Ardından gelenler ise İtalya için Adwa savaşında adeta bir kâbus sayılırdı.

General Oreste Baratieri, Doğu Afrika’daki toplam İtalyan garnizonunun neredeyse yarısının birleştirilmiş bir cephesi olan İtalyan kuvvetlerini 4 tugay, 20,000 asker ve 56 topçu ile kontrol ediyordu. 1 Mart 1896’da Baratieri, Etiyopya cephesine sabahın erken saatlerinde sürpriz bir saldırı planladı ve planlarken cephedekilerin uykuda olacaklarını düşünüyordu. Fakat, bir pazar günüydü ve Etiyopyalılar kilise ibadetleri için çoktan uyanmışlardı. İki kuvvet de Adwa yakınlarındaki dağlık bölgelere girdi. İtalyanlar onlarla karşılaşan Etiyopya kuvvetleri karşısında şaşkına döndü ve sayıca az olarak silahsız yakalandılar. Menelik 3,000 kadar askerini kaybetti ve 6,000’i de yaralandı. İtalya için ise kayıp çok daha büyüktü. Toplam askerlerin %70’i olan 14,000 asker savaşta ya öldü ya da kayboldu ve 4,000 kişi de yakalandı. Bu İtalya için kesin bir hüsrandı. Etiyopya için ise dünya çapında ses getiren ve Hindistan kadar uzaklarda sömürgecilik karşıtı hareketi körükleyen kesin bir zaferdi. Bu küçük düşürücü yenilgiden iki hafta sonra, İtalyanlar birkaç şehirde Crispi yönetimine karşı ayaklandı ve yönetim de kısa sürede çöktü.

Yine de Etiyopya’nın hikayesi başka yöne evrilebilirdi ve Etiyopya sömürge güçlerine yenilen birçok Afrika ülkesinden sadece biri olabilirdi. Kuşkusuz, Etiyopyalılar da yeni bir ulus devlet olan İtalya’nın tecrübesizliğinden ve kırılganlığından yararlandılar. Ancak, daha önemli etmen Etiyopyalıların, özellikle de dini bağımsızlıkla ilgili olarak yabancı egemenliğine direnme konusundaki kültürel alışkanlığıydı.

Afrika tarihinin bu dikkate değer kısmı, baskıya karşı yürütülen mücadelelerin güçlü ve önemli kültürel emsallere dönüşen küçük bir yapı olarak değerlendirilebileceğini öne sürüyor. Etiyopya’nın hikayesi, gerçeklerken zevk için uzaklaşan ve özgürlüklerine yönelik basit ihlallere karşı isyan etmek için hiçbir neden görmeyen günümüz gençlerine direkt olarak hitap etme potansiyeline sahip. İşte gençlerin Etiyopya’dan alabileceği üç ders: Küçük özgürlüklerden feragat etmek daha büyük özgürlükleri getirmeyecektir, özgürlük tehdit altında olduğunda -bu tehdit yöneticilerden bile gelse- onunla savaşın ve tüm enerji ve kaynaklar tükenene kadar asla pes etmeyin. Özgürlüğü muhafaza etmenin bu tutumu benimsemekten başka bir yolu yok. “Özgürlük, kök salmaya başladığında hızlıca büyüyen bir bitkidir ve kolayca da bir yaşam biçimi haline gelir.”

Özgürlük nadiren bir anda tamamen kaybedilir ancak basit özgürlükleri görmezden gelmeyi seçtiğimizde çoğu zaman parçalanarak kaybedilir. Her şeye rağmen, önemli olan, özellikle insanlık tarihindeki bu zor zamanlarda devletlerin ve kurumlarının sınırları aşmasına karşı tetikte olmaktır. Zulmü bir an için bile görmezden gelmeyin çünkü bir anda kaybedilen küçük bir özgürlüğün yeniden kazanılması bir nesil sürebilir. Ya da tekrar kazanılamayabilir.

Yazar: İbrahim Anoba

Kaynak: Liberterianism


Kaynakça

Wendy Laura Belcher, The Jesuits in Ethiopia (1609–1641): Latin letters in translation, 2017 (Wiesbaden: Harrassowitz Verlag, 2017), s. 35

Richard Pankhurst, The Ethiopians: A History (Oxford: Blackwell, 2001), s. 107

Raymond Jonas, The Battle of Adwa: African Victory in the Age of Empire (Massachusetts: Harvard, 2003), s. 156