Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Makaleler / Cemal Abdül Nasır Dönemi ve Arap Milliyetçiliği

Cemal Abdül Nasır Dönemi ve Arap Milliyetçiliği

Yazan: Berk GÖKÇEN

CEMAL ABDÜL NASIR DÖNEMİ VE ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ

Öz

İki dünya savaşı arasında gelişen, gelişme aşamasında birçok rakip fikirle mücadele eden Arap milliyetçiliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Mısır’da iktidarı ele geçiren Cemal Abdül Nasır liderliğindeki bir avuç genç subayın ellerinde yükselecek ve bir meşale misali Arap dünyasına ışık olacaktı. İlk başlarda bölgesel milliyetçiliğin ve İslamcılığın geri planında kalmış olsa da, şartlar Arap milliyetçiliğini tartışılmasız en güçlü fikir haline getirecektive Arap milliyetçiliği sayesinde bölge halkı, yalnızca bir süre de olsa, geleceğe daha önce hiç olmadığı kadar umutla bakacaktı.

Anahtar Kelimeler: Mısır, Vataniye, Vefd Partisi, Arap milliyetçiliği, Hür Subaylar, Cemal Abdül Nasır, Emperyalizm.

 

Giriş

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından dünya iki bloğa ayrılmış, Doğu Bloku’nu yöneten komünist SSCB ile Batı Bloku’nun lideri kapitalist ABD dünyanın geri kalanını kendi nüfuzu altına almak için mücadeleye girişmişti. İki süper güç arasında gerçekleşen bu nüfuz mücadelesinde Orta Doğu da oldukça önemli bir yer tutuyordu ve hem ABD hem de SSCB, bölgedeki ülkeleri kendi safına çekmek için mücadele ediyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce süper güç konumunda olan İngiltere ve Fransa eski gücünü kaybederek ABD’nin Batı Blokunun bir üyesi haline gelmişti, fakat büyük devlet imajını hala korumak istedikleri için bu bölgedeki eski sömürgeleri üzerinde hakimiyet kurma çabaları devam etmekteydi. 1956 yılındaki Süveyş Krizi’nin ardından SSCB ve ABD bu iki ülkeye hadlerini bildirecekti.

1952 yılında- Soğuk Savaş’ın etkisinin fazlasıyla hissedildiği dönemde- iktidara gelen Cemal Abdül Nasır, politikasını dönemin şartlarına göre şekillendirecekti. Nasır, Mısır’ı başta İngiltere olmak üzere Batı’nın boyunduruğundan kurtarmak ve her anlamda tam bağımsız bir ülke haline getirmek istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için Arap milliyetçiliği çok elverişli bir silah olsa da Arap milliyetçiliğinin halktaki etkisi devletler düzeyine ulaşamamıştı ve Arap dünyası da, tıpkı dünyanın geri kalanı gibi, iki kutba ayrılmıştı. Arap milliyetçisi Mısır ve partneri Suriye; Batı’nın desteklediği Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak gibi ülkelere karşı Sovyetler Birliği’ne yakınlaşarak başta savunma sanayiinde olmak üzere birçok alanda Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmak durumunda kalmıştır.

 

1. Nasır Öncesi Mısır ve Arap Milliyetçiliğinin Yükselişi 

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Mısır halkı, topraklarında sıcak savaş yaşanmış olmasa da, birçok sıkıntıyla mücadele etmek durumunda kalmıştı. İngilizlerin Mısır’ı askeri üs olarak kullanmasıyla birlikte halkın elindeki çiftlik hayvanlarına ve ürettikleri ürünlere el konulmuş, bunun sonunda yaşanan enflasyon halkı daha da fakirleştirmişti. Şüphesiz ki bu durum Mısır halkının milliyetçi duygularının kabarmasını kolaylaştıran etkenlerden biridir, ancak bahsettiğimiz milliyetçilik Arap milliyetçiliğinden ziyade el-vataniye diye nitelendirilen devlet milliyetçiliğinden ibaretti. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne yalnızca ismen bağlı olan bir hanedanlıkla yönetilen Mısır, İngiliz işgali altına girdikten sonra Osmanlı’ya bağlı olan diğer Arap bölgelerinden farklı bir yönde ilerlemişti ve Mısır halkının milliyetçiliği İngiliz karşıtlığı üzerinden ilerleyen bir bölge milliyetçiliği halini almıştı.Arap milliyetçiliğinin en önemli ideologlarından biri olan Sati El Husri (Mustafa Satı Bey), Mısırlılar üzerindeki Arap milliyetçiliği duygusunun yoksunluğuna bizzat şahit olmuş, Suriye Arap Devleti’nin yıkılması üzerine yaptığı Mısır ziyaretinde Suriye’deki devletin yıkılışının bu bölgede dikkate değer bir üzüntüye sebep olmadığını fark etmiştir ve:“Onlar Arap milliyetçiliği duygusu taşımıyor, Mısır’ın Arap ülkelerinin bir parçası ve Mısır halkının Arap milletinin bir parçası olduğunu kabul etmiyor.”[1] sözleriyle üzüntüsünü dile getirmiştir. Mısır’daki bu durum 1930’lu yıllara kadar devam etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri başkanı Woodrow Wilson’un ortaya attığı ilkeler, Mısırlı seçkinleri etkilemeyi başarmıştı. SaadZaglul’un liderliğinde bir araya gelen büyük toprak sahibi ve hukukçulardan oluşan yedi kişilik bir heyet (Arapça’davefd) ülke yönetiminde uzun yıllar söz sahibi olacak Vefd Partisi’nin temelini oluşturmuş ve halkın desteğini kazanmayı başarmışlardı. Kurucu lider SaadZaglul’un İngilizler tarafından Malta’ya sürülmesi halkın tepkisini daha da artırınca İngilizler geri adım atmak zorunda kaldı ve 1922 yılında ülkeye kısmi bir bağımsızlık tanıdı. Buna göre Mısır iç işlerinde bağımsız olmakla birlikte dış işlerinde İngiliz çıkarlarına aykırı bir eylemde bulunamayacak ve topraklarında İngiliz askeri birliklerinin bulunmasına izin verecekti. Emperyalist İngiltere için Mısır hayati bir öneme sahipti çünkü İngiliz sömürgesi durumunda yer alan Hindistan’a giden deniz yolunun güvenliği açısından Süveyş’i kendi ellerinde tutmaları elzemdi. Aynı zamanda İran’ın Irak’ın ve Afrika’daki diğer sömürgelerinin kontrolü için de Mısır oldukça önemli bir bölgeydi.

1924 yılında yapılan ilk seçimlerin ardından Vefd Partisi parlamentodaki sandalyelerin yüzde doksanını alarak seçimin mutlak galibi oldu ve liderleri Zaglul, ülkenin seçilmiş ilk başbakanı oldu. Ancak ülkede demokrasinin yerleştiğini düşünmek büyük hata olur çünkü kralın parlamento üzerinde geniş yetkileri vardı ve İngiltere’nin, iç işlerinde serbest olma hakkına rağmen, ülke üzerinde hakimiyeti söz konusuydu. Vefd Partisi’nin demokrasiyi özümsememiş olması ve kendinden olmayan kitleleri dışlaması da bir başka sebepti. Zengin meslek sahibi ve toprak sahibi politikacılar, dikkatlerini Mısır’ın şiddetle ihtiyacı olan sosyal yasalara vermek istemediklerinden ithal parlamento sistemi halkın sadakatini kazanamamıştı.Zaglul’un 1927’de ölümü üzerine Mustafa el-Nahhas liderliğine geçen Vefd bölünmüş ve yozlaşmıştı.[2]

Dönemin siyasal yetkililerinin batılı değerleri kabul etmesi halkla aralarına duvar ören bir başka sebepti. Taha Hüseyin gibi bazı yazarlara göre Mısır, Avrupa’nın bir parçasıydı ve bu aydınlar Araplarla olan bağlarından ziyade antik dönemdeki Yunan toplumuyla olan ilişkileri ön plana çıkardılar. Abbas Muhammed el – Akad: “Bu yüzyılın tozlarında boğulmamak için geçmiş Arap yüzyıllarımızı silmeliyiz.”[3]derken,Selame Musa da Mısırlıların Araplardan üstün olduğunu belirtir ve: “Mısır’ın temel bağı Araplarla değil, çağdaş kültür ve medeniyetin çoğunu aldığı Avrupa’yladır.”[4]der.Seçkin sınıfın el-vataniyesinin karşısına çıkan ilk ciddi ideoloji İslamcılıktı. Hasan el-Banna tarafından 1928 yılında İsmailiye şehrinde kurulan ve kısa süre içerisinde 500 yerel şubeye ulaşan Müslüman Kardeşler, İslamcılık akımının lideri oldu ve çeşitli engellemelere ve baskılara rağmen etkisini günümüze kadar sürdürmeyi başardı. O dönemde İslamcılar, Arap birliğianlayışına el-vataniye anlayışından daha yakındılar. Onlara göre Arapların bir araya gelerek oluşturduğu birlik, İslam birliğine giden yolda vazgeçilmez bir koşuldu. Gelenekçilik ve yenilikçiliğin karışımı bir ideolojiye sahip olan Müslüman Kardeşler’e göre Kuran’ın ilkelerine sahip çıkılmalı ve İslam ilkeleri bulundukları döneme göre yorumlanmalıydı. El Banna, Müslümanların İslami değerlere bağlılıklarından fedakârlık yaptıklarını hissetmeden yirminci yüzyılın teknolojik ilerlemelerinden yararlanmalarının bir yolunu aramaktaydı.[5]

1936 yılında, İtalyanların Etiyopya’yı işgalinin ardından, İngilizler ile Vefd Hükümeti yeni bir bağımsızlık antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre, İngilizlerin 1922 yılında tek taraflı bir şekilde ilan ettiği bağımsızlık ilk kez resmi bir hükümet tarafından tanınmış oldu. İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılması ile birlikte, 1936 antlaşması uyarınca, Mısır hükümeti sıkıyönetim ilan etti ve Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Ancak savaşın başladığı dönemde başbakanlık görevini yürüten Ali Mahir mihver yanlısı bir kişilikti ve 1940 yılındaki istifasının ardından geçen iki yıllık sürede Mısır oldukça istikrarsız günler yaşadı. İstikrarsız geçen iki yılın üzerine Kral Faruk, 1942 yılının başında sırdaşı Ali Mahir’i bir kez daha başbakan olarak atamak istedi ancak bu durum literatürde 4 Şubat Olayı olarak bilinen bir hadiseyi meydana getirdi. İngiltere sefiri Sir Miles Lampson, Kral Faruk ile görüşmeye gittiğinde İngiliz silahlarının namlularını kraliyet sarayına çevirmelerini emretti ve kendileriyle koordineli çalışabilecek Mustafa el-Nahhas başbakanlığında bir Vefd hükümetinin atanmaması durumunda krallığının sona ereceğini bildirdi. Bu trajik hadisenin gerçekleşmesi 1952 darbesine giden yolun başlangıcı olarak nitelendirilebilir çünkü, bu hadiseden sonra Mısır’ın sıradan halkıVefd Partisi yerine Müslüman Kardeşler gibi tam bağımsızlık yanlısı grupları kendi temsilcisi olarak görmeye başlamıştı.

Mısırlılık ve İslamcılık arasında sıkışan Arap milliyetçiliği, ilk zamanlarda pek fazla taraftar toplayamadı. 1925 Suriye İsyanı sonrasında Fransa’nın sert tedbirler alması birçok Mısırlı için Suriye halkını destekleme isteği doğurdu ancak bu durum yönetici kadrosunda pek fazla görülmedi çünkü ZaadZaglul’a göre Mısırlılar ve Suriyeliler ancak “Doğulular” olarak birbirleriyle ilintiliydiler.[6]Sati el- Husri ise ZaadZaglul’dan çok farklı düşünüyordu. Taha Hüseyin gibi Arap milliyetçiliğinin karşısında yer alan aydınları eleştiren Sati, Mısır halkının bir an önce bilinçlenmesi gerektiğini belirtir ve Mısır’ın Arap birliği mücadelesinde lider olması gerektiğini sebepleriyle açıklar: “Tabiat ona, Arap milliyetçiliğinin yeniden canlanması adına öncülük rolünü üstlenmesini zorunlu kılan bütün özellik ve avantajları vermiştir. O, Asya ve Afrika parçaları arasında, Arap dünyasının merkezinde yer alır. O, aynı zamanda, Arap dünyasının modern dünya medeniyetinden etkilenmiş en büyük parçasıdır. Böylece o, Arap dünyasındaki en önemli kültür merkezidir; diğer bütün Arap devletlerinin toplamından daha zengindir ve modern devlet yapısı bakımından bu devletler arasında da en fazla deneyime sahip olandır.”[7]. Mustafa Sati Bey, bu hayaline yaklaşık yirmibeş yıl sonra kavuşacaktı.

Mısırlılar içerisinde Arap milliyetçiliği fikrinin taraftar toplamasını sağlayan en önemli olay Filistin meselesiydi. Napolyon’un 1805 yılında Prusya’yı yenerek dolaylı olarak 1871’deki birleşmeye sebep olması gibi 1936 yılında başlayan Filistin’deki Arap İsyanı da Arapların bilinçlenmesine yardımcı oldu ve Arap milliyetçiliği dalgasının hızlanmasını sağladı. Halk baskısı Arap hükümetlerini ve siyasal liderlerini, Filistinli Arapları açık açık desteklemeye, İngiltere’nin ülkeyi bölme çabalarına müdahale etmeye ve uluslararası konferanslarda tek ses halinde konuşmak üzere eşgüdümlü hareket etmeye zorladı.[8]PatrickSeale’ye göre Mısırlı politikacıları Pan-Arap politikasına kaydıran kesin faktör Filistin İsyanı’ydı.[9] Her ne kadar Mısır hükümetinin Filistin politikası halkın baskısı nedeniyle isteksizce yürütülmüş olsa da, başlangıç açısından oldukça önemlidir.

1940’lar Arap milliyetçiliğinin hızla yayıldığı yıllardı. 1940’lı yılların ikinci yarısına değin, milliyetçi ideologlar ve militanlar Arap milliyetçiliğini, o zamana kadar ondan habersiz olan veya onun ilkelerine direnen halkın bilincine başarılı olarak yerleştirdi. Artık Arap milliyetçiliğinin diğer bağlılık ve kimliklerin çok gerisinde kaldığı söylenemezdi; hala ideolojik bağlılıkların ana çekim sebebi olmasa da, insanların siyasal bağlılığı için meşru ve ciddi bir çekim merkezi olabilirdi.[10]Fakat,1948 Arap – İsrail Savaşı, bu duygulara büyük bir darbe vurdu. 1945 yılında Arap Birliği’ni kuran Arap ülkelerinin bir araya gelerek İsrail’e haddini bildirmek istemesi Arap milliyetçiliğinin güçlendiğini düşündürse de, savaş sonrasında alınan ağır yenilgi Arap ülkeleri arasındaki güvensizliği ve çatlakları ortaya çıkardı. Bu ağır yenilginin ardından Mısır’da vataniye fikri yeniden önem kazandı ve ülke kendi içine kapandı. Ancak bu durum oldukça kısa sürdü. Ordunun bu aşağılayıcı yenilginin ardından monarşiyi ve İngiliz emperyalizmini suçlaması üzerine gerçekleştirdiği askeri darbe, bir anda Mısır’ı Arap milliyetçiliğinin lider ülkesi konumuna yükseltti.

 

2. Cemal Abdül Nasır İktidarı: Arap Milliyetçiliğinin Zirvesi

 2.1. Devrime Giden Yolda Mısır

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Mısır hükümetlerinin İngiliz boyunduruğundan kurtulma çabalarının sonuçsuz kalması halktaki hayal kırıklıklarını daha da artırıyordu. İngiltere 1936 Antlaşması’nı yeniden gözden geçirmeye bir türlü yanaşmamakta, Hindistan’ı 1947 yılında bağımsız bir devlet olarak tanımış olmasına rağmen Süveyş Kanalı’ndan çekilmeyikabul etmemekteydi. Tüm bunların üzerine 1948 Arap – İsrail Savaşı’ndaki hezimet de eklenince, kral ve parlamento halkın gözünden iyice düşmüştü. Mısır, kararlı bir liderin yokluğunda sürekli bir siyasal kriz ortamına sürüklenmekteydi.[11]

Halkla yöneticiler arasındaki mesafeden yararlanan Müslüman Kardeşler örgütü 1940’ların sonunda gücünü doruk noktasına çıkarmıştı. Tarım arazilerinin büyük bir kısmını elinde tutan ve bu nedenle sosyal reform yapmaktan kaçınan siyasi partilerin yerine halk, sosyal reform vaatlerinde bulunan ve kendileriyle aynı tabakadan gelmiş insanlardan oluşan Müslüman Kardeşler’i tercih ediyordu. Ancak Müslüman Kardeşler’in bir başka yüzü de vardı. Örgütün içinde faaliyet gösteren bazı militanlar yabancılara ait iş yerlerine saldırıyor, yabancı destekçisi olduğunu düşündükleri Mısırlı yöneticilere de çeşitli yöntemlerle zarar veriyorlardı. Üstelik, bu duruma dur demek isteyen dönemin başbakanı Mahmut Fehmi el-Nukraşi’yi de katletmişlerdi. Örgütün bu denli güçlü olması, Hür Subaylar Hareketi’nin liderlerini de ürkütecek, ilk başlarda sempatiyle baktıkları Müslüman Kardeşler’i bastırma yoluna gideceklerdi.

1950 yılında Vefd Partisi’nin iktidarı yeniden eline geçirmesi sonrasında milliyetçilik dalgasından etkilenen parti lideri el-Nahhas, 1936 antlaşmasını yürürlükten kaldırdığını ilan edince olaylar daha da içinden çıkılamaz bir hal aldı. Antlaşmanın kaldırılmasından cesaret alan Mısırlı gerilla güçleri İngiliz askerleriyle çatışmaya başladılar ve bunun üzerine İngilizler, 25 Ocak 1952 Cumartesi günü bir polis karakoluna saldırarak onlarca polisin ölümüne sebep oldular. (Kara Cumartesi) Ülkede artık huzur kalmamıştı, huzuru getirmeye kararlı olan grup ise kendilerine Hür Subaylar ismini vermiş bir avuç düşük rütbeli subaydı.

Posta memuru bir babanın zorluklarla büyümüş evladı olan Cemal Abdül Nasır, içinde bulunduğu ve liderliğini yaptığı Hür Subaylar hareketinin bir aynasıydı. Bu grup, daha önce ülkeyi yöneten politikacıların aksine, halkın içinden çıkmış, öğrencilik yıllarında İngiliz karşıtı protestolara katılmış insanlardan oluşuyordu. Onlar hiçbir zaman Şubat 1942 yılındaki hezimeti ve Filistin topraklarında alınan yenilgiyi unutmamışlardı, kralın askeriye üzerinde artan yetkisine ve ordu içerisine yaptığı kabul edilemez müdahalelere de ayrıca kızgındılar. Hatta askeri sosyolog EricNordlinger darbenin sebebini daha çok kralın askeri meselelere müdahalesinden kaynaklandığını iddia eder.[12] Ancak her ne kadar orduyu yeniden dönüştürmek gibi hedefleri de olsa da, Mısır’ın iç problemleri için duydukları kaygıların ve ülkeyi uçurumun kenarından kurtarma hayallerinin bu işe girmeleri üzerinde büyük etkisi vardı.

2.2. Nasır’ın Arap Milliyetçiliğini Benimseme Süreci 

1952’de iktidarı ele geçiren ve Abdül Nasır’ın kısa süre içinde tartışılmaz biçimde önderliğini ele geçirdiği Mısırlı subaylar, başlangıçtaMichel Eflak’ın Suriye’de kurduğu Baas Partisi’nin aksine, sınırlı bir eylem programına sahiptiler.[13]Siyasi ideolojilere karşı önyargı beslemeyen pragmatik askerlerden oluşan Hür Subayların çekirdek grubu zamanla İslami söylemlerle süslenmiş bir Arap ulusçuluğu inşa edecek olsa da darbenin planlanma sürecinde grubun düşündüğü tek şey Mısır’ın iç problemleriydi. 1951 yılında, henüz ordu içerisinde gizli bir grupken, darbeden sonra hükümetlere yön vermek için hazırladıkların altı maddelik program bunun en büyük kanıtlarından birisidir. Programda İngiliz sömürgeciliğinden ve onun işbirlikçilerinden kurtulmak, feodalizmi kaldırmak, ülkeyi yabancı sermayenin boyunduruğundan kurtarmak, güçlü bir ordu kurmak ve ülke içerisinde demokratik bir hayatı tesis etmek gibi amaçlar yer edinmişti ama bir araya gelmiş güçlü bir Arap ulusuna dair herhangi bir ifade yoktu. [14] Suriye’de Baas Partisi’nin kurucularından Selahaddin Bitar’a göre Nasır’ın Arap milliyetçiliğine dönüşü 1954’e doğru gerçekleşmişti, ancak bu yönelim samimi duygularla değil, Mısır’ın 1953’te Batı ittifakı tarafından yalnız bırakılmaya çalışınca ortaya çıktı. Nasır ülkenin yalnızlıktan kurtulmak için diğer Arap ülkelerine ihtiyacı olduğunu fark etmişti, Mısır tek başına Batı’nın baskılarına direnemezdi ve Batı ittifakına karşı Arap potansiyelini kullanmak gerekiyordu. Uzun lafın kısası, Mısır’ın genç lideri için Arap milliyetçiliği başka amaç ve değerlere ulaşmak için bir araçtı. [15]

Bulunduğu konum itibariyle Mısır, Arap dünyasının lideri olacak potansiyele fazlasıyla sahipti. Sınırları emperyalist güçler tarafından cetvel ile çizilmiş diğer ülkelerin aksine kendine has coğrafi bir birimdi, Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri ile Arap yarımadası arasında bir köprü konumundaydı ve kültür sanat bakımından da diğer Arap ülkelerinin kat kat üzerindeydi. Bu durum başta Sati el-Husri olmak üzere tüm Arap milliyetçileri tarafından kabul edilen bir gerçektir. Daha da ilginci,Nasırcılık karşıtı güçlerin kilit adamı olan Suudi Arabistan Kralı Faysal, ülkesinin kurucusu olan babası Abdülaziz’in, çocuklarına Mısır’ın rolüne dikkat etmeleri gerektiğini ve Mısır olmadan Araplar’ın tarih boyunca değersiz kaldığını belirttiğini söylemiştir.[16]Cemal Abdül Nasır, Mısır’ın kültürel avantajlarını insanları etkilemek için kullanmakta kararlıydı ve kurdurduğu “Arapların Sesi” radyosuyla sesini tüm Arap coğrafyasına iletecekti. Genç lider bu radyoya çok önem veriyordu, bu sebeple yatırımları da o derecede büyük oldu. Kurulduktan birkaç sene sonra 24 saat yayın yapabilen bir iletişim aracına dönüşen Arapların Sesi; yayıncılık kalitesinde ABD, SSCB, Çin, Batı Almanya ve Britanya gibi ülkelerle yarışabilecek düzeye gelmişti. Mısır’ın kültürel bakımdan diğer Arap ülkelerine göre üstün olmasından dolayı tüm Arap coğrafyası, Mısır radyolarını severek dinliyordu ve Ümmü Gülsüm gibi, Muhammed Abdülvahab gibi Arapların taparcasına sevdiği Mısırlı sanatçılar da Nasır’ı ya da vatanı öven şarkılar seslendiriyorlardı.[17]Nasır’ın etkileyici hitap gücüyle yaptığı konuşmalar Arapların Sesi sayesinde tüm Arap ülkelerinde yankılanıyordu üstelik, kendisine rakip olan ülkelerin halklarını da rahatlıkla etkileyebiliyordu. Cezayir devrim lideri Ahmet Bin Bella’nın Fransızlara karşı Cezayir Devrimi’ni ilan etmeden önce Nasır’ın görüşünü alması ve devrim hareketinin başladığını ilan eden bildirinin ilk olarak Arapların Sesi radyosunda yayınlanması Nasır’ın politikasının başarısını gösterir.[18]

2.3. Arap Milliyetçiliğinin Zaferleri: Bağdat Paktı Süreci ve Süveyş Krizi

Medya, Mısır’ın Arap dünyasındaki prestijini artırma konusunda tartışılmaz bir öneme sahipti ancak medyanın etkisini artırması ve Arap milliyetçiliği savunucularının sesinin çok daha kararlı bir şekilde çıkması için bazı olaylara ihtiyaç vardı. Bu olayların birincisi Bağdat Paktı’nın kurulmasıydı. Dünyanın birbirinden uzak iki süper gücü, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği, coğrafi bir rekabet içine kilitlenmişlerdi. Bir taraf için kazanç olan şey, diğer taraf için bir kayıp olarak değerlendiriliyordu.[19]Bu sebepten Batı Avrupa’daki caydırıcılığını Orta Doğu coğrafyasına da taşıyarak SSCB’yi Çevreleme Politikası’nın (Policy of Containtment) gücünü artırmak isteyen ABD Dışişleri Bakanı John FosterDulles, Mısır’ı ittifaka katmak için 1953 yılında Kahire’ye gitti. Ancak Cemal Abdül Nasır gibi popülizmden beslenen bir lider için böyle bir ittifak kabul edilemezdi. Nasır, ittifaka katılamayacağını Dulles’e: “Eğer küçük bir devlet güçlü bir devletle ittifak oluşturursa, hakimiyet ve liderlik büyük devlette olacaktır ve küçük devlet emir alan bir uşak konumuna düşecektir. Bu yüzden bölgemizin savunmasının yabancıların katılımı olmadan bölgenin kendi içinden gelmesi gerektiğine inanıyoruz.”[20]sözleriyle açıklamıştır.Kahire’den eli boş dönen Amerikan Dışişleri Bakanı, rotasını Bağdat’a çevirdi, bu ziyareti 1955 yılındaki Adnan Menderes’ın Irak’a yaptığı ziyaret izledi. Irak’ı Batı’ya kaptırmak istemeyen Nasır, Arap ülkeleriyle bir araya gelerek Irak’ın Batı ile kuracağı ittifakı engellemek için bir heyet oluştursa da bu çabalar sonuçsuz kaldı, kendisinin Nasır’ın ordusunda bir asker olmadığını üzerine basa basa belirten Irak Başbakanı Nuri el-Said, 25 Şubat 1955’te imzalanan antlaşma ile Bağdat Paktı’na katıldı. Irak’ın Bağdat Paktı’na katılmasının ardından top yeniden Arapların Sesi radyosuna geçmişti. Radyo tarafından yoğun propaganda bombardımanına tutulan Irak halkı bu kışkırtmalardan etkileniyor ve başta genç nüfus olmak üzere orta sınıfa dahil olan birçok insan ülkesinin Batı ile ittifaka girmesinin karşısında duruyordu. Propaganda savaşının mutlak galibi olan Nasır, kendisinin oluşturduğu nüfuzu kırabilmek için Ürdün’ü de Pakt’a dahil etmek isteyen Irak’ın çabalarını boşa çıkarmış, Ürdün halkını ayaklandırarak ülkenin Bağdat Paktı’na girmesini engellemiş ve Ürdün ordusunun İngiliz komutanı General John Glubb’un görevden alınmasını sağlamıştır. Ürdün olayları aynı zamanda Batı kaynaklı diğer Arap ülkelerine gönderilmiş şiddetli bir mesajdı.[21]

Cemal Abdül Nasır, Bağdat Paktı’na karşı sürdürdüğü kampanyanın başarılı olmasıyla bölgedeki nüfuzunu daha da artırmış olsa da Batı’dan gelecek silah desteğine de ihtiyacı vardı. 1948 yılındaki savaşın ardından Gazze’deki Filistinli göçmenlerin İsrail’e yaptığı saldırılar sebebiyle İsrail – Mısır sınırında sık sık çatışmalar yaşanıyordu ve bu çatışmalarda İsrail’in askeri üstünlüğü göze çarpıyordu. Mısır yönetimi, elindeki “tarihi eser” niteliğindeki silahları yenileriyle değiştirmek için ilk olarak Batı ülkelerinin kapısını çalsa da, umduğu yardımı bulamadı. Batı ülkeleri bu şekilde Mısır’ı yola getirmek istemişti ama Mısır’ın “yola gelmeye” niyeti yoktu. İstediği yardımı alamayınca Doğu Bloğu’na yönelerek Çekoslovakya ile ileri teknolojili silah satın alma anlaşması yaptı. 1955 yılının Eylül ayında yapılan Çekoslovakya – Mısır silah anlaşması esasen SSCB ile yapılmış bir anlaşmaydı ve Batı ittifakının Çevreleme Politikası’na büyük darbe vuruyordu. Nasır, yaptığı bu hamle sonrasında bir kez daha Arap dünyası tarafından göklere çıkartıldı. Onlar için bu anlaşma Batı emperyalizmi ve İsrail’e karşı kazanılmış bir zaferdi. Bu zafer öyle bir zaferdi ki, Nasır ile problem yaşayan Ürdün Kralı Hüseyin’in parlamentosu bile Nasır’ı gönderdiği bir telgraf ile kutladı: “Ürdün Millet Meclisi önderi olduğunuz Arapçılığın ruhunu kutlar ve Arap ülkelerinin savunması için silah temin etme çabalarınızda sizi sınırsız ve şartsız olarak destekler.”[22] Gerçekten de Arap dünyasını peşinden sürükleyen ülke konumuna gelmiş Mısır’ın yaptığı bu silah antlaşması Batı’yı tedirgin etmişti. İngilizler, Ürdün Silahlı Kuvvetleri’nin İngiliz kumandanı John Glubb’un görevden alınmasından ve Çekoslovakya ile yapılan silah anlaşmasından oldukça rahatsızdı, İngiltere Başbakanı Anthony Eden’in Dışişleri Bakanı’na açtığı telefonda: “Onu (Nasır’ı) yok etmek istiyorum, onu devirmek istiyorum!” diye bağırması da İngilizlerin Mısır’a müdahale için bir bahane aradığının kanıtıydı ve aradıkları bahaneyi çok geçmeden bulacaklardı.[23]

Asvan’da Nil Nehri üzerinde inşa edilecek olan baraj için kredi arayan Mısır Hükümeti, Dünya Bankası’nın onayı ile, İngiltere ve ABD ile kredi konusunda uzlaşma noktasına gelmişti. Nasır’ın krediyi kabul etmeyi düşündüğü sırada ABD’nin, Mısır’ın yarattığı huzursuzluklar sebebiyle, krediyi geri çekmesi Mısır’ı zor duruma soktu. Asvan Projesi Nasır için oldukça önemli bir projeydi ve projenin tamamlanması elzemdi. Ancak Mısır Hükümeti projeyi tamamlamak için gereken 1 milyar doları mevcut şartlarda karşılayamazdı. Kredinin iptal edilmesinin ardından bir hafta boyunca Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine verilecek Batı tepkisini hesaplamaya çalışan Nasır, Batı’nın bu karara askeri bir operasyonla karşılık vermeyeceğini düşünerek 26 Temmuz 1956 tarihinde Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ve kanal gelirlerinin Asvan Barajı inşaatı için kullanılacağını açıkladı. Batı emperyalizminin simgelerinden biri olan Süveyş Kanalı’nın millileştirilme hamlesi Arap dünyasında coşku ile karşılanmış olsa da, Nasır için evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bu millileştirme hareketi Fransa (Fransızlar, Cezayir hareketine verdiği destek sebebiyle Nasır’a kızgındılar) ile İngiltere için bir intikam bahanesiydi ve İsrail için de tehlikeli komşusunu zayıflatmak için bir fırsattı. Nasır, Süveyş Kanalı Şirketi’ne tazminat ödemeyi teklif ettiyse de İngiltere ile Fransa olayın bu şekilde kapanmasına asla yanaşmadı ve İngiltere, Fransa, İsrail üçlüsü Mısır’a karşı ortak bir askeriharekât için gizli anlaşma yaptı.[24]Yapılan anlaşmaya göre İsrail güçleri 29 Ekim 1956’da Sina’ya saldırdı ve Süveyş Kanalı’na doğru ilerledi. Yaptıkları ortak plandan dolayı İsrail’e ve Mısır’a Kanal’dan çekilmeleri için ültimatom gönderen İngiltere ile Fransa, Nasır’ın bu ültimatomu reddetmesi üzerine kanal bölgesindeki askeri hedefleri bombalamaya ve Süveyş kentine doğru ilerlemeye başladı. Ne var ki bu eylem sadece Mısır’a ve onu destekleyen Arap ülkelerine değil, aynı zamanda, ABD ve SSCB’ye yönelik bir tehditti ve bu iki ülke kendi çıkarlarına zarar verecek eylemleri kabul edemezlerdi.[25]İki süper gücün telkinlerine ve BM’nin ateşkes kararına uymak zorunda kalan İngiltere ve Fransa 6 Kasım’da saldırıyı durdurmak zorunda kaldı. Süveyş Krizi Mısır için askeri anlamda bir felaket olsa da, Süveyş Kanalı’nın Mısır’da kalmaya devam etmesi sebebiyle Nasır, diplomatik bir zafer kazanarak Arap dünyası üzerindeki büyüsünü katlayarak artırmış oldu. Neticede Nasır iki eski imparatorluk devleti karşısında dimdik durmuştu ve ABD ile Sovyetler Birliği, Mısır’ın egemenliğini savunmuşlardı. Araplar gözünde Sovyetler’in prestiji daha da artarken saldırgan devletlerin olumsuz imajı daha da pekişmiş oldu.[26] Arap milliyetçiliği bir muhteşem zafer daha kazanırken İngiltere’nin süper güç konumundan düşüşü tescillenmiş oldu.

 

2.4. Arap Milliyetçiliğinin Zirvesi: Birleşik Arap Cumhuriyeti

Bağdat Paktı sürecindeki tutumu ile Süveyş Krizi’nden yarattığı diplomatik zaferin etkisiyle Nasır, Arap milliyetçiliğinin tartışılmaz önderi olarak görülüyordu ve karşısında onunla rekabet edebilecek, onun halk önündeki imajına zarar verebilecek bir ideoloji bulunmamaktaydı. Fakat Arap halkının tartışmasız önderi Nasır, diğer Arap ülkelerinin liderleri tarafından sevilmiyordu ve kendisi ile iyi ilişki kurabilen tek devlet Suriye’ydi. Ancak o sıralarda Suriye hükümeti komünist devrime doğru ilerlediği düşünüldüğü için ABD, Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi devletlerce tehdit ediliyordu. Askeri yardımın yanı sıra ABD’ye ve “onun Arap dünyasındaki yardakçılarına” karşı yoğun bir propaganda başlatan Nasır, kendisini bir kez daha Arap milliyetçiliği ilkelerinin değişmez savunucusu olarak göstererek Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan’ın birer birer geri adım atmasını sağladı.[27]Krizin sona ermesinin ardından gündem bir anda Suriye ile Mısır’ın birleşeceği haberleri ile dolmaya başlamıştı ancak insanların genel kanısının aksine Nasır bu fikre ilk zamanlar pek de sıcak bakmamıştı. Daha önceki yıllarda Mısır ile Suriye’nin Bağdat Paktı tehlikesine karşı daha fazla ortaklık kurmasına ülkesinin hazır olmadığını düşündüğü için soğuk bakan ve Ürdün ile Suudi Arabistan ile geliştirdiği iyi ilişkiler sebebiyle de Arapların bir araya geleceği ortak devlet fikrini dile getirmeyen Nasır, bu iki ülkeyle arasının bozulmasına ve gelişen şartlar sebebiyle Arap halkının tartışmasız önderi konumuna yükselmesine rağmen Mısır ile Suriye’nin birleşmesi fikrini hemen kabul etmeyecekti.Nasır’ın birleşme fikrine şüpheyle bakmak için kendince haklı sebepleri vardı. Ona göre Suriye ve Mısır farklı yapılara sahip iki ülkeydi. Örneğin; Suriye siyaseti çok partili bir yaşama alışmış olmasına rağmen Mısır tüm siyasi partilerin yasaklanmış olduğu bir ülkeydi, ekonomik açıdan bakıldığı zaman da Suriye Mısır’ın dengesini bozabilirdi, ya da iki ülke arasında İsrail varken böyle bir birleşme olabilir miydi? Bu şüpheleri ortadan kaldıran ve birleşme yoluna sokan olay Suriye Genelkurmay Başkanı Afif el-Bizri’nin yaptığı Kahire ziyareti oldu. Yaptığı ziyarette Suriye’nin içinde bulunduğu tehlikeyi anlatan ve Nasır’ın Arap dünyasının tartışmasız lideri olduğunu belirten Bizri nihayet Cemal Abdül Nasır’ı ikna etmeyi başardı ve ülkeye döner dönmez Suriye kabinesini uçağa bindirerek anlaşmanın noktalanması için Kahire’ye gönderdi: “Sizin için açık olan iki yol var, birisi Mezza’ya (hapishane) gider; diğeri ise Kahire’ye.”[28]Genelkurmay Başkanı’nın olaya el koymasının ardından verilen emri yerine getirmekten başka bir seçeneğe sahip olmayan Suriye hükümet yetkilileri Kahire’ye uçtu. 1 Şubat 1958 tarihinde iki hükümet ortak açıklama yaparak Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti.

Birleşik Arap Cumhuriyeti başta Suriye ve Mısır olmak üzere bütün Arap dünyasında olumlu karşılanmış, birleşmeden sonra Nasır’ın yaptığı Şam ziyaretinde tüm Suriye halkı sokaklara dökülerek yeni liderlerini bağrına basmıştı. Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin ilanının ardından iki Haşimi Krallığı, Irak ve Ürdün, bir rakip birlik kurdular; ama aynı yıl Temmuz ayında, ülkedeki hoşnutsuzlukların Mısır’ın yeni bir Arap dünyasına önderlik etmesinin yükselttiği umutlarla birleşmesi, Irak’ta General Abdülkerim Kasım ve Albay Abdülselam Arif liderliğindeki bir grup subayın iktidarı ele geçirerek cumhuriyeti ilan etmesine yol açtı.[29] Irak’taki devrimin ardından, Irak’ın da BAC’a katılacağını düşünen Arap milliyetçilerinin mutlulukları daha da arttı, fakat kısa süre sonra Bağdat ve Kahire hükümetleri arasındaki çıkar çatışmaları ortaya çıktı ve bu nedenle Irak birleşmeye katılmadı. Sorun sadece Bağdat ile Kahire arasında değildi, Birleşik Arap Cumhuriyeti de kendi içinde birçok sorun yaşıyordu. Birleşme sağlanır sağlanmaz Nasır iki ülkeye de hakimiyetini sağlamış, kendi tek partili askeri diktasını Suriye’ye de kabul ettirmişti. Ülkenin her köşesine Suriye hakkında bilgisi olmayan Mısırlı memurlar yayılmıştı ve bu memurlar Suriyelilere karşı küstahça tavırlar sergiliyorlardı. Suriyeli bir generalin tabiriyle bu Mısırlı memurların her biri, “sanki Cemal Abdül Nasır gibi davranıyordu.”[30]Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin Suriye kısmındaki artan hoşnutsuzluk Hafız Esad liderliğindeki Suriyeli subayları harekete geçirdi ve 1961 yılında yapılan askeri darbe ile Suriye yeniden bağımsız bir ülke haline geldi. Arapların birliğine olan inançlarını göstermek adına Birleşik Arap Cumhuriyeti ismi Mısır tarafından 1971 yılına kadar kullanmaya devam edecekti. Fakat, BAC’ın kuruluş aşamasındaki çekinceler ve kuruluşundan sonraki akıbeti gösterdi ki, Panarabizm kişisel ve bölgesel çıkarlara dayanan bir fikirdi ve Arap ülkeleri ve bölgeleri arasındaki farklar tek çatı altında toplanmış Arap milleti hayalinin önündeki en büyük engeldi. Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin dağılmasının ardından prestij kaybeden Arap milliyetçiliği gerileme dönemine girmişti, fakat bu durum kesinlikle Nasır’ın gücünü yitirdiği anlamına gelmemekteydi. Nasır, Arap devletlerinin iç işlerine karışmaya devam edecekti.

 

3. Arap Milliyetçiliğinin Gerileme Dönemi

3.1. Yemen İç Savaşı

26 Eylül 1962 tarihinde, Arap dünyasının en geri kalmış bölgelerinden biri olan Yemen’de devrim olduğu haberleri Ortadoğu’da yankılanmaya başladı. Mutlakiyetçi lider İmam Ahmed’in ölümünden sonra yönetimi ele geçiren Nasır yanlısı subaylar cumhuriyeti ilan etmişti.Nasır hükümeti için geri kalmış bir Arap ülkesinin ileriye dönük adım atma çabası mutluluk verici bir durumdu ve desteklenmeliydi, üstelik Yemen’deki devrim Mısır’a bundan çok daha fazlasını vaat ediyordu; Yemen, Suudi Arabistan’ın yanı başındaydı. Kısa süre içerisinde iki ülke Yemen toprakları üzerinde rekabete girdi. Mısır hükümeti ülkenin şehirlerinde ve güney ovalarında mesken tutmuş devrimci güçleri desteklerken, Suudi Arabistan ise dağlık bölgelere kaçıp bu bölgelerdeki kendisine bağlı halkı örgütleyen İmam Ahmet’in oğlu İmam Bedr’in sponsorluğunu üslendi.  O sırada Mısır, silahlı kuvvetlerini beş seneden fazla sürecek ve Mısır’ın moralini ve ekonomisini yıpratacak olan bir çatışmaya soktuğunun farkında değildi.[31] Öyle ki, başlangıçta yüz asker gönderen Mısır hükümeti 1965 yılına gelindiğinde asker sayısını yetmiş bine kadar çıkartmasına rağmen bir sonuç elde edememiş ve gönderdikleri askerler Yemen’in dağlarında sıkışıp kalmıştı. 1968 yılında, İsrail hezimetinin de etkisiyle, buradan ümitlerini keserek geri çekildiler. Arapların Araplarla savaşmasına sebep olan Mısır’ın bu müdahalesi Arap milliyetçiliğinin yere çakılış sürecindeki en önemli kilometre taşlarından biriydi.

3.2. 1967 Savaşı: Arap Milliyetçiliğinin Ölümü

Arapların kendi aralarında keskin ayrılıklar yaşadığı, Nasır’ın yalnızca kendi tarafındaki ülkeleri elinde tutmak için uğraş verdiği 1967 yılında Arap ülkelerini yeniden bir araya getirecek ve bölgenin kaderini kalıcı olarak değiştirecek bir olay patlak verdi. Nisan 1967’de İsrail Golan Tepeleri üzerinde gerçekleşen münakaşada 6 adet Suriye Jetini düşürmüştü ve İsrail’in büyük çaplı bir askeri operasyona gireceği Suriye ile Sovyet istihbaratları tarafından bildiriliyordu. Bunun üzerine Nasır BM güçlerinin Sina yarımadasından çekilmesini sağlayarak bölgeye kendi askerlerini yerleştirdi ve Tiran Boğazı’nı abluka altına alarak İsrail’e gözdağı vermek istedi. Nasır’ın amacı yalnızca blöf yaparak eski diplomatik başarılarını tekrarlamaktı, ancak işler hiç de planladığı gibi gitmeyecekti. Suudi Arabistan, Irak ve Ürdün de dahil olmak üzere birçok Arap ülkesi Nasır’ın yanında yer alarak savaş hazırlıklarına başladı, İsrail de Tiran Boğazı’nın abluka altına alınmasını hazmedemeyerek karşı hazırlığa başladı. Tüm Arap coğrafyası gelecek zafere odaklanmıştı; hatta kendisini gelişen olaylara tamamen kaptırmış Irak Başkanı Abdülselam Arif, savaş için Suriye’ye gönderdiği askerlerinden kısa süre sonra gerçekleştirecekleri İsrail işgalinde ölçülü ve terbiyeli davranmalarını istiyordu.[32]Arap ordularına nazaran çok daha güçlü olan İsrail ordusu kısa süre içerisinde acı gerçeği tüm Arap dünyasına gösterecekti. 5 Haziran 1967 sabahında henüz havalanmamış hava kuvvetlerini imha eden İsrail, 6 gün içerisinde Sina’yı, Batı Şeria’yı ve Golan tepelerini alarak savaşın mutlak galibi oldu. 6 Gün, 1967 ya da Haziran Savaşı adlarıyla anılan bu savaşın ardından Arap milliyetçiliği, görkemli günleri geçmişte kalan eski bir boksör gibi, sert bir darbe almış ve bayılmış bir halde yatıyor ve ona kadar sayılmaya başlanmasını bekliyordu. Arap milliyetçiliğinin üzerine göz alıcı bir parlaklıkla doğan güneş en sonunda batmıştı.[33]

Sonuç

20. yüzyılın ilk yarısında Sati el-Husri gibi düşünürlerin ve bazı siyasi olayların etkisiyle Arap dünyasının üzerinde etkili olmaya başlayan Arap milliyetçiliği, Hür Subaylar hareketinin Mısır’da gerçekleştirdiği askeri darbenin ardından Cemal Abdül Nasır’ın liderliğinde Arap milletinin tartışılmaz ideolojisi haline geldi. Medyanın imkanlarını kullanarak Arapça konuşulan tüm bölgelere sesini ulaştıran ve etkileyici hitap gücüyle onları peşinden sürükleyen Nasır, Bağdat Paktı sürecindeki tutumu ve Süveyş Krizindeki siyasi zaferlerinin de etkisiyle, Tunus’taki bir berber ile Suriye’deki subayın aynı hayali kurmasını sağlamıştır. Uzun süre başka milletlerin boyunduruğu altında yaşamış ve özgüvenini yitirmiş Arap halkı, Nasır’ın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte hiç olmadığı kadar özgüvenli, geleceğe umutla bakan bir toplum haline gelmiştir.

1948 yılında Filistin cephesinde İsrail ile savaşırken bile yalnızca ülkesinin problemlerini düşünen, liderliğini yapacağı askeri darbeyi planlarken temel motivasyonu ülkesini İngiliz sömürgeciliğinden ve yabancılara olan bağımlılıktan kurtarmak olan Nasır, zamanla ülkesinin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle Arap milliyetçiliğini benimsedi ve bu fikri 1970 yılındaki ölümüne kadar söylemlerinde savundu. Daha önce de dediğimiz gibi Nasır için Arap milliyetçiliği amaçlarına giden yolda bir araçtı ve bu fikri savunmaya başlamasının ana sebebi yönettiği Mısır’ı yalnızlıktan kurtarmaktı; yani ondaki Arap milliyetçiliği fikri Mısır milliyetçiliğinden doğmuştu. Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında ve kuruluşunun ardından yaşananlar, ortak bir Arap ülkesi oluşturmak yerine Suriye üzerinde kendi hakimiyetini kurması Nasır’ın içindeki Mısır’ı önde tutan düşüncesinin dışa yansımasıdır. Irak’ta gerçekleşen 1958 devriminin ardından ülkenin başına geçen Abdülkerim Kasım ile Cemal Abdül Nasır hemen hemen aynı fikirlere ve motivasyona sahip olmasına rağmen kısa süre içerisinde çıkar çatışmaları yaşayarak düşman iki lider durumuna gelmişlerdir. Bunun üzerine Nasır, Irak’ı yıpratmak adına, Irak’ın üzerinde hak iddia ettiği Kuveyt’i, Batı yanlısı ve Suudi Arabistan çizgisinde olmasına rağmen, desteklemiştir. Bana göre Nasır’ın Yemen’e müdahale etmesinin altındaki temel sebep de ülkesinin nüfuzunu o bölgeye yayarak Suudi Arabistan’ı zor duruma sokmaktan başka bir şey değildi. Yani Nasır’ın diline Arap milliyetçiliği fikri hâkimolsa da, Mısır’ın bazı eylemleri kendisi için Arap milliyetçiliğinden daha önemli motivasyonların olduğunu göstermektedir.

 

Kaynakça

Cleveland, William L. Modern Ortadoğu Tarihi. Colorado: WestwiewPress, 2004.

Hourani, Albert. Arap Halkları Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016.

Davişa, Adid. Zaferden Umutsuzluğa Arap Milliyetçiliği. İstanbul: Literatür Yayınları, 2004.

Çetinkaya, Doğan Y. Ortadoğu: Direniş, Devrim, Emperyalizm. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016.

Kissinger, Henry. Diplomasi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000.

Aksöz, Abdülkadir; Kaymak, Oktay. Cemal Abdül Nasır ve Panarabizm Politikası. İstanbul: İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Temmuz 2015.

Gershonive Jankowski, Egypt, Islam and the Arabs, s. 109

Selame Musa, el-Yevmve el-Gad (BugünveYarın)(Kahire: Elias Antun Elias, 1928), s. 189

Tibi, Arab Nationalism: A Critical Enaviry, s. 185

Patrick Seale, The Struggle for Syria: A Study of Post-War Arab Politics 1945-1958 (New Heawen, Connecticut: Yale University Press, 1986), s.17

Eric A. Nordlinger, Soldiers in Politics: Military Coups and Governments, (Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1977) s.71-72

Fikret Abdülfettah, Siyaset el-Irak el-Hariciye fi el-Mıntıka el-Arabiye, 1953-1958 (Bağdat: Vizaret el- Zekafave el-A’lem, 1981), s. 333.

Peter Snow, Hüseyin: A Biography (New York: Robert B. Luce, Inc., 1972) s. 106-107.

Dipnotlar

[1] Ebu Haldun Sati el-Husri, Ara’ ve Ehadiz fi el-Kavmiye el- Arabiye (Arap milliyetçiliği hakkında görüş ve düşünceler) (Beyrut: Darül-İlm li el-Malayeen, 1964), s.17.

[2] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi :Mısır’ın Liberal Deneyi, 1924-1936(Colarado:Westwiew Press, 2004), s.222

[3] Aktaran: Gershonive Jankowski, Egypt, Islam and the Arabs, s. 109

[4] Selame Musa, el-Yevmve el-Gad (BugünveYarın)(Kahire: Elias Antun Elias, 1928), s. 189

[5] William L. Cleveland, Modern OrtadoğuTarihi :Mısır’ın Liberal Deneyi, 1924-1936(Colarado:Westwiew Press, 2004), s.224

[6] Gershonive Jankowski, Egypt, Islam and Arabs, s. 247; Coury, Who Invented Egyptian Arab Nationalism?,s. 252.

[7] Tibi, Arab Nationalism: A Critical Enaviry, s. 185

[8] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Arap Milliyetçiliği: Milliyetçi Yükselişe giden Yol: Filistin İsyanından Mısır Devrimi’ne (İstanbul:Literatür Yayınları, 2004), s. 98.

[9] Patrick Seale, The Struggle for Syria: A Study of Post-War Arab Politics 1945-1958 (New Heawen, Connecticut: Yale University Press, 1986), s.17

[10] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Arap Milliyetçiliği: Milliyetçi Yükselişe giden Yol: Filistin İsyanından Mısır Devrimi’ne (İstanbul:Literatür Yayınları, 2004), s. 114.

[11] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi :Nasır Çağında Ortadoğu (Colarado:Westwiew Press, 2004), s.336

[12] Eric A. Nordlinger, Soldiers in Politics: Military Coups and Governments, (Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1977) s.71-72

[13] Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi, (İstanbul:İletişim Yayınları, 2016), s.468

[14] William L. Cleveland, Modern OrtadoğuTarihi :Hür Subaylar ve 1952 Darbesi (Colarado:Westwiew Press, 2004), s.339

[15] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçiliği: Arap Milliyetçiliğinin Güçlenişi (İstanbul:Literatür Yayınları, 2004), s. 125,127.

[16] El-Ehram, (Kahire), Ocak 10, 1970.

[17] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçiliği: Arap Milliyetçiliğinin Güçlenişi (İstanbul: Literatür Yayınları, 2004), s. 133.

[18] Ahmet Hamruş, Kıssat Sevrat 23 Yuliyu, el-Cüzül Rabi: Abdül Nasırve el-‘Arab (Kahire:Darül Mevkif el-‘Arabi, 1983), s. 363.

[19] Henry Kissinger, Diplomasi (İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000), s. 578.

[20] Aktaran Fikret Abdülfettah, Siyaset el-Irak el-Hariciye fi el-Mıntıka el-Arabiye, 1953-1958 (Bağdat: Vizaret el- Zekafave el-A’lem, 1981), s. 333.

[21] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçilğii: Arap Milliyetçiliğinin İlerleyişi, 1955-1957 (İstanbul:Literatür Yayınları, 2004), s. 153.

[22] Peter Snow, Hüseyin: A Biography (New York: Robert B. Luce, Inc., 1972) s. 106-107.

[23] Anthony Nutting, No End of a Lesson (Londra: Contable, 1967), s. 34-35.

[24] William L. Cleveland, Modern OrtadoğuTarihi :1952’den Sonra Dışİlişkiler(Colarado: Westwiew Press, 2004), s. 346.

[25] Albert Hourani, ArapHalklarınınTarihi:SüveyşKrizi (İstanbul: İletişimYayınları, 2016), s. 427.

[26] William L. Cleveland, Modern OrtadoğuTarihi :1952’den Sonra Dışİlişkiler(Colarado: Westwiew Press, 2004), s. 347.

[27] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçiliği: Arap Milliyetçiliğinin Zirvesi: Birleşik Arap Cumhuriyeti ve Irak Devrimi (İstanbul: Literatür Yayınları, 2004), s. 172

[28] Snow, Hüseyin:  Snow, Hüseyin: A Biography, s. 79.

[29] Albert Hourani, Arap Halklarının Tarihi:Süvey şKrizi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), s. 428.

[30]Akt. Malcolm H. Kerr, The Arab Cold War: Gamal Abd al-Nasr and His Rivals, 1958-1970 (Londra: 1971), s. 51.

[31] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçiliği: Arap Milliyetçiliğinin Düşüşe Geçmesi, 1958-1967  (İstanbul: Literatür Yayınları, 2004), s. 213

[32] Ahmed Hamruş, KıssatSevrat 23 Yuliyo: HarifAbdülNasır, el-CüzülHamis(Kahire: MektubatMadbuli, 1984), s.236

[33] Adid Davişa, Zaferden Umutsuzluğa Yirminci Yüzyılda Arap Milliyetçiliği: Arap Milliyetçiliğinin Düşüşe Geçmesi, 1958-1967  (İstanbul: Literatür Yayınları, 2004), s. 226.

Yazar Hakkında

Berk Gökçen / TESA Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

MEF Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir