Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
Courtney Fung
Kaynak: courtneyfung.com

Courtney Fung ile Röportaj

Dr. Courtney Fung, Hong Kong Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında öğretim üyesi ve Harvard Üniversitesi’nde Çin Araştırmaları Fairbank Merkezi’nde de araştırma görevlisi. Fung, Seul’daki Güney Asya Enstitüsü’nün “Güney Asya’da Barış, Yönetim ve Gelişim Programı”nda araştırma görevlisiydi ve Columbia-Harvard Çin ve Dünya Programı’nda da doktora sonrası araştırmacı rolü üstlendi. Fung aynı zamanda “Çin ve BM Güvenlik Konseyi’nde Müdahale: Uzlaşma Durumu”nun yazarı.

Alanınızda en ilgi çekici araştırmaları ve tartışmaları nerede görüyorsunuz? 

Toplumsal değişken olarak statü üzerine olan çalışmalar, özellikle devletlerin sadece daha güçlü olması veya daha ‘büyük’ bir statüye sahip olması gerektiğini belirten literatürdeki temel yargıya karşı çıkan çalışmaların yanı sıra, statüyü çatışma değil iş birliği aracı olarak ele alan çalışmalar bana ilham veriyor. Miller ve Pu’nun yükselen devletlerin otomatik olarak düşük statülerini ‘bırakmaya’ çalıştıkları varsayımına karşı çıkan kitapları, de Carvalho ve Neumann’ın ‘Küçük Devletlerin Statü Arayışı’nın düzenlenmiş cildi ve Røren’in ‘düşük’ statü sahibi olmanın devletler için dış politika hedefi olabileceğini anlattığı statü, sosyal ilişkiler ve arkadaşlık ile ilgili çalışması aklıma geliyor.

Ayrıca BM Güvenlik Konseyi’ndeki çalışmaları ve dinamikleri daha şeffaf hale getiren yeni yazılar ile de ilgileniyorum. Uluslararası barışı ve güvenliği sağlamakla yükümlü olan bir kurulun nasıl çalıştığına dair bir bilgimiz yok. Adler-Nissen ve Pouliot’un, gücün BM Güvenlik Konseyi’ndeki uygulamalara yansımasına dair yazısı ve Scmitt’in Birleşmiş Milletler’deki Rus uygulamaları üzerine olan yazısı bu konuya ışık tutuyor. Daha genel olarak, uluslararası diplomasinin nasıl gerçekleştiğine ilgi duyduğum için, mikro politika ve diplomasinin makro politika ile diplomatik sonuçları nasıl etkilediğine ve aralarındaki bağlantılara dair okumalar yapıyorum. Yani Nair ve Wong gibi yüz yüze diplomasi üstüne çalışmalar yapan ve bilginlikleriyle işin ‘uygulama’ tarafına katkı sağlayan bilim insanlarının çalışmalarına ilgiliyim.

Dünyayı kavrayış şekliniz zaman içinde nasıl bir değişim gösterdi? Düşünce sisteminizdeki en önemli değişiklikler ne (veya kim) sayesinde oldu?

Dünyayı kavrayış şeklime en büyük değişikliği, normlar, statü ve kimlik gibi soyut değişkenlerin uluslararası politikayı nasıl etkilediğini anlamak yaptı. Bu kavramların önemli olduklarını zaten düşünüyordum ancak bu ‘yumuşak’ değişkenlerin uluslararası diplomaside nasıl işlediklerini lisansüstü eğitimden sonra vaktim ve yeterli eğitimim olduğunda anladım. Ben okuldayken, statünün ve kimliğin yüksek politikayı nasıl etkilediğini anlamaya büyük ilgi duyulan bir dönemde, çok sofistike, metodolojik, teorik ve ampirik bir sohbetten öğrenebilmiştim.

Düşüncelerimi en çok doktora danışmalarım etkiledi. Dönem boyunca çalışmalarımı okudukları ve eleştirdikleri gibi sadece bariz sebeplerden dolayı değil, aynı zamanda doktora sürecim hakkında dürüst oldukları ve akademik mevkiye atanmak gibi akademik kariyerin güçlükleri ile daha az heyecan verici kısımlarında da yardım ettikleri için. Bir toplum bilimci, öğretmen, entelektüel ve politika uygulayıcısı olma konusunda bana örnek oldular. Öğrenci soruları ya da kaçınılmaz hakem geri bildirimi ile uğraşırken sık sık onların yorumlarını ve eylemlerini düşünüyorum.

Yeni kitabınızda BM Güvenlik Konseyi’nin verdiği kararlar ele alınırken statünün göz ardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Statü neden bu kadar önemli ve Çin’in müdahaleye olan karşılığını nasıl etkileyecek?

Ekim 1971’de BM Güvenlik Konseyi’nde ilk kez yer aldığından itibaren Çin, müdahale düşünülürken ev sahibi devletin rızası prensiplerini, BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesini ve bölgesel desteği hızla benimseyen bir ülke oldu. Bu ilkeler, dıştan dayatılan rejim değişikliğine müdahaleyi sınırlıyor ve bu faaliyetlerin Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleşme olasılığını azaltmaya da yarıyor. Ancak, Çin ilkelerini ve konumunu, kendi çıkarları, her bir durumun özel koşulları ve müdahaleye ilişkin o zamanın kuralcı ruhu ile uyumlu olarak konumlandırıyor. Devlet başkanlarının rejim değişikliğinin potansiyel hedefleri olarak belirtildiği 11 Eylül sonrasında bile, Çin’in şaşırtıcı bir kaydı var. 2005’te Sudan’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne müracaatını sorgusuz sualsiz kabul etmek, 2007’de Darfur’daki barış operasyonunda 7. Bölümü desteklemek, 2011’de Libya’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne müracaatını ve uçuşa yasak bölge başvurusunu kabul etmek, 2014’te Suriye’de ‘rızasız’ insan koridorlarının kullanımını desteklerken Suriye’ye eylemleri durdurmak.

Kitabım, Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki müdahalelerde aldığı konumun çeşitliliğini anlamada statünün gözden kaçan bir etken olduğunu savunuyor. Renshon’un 2017 yılında yapmış olduğu statü tanımını (bir devletin “statü topluluğundaki konumu veya rütbesi”) kullanıyorum ve statünün, Çin’in müdahaledeki konumuna önemli bir etkisi olduğunu savunuyorum. Statü, Çin’in akran grupları aracılığıyla Çin’in müdahaleye verdiği karşılığı şekillendirebilir. Belirli durumlar altında, Çin’in akran grupları Çin’in tercihlerini değiştirebilecek ve hatta Çin’i eyleme geçirtebilecek bir durumda. Çin’in statü arayışı, bir nebze Çin’in bir grup üyesi olarak konumunu yükseltmek amacıyla oluşturulan sonuca yönelik hesaplamalara odaklıdır. Fakat, aynı zamanda da nizama uygunluğa ve akran grubu üyesi olarak öznelerarası iyi davranış standardına uyma arzusuyla odaklı Çin’in doğası gereği sosyal sebeplere de dayanmaktadır. Buna göre, statü aktörlere dış, nedensel ve belirleyicidir (aktörlerin kim olduğu bir parçasıdır). Statü koşullarının odağına ve etkisine dair daha iyi bir kavrayış ile müdahale konusunda Çin’in belirli tutumlarını yorumlayabilir ve bu tutumların nasıl gerekçelendirildiği gibi esas soruları cevaplayabiliriz.

Çin’in hem büyük bir güç hem de gelişmekte olan bir devlet statüsünün etkilerini açıklayarak, Çin’in tek bir statü kaygısı gütmediğini gösteriyorum. Bu sebeple, Çin statü ikilemini çözmeye çalışıyor. İkilem, itibarını nasıl hem BM Güvenlik Konseyi’nin “P3” adı verilen daimî batı üyeleri ve müdahaledeki akran grupları olan ABD, İngiltere ve Fransa gözünde, hem de coğrafi bölgeye özgü bölgesel organizasyonları ve Küresel Güney’deki ev sahibi devletleri de içeren temsilcilerin gözünde yükseltebileceğinden oluşuyor.

İkinci olarak bu kitap, statüyü Çin’in sabit değeri olarak değil bir değişken olarak ele alıyor. BM Güvenlik Konseyi, Çin’in statü durumunu incelemek için harika bir sosyal ortam. Çalışmamda Çin’in müdahaleye olan tepkisini etkileyebilecek statünün nedensel mekanizmasını ve koşullarını bir tarafa bıraktım. Akran grupları aynı politika çerçevesinde pozisyon alması, akran grupları tek bir devlet gruptan çekilmeden birbirlerine bağlı kalması ve akran grupları tepkisiz Çin’in gruptaki iyi davranış standartlarına karşı gelmesin sonucunda toplumsal maliyetler ödetebildiğinde veya bir statü tetikleyicisinin yaşanması halinde Çin, statüsünü güvence altına alma konusunda endişe duyuyor. Bu bilgiler ışığında, devletlerin toplumsal bağlamda rasyonel aktörler olduğunu ve statü, öz-imaj ve kimlik gibi sosyal faktörlere uyumlu eylemlerde bulunma arzusunun, maddi masrafa yol açsa dahi, devletlerin politika seçeneklerini etkileyebileceğini gösteren literatüre katılıyorum. Kitap da Çin’in ana çıkarlarının işlenebilirliğine, iş birliği için statüye başvurmaya ve statü ikileminin yükselen güçler üzerindeki etkilerine dair yeni bakış açıları sunuyor.

Çin’in müdahaledeki varlığında ve müdahaleye yaklaşımında bir değişim oldu mu? Suriye anlaşmazlığındaki konumu nasıldı?  

Çin’in müdahaleyle ilgili tutumundaki kademeli değişim, doğrudan reddetmekten tedbirli yaklaşıma ve müdahale rejiminin bazı yüzeylerinde daha sağlam bir katılım, Çin’in müdahaleyle ilgili uygulamalardaki esnekliğini gösterirken, BM Güvenlik Konseyi yolu ile, ev sahibi devlet onayı ve ideal bölgesel destek koşulları altında, müdahaleyi limitleme konusundaki bağlılığını da gösteriyor. BM Güvenlik Konseyi devlet egemenliğine üstün gelmeyi kendine vazife bildiğinde Çin, tercih ettiği müdahaleci olmayan duruşunda bir “istisna” yaptı ve uluslararası topluluğun müdahaleye olan ilgisini azaltmayı sağladı. Bu esnekliğe rağmen Çin, mevcut meseledeki uygulama veya rıza ihlallerine başvurmaya yönelik yaklaşımındaki tutarlılığını sürdürmektedir. Çin’in 7. Bölüm aktivitelerine dair olan kuşkucu yaklaşımı, güç kullanımını sadece rızai ve son çare olarak görmesinden ve devlet egemenliğini göz ardı ettiği için çatışmayı çözmenin “kör” bir yöntemi görmesinden kaynaklanıyor.

Suriye meselesine gelince, Çin sadece rızaya dayalı bir yaklaşımın meseleyi çözebileceği görüşünü açıkça desteklemiştir. Arap Ligi ve BM Özel Temsilcisi tarafından yapılacak arabuluculuk, BM izleme misyonu ve çeşitli çok taraflı gruplar aracılığıyla oluşturulacak siyasi çözüm, Çin’in desteklediği girişimlerdir. Çin, bu çok taraflı çabaları, diplomasi konusundaki kendi ikili yaklaşımı ile destekliyor. Suriyeli muhalefet gruplarına öneriler yaparken diğer Orta Doğu ülkelerinden gelen heyetlerle görüşüyor. Çin destekli önlemler, Esad’ı istifaya zorlamaya veya zorlayıcı tedbirler ile ayrılmasına yol açmaya değil, tüm taraflara karşı eşit eleştiri ile yaklaşmaya yönelik.

Çin, ortak kararla alınan tedbirleri desteklemeye niyetli iken Suriye meselesi, Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki diplomatik stratejisi için gerçek bir değişiklik oldu. Çin, algılanan kınama, uyum talepleri, yaptırımlar ve Suriye meselesinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne müracaatı vb. gibi zorlayıcı önlemleri önlemek için veto haklarını nispeten hızlı bir şekilde harcadı. Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndi en az veto oyu kullanmış ülke olma kaydı göz önünde bulundurulduğunda, Çin’in tek bir meselede birden fazla veto kullanması dikkate değer ki bu vetolar aksiyonları yavaşlattı ve devam eden çatışmada kabul edilebilir koşullar yaratmaya yardımcı oldu. Meseleyi detaylı bir şekilde incelerken Çin’in statü kaygılarını azaltabildiğini, akran grupları ile bağlarının kopması ile bazı toplumsal maliyetleri kabul ettiğini ve kendi çıkarlarının dışında müdahale oylamasını başka çıkarlara yönelik yaptığını fark ettim. Ancak yine de kafa karışıklığı yaratmamak adına, Çin bu meselede tamamen statüyü bir kenara bırakmış değildi. Süreç takibi, statü baskılarını azaltma çabalarını ve sosyal baskıları ile ödülleri ileten sosyal tesiri azaltma fikrini açığa çıkarıyor. Çin statü kaygısını azaltabildiği için, rızaî olmayan müdahaleye karşı sağlam bir mesafe koyulduğunu garantiye almak için aktif olarak mücadele etti. Bu bağlamda Çin kendi başına üç yenilik yaptı: Birden fazla ve art arda veto oy kullanımı; “rejim değişikliği” adı altında gerçekleştirilen rıza dışı müdahaleleri yasa dışı kılmak ve güç kullanımı ile ilgili koruma sorumluluğu normlarını değiştirmek. Bu üç yenilik, Çin’in müdahale normlarını rejim değişikliğinden sağlam bir şekilde ayırma isteğini vurguluyor.

Kitap araştırmanızda, BM yetkilileri ile Çinli dış politika uzmanları görüşmeler ve BM Güvenlik Konseyi’ni katılımcı gözlemi gibi bir dizi metot kullandınız. Bu metotlar size neler sağladı ve ne gibi sorunlar çıkarttı?

Teorimi, geniş bir veri topluluğuna dayalı olarak, devam eden ve hassas dış politika konularında sınırlı şeffaflığı kabul ederek oluşturdum. Çin ve müdahalenin geçmişine gelirsek, kitap, BM Güvenlik Konseyi kararları, tam kayıtlar ve resmi bildiriler dahil olmak üzere birincil kaynaklara ve haber raporlar ile akademik metinler gibi ikincil belgelere dayanmakta. Pekin tarafından reddedilen oy seçeneklerini açığa çıkartmak için, New York ve Pekin başta olmak üzere birçok gezide BM yetkilileri ve Çinli dış politika uzmanları ile 200’den fazla görüşme gerçekleştirdim. Bu görüşmeler kilit dönüş noktalarının daha az bildirilen olaylar olduğu hakkında bana bir fikir verdi, böylece süreç takibi ile kanıtları ve argümanları daha etkili bir şekilde inceleyebildim. BM Genel Merkezi’nde katılımcı gözlemi, müdahale karşıtı itibara sahip olup veto hakkı olan Çin’e gösterilen hürmeti anlamak için çok verimliydi. Bu itibar, diğer aktörlerin Çin ile müzakere beklentilerini şekillendirmelerini etkiledi.

Kamuya açık olmayan verilerin elde edilmesi bariz nedenlerden ötürü dolambaçlıydı. Diplomatlar çok meşguller, bazen konuşmanız gereken diplomat başka bir yerde yeni görevlere atanmış olabiliyor ve bazıları da güncel meseleleri bir araştırmacı ile tartışmak konusunda anlaşılabilir bir şekilde çekingen davranabiliyor. Resmi görüşme konularının ötesine geçebilmek için röportaj yaptığım kişilerin güvenini kazanmam gereken zamanlar olmuştu. Bazen de takip soruları ile mi yoksa karşıt kanıtlar ile mi devam edeceğim konusunda yargıya varmam gerekiyordu. Bazen de kitabın ampirik içeriğinden veya benim genç ve tecrübesiz bir bilim insanı olmamdan kaynaklanan bazı araştırma güçlükleri ortaya çıkıyordu. Araştırmam boyunca, Çinlileri gücendirmek için orada olmadığımı açıklamam gereken duygu yüklü ve yoğun bazı görüşmeler olmuştu.

Çin Birleşmiş Milletler’in barışı koruma misyonuna nasıl bir yaklaşım sergiliyor ve Çin’in katkıları neler?

Çin artık barışı koruma konusunda önemli bir aktör. Çin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki diğer kalıcı üyelerin hepsinin toplamından daha fazla katkı sağlıyor. 2015’teki Dünya Zirvesi’nde Çin, misyonların talimatı ile gerçekleştirilmesi arasındaki kaçınılmaz gecikmeyi azaltmak için Birleşmiş Milletler’e barışı koruma misyonları için 8.000 kişilik ihtiyat kuvveti sundu. 2017’de ise, Çin, BM barışı koruma bütçesine en çok katkıda bulunan ikinci ülke oldu. Ancak Çin her zaman için barışı koruma misyonları ile ilgili değildi. Çin’in BM barışın korunması ile ilişkisi, Çin’de barışı korumanın bir dış politika faaliyeti ve platformu olarak değerinin karmaşık bir şekilde öğrenildiğini gösteriyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki ilk yıllarında barış korumasına ‘üç hayır’ olarak özetlenebilecek, ‘oylamaya, bütçe katkısına ve barış korumasına personel katkısına hayır’ prensibi ile yaklaşıyordu. Çin, barışı koruma misyonlarının uluslararası barışı ve güvenliği, aynı zamanda da reformu ve barışçıl uluslararası bir ortamın oluşması ile ekonomik gelişmeyi de desteklediğine karar verince, barış koruma oylamalarına 1981 yılında başladı. O dönem, Çin Halk Cumhuriyeti’nin geleneksel barış korumasını yeğlediği dönemin başlangıcı oldu. Geleneksel barışı koruma misyonları; ev sahibi ülke rızası, tarafsızlık ve sadece kendini savunma ve yetkinin savunulması için güç kullanımı gibi temel barışı koruma prensiplerine uyar.

Çin,1989’da Birleşmiş Milletler Geçiş Dönemini Destekleme Grubu’na (UNTAG) 20 sivil seçim gözlemcisi, 1990 yılında Birleşmiş Milletler Mütareke Gözlem Örgütü’ne (UNTSO) 5 askeri gözlemci göndererek personel sevkine başladı. Çin, ilk asker sevkiyatını 1992 yılında Kamboçya’daki Birleşmiş Milletler Geçici Makamına, 800 kişilik Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) askeri göndererek yaptı. Bu sevkiyat, Birleşmiş Milletler’in ulus inşasına benzer geniş bir görevde bulunduğu ve hatta bazen ev sahibi devletin işlevlerini üstlendiği çok boyutlu barışı koruma programlarını Çin Halk Cumhuriyeti’nin kabul ettiğini gösterdi. Çin, barış koruma misyonunun işlevini sürdürebilmesi için, genellikle savaş-dışı çalışan lojistikçiler, sağlık ekipleri ve mühendisler gibi destekçi birimleri göndererek barış korumasına olan kendine has bağlılığını sürdürdü. 1999’dan başlayarak, Çin, Doğu Timor için barışı uygulama ve geçiş döneminde yönetim misyonlarına yönelik pozitif oy verdi ve Çin Halk Cumhuriyeti ordusu, Birleşmiş Milletler Liberya Misyonu, Sudan Birleşmiş Milletler Misyonu (UNMIS) ve Birleşmiş Milletler Demokratik Kongo Cumhuriyeti Misyonu’na (MONUC) katıldı. Çin’in yüksek profilli ve asker destek gerektiren geniş çaplı misyonlara verdiği destek, Çin’in sorumlu bir güç olarak bağlılığını vurgular cinsten. Bu konuşlandırmalar, Çin’in Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) görevlerini resmi olarak savaş dışındaki askeri operasyonları da kapsayacak şekilde genişletti. İnsani yardım, felaket yardımı ve barış koruması, uluslararası barışı ve güvenliği teşvik eden görevler olarak tanımlanırken, bu görevler aynı zamanda Çin’in kendi ulusal gelişimini ve güvenliğini de destekledi.

2013’te başlayan Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’na (MINUSMA) ve 2015’teki Birleşmiş Milletler Güney Sudan Misyonu’na (UNMISS) askeri birliklerini de konuşlandırmaya başlayan Çin, misyonlara katılımını arttırdı. Ancak askeri birlikleri konuşlandırmak, kendi normatif ve müdahaleci olmayan yaklaşımını sürdüren Çin, barış koruma birimleri, güç kullanımını ayarlamak, savaş zayiatları almak ve sahadaki performansı için beklentileri ayarlamak gibi yeni sorunlarla karşılaştı. Bu riskler ve bedeller, Çin’in barışı korumayı desteklemesinden elde ettiği faydaları eşitler nitelikte.

Çin ve Hindistan, küresel güvenlik düzeninin norm ve hükümlerine yaklaşımlarında hangi konularda ayrışıyorlar?

Küresel güvenlik düzeninin destekçisi olarak yükselen Çin ve Hindistan hakkında, özellikle normlar, kurumlar ve küresel güvenlik sorunlarıyla ilgili kurallar çerçevesinde çok fazla tartışma var. BM barış koruma misyonlarına asker katkısında bulunan ve koruma sorumluluğunun normlarını şekillendiren bu iki yükselen güç, bu düzenin tamamlayıcı ve bütünleyici iki unsurunun kilit katılımcılarıdır. Bu iki konu, bu devletlerin küresel güvenlik sağlamadaki rollerini ve küresel güvenlik düzenindeki konumlarına dair algılarına ile ilgili bir fikir sunar. Çin ve Hindistan’ın koloni geçmişi, büyük devletler olarak miraslarının tanınmasını istemeleri, kendilerini Küresel Güney’in emperyalist karşıtı liderleri olarak konumlandırmaları göz önünde bulundurulduğunda, hem geleneksel egemenliği mevcut zorluklara karşı koruma sorumluluğu hem barış korumacılığı, bu iki ülke için neredeyse bir saplantı olmuştur. İlginç bir şekilde, Çin ve Hindistan bu iki konuda birbirlerinin aksine hareket ederken nispeten bütünleyen bir yaklaşımları var.

İki devlet de BM barış korumasının ana destekçileri olarak nitelendiriliyor. Çin, tüm P5+1’in toplamından daha fazla asker yollarken Hindistan’ın asker gücü Çin’i ikiye katlıyor. İki devlet de Güney Afrika veya Brezilya gibi bölgesel barış korumacılığına odaklanmış güçlerin aksine, küresel konuşlandırmalar yapıyor. İki devlet de BM barış korumasına ilişkin Küresel Güney’in yeterli sözü almadığını düşünüyor ve saha taahhütlerinin az olması konusunda batılı devletlerini azarlıyor. Ancak bu gibi konuların dışında, Çin ve Hindistan’ın kilit yönlerden farklılıkları da bulunmaktadır. Hindistan köklü konuşlandırmalarını henüz stratejik diplomatik kazanımlara dönüştürememiştir. Çin, dağıtımlarında dikkatli olup riskten kaçınsa da barışı koruma misyon konuşlandırmalarında pozitif basın, varlıklarına yönelik eğitim fırsatları ve barışı koruma ile diğer dış politika hedeflerini ilişkilendirme açısından çıkarlarını stratejik olarak en üst düzeye çıkarmayı başardı. İki devlet de Koruma Sorumluluğu’na (Responsibility to Protect- R2P) karşı çıktıysa da görüşlerinden çabucak uzaklaştılar. Hindistan, koruma sorumluluğunu gerekçe göstererek silahlı müdahale kullanımına karşı çıkarken, Çin, koruma sorumluluğunun norm içeriğini devlet egemenliğinin koruma sorumluluğunu üstlenmesine yönelik değiştirse de devlet üzerinde koruma uygulayan uluslararası topluluğun üç sütun konseptini sadece kısaca yeniledi.

Uluslararası ilişkiler okuyan, kariyerinin başındaki genç bilim insanları için vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?

Tez projeleri bazen yavaş ilerleyebilir veya yorucu olabilir. Yayınlanmaları ise birden fazla redde ve uzun düzenleme ile yeniden yazma döngülerine dayanmayı gerektiriyor. “Bekçilerin” araştırma sorularının hiçbir anlam ifade etmediğini veya çok hevesli olduğunu, var olan literatürün her şeyi cevaplayabildiğini ve veriye erişimin imkânsız olduğunu söyleyeceği zamanlar olacak. Tecrübesiz bilim insanları için savını daha iyi açıklamak adına geri çekmek göz korkutucu olabilir. O tip kasvetli zamanlarda, ilginç bir çalışmaya ve otonomiye sahip olmanın ne tür bir ayrıcalık olduğunu hatırlamak yardımcı olabilir. İster yazı inzivanızda sanaldan her daim destek çıkan lisans döneminden arkadaşlarınız, ister projenizin dışında bir hayatınızın olduğunu hatırlatan arkadaş grubunuz olsun, bir grup destekleyici arkadaşa sahip olmak gerçekten yardımcı oluyor. Çalışmamın her aşamasında bana referans mektupları yazmak, düzeltme okuması yapmak ve iş kararlarını gözden geçirmek gibi büyük konularda ve idari bürokrasinin nasıl işlediği, kıdemli kişilerden buluşma talebi isteme gibi küçük ancak eşit derecede önemli olan konularda bana yardımcı olan cömert ve sabırlı akıl hocalarım vardı. Kariyerinin başındaki akademisyenleri akıl hocalığı ilişkileri kurma ve geliştirme konusunda dikkatli olmaya teşvik ediyorum ve akıl hocalarının kıdemli akademisyenlerle sınırlı olmadığını, idari personeli ve akranları da hesaba katmaları konusunda açık olmaları gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Kaynak: E-International Relations

*Eğer çevirimizi beğendiysen ve “Ben de böyle çeviriler yapmak istiyorum!” diyorsan seni buraya alalım.