cemal kafadar kim var imiş kitap analizi
Şiraz Duvarı'ndan alınmıştır.

Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken / Kitap Analizi

Öz

Bu yazıda Türk Tarih Kurumu şeref üyesi, Princeton, Harvard, Boğaziçi, Koç gibi üniversitelerde görev almış akademisyen-yazar Cemal Kafadar hocaya ait ‘Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken’ başlıklı eserin incelemesi yapılacaktır. İncelemenin okuyucularına dört makaleden oluşan kitapla ilgili kısaca bilgi verme gayesi güden bu çalışma giriş ve sonuç bölümleri hariç dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, kitaptaki giriş bölümünden hareketle Cemal Kafadar’ın tarih anlayışı izah edilmeye çalışılacaktır. Yazının dört kısmında da kitaptaki bölümlendirmeye paralel olarak, kitaptan örnekler sunulacaktır. Yazı; kitap boyunca verilen örneklerden ve Cemal Kafadar’ın tarihe bakışta sunduğu yeni yaklaşımlardan misaller teşrih edilerek nihayetlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Yeniçeri, Tüccar, Derviş, Hatun.

 

            Giriş

            “Şu yalan dünyaya geldim geleli
            Tas tas içtim ağuları sağ iken
            Kahpe felek vermez benim muradım
            Viran oldum mor sümbüllü bağ iken

            Aradılar bir tenhada buldular
            Yaslandılar şıvgalarım kırdılar
            Yaz bahar ayında bir od verdiler
            Yandım gittim ala karlı dağ iken

            Farımaz da deli gönlüm farımaz
            Akar gözlerimin yaşı kurumaz
            Şimden geri benim hükmüm yürümez
            Azil oldum güzellere bey iken

            Karac’oğlan der ki bakın geline
            Ömrümün yarısı gitti talana
            Sual eylen bizden evvel gelene
            Kim var imiş biz burada yoğ iken

                                   Karac’oğlan  

4 makaleden oluşan kitabın adı Karac’oğlan’ın yukarıda yer alan şiirinden gelmektedir ki Cemal Kafadar hocanın tarih anlayışının özünü ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken?’ merakı oluşturmaktadır. Aşağıda yer alan kitabın giriş bölümünden bir parça da kitabı okuma isteğini kamçıladığı gibi, tarih nedir, nerede ve kimin içindir gibi soruları yeniden sorgulamaya açmaktadır. Neden Karac’oğlan’ın şiiriyle başladığını Yunus ile mukayese ederek aktarmaktadır:

Yunus’un aklında hep ölüm ve ahiret vardır, orayı anlamaya çalışır, cevapsız kalacağını bilse de mezartaşlarına sorar, ölümlü olmanın ne menem bir şey olduğunu idrak etmek için uğraşır, buralılara yani dünyalılara bu ince elemelerinden bir hisse çıkarır, selam verir, sonra da başınıçevirip öteye bakan yoluna devam eder. Karacaoğlan ise hayat doludur, malum, baharın gelip de çiçeklerle donattığı bir dağa baktığını ya da birbiçimde hayatın ortayerinde durduğunu ifade edecek imgelerle lafa girmeyi sever. Bu efkarlı şiirinde bile, üzerinde ömrünün yarısını tükettiği ama demek ki öbür yarısının hala önünde uzanıp gittiğini düşündüğü buradan, ayaklarını sağlamca bastığı dünyadan öteye doğru sual eyler. Aradaki fark belli belirsizdir ama benim için önemlidir: Tarih, yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir. … Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahiret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir. Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzerine düşünmek isteyen ise tarihe…”[1]

Dört makaleden oluşan bu kitapta, birbirinden farklı dört kişinin ben olmanın sınırlarını nasıl kullandıkları gösterilmekte olup, Osmanlı’nın belirli dönemde içerisinde bulunduğu ekonomik, toplumsal, kültürel dokuya dair ipuçları verilmektedir. Tarih okuyucaları için hem keyifli hem de başka perspektifler sunan bu yazıların ne kadar mühim olduğu ‘mukayese’yetisiyle kavranabilmektedir.

M VAR İMİŞ BİZ BURADA YOG İKEN sorusunu neden hayatın acılarından dem vuran, “tas tas içtim ağuları sağ iken” diyerek başladığı bir şiirin sonunda sorar Karacaoğlan? Kah aşık kah düpedüz çapkın sesi ile tanıdığımız şiirlerinde pek görülmeyen, ya da açık edilmeyen bu felsefi-tarihi duyarlığı, neden kendisine kolayca yakıştıramadığımız efkarlı bir şiirin sonuna yerleştirir? Bu soru sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.”[2]

İncelemesi yapılacak kitapta on altı ve on yedinci  yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişinin (babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için 1521’de divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı Yeniçeri, 1660-64 arasında İstanbul’da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş, ticaret için gittiği Venedik’te 1575’te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi, rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun.)  peşine düşen Kafadar, tarihe yönelmek isteyenlerin dünya ve hayat üzerine düşünmeleri gerektiğini belirtmekte, tarihçinin kaynak çalışması yanında farkındalığının gelişmesinin de çok mühim olduğunu ifade etmektedir.[3]

Getirdiği mikro tarih anlayışı ile sıradan insanların sıradışı hayatlarını araştırma konusu yapan Cemal Kafadar ben ile biz, birey ile toplum arasında keskin ayrımlar yapmadığı gibi Karl Marx’ın sözüne atfen insanların kendi tarihlerini kendi seçtiği koşullar altında olmasa da onlara geçmişten aktarılan şartlar altında yaptıklarını belirtmektedir.[4]

Bölümlere geçmeden evvel Kafadar hocanın sözleriyle giriş bölümünü bitirmek yazı takibinin kolaylığı açısından büyük önem teşkil etmektedir:

Bu kitapta okuyacağınız yazıların her biri şaşkınlık ürünüdür: Yençerilerin bozulma devrinden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadığını, uluslar arası ticarette Müslümanların rol oynamadığınımodern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünyasından kimselerin günce tutmadığını, hatta kişisel tecrübelerini kaleme almadığını sanıyordum. Karşıma çıkan belge ve kaynaklar beni hayrete düşürdü. Bu karşılaşmanın bende uyandırdığı macera dürtüsüyle araştırmak ve anlamak istedim.”[5]

1. Yeniçeri Nizamının Bozulması Üzerine

Yeniçerilerin nizam bozulana dek muntazam bir düzeni olduğunu belirterek ironik bir giriş yapan Kafadar üretim ve ticaret faaliyetlerine katılımlarıyla birlikte intizam noktasında pürüzler yaşanmaya başlandığını, başlangıç ve bitiş noktalarının kesinkes belirlenemeyeceğini alt metne yerleştirerek belirtmektedir. On altıncı yüzyıl bu anlamda dönüm noktasıdır. Bunu belirtirken nizam bozulma paradigması adını verdiği bu anlayışı mümkün olduğunca yapıbozumuna uğratmaya çalışmaktadır. Keskin ayrımlara, lineer çizgisel ilerleme, gerileme anlayışına karşı çıkarak tarih yazıcılığının bu çizgisellikte gelişemeyeceğini ifade etmektedir.

Gerileme söyleminin vazgeçilmez yapıtaşlarından biri nizam bozulma paradigması olmuştur. Bu paradigma, başta var olduğu kabul edilen bir sağlamlık evresindeki bozulmamış temiz Osmanlı kurum ve uygulamaları ile aynı kurum ve uygulamaların daha sonraki bozulmuş hallerini karşı karşıya getirir. Birinden diğerine geçiş aniden olur; belli bir sapma ya da suistimal sonucu verilen taviz bir ilk örnek” oluşturur., bu da giderek genelgeçerlik kazanmış bir uygulamaya dönüşür. Süreç sonucu inşa edilmiş değil de, belli bir tarihte kurulmuş” olan kurumlar, dönüşüm geçirmemiş, bahtsız bir zaman noktasında bozulmuş”lardır. Gerileme ve ıslahat literarüründe çeşitli ilk bozulma hikayeleri atfedilen yeniçeri ocaklarıyla ilgili durum da budur. Çeşitlemeler vardır, fakat bütün hikayeler aynı motifi ve aynı özcü yapıyı korurlar.; evlenme konusunda verilen ilk izin, ecnebilerin ulufeliler arasına girmesine verilen ilk cevaz, kul kardeşlerinin ve çocuklarının ilk kez ocağa girmesine müsaade edilmesi, vesaire.”[6]

Yukarıda adı geçen bölgede babamdan intikal etmiş bir çiftlik var. Çiftliği kardeşim Mustafa tasarruf ederdi. Mustafa sık sık benim yanıma (İstanbul’a) geldiği için,yörenin amili kardeşimin öldüğünü söyleyerek çiftliği hazineye kattı ve içindeki hayvanlar ve mallarla sattı..”[7]

Bu anlayışı eleştirdikten sonra, Zihne Kadısı’na yöneltilmiş -1521 yılından birkaç yıl önce- bir sual Babıali yeniçerilerinden Mehmed babasından intikal etmiş çiftlik üzerine çiftliğin Kardeşi Mustafa’ya ve kendisine ait olduğunu belirten yukarıda yer alan dilekçeyi ibraz etmektedir. Burada yeniçerilerin üretim ve ticaret faaliyetlerine başlamasıyla bozuldukları düşüncesine karşı Cemal Kafadar’ın sorduğu şu soruların ehemmiyeti aşikardır.

Yeniçeriler üretime ve kazanca yönelik etkinliklere ilk kez ne zaman bulaştılar?

               Kirlenmemiş dönemi bulmak için ne kadar geriye gitmemiz gerekiyor, mesela İmparatorluğun zirvesine ulaştığı fakat yokuş aşağı gidişin henüz başlamadığı Kanuni Sultan Süleyman döneminin ilk yıllarına mı?[8]

Makalesini bitirirken bu belgeyi baz alarak genel kanılara varamayacağımızı belirten Kafadar bu örnekle erken dönem sayılabilecek bir dönemde (1521’den birkaç yıl önce) çiftlik üzerindeki hakları devletçe tanınan iki kardeş örneği yani Mehmed’in miras hakkı ve toprak sahibi oluşu, yeniçeriler hakkındaki birçok genelgeçer düşünceyi, yerleşik düşünce kalıplarını yeniden masaya yatırmak için sebep olduğunu ifade etmekte, devamı gelecek bir makalenin müjdesini vermektedir..

2. Ben ve Başkaları: On Yedinci Yüzyıl İstanbul’unda Bir Dervişin Güncesi ve Osmanlı Edebiyatında Birinci Ağızdan Anlatılar

418 yapraklık Seyyid Hasan adlı dervişin Sohbetname adlı güncesini (27 Ağustos 1661-13 Temmuz 1665) konu edinen bu yazıya başlarken yazar mektup, hatırat, otobiyografi, günce örnekleri vermektedir. Osmanlı edebiyat tarihine iki tabakalı bir şema içerisinde bakma geleneğini aşmak için, iç içeliği görebilmek adına verdiği örnekler büyük önem teşkil etmektedir. Bunu yaparken Nietszche’nin Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası adlı eserine atıf yapmaktadır.

Seyyid Hasan’ın kendisini fakir yaşadığı yeri de gamhane olarak aktardığı güncesinde yer alan bilgilerden hareketle Seyyid Hasan’ın yaşamına dair çok şey öğrenilmekte fakat daha mühimi Osmanlı edebiyat tarihinde genel kabul görmüş kanılar da yerle bir edilmektedir.

Osmanlı tarihi kaynakları arasında bireylerin kendileriyle ilgili, doğrudan kendilerinin yazdığı metinlerin bulunmadığına dair yargının sorgulanmasına yol açacak geniş bir yelpazaye yayılan, şimdiye kadar bilinmeyen ya da üzerinde yeterince durulmayan, birinci şahıs anlatılarının varlığını göstermiş olduğumu umuyorum. Elyazmaları arasında sürdürülecek sistematik araştırmaların daha nice hatırat, rüya defteri, otobiyografi, esaret anısı ve şahsi mektup örneğini ortaya çıkaracağını sanıyorum. Bu sayede Osmanlı toplum ve kültür tarihinin yeni ve şahsi bir boyutuyla tanışmamız, en azından şimdiye kadar keskin kontrastlar dışında algılamakta zorlandığımız bir kültür evrenini görece renklendirmemiz mümkün.”[9]

               “Birey edebiyatının birbiriyle ilintili çeşitli kategorilerinin gelişiminin ve bağlantılarının izini sürmek, Osmanlı kültüründeki ben ve toplum arasındaki kaypak sınırlan tarihini anahatlarıyla çizmek anlamına gelir. Kanuni sonrası dönemde, birinci ağızdan anlatıların çoğalması “fakirin başına gelenler”i kağıda dökmedeki çekincelerin görece olarak geride bırakılması şunu ima eder; ben’in sınırları gerçekten de yeniden çizilmişse ve bir bireyleşme sürecinden bahsedebiliyorsa bu süreç tarikat ya da meslek grubu gibi genişçe organizmaların parçası olmak ile çelişen bir şey değildir. Sohbetname örneği bireylik hissinin,otobiyografik yazında ille de yegane ya da öncelikli bir itici güç olmadığını çok vazıh biçimde ortaya koyar. Kendini  seyyah-ı alem ve ferid-i adem” olarak gören, gençliğinde ailesinden ve hocalarından hiç kurtulamayacağını ve gönlünce seyahat edemeyeceğini düşünerek kahırlanan Evliya Çelebi bile böyledir. O da anlatsında sadece çok geniş bir coğrafyanın bir ucundan diğerine yaptığı seyahatlerin izlerini ve olağanüüstü keskin bir çift gözün gördüklerini nakletmekle kalmamıştır. Ardında gayet karmaşık bir ilişkiler ağının ve kendi “ben”inin sınırlarındaki gediklerin izini de bırakmış, böylece de kendini tanımış ve tanımlamıştır.”[10]

3. Venedik’te Bir Ölüm (1575): Serenissima’da Ticaret Yapan Anadolulu Müslüman Tüccarlar

Cemal Kafadar hoca bu bölümde öncelikle Venedik’teki Osmanlı ticari faaliyetlerinden örnekler sunmakta ardından ticaret için gittiği Venedik’te 1575 yılında ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi örneğini detaylarıyla incelemektedir. Müslüman Osmanlıların uluslararası ticaretle ilgilenmediği algısını, yerleşik kalıbını yıkmaya çalışan Kafadar iç içe geçmiş sorulardan hareketle 16 ve 17. Yüzyılda sof üretiminin ve uluslararası ticaretin hikayesi bağlamında mahiyet kazanan Ayaşlı tüccarın kimliğini konu edinmektedir.

Türklerin ülkeler arası ticarete katılmadıkları, bunun da kültürlerarası iletişime izin vermeyen dini ve kültürel tutumlar yüzünden olduğu genelgeçer kanısının önüne geçip bunun aksinin değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cemal Kafadar  uzak diyarlara yolculuk eden kervanlarla gidip gelen tüccarlardan çeşitli misaller vermekte ve 20 Mart 1575 yılında Venedik’te öldürülen Ayaşlı sof tüccarı Hüseyin Çelebi bib Hacı Hızır bin İlyas’a ilişkin belgeleri aktarıp yorumlamaya geçmeden evvel yazının ilk kısmını şu şekilde bitirmektedir:

“… Kısacası, dini ya da siyasi olsun, Osmanlı yetkililerinin ideolojik sebeplerle iç ya da dış ticaret arasında ayrım güttüklerini ya da Müslümanların dış ticarete katılımını kültürel kirlenme korkusuyla dizginlemeye çalıştıklarını gösteren kanıt yoktur. Osmanlı toplumundaki Türk unsurunun yerel ticarette faal olduğu biliniyor; Türk tüccarlarının bazı Avrupa şehirlerindeki faaliyetlerine yönelik araştırmalarımızın ışığında –hem askeri hem re’aya sınıfından- Osmanlı Türklerinin uzak ülkeler ve değişik kültürlerle ticarete, aracı kullanarak ya da bizzat kendileri katkıda bulundukları da apaçık ortada. ..”[11]

Tüccarın 8 Nisan 1575’te İtalyancaya çevrilen terekesinin noter mukavelesinden çok daha aydınlatıcı olduğunu ifade eden Kafadar Ayaşlı Hüseyin’in yanında taşıdığı eşyalardan bahsetmekte ve amcası Hace Ahmed tarafından kendisi öldükten sonra satıldığını söylemektedir.

Venedik sularından günümüze ulaşan bu öykü bir tüccarın bir ben’in anlatısı olarak sunulsa da Kafadar makalenin önceki bölümlerinde tarihsel bağlamı, ticari, ekonomik faktörleri sıralayarak tarihe bakışta yeni açılımlarla geldiğini göstermektedir.

 

4. Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri (1641-1643)

Peter Brown’un aşağıda yer alan sözüyle giriş yapılan kitabın bu bölümünde yazar 17. Yüzyıl Osmanlı döneminde yaşamış Asiye Hatun’un şeyhine gönderdiği rüyalarını tarihsel malzeme olarak sunmakta, tasavvuf yolunda kendi yaşamını biçimlendirme gayretinde olan Asiye Hatun’u da tarihsel özne olarak gün ışığına çıkarmaktadır.

Tarihçi, ele aldığı kişilerin zamanlarının büyük bir kısmını uyuyarak geçirdiklerini, uyurken de rüya gördüklerini gözden kaçırma tehlikesi altındadır.”[12]

İhmal edilen kadınların tarihinine vurgu yaptıktan sonra böylesine muazzam arşiv ve yazma hazinelerine sahip bir alanda çeşitli konulardaki bilgisizliğin temel sebebinin kaynaksızlıktan ziyade o konulara dair soru yöneltilmemiş olmasında kaynaklandığını belirtmektedir. Bu minvalde Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde karşısına çıkan on yedinci yüzyılda Üsküp’te yaşayan Asiye Hatun’un rüya defterine ulaştığını söylemektedir.

Mütereddit bir muatasavvıf olarak ibraz etmesinin sebebi ise çağdaşı iki erkek yazarın (Seyyid Hasan ve Niyazı-i Mısrı) anlatılarıyla kıyaslandığında Asiye Hatun’un ifadeleri tereddütle, kendini sorgulayan bir iç bakış açısıyla örülü olmasından mütevellittir. Burada yazar temel etkenin toplumsal cinsiyet rolleriyle alakalı olacağını belirtmektedir.

Burada anlatılan tasavvuf yolunu seçmiş, şeyhi de başka bir şehirde olduğu için rüyalarını yazılı olarak gönderen bir kadının hikayesi anlatılsa da esasen kadınların dünyasına dair, rüyaya, tasavvufa dair kabul görmüş inançlara yönelik bir anlatı da sunmaktadır. Kendini şeyhine kaptıran bu yüzden de evlenemeyen bir hatun olarak yorumlayanlar da olsa Asiye Hatun’u, Müslihüddin Efendi ile evlenmesi söz konusu olsaydı evlenir miydi sorununu gündemine taşıyanlar da bunu yaparken Osmanlı kültür hayatını, dini yaşamını merkeze alarak açıklığa kavuşturmaya çalışmakatadır.  Şeyhi öldükten sonra da tasavvuf yolunda ilerlemesini sürdüren, kitaplara düşkün, okur-yazar Asiye Hatun Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından çok az tanıdığımız kadınların dünyasına, ufak da olsa bir pencere açmaktadır.

Tarihe yaşanmışlıklar olarak bakmanın ehemmiyeti yadsınamayacak kadar büyüktür. Asiye Hatun da Cemal Kafadar hoca sayesinde yaşadıkları ve ardında bıraktıklarıyla bambaşka şartlarda tarih sahnesine çıkarılmıştır.

            Sonuç

Bu kitapta yer alan yazıların her birinin ampirik malzemeye, arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulduğu kaynaklara dayandığını belirten yazar, tarihçinin uzak gözlüğü saydığı yöntem, paradigma ve felsefe meseleleriyle de uğraştığını belirtmektedir. Toplumsallığını yani sınıfsallığını kabul ettiğimiz her şeyin tarihsel olduğunu da ifade eden Cemal Kafadar ihmal edilmiş unsurları, özneleri, olayları tarihin alanına çekerken bunu bir bağlama oturtarak yapmaktadır.

Mesut Boston’un ‘Osmanlı’da Toplum ve Birey: Cemal Kafadar’ın Tarih Anlayışı’ başlıklı yazısında da belirttiği gibi Cemal Kafadar Osmanlı tarihçiliğine getirmiş olduğu yeni yaklaşımlarla öne çıkarken, sosyolojiyi de etkin bir şekilde kullanmaktadır.

“… Bu da onun tarihi vakıaları bir anlatı içerisinde statik olarak değil, farklı cereyanların ve toplumsal aktörlerin etkisini de hesaba katarak dinamik bir şekilde ele almasına yaramaktadır.”[13]

Klişe yargıları verdiği örnek olaylarla yerle bir eden Kafadar Köprülü ve Wittek’in yaklaşımları doğrultusunda bir sentez geliştirmektedir.

Cemal Kafadar tarih çalışırken bile aslında günümüz meseleleri ile düşünüyor. Kafadar biz yerine ben’i kendine menzil olarak seçiyor. Haliyle tarihçinin başvuracağı yeti ya da yöntem de genelliklere dikkat kesilen sosyolojik imgelemden daha çok tekillikleri öne çıkarma eğilimindeki empatiye kayıyor. Yazar buna arızi olanın hakikatini bilmek bakımından bir değer atfediyor. Fakat tekil olanın merkeze alınmasının bir anlamda tarihin toplumsallıktan soyutlanmasına yol açtığı da söylenebilir.”[14]

Tarih anlayışına getirdiği yeni yaklaşımlarla biz olmanın, biz’in altını dolduran öğelerin gerçekçiliğini sorgulayan Cemal Kafadar yaptığı Oğuz Atay okumaları sayesinde bunu sorunsallaştırmış ve ilk olarak Halil İnalcık Armağanı’na yazdığı Venedik’te Bir Ölüm adlı makalesinde görüşünü yansıtmıştır. İncelemesi yapılan bu kitapta yer alan makalelerde de biz’in tarihinden ziyade ben’in tarihini biz bağlamına aktararak izah etmektedir.

Tarihe bakışta çok fazla görüş mevcuttur ve hiçbir anlayışı küçümsemenin, ihmal etmenin mümkün olmadığını belirten Kafadar’ın sözleriyle yazıyı sonlandırmak büyük önem arz etmektedir.

“Çeşitli ülkelerde süregiden tarihçilik tartışmalarını izleyenlerin bileceği gibi, yeni tarihçiliğin en belirleyici yanlarından biri yayılmacılığı, yani eskiden araştırma dışı kalan birçok konuyu sahiplenerek incelemeye açması: Bir yandan tarihin altın sayfalarının kenar çizgisinin dışında kalan sosyal kümeler (deliler, fahişeler, eşcinseller, çalgıcılar, güruh olarak değil karmaşık kişilik olarak isyancılar, vb.), bir yandan toplumun her kesiminden insanların zihniyet ve duyarlıkları, ölçmesi güç, hatta gizli kapaklı yanlarıyla iç dünyaları (düşleri, korkuları, ölüm konusunda tavırları, okuma alışkanlıkları, zaman anlayışları, atasözlerine yansıyan derin zihniyet kalıpları, vb.), bir yandan da hünsalık ya da Hindistan’ı ararken Amerika’nın bulunması gibi garip vakalar”…”[15]

[toggle title=”Kaynakça” state=”close”]

BOSTON, Mesut, Osmanlı’da Toplum ve Birey ‘Cemal Kafadar’ın Tarih Anlayışı, Fayrap Kitap, İstanbul, 2010.

KAFADAR, Cemal, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken ‘Dört Osmanlı: Yeniçeri, Derviş, Tüccar, Hatun’, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Dipnotlar

[1] Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş, Hatun, Metis Yayınları, İstanbul, 2009, s.14.

[2] Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş, Hatun, Metis Yayınları, İstanbul, 2009,  s.13.

[3] Cemal Kafadar, s.13-15.

[4] Cemal Kafadar, a. g. e, s.26.

[5] Cemal Kafadar, a. g. e, s.27.

[6] Cemal Kafadar, a. g. e, s.30.

[7] Cemal Kafadar, a. g. e, s.34.

[8] Cemal Kafadar, a. g. e, s.32-33.

[9] Cemal Kafadar, a. g. e,  s.70.

[10] Cemal Kafadar, a. g. e, s.71.

[11] Cemal Kafadar, a. g. e, s.114.

[12] Cemal Kafadar, a. g. e, s.121.

[13] Mesut Boston, Osmanlı’da Toplum ve Birey ‘Cemal Kafadar’ın Tarih Anlayışı, Fayrap Kitap, İstanbul, 2010, s.38.

[14] Mesut Boston, a. g. e, s.39.

[15] Cemal Kafadar, a. g. e, s.123.

[/toggle]