Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Cumhuriyet Tarihi / DERSİM’İN KAYIP İNSANLARI

DERSİM’İN KAYIP İNSANLARI

Daha önce rastladığım bir söz: ”Tarih, kin ve düşmanlığı körüklemek için değil, ondan ders almak için vardır.” şeklindeydi.  Düşününce ne kadar doğru bir çıkarım olduğunu düşünmeden edemiyorum. Gerçekten de bu topraklarda geçmiş, sevgi ve barıştan ziyade kin ve düşmanlığı getirmekte maalesef. Bu sebepten ötürü Dersim’de yaşanmış olaylar hakkında yazdıklarımın, farklı etnik gruplar arasında düşmanlık fikrini doğurmaması, okuyanlardan tek ricamdır.

DERSİM-ASİ TOPRAKLAR

         1935 yılındaki meclis tasarısı ile adı “Tunceli” olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri adı isyanlar ile anılan bir coğrafya olmuştur. Bölge yapısının tarıma ve hayvancılığa uygun olmayışı, aşiret reisleri ile ikame olan bu insanları çevre bölgelere soygun ve yağmaya yöneltmiştir.[1]

        Resmi kayıtlara göre devlete karşı ilk isyan 1704 yılında gerçekleşmiştir. Sorun “askeri harekât” ve “iskân” ile çözülmüştür. Yine 1754, 1785 ve 1796 yılında isyan girişimleri yaşanmıştır. Özellikle 1796 yılındaki isyan çok kanlı bir şekilde bastırılmış ve aşiret reislerinin büyük çoğunluğu idam edilmiştir. Ancak kısa sürede soygun ve yağmalama eylemleri yeniden yaşanmaya başlamıştır. Bu eylemlerin sayısı, zorunlu askerlik uygulaması sonrasında artmıştır.

   Yukarıda verdiğim bilgiler, Dersim insanı hakkında kötü düşünceler edinmenize sebep olabilir. Weberyen bir bakış açısı ile devletin askeri harekâtları sonucu yaşanan ölümleri meşru da görebilirsiniz. Bunu tartışmak gibi bir düşünceye girmemekle beraber devletin de görevlendirdiği kişilerin zaman zaman ciddi hatalar yaptığını vurgulamakta fayda vardır. Örnek olarak 1875’te bölgede görevli Ahmet Muhtar Paşa ve 1892’de görevli Ali Şefik Paşa, bölgede aşiretleri birbirine düşürmek gibi tehlikeli bir politika izlemiştir. Sonuç olarak aşiretler bunu anladığında devletin imajı ciddi ölçüde zarar görecek ve sonuç olarak kaos misliyle artacaktır.[2]

       Bu verdiğim örnekler, sorunun çözümünde makro bir bakış açısına sahip olmamız ve sorunu tek taraflı olarak algılamamız hususunda önemlidir, diye düşünüyorum. Yine bölgedeki sorunu tam olarak tanımlamamız için üzerinde durmamız gereken bir husus daha vardır. O da “Kürt sorunu”dur.

      Türkleştirme politikası, Osmanlı’nın son dönemi ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sıklıkla üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Bu politikaya paralel olarak gelişen Kürt sorunu da hepimizin günümüzde aşina olduğu bir durumdur. Ancak bu sorunun PKK ile başladığı gibi bir hataya düşmememiz gerekir. İlk kez 1806 Babanzade Abdurrahman Paşa isyanından 1984 PKK Eruh baskınına kadar 28 Kürt isyanı girişimi var. Konumuz ile paralel olarak 1921’deki Koçgiri isyanı ve 1925’te ki Şeyh Sait isyanı, Dersim sorununda önemli iki mihenk taşıdır. Koçgiri isyanında bu aşiretin lideri Alişer bey, Dersim isyanının başındaki isim olan Seyit Rıza’nın akıl hocası olmuş ve birden fazla yabancı dil bilen kültürlü ve bölgede sevilen birisidir. Dersim harekatının önemli gerekçelerinden birisi olarak gösterilen ve Seyit Rıza adıyla Fransa ve İngiltere’ye yazılan mektupları kaleme alan kişi olarak düşünülmektedir. Bu mektupları halen kimin yazdığı muammadır. Bir diğer görüş ise Suriye’ye kaçan Nuri Dersimi’nin bu mektupları kaleme aldığıdır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, bu mektupları Seyit Rıza’nın kaleme aldığını varsayacak ve nitekim sonunda Seyit Rıza idam edilecektir. Şeyh Sait isyanı ise Türkiye Cumhuriyeti’ne Kürt sorununu küçümsememesi ve dış ülkelerin bu sorunla ilgili olduğu hususunda önemli bir uyarı olacaktır. Ayrıca yukarıda adı geçen Nuri Dersimi gibi birçok Kürt aydını sürgüne yollanacak, bu isimler Kürt sorununun uluslararası arenada konuşulmasında önemli bir rol üstlenecek ve Dersim’de ki isyan sürecinde katalizör etkisi yapacaktır. Özellikle Suriye’de ikamet edenler, Dersim civarında isyanda kullanılacak kamyonlar dolusu silah ve mühimmat nakliyesinin gerçekleşmesinde kilit rol oynayacaktır. Bu mühimmat nakliyesi Genelkurmay Başkanlığı tarafından izlenecek ve askeri harekâtın gerekçesinde kullanılacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ayrıca bu süreçte 3 önemli kanun çıkaracaktır. Bunlar; 1925 Şark Islahat Planı”, “1934 İskân Kanunu” ve “1935 Tunceli Kanunu”dur.[3] Ayrıca günümüz sıkıyönetim komutanlığının o zamanki şekli olan “Umumi Müfettişlikler” Dersim sorununda önemli bir yer teşkil eder. Dördüncü Umumi Müfettişlik doğrudan Dersim civarını kapsar. Ayrıca 1937 yılında yürürlüğe giren TCK’nın “141” ve “142” numaralı kanunları, kaldırıldığı 1991 yılına kadar Türk Siyasal yaşamında kara bir leke olarak yürürlükte kalmıştır. Bu kanunlar neticesinde her türlü muhalif kişi ve kurumlar otoriter bir şekilde bastırılıp mevcut görüş nezdinde sindirilmiştir.[4]

   Dersim isyanının başındaki isim olan Seyit Rıza özelinde konuşacak olursak, başlangıçta milli mücadele yıllarında Ruslara karşı savaşmış ve ciddi başarılar elde etmiş bir kişi olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca Şeyh Sait isyanında da bu isyana katılmamıştır. Yani Seyit Rıza ile Cumhuriyet arasında başlangıçta bir problem görünmemektedir. Ancak bölgedeki görevli memurların aşiretler arasındaki dengeyi olumsuz yönde bozan hamleleri, bölgedeki tansiyonu yükseltecektir. Özellikle Kırganlı aşireti ile Seyit Rıza’nın lideri olduğu Abbas Uşağı aşireti arasındaki kan davası çok belirleyici olmuştur. Kırganlılar Seyit Rıza’nın ortanca oğlu Baba’yı vurarak öldürmüştür.[5] Seyit Rıza bu olay üzerine intikam almak istemiştir. Hatta Elaziz (Elazığ’ın o dönemki adı) valiliğine telgraf çekerek halkın bir isyan girişiminde bulunmaması için intikam almasına izin verilmesini ve bunun için cephane talep etmiştir. Ancak istekleri yerine getirilmemiş ve o da Kırganlılar üzerine gidip aşiret topraklarını yağma yapmıştır. Bu olay Seyit Rıza’nın bölgedeki popülaritesini iyice arttırmıştır. Sonuç olarak başta Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir gibi isimlerin Seyit Rıza hakkındaki kötü söylemleri tekrar gündeme gelmiş ve Seyit Rıza ile hükümetin arası iyice açılmıştır. Ayrıca Seyit Rıza’nın yeğeni Rayber’in arkadaşı Zeynel isimli kişi, hükümetin yönlendirmesi ile Alişer Beye suikast düzenlemekle görevlendirilmiştir. Zeynel sabıkalı bir isimdir ve bu iş sonunda başarılı olursa af sözü verilmiştir kendisine. Nitekim Zeynel, Alişer Beyi karısı ile birlikte bir mağarada yakalayıp öldürmüştür. Alişer Bey, Seyit Rıza için çok önemli bir isimdir ve hükümetin Seyit Rıza çevresinden birisini kullanıp onu öldürtmesi ipleri koparma noktasına getirmiştir.[6] Yine bu dönemde çıkan Tunceli Kanunu, halk arasında büyük tepki görmüştür. Zira bu kanunla birlikte umumi müfettişlerin ve valilerin yetkileri attırılmış ve zaten isyana meyilli bu coğrafyada böyle bir kanun uygulaması, bozulan ilişkilerde ciddi bir katalizör etkisi görmüştür. Yine yapılan bazı propagandalar ile bu kanun sonucu bütün Dersimli kadınların kadınlık muayenesine sokulacağı gibi bölge halkı üzerindeki gerilimi artıracak söylemler dilden dile dolaşmıştır.[7] 

Bunlara binaen hükümet de bir isyan girişimi olacağını öngörmüş ve bölgeye asker ile askeri mühimmat takviyesini arttırmıştır. Bölgede askeri operasyonlarda kullanılacak karakol, köprü ve yol gibi yapıların inşası artmıştır. Nitekim Sin Karakolu’nun isyancılar tarafından basılması ile olaylar başlamış, 12 Eylül 1937’de Seyit Rıza’nın teslim olması ile sona ermiştir. Daha doğrusu 1937 Tedibi bu şekilde gerçekleşmiştir. Yine 1938 hatta 1939 yılında bölgede bir takım direnişler olmuştur, ancak ben bu olayların detaylarından ziyade olaylardan etkilenen insanların hikayelerine değinerek yazımı sonlandırmak istiyorum.

DERSİMİN KAYIP İNSANLARI

       Dersim olayları şüphesiz Cumhuriyet Tarihi’nin en dramatik olaylarından birisidir. Mensup olduğu aşiretin reislerinin bir sözü ile devletine isyan eden binlerce insan ölmüş kat ve kat fazlası sürgün edilmiştir. 1947 yılındaki affa kadar hepsinin doğduğu topraklara dönmesi kati suretle yasaklanmıştır. İnsanlar trenlere toplu halde bindirilip çok zor şartlar altında batıya sürgün edilmiş, Türkçe harici bir dil konuşmaları yasaklanmış, yine sürgün edildiği bölgelerde toplu halde ikamet etmesi de yasaklanmıştır. Dönemin Başbakan’ı Celal Bayar’a göre bu vahşi insanlar medeniyetten bihaberdir ve ehlîleştirilmesi kaçınılmazdır. Bu sebeple küçük çocuklar, bölgedeki önemli görevlerde bulunan kamu görevlileri ve askerlerin yanında zorunlu ikamet etmek üzere gönderilmiştir. Bu kızların isimleri değiştirilmiş ve çoğu sonraları yaptıkları röportajlarda kötü şartlarda büyüdüklerini söylemişlerdir. Çok azı doğdukları topraklara dönebilmiştir. Nitekim dönenler de, sahip olduğu toprakların devlet tarafından bölgedeki görevli kişilere yok pahasına satıldığına şahit olmuştur. Binlerce insan bu yüzden mağdur olmuştur. TBMM’de hala bu mağduriyet hakkındaki araştırmalar mevcuttur. Yani binlerce insan, aşiret reisleri ile devlet yetkililerinin iki dudağından çıkan sözlerle çeşitli mağduriyetlere savrulmuştur. Bu mağduriyeti belki de en iyi anlatacak hikâye ise Kazım Orbay’ın evine kız kardeşi ile gönderilen Besime’nin hüzünlü hikâyesidir.

Kendi anlatımıyla: “…Kazım Paşa, efendi adamdı. Bize karışmazdı. Daha Erzincan’daydı, askerin başı, oradaydı. Akşamları geç gelirdi, biz görmezdik. Karısı Mediha Hanım kötüydü. Anamız yok, babamız yok, kendi kendimize bir şeyler yapıyorduk. Yıkamamız için önümüze çamaşır koyuyorlardı. Küçücük bir şeyiz, çamaşır yıkayabilir miyiz? Mediha Hanım’ın oğlu vardı, ayrıca evde bulaşık yıkayan, yemek getiren, ev işi yapan, evi toplayan iki-üç hizmetkâr vardı. Mesela üstünü başını istiyor Mediha Hanım. Pembe elbisesini istiyor. Biz ne biliriz, pembe nedir, Türkçe bilmiyoruz ki. Bu sefer askılığı çıkarıyor, onunla dövüyor beni. Bak alnıma, işte burası, alnım onun yüzünden kırık. Dil bilmiyoruz diye dayak yiyoruz. Şefkat filan yok. Ellerinden gelse bizi boğacaklar. Bizim taraflara çok kızıyorlar. Hele Dersim dedin mi, oy yabani Dersimliler, diyorlardı. Ben Dersim dediğimde, ”Aaa, hiç çekinmeden söylüyor.” diyordu. Benim memleketim orası, nasıl inkar ederim. Bizim orada çeşme vardı, cevizimiz vardı. Kardeşime bunları hatırlattığım zaman üzülürdü, konuşmamı istemezdi. Bizi dışarıya bırakmıyorlardı. “Anneni mi arıyorsun, babanı mı?” der kızardı. Bahçe duvarından dışarıya baktım diye dayak attı. Ben bakıyorum, belki babamı, annemi görürüm diye. Ama göremedim. Sen de harpten çıksan, sen de böyle olursun. Nereye kaçacağız? Hiçbir yer bilmiyoruz. Kaçmak aklımıza bile gelmedi. Yemek veriyorlardı, aç tutmuyorlardı, yalnız kadın dayak atıyordu. Dilini bilmediğimiz için çok zorluk çekiyorduk. Kadın bizi dövdüğü zaman emir erleri ağlardı. Üç kişiydiler. “Bunların da anaları, babaları var; böyle dayak atarlarsa ölür bunlar.” diyorlardı. Bunu anlayabiliyorduk. Kardeşimle aramızda Kürtçe konuşuyoruz. Fakat diğerlerinin yanında dayak yeriz diye konuşmuyoruz…”[8]

          Besime Selli, Kazım Orbay’ın evinde bir müddet yaşadıktan sonra Yusuf adlı birisi ile evlendirildi. Çocukları oldu ancak bir müddet sonra boşanıp bir tanıdığının yanına yerleşti. Kardeşi Emine’nin kocasının araştırmaları sonucu ailesi ile temaslar kurdu. Babası vefat etmişti. Erkek kardeşi Ferhat ve Annesi ile buluştu. Annesi 3 ay sonra vefat etti. Besime Selli’de 2002 yılında Kartal Huzurevi’nde, annesi ve babasından, doğduğu coğrafyadan kopuk bir ömrün burukluğu ile hayata gözlere yumdu. Bugün Besime gibi birçok yurttaşımız maalesef bu mağduriyetlere maruz kalmış ve hayatlarını bu olayların silinmez izleri ile devam ettirmek zorunda kalmışlardır. Hiçbir insanımızın bir daha böyle acılar yaşamaması temennilerimle…

Dipnotlar

[1] Kazım Karabekir, 1909 tarihli Kürt Meselesi Raporu, s.4

[2] Hakkı Naşit Uluğ, Derebeyi ve Dersim, s.29

[3] Yalçın Doğan- SAVRULANLAR Dersim 1937-1938 Hatta 1939, Kırmızı Kedi Yayınevi Basım 2012, s. 125

[4] Yalçın Doğan, a.g.e, s.115

[5] Yalçın Doğan, a.g.e s.78

[6] Yalçın Doğan, a.g.e, s.146

[7] Yalçın Doğan, a.g.e, s.131

[8] Yalçın Doğan, a.g.e, s.26

KAYNAKÇA

*Öz Baki, Dersim Olayı, Can Yayınları-2008

*Doğan Yalçın, SAVRULANLAR Dersim 1937-1938 Hatta 1939, Kırmızı Kedi Yayınevi 2. Basım 2012

*Karabekir Kazım, 1909 tarihli Kürt Meselesi Raporu

*Uluğ Hakkı Naşit, Derebeyi ve Dersim, Kaynak Yayınları, 2001

*TBMM Tutanak Dergisi, 29 Haziran 1938, Cilt 2

Yazan Hakkında 

Hasan Ali Hamarat

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir