Ana Sayfa / Yazılar / Siyaset / Makaleler / Cemal Abdül Nasır Dönemi Mısır Dış Politikası
http://politikhane.blogspot.com/2015/07/cemal-abdul-nasr-iktidar-ve-panarabizm.html

Cemal Abdül Nasır Dönemi Mısır Dış Politikası

Giriş

Mısır, yüzyıllar boyunca dünya medeniyetlerine örnek teşkil eden uygarlık yapısı, zengin tarihi ve farklı kültürel ögeleriyle tarih boyunca insanları cezbetmeyi başarmıştır. Elbette dünya siyaseti ve uluslararası sistem durmaksızın bir değişim içindedir ve Mısır medeniyeti de bu değişime zaman zaman ayak uyduramamıştır. Bunun sonucu olarak süreç içerisinde siyasi, ekonomik, teknolojik ve sosyal olarak zorunlu bir küçülme yaşayarak günümüz konumuna ulaşmıştır. Bilindiği üzere Mısır, yakın geçmişte düzenli aralıklarla darbe hükümetlerine maruz kalmış, kendisini bölgesel düzeyde ispatlamaya çalışmıştır. Bu makalede Cemal Abdül Nasır dönemi Mısır dış politikasında yaşanan değişimler, öncesinde ve Nasır dönemindeki farklılıklar incelenecektir. Çalışmanın amacı, Nasır’ın ve dolayısıyla Mısır’ın öncülük etmeye çalıştığı Arap milliyetçiliği ile bölgesel güç olma iddialarına ışık tutmaktır.

1. Bir Devrim Afyonu Olarak: Milliyetçilik

1914 yılına kadar Osmanlı himayesinde bulunan Mısır, coğrafi olarak Kuzey Afrika ile Ortadoğu arasında bir köprü görevi görmesi dolayısıyla bölge açısından önemli bir devlettir. Bunun yanı sıra Süveyş Kanalı’nın da yapılmasıyla birlikte bölge için önemi daha çok artmıştır. İngilizlerin 1882 yılında işgal etmesiyle birlikte Osmanlı egemenliği sadece kâğıt üzerinde kalmıştır. İngiliz sömürgeciliği, ülkenin önemli bölgelerini ele geçirerek, maden ocakları, fabrikalar, devletin banka hareketleri ve Süveyş kanalı şirketinin %45’lik bir bölümü bu süreç içerisinde İngiltere kontrolündedir. Bu ekonomik sömürge ile birlikte haliyle siyasi yapıda da İngiliz baskısı oldukça hissedilmekteydi. Bu durum karşısında, daha çok bireysel çıkarlara dayandırabileceğimiz İngiliz ve Batı yanlısı bir grup oluşsa dahi, Mısır’da gözle görülür oranda İngiliz ve Batı karşıtı, milliyetçi hareketler hız kazanmaya başladı.[1] İngiltere’nin Mısır’ı işgali, ilerleyen dönemlerde Mısır dış politikasını belirleyen iki temel bilincin oluşmasında önemli rol oynadı. Bunlardan ilki, ulusal mücadele, ikincisiyse Mısır’ın Batı’ya bağımlı olduğu bilinciydi. Bu iki kavram süreç içerisinde, Batı bağımlılığını yıkmak amacıyla pan-Arap Milliyetçiliğine ve ulusal mücadele devamında gelişerek, Arapların bağımsız hale gelmesini sağlamak düşüncesiyle “Arap dünyasının lideri Mısır” vizyonunu oluşturarak Darbe’nin temellerini oluşturmuştur.

1937-1967 yılları arasında Batılı devletlerin Ortadoğu’da bulunan sömürgelerinden çekilmeleri, bölge’de birçok ulus devlet kurulmasına neden olmuştur. Bölgedeki devlet sayısındaki artış beraberinde milliyetçilik, özgürlük gibi kavramlarında artmasında etkili olmuştur. Bölge’de bir Arap birliği kurma fikri her ne kadar teoride desteklense de uygulama da öyle olmadığı görülmektedir. Zira Arap ülkelerinde, 1936-1939 tarihleri arasında Filistin’de yaşanan Arap isyanına kadar herhangi bir dayanışma yahut birlikte hareket etme durumu gözlemlenmemiştir. Buna rağmen, isyan sonrası 1944-1945 tarihleri arası dönemde Kahire ve İskenderiye’de, Arap ülkelerinin katılımıyla düzenlenen konferanslarda Batı sömürgeciliğine, Emperyalizme karşı mücadele ve Arap hükümetlerinin iş birliği yapmasını sağlamak amacıyla Arap Birliği[2] kurulmuştur. Kurulan birlik, şüphesiz Arap Milliyetçiliği için oldukça önemli bir hamle olmuştur. Siyasi elitler tarafından sağlanan bu birlik büyük bir adım dahi olsa asıl önemli nokta bu hareketin halklara aktarılması ve benimsenmesinden geçiyordu. Bu bağlamda Sati el-Husri’nin çalışmaları Arap Milliyetçiliğine fikirsel öncülük etmiştir[3].

Burada Arap Milliyetçiliği için ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Zira Arap Milliyetçiliği diğer milliyetçilik akımlarından farklı olarak sosyalist ve İslami mitleri beraber içerisinde bulundurmaktadır. Arap dünyası, yirminci yüzyılın başlarında sosyalist görüş ile tanışmış ve Mısır entelektüelleri o dönemin yaygın görüşü olan sosyalizm etkisinde kalmışlardır. Sosyalist entelektüeller, milliyetçi sosyalizm bilinciyle yeni bir akım oluşturmaya çalışırken, Marksist, İslami ve milliyetçiliğin birleşiminden oluşan farklı bir bakış açısı yakalamışlardır. Bu dönemdeki entelektüellerinin çalışmalarında özellikle üzerinde durulan iki nokta dikkat çekmekteydi. Kapitalist sistemin sahip olduğu sömürü ve Mısır’daki sınıf farkı arasında artan dengesizlik. Bu çalışmaların başındaki isim Salama Musa idi. Musa, bu iki sorunu genç nüfusa anlatabilmek için yayınlar yaparak, halkı bilinçlendirmeye çalışmıştır. 1913’te sosyalizmi Mısır gençlerine anlatabilmek için yayınladığı kısa bir monografi de “Mısır toplumunun zayıflıkları, Batılı güçlerin bu bölgede egemen olmasında önemli bir nedendi. Mısır toplumu sosyalizm yolunda gerekli tüm demokratik eğitime kavuşmalı ve sosyalist fikir, yöneten elit kesim tarafından içselleştirilmeliydi.”[4] ifadelerine yer vermiştir. Mısır’da yaşanan tüm olumsuz şartlara rağmen yaşantılarına kaldıkları yerden devam eden Mısır’ın zenginleri ile fakirleşen halk arasında ciddi ayrımlara gidilmiştir. Bunun sonucunda hem sosyalizm fakirleşen halk genelinde daha çok benimsenmiş hem de devrimi meşrulaştırıcı zemin hazırlamıştır. Böylelikle daha önce görülmemiş şekilde, Marksist, İslami ve milliyetçiliği içinde barındıran yeni bir sentez ile Arap milliyetçiliği güçlendirilmiş ve Devrim için gerekli motivasyonu oluşturmuştur.

2. Hür Subaylar Darbesi

1950 yılının başında, Vafd Partisi’nin hükümeti kurmasıyla Hür Subaylar, halk nezdinde Mısır’daki siyasal koşulların iyileşebileceği konusunda bir ümidin doğmasına neden olmuştur. Ancak umutlar 1951 yılında giderek azalmış ve yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştır. Bu tarihe kadar örgüt, Mısır Kralının kendilerine karşı ortaya koyduğu haksız uygulamalarından yakınırken, bu tarihten sonra bu söylemden vazgeçmişler ve kendilerini artık halkın ve Mısır’ın kurtarıcısı olan devrimci bir hareket olarak tanımlamışlardır. Örgüt darbenin gerçekleştirildiği tarihe değin gücünü sürekli arttırmış ve sonunda hedefine 1952‟de gerçekleştirilen Hür Subaylar darbesiyle ulaşmıştır. Sorunların oldukça had safhaya ulaştığı Mısır’da, 23 Temmuz 1952’de Hür subaylar örgütünün planlarını devreye koyması artık kaçınılmaz olmuştu. Mısır krallıkla yönetildiği dönemde, monarşi ülke içerisinde kendi çıkarlarını koruyabilmek için politikalar üretmiştir. Monarşi tarafından üretilen bu politikalar, halk üzerinde daha büyük baskılar kurmuş ve bu durum karşısında Hür Subaylar Örgütü çözümün ancak iktidarın ele geçirilmesiyle olacağına inanmıştır. 300’e yakın subayın katıldığı bu kansız darbeyle, Kral Faruk, Mısır topraklarından sürgüne gönderilmiş ve monarşinin yerine Cumhuriyet ilan edilmiştir. Ancak devrimden kısa bir süre sonra, Hür Subayların lideri General Muhammed Necip iktidardan indirilerek yerine darbenin önemli planlayıcılardan ve Hür subaylar örgütünün en etkili isimlerinden olan Albay Cemal Abdül Nasır geçmiştir.

İktidara gelen Abdül Nasır’ın, en önemli söylevi “Hepimiz Arap’ız” olmuştur. Arap birliğinin oluşturulması yönünde ortaya koyulan bu slogan, Hür Subayların temel ödevi olan Mısır’ı unutturmamıştır. Fakat devrim, sorunların çözüme kavuşturulması için gerçekleştirilse de kısa vadede Mısır’da sorundan başka bir şeye neden olmamıştır. Devrim sonrasında her şey biranda düzene girmemişti ve hala iktidarı elinde tutan Hür Subayları, Mısır iç politikasında birçok sorun bekliyordu ve bu sorunlar bir şekilde çözüme kavuşturulmalıydı. Ancak bu şekilde hayal edilen güçlü bir Mısır’a ulaşılabilinirdi. Devrimle birlikte öncelikli hale gelen sorunlar şu şekilde sıralanabilinir; iktidarın güçlendirilmesi, Kral Faruk ve İngiltere ile bağlantılı Mısır’daki eski parti meclis yapısının ortadan kaldırılması, toprak reformunun hayata geçirilmesi, İslamcı kesimin rejim üzerindeki etkisinin izole edilmesi ve Süveyş kanalındaki İngiliz işgalinin sona erdirilmesi. Diğer yandan dış politikada Arap milliyetçiliği, en güçlü sesini Emperyalizme karşı yaptıkları mücadelede bulmuştur. Bu durum karşısında, Nasır tüm içtenliği ile savunduğu milliyetçi fikirlerini amaç ve değerlere ulaşmada bir araç olarak kullanmış ve bu şekilde önündeki engelleri aşmaya çalışmıştır.

3. Cemal Abdül Nasır’ın Arap Dünyasında Yükselişi

Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Orta Doğu üzerine başlatılan işgal politikası sonucunda, sömürge devletlerince oluşturulmuş yapay devletler ortaya çıkmıştır. Bölgede bir dil birliği olsa da dayanışma anlamında bir birliğin olmaması toplumları birbirinden daha keskin çizgilerle ayırmaya başlamıştır. Özellikle sömürge döneminde bölgedeki toplumların birbirinden ayrıştırılarak daha kolaya yönetilmesini sağlamak üzerine tasarlanan politikalar, körfezde petrolün keşfedilmesi ve İsrail’in yapay bir devlet olarak ortaya çıkarılması sonucunda yeni bir boyut kazanmıştır. Petrol sayesinde iktidarlarını pekiştiren monarşiler, halkın rızasını petrol gelirleriyle sağlamışlardır. Ancak İsrail’in bölgede belirmesi Arap toplumlarını bir olma yoluna iten önemli bir gerekçe olmuştur.[5] Diğer yandan, ikinci dünya savaşı sonrasında uluslararası sistemde bloklar arası mücadelenin sertleşmesi bölgedeki şartların bazı noktalarda değişmesine neden olmuştur. Hem Arap dünyasının içinde bulunduğu durumu hem de uluslararası sistemi iyi analiz eden Nasır, Mısır için en faydalı politikanın ideolojik bir politika üzerinden dış politika belirlenmesi olacağı kanaatine varmıştır. Nasır’ın iktidara gelmesiyle başlayan dönemle, devrilen rejimle alakalı tüm politikalar terk edilmiştir. Terk edilmeyen tek politika eski rejimden miras kalan büyük strateji olmuştur. ALCSP (Arap Ligi Ortak Güvenlik Paktı) olarak adlandırılan bu strateji bağımsız, Arap devletleri arasında oluşturulacak bölgesel savunma sistemini öngörüyordu. Bu kapsamda Nasır İngiltere’nin Mısır üzerindeki etki alanını kırmaya çalışırken Arap devletleri arasında güçlü ilişkiler kurmayı hedeflemiştir. Nasır bu yönde bir politika izleyince ciddi bir destekle karşılaşmıştır. Bu yüzden Nasır vatani bir söylev ile yola çıkmış ve sonrasında tüm Arap dünyasının kalbinde bir sembol lider olma noktasında oldukça önemli adımlar atmıştır.

Nasır, Mısır’da temellerini attığı ideolojik ve siyasal çizgisini Arap dünyasına çevirince, karşısında bu ideolojik fikre hazır bir kitle ile karşılaşmıştır. Bölgede artan eğitim seviyesi ve buna bağlı olarak gelişen anti-emperyalist fikirsel hareketlilik bu desteğin daha da artmasına neden olmuştur. Bu bölgedeki liderlerin, Emperyalist ülkelerin kuklası olma görünümü ve İsrail’in bu bölgedeki Arap dünyasına karşı planları olduğu düşüncesi, özellikle eğitimli genç Arapların tartıştığı önemli bir konu haline gelmiştir. Bölgede otaya çıkan beklentiler, Nasır’a bölgede oynayacağı rol için önemli bir alt yapıyı sunmuştur. Bir de buna Soğuk Savaş’ın daha da sertleşmesi ve Nasır’ın tek başına Batı Emperyalizmi ile Mücadele edemeyeceği gerçeğini anlaması eklenince, Nasır’ın Arap Milliyetçiliği ideolojisini içinde barındıran bir planı bölge üzerinde izlemesi kaçınılmaz bir durum olmuştur. 1955’te İsrail sorunu, 1955-58 yılları arasında Irak’ta Nuri el Said’in savunduğu Bağdat Paktı ile karşı karşıya kalınan sorunlar ve 1956 yılında yaşanan Süveyş Krizinde Mısır’ın izlediği yol, neredeyse tüm Arap toplumlarını Mısır lehine etkilemiştir. Mısır’ın bu olaylarda başrolü oynaması “ülkenin kaderi bu” düşüncesinin Mısır halkının bilincinde oluşmasına neden oldu. Ancak bu dönemlerde Nasır’ın ideolojik savunusuna karşı tam bir güven Arap dünyası içerisinde sağlanamamıştır. Bu şüphenin kaynağında ise Nasır’ın Arap milliyetçiliğini Mısır’ın çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullandığı kanısı oluşmuştur. Bu durumun ortaya çıkmasında etkili olan en önemli neden, Nasır’ın Yemen’de girişmiş olduğu savaştır[6]. Bu savaş sonrasında, Nasırın savunmuş olduğu Arap milliyetçiliği fikri ciddi anlamda imaj ve güven kaybetmiştir. Bu durumu Nasır’ın bir zamanlar iyi bir arkadaşı olan Ahmet Abul Fath şöyle açıklamıştır; “Nasırın asla Araplara karşı bir saygısı olmamıştır, aslında Nasır bunun tam tersine bir öneme sahip olduğuna inanmıştır. Nasır için Arap milliyetçiliği araçsalcılığın bir enstrümanından öteye gitmiyordu ve onun için Mısır’ın çıkarları doğrultusunda kullanılabilinecek para, petrol ve büyük bir kitleyi teşkil ediyordu.”[7] Bu doğrultuda Nasır’ın, Mısır’ın sahip olduğu tecrübe sosyal ve kültürel başarılar göz önüne alındığında, Arap ulusalcılığına liderlik edebilecek tek ülke olduğunu iddia ediyor olması, Nasır’ın gözündeki asli tek hedefin Mısır çıkarları oluğunu göstermektedir.

Mısır’da gerçekleştirilen devrim tüm Arapça konuşan ve Emperyalizmin sinsi oyunları altında ezilen toplumlara ulaştırılmalıydı. Ancak bu şekilde Arap dünyasında bir kurtuluş mümkün olabilirdi. Bu düşünce yönünde bir ideolojinin ortaya çıkmasıyla, bu akım Nasırizm olarak tanımlanmıştır. “Nasırizm” öteki Arap ülkelerinin kamuoyunda geniş kapsamlı ve uzun kısa süreli de olsa kabul görmüştür. Nasır’ın kişiliği, rejimin 1956 Süveyş Krizinin[8] zaferle sonuçlanması, Asuan barajının önündeki birçok maddi engele rağmen inşa edilmesi ve güçlü bir önderliğin Filistin davasını savunma vaadi Arap dünyasında umutları canlandırmıştır. Bu şekilde gerçek bir toplumsal devrimin gerçekleştirildiği birleşik bir Arap ulusu ve bu ulusun dünya üzerinde hak ettiği yeri alması yönünde bir bilinç oluşmuştur. Diğer Arap devletleri liderlerinden çok farklı olarak, Nasır’ın Arap halkına hitap eden radyo ve basını kullanması bu tür umutların özgüven kazanmasına neden olmuştur. Nasır’ın hitap şekli Arap ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirirken, Arap halklarını birbirine yakınlaştırmıştır. Bu ideoloji, Beyrut’ta kurulup sonrasında Filistinli sürgünler arasında yayılan Arap Ulusçuluğu hareketi gibi siyasi hareketler ile kendine diğer ülkelerde takipçiler bulmuştur. 1960’lar boyunca Nasır’ın politikalarında kullandığı sosyalist ve Arap ulusçuluğu ideolojisi, Nasır’ın iktidardaki ilk yıllarında bölgeye hâkim olmaya başlamıştır.

4. Batı’ya Karşı Politik Zafer: Çekoslovakya Silah Antlaşması

1955’in ilk aylarında, Bağdat paktının imzalanması ile birlikte; Pakistan, Türkiye, Irak ve İran’ı içeren bölgesel bir güvenlik sistemi kurma çabaları, Batı yanlısı ve doğal olarak Mısır’a yönelik bir izolasyon politikasının ortaya çıkmasına neden olmuştur. ABD’nin ortaya koyduğu strateji getirileri ve Batıdan aldığı destek sonucunda kendine olan güveni artan İsrail, Mısır’ın kontrolünde olan Gazze’ye askeri bir saldırı düzenleme cesaretinde bulunmuştur. Bu olay, 38 Mısır askerinin ölümüne, yirmi beşinin ise yaralanmasına ve Gazze karakolunun yok edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu olay Batı tarafından desteklenen İsrail’in, coğrafyada kurmaya çalıştığı üstünlük politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yaşanan bu gelişmeleri iyi analiz eden Mısır, İsrail’in Batı desteğini aldığı sürece Mısır’a karşı bir tehdit unsuru olacağını anlamıştır. Bu kapsamda Mısır coğrafyadaki en büyük rakibine karşı ciddi önlemler almıştır. Nasır, yanı başında güçlenen bir İsrail tehdidi karşısında, Mısır ordusunun bir şekilde yeniden yapılandırılıp modernize edilmesi konusunda oldukça ısrarcı olmuştur. Mısır askeri kapasitesi tüm yollar denerek mümkün olan en kısa zamanda arzu edilen caydırıcılık seviyesine ulaştırılmıştır.

Diğer yandan Fransa ve Britanya’nın Mısır üzerindeki silah tekeli[9], Mısır’ın bağımsızlığı önündeki en büyük engellerden bir tanesiydi ve bu durum Nasır’ı karmaşık ama çözülmesi gerekli bir yola itmiştir. Kaldı ki İsrail’in sürekli artan silah alımına karşı, Mısır İngiltere ve Fransa’dan silah almak istiyordu, ancak bu ülkeler Mısır’ın talebini reddetmişlerdir. Sonunda çözümün yalnızca Sovyetler desteğiyle olacağını anlayan Nasır, bu yönde politikalar izlemeye başlamıştır. İngiltere’nin ve Fransa’nın, Sovyetler ile Mısır arasında yapılacak muhtemel silah anlaşmasına karşı sürekli uyarı ve tehditler savurmasına rağmen, Nasır Sovyetlerden silah alımı doğrultusundaki politikasına daha çok önem vermiştir. Mısır, Sovyetler’in silah uzantısı Çekoslovakya ile silah konusunda görüşmeler yapmıştır. 27 Eylül 1955’te Çekoslovakya ile 200 milyon dolar bedelinde silah alımı konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu kapsamda Mısır alacağı silahların ödemesini yetiştirdiği pamuğu ile yapmıştır. Yapılan anlaşma ile bölgedeki dengeler biranda değişmiş ve bundan sonraki dönemleri kapsayacak önemli bir dış politika olan Arap-İsrail silahlanma yarışı başlatılmıştır. Mısır, Batı’ya olan silah bağımlılığı noktasında bir tekeli kırarken, Batılı liderlerin paniğe düşmesine neden olmuştur. Bunun en önemli sebebi ise bölgenin en güçlü devletlerinden olan Mısır, artık Batının etki alanından çıkıyordu ve bu durum Ortadoğu coğrafyasında bir politik kırılmanın olacağı anlamını taşımaktadır. Bu anlaşma Batı kadar İsrail içinde bir tehdidin doğması anlamına geliyordu ki özellikle bu coğrafyada Batının güdümünden çıkmış bir Mısır, İsrail’in bu coğrafyaya yönelik yaptığı öngörülerin alt üst olmasına neden olmuştur.

Öte yandan Çekoslovakya ile yapılan silah anlaşması[10], Arap dünyasında İsrail’e karşı kazanacakları zaferin işareti olarak algılanmıştır. Arap dünyasında yankı uyandıran bu anlaşma özellikle Mısır’da büyük bir coşkuyla kutlanmıştır. Artık İsrail’in karşısında güçlü şekilde durabilecek bir Mısır ortaya çıkmıştır. Öyle ki Ürdün Meclisi bile, Nasır’ın bu başarısından dolayı onu tebrik etmiştir. Sonuç olarak bu anlaşma, Batı’ya ve bölgede desteklediği İsrail’e karşı kazanılmış bir Arap zaferi olarak görülmüştür. Bu anlaşma sonucunda Batı tekelinin kırılması önemli bir olayken, gözden kaçırılmaması gerekli olan diğer önemli husus, Sovyet tekelinin Mısır üzerinde oluşmaya başlamasıdır. Kaldı ki bu anlaşma ile Mısır, 150 uçak, 300 tank, gemi, silah ve roket alarak Sovyet Bloğuna tamamen bağımlı hale gelmiştir. Mısır açısından bu durum bir zaferi ifade etse de Sovyetler için çok daha farklı şeyleri ifade ediyordu. Mısır da Nasır yönetimi komünistlere karşı çok katı bir tutum içindeydi. Bu nedenle Sovyetler için bu anlaşma olmazsa olamaz ideolojik paradigmalarından verilen büyük bir ödün anlamına geliyordu ki Mısır’daki rejim bir ulusalcı yapı tarafından kontrol ediliyordu. Diğer yandan Nasır bu süreci daha iyi değerlendirme yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir. Bu kapsamda Tunus ve Cezayir’deki Fransız karşıtlığını kışkırtmıştır. Cezayir’de yaşayan bir milyon civarındaki Fransız vatandaşının on milyon yerli Müslüman nüfusun isyanı ile karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Nasır bu şekilde Batının coğrafya üzerindeki tüm etki alanlarını kırarak, kendi lehinde bölgesel bir politika oluşturmaya çalışmıştır.

5. Nasır’ın Arap Milliyetçiliğine Vedası

Sina yarımadası ile Batı Şeria’nın İsrail tarafından işgal edilmesiyle sonuçlanan 1967 Altı Gün[11] savaşı, tüm Arap dünyası üzerinde hem maddi hem de psikolojik açıdan büyük bir zararın doğmasına neden oldu. Üç Arap devleti de İsrail’e karşı toprak kaybetti. Mısır, Sina petrol kuyularının ve 1967’den 1975’e kadar Süveyş kanalının gelirini kaybederken, Ürdün sadece en verimli tarım bölgesi olan Batı Şeria ve Turizmde çok önemli olan Beytullahim ve Kudüs’ü kaybetmekle kalmadı, birde büyük bir Filistin göçü ile karşı karşıya kaldı. Suriye’nin Golan tepelerini kaybetmesi ekonomik bir kayba neden olmasa da İsrail’in vuruş menziline girmesi hasebiyle, askeri anlamda stratejik bir noktayı kaybetmesi anlamına geldi. Genel anlamda, Filistin’i kurtarma yemini etmiş olan tüm Arap devletleri askeri caydırıcılık adına kullandıkları askeri güçlerinin neredeyse tamamını kaybettiler. Yaşanan bu savaşta, Batı tarafında oldukça ciddi oranda desteklenen İsrail, işgalci bir güç olarak belirdi. Savaş sonrasında Mısır iç siyasetinde de yaşanan çalkantılar nedeniyle Nasır tek çareyi istifa etmekte bulmuşsa da halk tarafından yapılan Nasırcı destek gösterileri sonrasında istifa girişiminden geri adım atmak durumunda kalmış ve Mısır yönetiminin başına yeniden geçmiştir. Nasır öldüğü Eylül 1970’ye kadar Mısır’ı yönetmeye devam ederken, Sovyetler ile bir dizi görüşmeler ve pazarlıklar yaptı. Sovyetler Orta Doğu’da gerginleşen ilişkileri yumuşatmak amacıyla Mısır’ın ABD ile yapmış olduğu anlaşmaya karşın, Mısır’ı bu bölge’de desteklemeye devam etti. Bu savaş sonrasında, Nasır yenilginin sonuçlarının yalnızca Mısır, Suriye ve Ürdün’ü değil tüm Arap dünyasını bir şekilde etkileyeceğini iddia etmiştir. Bu sorunun çözümü doğrultusunda Suudi Arabistan ve Ürdün ile görüşmeler yaparak bir Arap birliği zirvesinin yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur. Bunun yanında Nasır, Mısır’ın uğradığı ekonomik yıkımın etkilerini azaltmak için Suudi Arabistan ile ilişkileri yeniden düzenleme yoluna gitmiştir. Bu doğrultuda Suudi Arabistan’ın isteklerini kabul ederek Yemen’deki askeri varlığını sona erdirmiştir.

Savaşın Arap toplumları içinde yaratmış olduğu hayal kırıklığı, bu rejimlere olan güven ve desteğin daha fazla devam etmeyeceği anlamına geliyordu. Arif’in Irak rejimi 1968 Temmuz’unda bir Baasçı darbeyle devrildi,[12] Suriye rejimi bir süre devam ettiyse de 1970’in Kasım ayında Hafız el-Esed tarafından yapılan bir darbe sonrasında sona erdi. Nasır’ın popülaritesi ve otoritesi savaş sonrası Mısır’da büyük bir darbe aldı. Ülkede rejim karşıtlarına yönelik girişilen temizlik harekatları ve rejime karşı darbe girişimleri Mısır’ın kaderi haline geldi. Nasır’ın en yakın arkadaşı ve başkomutanı olan Feldmareşal Abdülhekim Amr’ın[13] tutuklanması, Nasır’ın rejim içinde kurmuş olduğu subaylar arası dayanışmanın çöküşünü hazırladı. Sovyetler’in büyük çabasıyla Mısır’ın hava ve zırhlı kuvvetleri, 1967 yılının sonunda savaş öncesi duruma getirildi. Bu döneme İsrail ile Mısır arasında Süveyş üzerinde yaşanan yıpratma savaşları damgasını vurdu. 1970‟lere değin iki ülke arasında özellikle Süveyş üzerinde yaşanan askeri krizlere bir çözüm bulunamadı. 22 Kasım 1967’de BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan 242 sayılı karar bile yaşanan, çatışmaların bir son bulmasında yeterli olmadı.

Nasır, bu dönem sonunda rahatsızlığı dolayısıyla, tedavi olmak üzere Sovyetlere gitmiştir. 1970’e kadar tedaviye cevap vermeksizin ilerleyen hastalık, 28 Eylül 1970’de kalp krizi sonucu Nasır’ın ölümüne yol açmıştır. Böylelikle 18 sene süren liderlik ve beraberinde getirdiği politikalar sona ermiştir.

Sonuç

Darbe öncesi Mısır ekonomisi zayıf bir yapıya sahipti ve bu dururumun temel sebebi İngiltere’ye karşı oluşan bağımlılıktır. Kaldı ki İngilizlerin sömürge döneminde Mısır’da temellerini attığı yapı, İngiltere’ye doğal olarak bağımlı bir yapı olmuştur. Mısır’da ekonomi dahil birçok alanda İngilizlerin etkisinin görülmesi, milliyetçi bir öze sahip darbenin gerçekleştirilmesinin yolunu açmıştır. Kaldı ki Hür Subaylar darbesi öncesinde, Mısır’da ki tüm yönetim kademelerinde gözle görülür bir yozlaşma hâkim olmuştur. Darbeyle birlikte iktidara geçen Cemal Abdül Nasır’ın ortaya koyduğu politikalar, Mısır’da ortaya çıkan Arap milliyetçiliğinden etkilenmiştir. Bu nedenle Nasır döneminde Mısır dış politikası, ulusal bir çizgi üzerinden kendini yeniden tanımlanmıştır. İktidara geldikten sonra, Cemal Abdül Nasır’ın, uluslararası saygınlık kazanma arzusu ve kendini Arap dünyasının doğal lideri olarak görmesi, Mısır’ı otomatik olarak lider olma rolüne girmesine neden olmuştur. Bu şeklide Mısır dış politikası kendisini yeniden tanımlarken, kendini Arap dünyası ile uluslararası sistem arasında tek ve yegâne köprü olarak görmüştür. Bu sayede Mısır Arap dünyasının lideri olma yolunda ilerlerken bu yönde dış politikalar belirlemiştir. Ancak zamanla Mısır’ın belirlediği bu dış politika, bazı Arap devletleri tarafından olumlu karşılanmamıştır. Baas hareketi ve Arap Monarşileri, Mısır’ın izlediği bu politikayı kendi rejimlerine yönelik doğal bir tehdit olarak algılamışlardır. Bu nedenle Nasır dönemi Mısır dış politikasında, Arap dünyasına yönelik güvenlik algılamasının bir dönüşüm içine girdiği söylenebilir. Bunun yanında İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı Nasır dönemi Mısır dış politikasında uzun yıllar değişmeyen bir güvenlik algısının yeniden tanımlanmasına neden olmuştur. Bu nedenle İsrail’in en büyük destekçisi Batı bloğu ile ilişkiler asgari seviyeye düşürülürken, Sovyetler ile ilişkiler daha ileri seviyelere ulaşmıştır. Sovyetler ile artan ilişkiler Mısır’ın üzerinde bağımlılığın yönünü değiştirmiştir. Adı değişen ama varlığı değişmeyen bağımlılık, Mısır dış politikasının temel dinamiği olarak devam etmiştir.

Kaynakça

Kaynakça

KİTAPLAR

  • ABDULNASIR Cemal, Arap Devriminin Yöntemleri, çev: Mehmet Emin Bozarslan, İstanbul: Habora Yay., 1970.
  • DAVİŞA Adid, Arap Milliyetçiliği, çev: Lütfi Yalçın, İstanbul: Literatür Yayıncılık., 2016
  • ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Cilt:2, Bursa: Marmara Kitap Merkezi Yayınları, 2013
  • SANDER Oral, Siyasi Tarih: 1918-1994, Baskı, İstanbul: İmge Kitabevi, 2008
  • SÖNMEZOĞLU Faruk, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, Baskı, İstanbul: Der Yayınları, 2012
  • KARTALİ Ajkut, İhtilaller ve Darbeler Tarihi, çev: Sabiha Bozdağlı, Cilt 2, İstanbul: Yirminci Yüzyıl Yayınları, 1966

 Makaleler

  • BOTMAN Selma, “Egyptian Communists and the Free Officers: 1950- 1954,” Middle Eastern Studies, Vol. 22, No:3, (July 1986).
  • Özkan, Mehmet ’Mısır Dış Politikası,Dünü,Bugünü.Sorunları’’, SETA ANALİZ, İstanbul, Mart 2014, sayı :88

Elektronik Yayınlar

  • KAYMAK Oktay, “Cemal Abdul Nasır İktidarı Ve Panarabizm Politikası”

 https://www.ilimvemedeniyet.com/cemal-abdul-nasir-iktidari-ve-panarabizm-politikasi.html (e.t. 03.05.2019)

DİPNOTLAR

[1] Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, İstanbul:Alfa Yayınları, 2007, s. 184-185

[2] Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Olaylar: Popüler Tarih, İstanbul :Timaş Yayınları , 2008, s.78

[3]Sati el-Husri için bkz: Tarihsel Perspektiften Arap Milliyetçiliği, İnsamer, <http://insamer.com/tr/tarihsel-perspektiften-arap-milliyetciligi_1198.html>, (SGT:25.01.2018/ E.T: 03.05.2019)

[4] Rami Gınat, Egypt’s Incomplate Revolution: Lutfi al Khuli and Nasser’s Socialism in the 1960s, London: Frank Cass Publishing, 1997, s. 9

[5] Ilya Prizel, National Identity and Foreign Policy, (Cambridge University Press, Cambridge:1998), s.14.

[6] Jeremy Bowen, “50. yılında 1967 Arap-İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün”, BBC News Türkçe, 6 Haziran 2017 http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650 (e.t. 01.05.2019)

[7] P. J. Vatikiotis, Nasser and His Generation, London: Croom Helm Publishing, 1978, s. 226

[8] Yavuz Selim, “Süveyş Krizi ve Sonuçları”, Tarih ve Siyaset, http://www.serenti.org/suveys-krizi-ve-sonuclari/ (e.t. 03.05.2019)

[9]Omnia El Shakry, “Egypt’s Three Revolutions: The Force of History behind this Popular Uprising”, BETA, http://www.jadaliyya.com/Details/23662/Egypt%60s-Three-Revolutions-The-Force-of-History-behind-this-Popular-Uprising

[10] Mohaned Talib Al-Hamdi, “Doğu Yolu: John Foster Dulles Mısır`ın 1955 Çekoslavakya Silah Anlaşması Kararını Nasıl Etkiledi?”, International Journal of History, http://www.historystudies.net/dergiayrinti/dogu-yolu-john-foster-dulles-misirin-1955-cekoslavakya-silah-anlasmasi-kararini-nasil-etkiledi_264 (E.T. 03.05.2019)

[11] Altı Gün Savaşı (1967 Arap-İsrail Savaşı), Tarihi Olaylar, <http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/alti-gun-savasi-1967-israil-arap-savasi-1247>, (E.T.:03.05.2019)

[12] Irak rejimi ve Baascı darbe hakkında detaylı bilgi için bkz.: Irak Ordusunun Çöküşü, ORDAF, <http://ordaf.org/irak-ordusunun-cokusu/>, (SGT:12.07.2014, E.T. 03.05.2019)

[13] Ajkut Kartali, İhtilaller ve Darbeler Tarihi-Cilt 2, çev: Sabiha Bozdağlı, İstanbul, Yirminci Yüzyıl Yayınları, 1966, s.215

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Mahmut Atik

Mahmut Atik
TESAD Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir