Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Avrupa Tarihi / Bosna Savaşı’nda Cinsel Suçlar Ve Toplumsal Hayata Etkisi

Bosna Savaşı’nda Cinsel Suçlar Ve Toplumsal Hayata Etkisi

ÖZ

Yugoslavya Krallığı, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir yandan Hitler Almanyası’nın diğer yandan ise Mussolini İtalyası’nın yayılmacı politikalarının hedefi oldu ve işgale uğradı. 4 yıl süren işgale karşı iki direniş gücü kuruldu; Sırp milliyetçilerinden oluşan Çetnikler ve Yugoslav Komünistleri tarafından kurulan Partizan. Bosna merkezli bağımsızlık mücadelesi yürüten Partizan, işgalci güçlerin ardından Çetnikler ile de mücadele ederek bağımsızlığın kazanılmasını sağladı ve 1945 yılında Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’ni kurdu. Partizan’ı kuran ve savaşta liderliği üstlenen Josip Broz Tito’nun devlet başkanlığı koltuğuna oturması ile Balkanlar’da yeni bir döneme girilmiş oldu.

1945’de kurulan ve 6 federe devlet ile 2 özerk bölgeden oluşan Yugoslavya’nın bir parçası da Bosna Hersek Federe Halk Cumhuriyeti’ydi. 3 kurucu halkın ve diğer etnik kökenlerin mensuplarını da barındıran Bosna Hersek, 1980’de Tito’nu ölmesi ile yaşanan karışıklıkların merkezlerinden birisi oldu. Tüm halklara ev sahipliği yapması bir yandan kültürel çoğunluk oluştururken diğer yandan çatışmaların yoğunlaşmasına neden olmuştu.

1990 yılına gelindiğinde Slovenya ve Hırvatistan’ın federasyondan ayrılmaları ile Bosna Hersek’de de bağımsızlık talebi yükselmeye başladı. 1991’de kararı alınan ve 1992’de gerçekleştirilen referandum ile bağımsızlığını ilan eden Bosna Hersek, kısa süre içerisinde bunun hiç de tahmin ettiği gibi kolay ve rahat gerçekleşemeyeceğini anladı. Slovenya ve Hırvatistan’ın aksine Bosna Hersek’in bağımsızlık mücadelesi 3 yıl sürdü ve 100 binden fazla insanın ölümüne neden oldu.

1995 yılında taraflara imzalatılan Dayton Barış Antlaşması’nın ardından savaşla ilgili birçok değerlendirme yapıldı, çalışmalar yayınlandı. Bunların çoğu savaşta öldürülen insanları, uygulanan işkenceleri inceliyor ve ölümler üzerinden ilerliyordu. Ancak Bosna Savaşı, tarih boyunca benzerine rastlanmayacak kadar kapsamlı ve bilinçli cinsel suçlara sahne olmuştur. Çetniklerin radikalleşmesi ile işlenen suçlar da radikalleşti ve ölüm dışında da soykırım yöntemleri uygulanmaya başlandı. Bunların başını da sistematikleşen ve kitleselleşen tecavüzler oluşturmaktaydı. Çetniklerin kontrolüne geçen yurtlar ve oteller tecavüz kamplarına dönüştürüldü.

Yaşanan hiçbir olay, işlenen hiçbir suç savaş ile birlikte kapanmadı. Dayton’ın imzalanmasının ardından suçlar dursa da Bosna Hersek’in toplumsal yaşamında önemli bir değişim yaşandı. Toplumsal cinsiyet konusunda yaşanan gerileşme ilk olarak kadınların eve kapanmaları ile görüldü. 5 sene öncesine kadar fabrikalarda, ofislerde erkekler ile hemen hemen aynı haklara sahip olan kadınlar, sokağa çıkamaz oldu. Bunun en önemli nedeni de işlenen cinsel suçların cezasız kalmasıydı. 60 binden fazla kadına tecavüz edildiği bilinirken sadece 14 kişi uluslararası mahkemeler tarafından suçlu bulundu ve cezalandırıldı. Bosnalı kadınlar, bindikleri otobüste tecavüzcüleri ile karşılaşmaya mahkum edildi.

Bu yazıda, Bosna Savaşı sırasında yaşanan cinsel suçlar incelenecek ve savaş öncesi ile sonrası karşılaştırılarak toplumsal cinsiyet alanındaki sonuçlar açıklanmaya çalışılacaktır. Yapılan karşılaştırmalarda Bosna Hersek’teki siyasi yapı, din olgusunun etkisi, ekonomik ve sınai yapı gibi değişim gösteren faktörler de göz önünde bulundurulacaktır.

Bölüm 1: Savaş Öncesi Bosna Hersek’te Toplumsal Yapı

En yaygın kabullerden birine göre ismini bulunduğu coğrafyanın önemli nehir kollarının birisinden alan Bosna, idari olarak varlığını uzun yıllardır sürdürse de sosyolojik ve siyasi olarak büyük değişim ve dönüşümlere sahne oldu. Bu değişimlerin en önemli nedeni idaresi altına girdikleri devletlerin kültürlerinden etkilenmesi ve bölgede kültürel olarak geniş bir yelpazenin bulunmasıydı. Bosna’nın bir bölge olarak varlığı M.S 10. yy’a kadar uzanmaktadır. Bosna’nın zikredildiği 958 yılına ait ilk kaynak olarak, Bizans İmparatoru Constantin Porphyrogentus fermanında geçen Bosona Bölgesi söylenebilir. Bu tarihten itibaren Bosna topraklarında egemenlik mücadelesi hız kazanır ve siyasi istikrarsızlıklar görülür. Slavların, Balkan topraklarına geldikleri ilk dönemde görülen Roma hakimiyetinin ardından çeşitli devlet ve toplulukların egemenliği söz konusudur. Bu egemenliklerden en uzunu ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından sağlanmıştır.

Bosna’nın toplumsal yapısındaki ilk önemli dönüşüm Osmanlı döneminde yaşanmıştır. O güne kadar Bosna’da yaşayan hepsi Hristiyan olmak üzere üç mezhepten bahsedilmektedir; Ortodokslar, Katolikler ve Bogomiller. Yugoslavya coğrafyasının kuzeyi ve batısında Katolikler, doğusunda Ortodokslar, merkezde bulunan Bosna’da ise mezheplerin üçü de varlık göstermekteydi. Fakat Ortodokslar ile Katoliklerin ortak noktası Bogomilleri sahiplenmeleri ve kendi saflarına çekme çabalarıydı. Uzun yıllar süren bu mücadelenin ardından gerek inanç benzerlikleri, gerek güç arzusu Bogomillerin kitleler halinde Müslümanlaşmasına neden oldu. [1] Bosna’nın tamamına yakınının Slav olmasına karşın artık hem mezhepsel hem de dini olarak bölünme başlamıştı. İlerleyen süreçte görülen milliyetçi ayrımın temelini de bu gruplar oluşturacaktı.

Osmanlı egemenliğinde geçen 5 yüzyılı Avusturya-Macaristan egemenliği, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Yugoslavya Krallığı takip etti.

Geride bırakılan bu dönemlerin ortak özelliği Bosna ekonomisinin tarım, hayvancılık ve ormancılık üzerine kurulu olmasıdır. Bu dönemde nüfus sayımlarının yapılamaması ve işgücünün ölçülebilir durumda olmayışı iş gücündeki ve toplum içindeki yapıyı tespit etmemizi zorlaştırmaktadır. Bu nedenle söz konusu dönemlerle ilgili daha genel, tarım toplumlarına yapılan yorumlar üzerinden yararlanılabilmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Bosna, kısa süreli Bosna Banlığı dönemi haricinde, daima yerel idare birimi olarak kalmıştır ve yabancı devletlere bağımlıdır. Bu sürecin sonu ise İkinci Dünya Savaşı olmuştur. 1941’de Yugoslavya Krallığı’nın Alman ve İtalyan güçleri tarafından işgal edilmesiyle başlayan dönem Bosna’nın gerek toplumsal gerekse siyasi yapısını geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmeyi başarmıştır.[2]

Komünist Partizan Lideri
JosipBroz TİTO (1891-1980) 2. Dünya Savaşı’nda Komünist Partizan direnişinin örgütleyicisi lideri ve devamında kurulan Yugoslavya Sosyalist (Halk) Cumhuriyetleri Federasyonu’nun devlet başkanı.

Bu döneme kadar toplumun içinde genel yapıyı olduğu gibi, kadının yeri de oldukça genel geçer kurallar üzerinden anlaşılabilmektedir. Kadınlar, her ataerkil yapıda olduğu gibi hane içine itilmiş durumdalardır. İş hayatında ise tarıma destek vermenin dışında pek görülmemekte, özellikle askerlik gibi “erkek” yapılardan uzak tutulmaktadırlar.

Tüm halklara eşit düzeyde yaklaşan ve bu sayede kolektif bir direniş hareketine dönüşmeyi başaran Partizan, önce Almanya ve İtalya’ya karşı zafer kazandı. Devamında ise Ustaşa ve Çetniklere karşı zafer kazanan Partizan, Yugoslavya’yı birleşik olarak savaştan çıkarmayı başardı ve Yugoslavya Halk Federal Cumhuriyeti’ni ilan etti.Savaşın başlaması ile Yugoslavya, kuzeyden Nazist Almanya’nın Batıdan ise Faşist İtalya’nın saldırısına maruz kaldı. İşgalin başarıya ulaşması ile Yugoslavya ordusunun direniş göstermemesi, kralın İngiltere’ye kaçışı sonucu halk tarafından direniş başlatıldı. Kurulan ilk direniş hattı Milliyetçi Sırplar tarafından örgütlenen Çetnikler oldu. Hemen ardından ise Komünistler tarafından organize edilen ve başlarında Josip Broz Tito’nun bulunduğu Partizanlar direnişe başladı. Karşılarında ise Alman ve İtalyan güçlerinin yanında Radikal Milliyetçi Hırvatlardan oluşan Ustaşa Örgütü ve bir kısmını savaşması üzere Alman saflarına vermiş, Hançer Birliği’ni oluşturan Mladi Muslumani (Genç Müslümanlar) vardı. Savaşın ilerleyen dönemlerinde Çetnikler de saf değiştirecek ve gerek işgalci güçler ile işbirliği için gerekse iç çekişmeleri için Partizan’a karşı mücadele etmeye başladılar.

İkinci Dünya Savaşı birçok açıdan büyük dönüşümlere sahne oldu. Bunlardan birincisi yüzyıllardır monarşi ile yönetilen Yugoslav coğrafyasına ilk kez cumhuriyet girdi. 6 devlete cumhuriyet statüsü, iki bölgeye ise özerklik verildi. Bosna Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya ve Karadağ cumhuriyet statüsüne geçerken Vojvodina ve Kosova, Sırbistan sınırları içerisindeki özerk bölgeler oldular.

Yugoslavya
Partizan saflarında savaşan bir kadın.(Partizanka)

İkinci önemli dönüşüm Bosna Hersek’in 600 yıl sonra, tam bağımsız olmasa da, devlet statüsünü kazanması oldu. Artık Bosna Hersek’in bir başbakanı olacak, Bosna yönetiminde halk direkt olarak söz söyleyebilecekti. Bosna toplumsal olarak ise Yugoslavya’nın bir mikro örneği olmaya devam ediyordu. Diğer devletler gibi tek bir halk kontrolünde değildi. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar eşit çoğunlukta olmasalar bile birbirlerini dengeliyor ve kolektif bir yaşam sürdürüyorlardı.

Üçüncü önemli dönüşüm ise savaş sırasında yaşandı. O döneme kadar, dönemin ve yaşam tarzının da zorlamasıyla, ikinci planda olan ve askerlik gibi konularda yok sayılan kadınlar ön plana çıktılar. Kadınlar, Partizan hareketine büyük bir katılım gösterdiler ve gerek cephede gerekse hareketin yönetim kademesinde söz sahibi oldular. Bilinen verilere göre 600 bin kişilik Partizan güçlerinin 100 bin kadarı kadındı. Bunun yanında Partizanların 6 milyon destekçisi arasındaki 2 milyon kadın Anti-faşist Kadın Hareketini kurarak bu büyük savaşta kendi güçlerini oluşturdular. Anti-faşist Kadın Hareketi savaşın içinde olmanın yanı sıra hastane yönetimi, lojistik destek gibi konularda da örgütlü olarak çalışarak savaşın kazanılmasında kilit rollerden birçoğunu oynama başarısı gösterdiler.[3]

Kadın Partizanlar’ın en çarpıcı özelliği %70’lik bölümünün 20 yaşın altında olmasıydı. Bu kadınlar çoğunlukla silahlı mücadele içindeydi.[4]

Savaştan sonra görülen en önemli dönüşümlerden birisi toplumsal cinsiyet alanında oldu. Komünistler savaştan sonra kurdukları Yugoslavya’da toplumsal cinsiyet alanında da eşitlikten yana olduklarını vurguladılar. Kadın okur-yazarlık oranı, üniversite eğitimi, işyeri ile ilgili önemli ilerlemeler kaydedildi. Boşanma, kürtaj ve doğum izni ile ilgili politikalar oluşturuldu. Buna ek olarak kadınlar çalışma hayatına dahil edildi. Bir yandan savaşta erkek nüfusun verdiği büyük kayıp, bir yandan komünist yönetimin kadına bakış açısı ve bir yandan da elbette kadınların isteği ile kadınlar iş hayatına açıldılar. Fabrikalar, devlet daireleri, tarlalar ve diğer her yerde kadınlar da kendilerine iş buldular. Çalışma koşulları olarak erkeklerle eşit durumda çalışmaya başladılar. Fakat bu durum Yugoslavya’da toplumsal cinsiyet açısından her şeyin çok iyi olduğu anlamına gelmez. Çünkü her ne kadar fabrikalarda, devlet dairelerinde eşit şartlarda çalışsalar da kadınlar yoğunluk olarak hala kadına atfedilen görevlere yönelik iş alanlarına yönlendiriliyorlardı. Örneğin 1979 yılında sosyal hizmetler, farmakoloji gibi alanlarda kadınların oranı %80’in üzerindeyken diğer alanlarda bu görülemedi.

Yugoslavya Eski Başbakanı
Milka Planinc Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin Eski Başbakanı

 Sosyalist Federal Cumhuriyeti dönemi ve hatta onun öncesinde Bosna Hersek bağımsızlığa sahip olmadığı ve genel olarak egemen gücün toplumsal yapısına ayak uydurduğu için özel bir incelemesini yapmak şu an için pek mümkün değildir. Bu nedenle Bosna’yı incelemek için kullanılabilecek en sağlıklı yöntem egemenin yönetim anlayışını ve genel toplumsal yapıyı incelemektir.  Bu bölümde Bosna Hersek özelinden çok Yugoslavya geneline bakılmasının nedeni budur.Devlet yönetiminde görev alan kadınlar mevcuttu. Örneğin, Sırp bir kadın olan Latinka Peroviç, 1968-1972 yılları arasında Komünist Parti Genel Sekreteri oldu. 1967-1969 yılları arasında Komünist Parti’nin Hırvatistan Başbakanı Savka Dabceviç Kucar iken en önemlisi, Hırvat olan Milka Planinc, 1982-1986 yılları arasında Yugoslavya’nın başbakanıydı.[5]

Bölüm 2: Bosna Savaşı’nda Cinsel Suçlar

Cinsel Suç

“Cinsellik, cinsel aktiviteye katılanların karşılıklı istemleri ve rızalarıyla gerçekleşen bir ilişkidir.”[6]. Bu tanımdaki esas olan ve konumuzla ilgili olan nokta tarafların rızasının ve talebinin söz konusu olmasıdır. Eğer rıza ve talep ikilisinden herhangi biri söz konusu değilse cinsel ilişki meşruiyetini kaybeder ve cinsel şiddet halini alır. Her türlü cinsel şiddet suç kabul edilir ve “cinsel suç” olarak işlem görür.

Cinsel suç kavramı, tanım olarak geniş bir yelpazeye sahiptir. Laf atma diye tabir edilen sözlü taciz ile başlayan suç kapsamı, talep ve rıza göstermeyen kişiye dokunarak gerçekleştirilen fiziksel tacizi, temas olsun ya da olmasın kişiye karşı yapılan ve cinsel haz almak için gerçekleştirilen eylemleri kapsar. Cinsel suç kapsamında kabul edilen en ileri suç unsuru, kişiyi isteği ve rızası dışında cinsel ilişkinin içerisine çekmektir.

Savaşlarda Cinsel Suçlar

Cinsel suç, haçlı seferlerinden İkinci Dünya Savaşı’na, Bosna Savaşı’ndan Vietnam Savaşı’na kadar geride bırakılan tüm savaşlarda görülmüş bir gerçekliktir. Bu durumun temelinde de cinsel haz almaktan ziyade psikolojik ve ahlaki üstünlük yatmaktadır. Maria B. Olujic’e göre savaş tecavüzlerinin işkence ve terörün etkili araçları olarak ortaya çıkmasının, barış zamanında onur, utanç ve cinsellik gibi kavramların kadın bedeni üzerinden tanımlanmasının sonucudur.[7]Brownmiller ise bu durumu “Kadının bedenine karşı işlenen bir suç erkeğin malına karşı işlenmiş sayılmıştır.”[8] sözleri ile açıklamıştır. Ataerkil zihniyet ile tasarlanmış toplumsal yapıda hem toplumun kendisi hem devlet hem de bunlara bağlı olarak ordu, “erkek” kimliği ile tanımlanmıştır. Bu nedenle özellikle savaş gibi, amacın karşı tarafı aşağılamak, küçültmek, yenmek olduğu durumlarda kadınlar ve kadın bedenleri daima hedef olmuştur.

Bu saldırıların sonuçları iki taraf için de okunabilir. Saldırgan asker, üzerindeki üniforma ile kendisini özdeşleştirdiği için karşısındaki bireye karşı gösterdiği her muameleyi devleti/ordusu adına yaptığı inancını taşır. Bu nedenle şiddeti, sertliği ne kadar arttırırsa görevini daha başarılı yerine getirdiği düşüncesine kapılır.  Saldırıya maruz kalan taraf için ise demoralizasyon bir numaralı sonuçtur. Çünkü mevcut zihniyette erkek, kadının hamisidir. Kadının başta cinsel olmak üzere maruz kaldığı herhangi bir saldırı, erkeğin ve toplumun “namusuna” ve “onuruna” karşı gerçekleştirilmiş bir saldırıdır.

Bu durum tarih ve kültür gibi değişkenlerden bağımsız olarak sürekli biçimde görülmektedir. Haçlı Seferleri’nde Avrupalı şövalyelerin işlediği cinsel suçlar ile İkinci Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin işlediği suçlar arasında bir fark yoktur. Ruanda’da görülen cinsel suçların niteliği ile Bosna’da görülen saldırıların niteliği de aynıdır. Tüm bunlar, ataerkil zihniyet ile oluşmuş bir toplumsal yapının, düşünce sisteminin sonucudur ve önlenebilmesi için değiştirilmesi gereken ilk şey zihniyettir.

Bosna Savaşı’nda Görülen Cinsel Suçlar

1980 yılında kurucu başkan Josip Broz Tito’nun ölümünün ardından görülen siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, gerekli siyasi otorite gösterilemediği için önlenemedi ve Yugoslavya hızla karışıklık dönemine girdi. Kosova’nın özerkliğinin Sırbistan tarafından tek taraflı olarak kaldırılmasıyla başlayan olaylar 1991 yılının başlarında Slovenya ve Hırvatistan, aynı yılın sonunda Makedonya’nın ve 1992 yılının başında Bosna Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesi ile devam etti. Ancak Bosna Hersek’in bağımsızlık mücadelesi diğerleri gibi görece olarak kısa ve kolay gerçekleşmedi. İlanın hemen ardından başlayan çatışmalar kısa sürede topyekun savaşa dönüştü ve 1995 yılının sonuna kadar Bosna Hersek büyük bir direniş gösterdi.

Bu direniş süresince resmi verilere göre 100 bin insan hayatını kaybetti, 10 bine yakın insan ise hala kayıp. Ancak bu savaşın bıraktığı en büyük etkilerden birisi işlenen cinsel suçlar oldu. Bosna topraklarının paylaşımı için başlatılan ve Boşnak nüfusuna yönelik yapılan saldırılarda cinsel saldırılara yoğun yer verildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan bilinen toplama kamplarına bu savaşla birlikte tecavüz kampları eklendi. Tecavüz, sistematik olarak kullanıldı ve soykırım aracı haline getirildi.

Savaşın öncesine bakılırsa, siyasi liderlerin yaptığı açıklamalar cinselliği gittikçe politika alanına aldığını ve doğurganlık gibi konularda da kadınların hakları ihlal edilmeye başladığını görüyoruz. Sırbistan devlet başkanı Slobodan Milosevic’in Kosova’daki Arnavutların nüfus artışını“Sırpların güvenliğinin azalması” olarak yorumlaması ve bölgedeki Sırp halkını bir “doğurganlık savaşı” içine çekmesi bunun en önemli örneklerinden birisidir.[9] Siyasilerin bu söylemlerinin toplumda ve ordudaki yansıması savaşa da yansımıştır.

Bosna Savaşı sırasında tecavüzün bir soykırım aracı olarak kullanıldığının temel göstergeleri sistematikliği, kısa sürede hayata geçirilmesinin gösterdiği şekilde önceden planlandığı ve tecavüze uğrayan kadınlara karşı tutumlarıdır.

Zamansal olarak bakıldığında, Bosna Savaşı’nda işlenen cinsel suçların görece erken bir sürede başladığı görülmektedir.  Yapılan araştırmalar, ilk cinsel saldırıların savaşın henüz başladığı 1992 yılında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Hatta 1992 yılının Ağustos ayında 94’ü Bosna’da olmak üzere toplam 105 toplama kampı, esir alınan kadınların sistematik tecavüze maruz bırakıldığı 14 de genelev bulunmaktadır.[10] Sadece 5 ayda bu kadar örgütlü hale gelinmesi ve kampların, genelevlerin tek tip şekilde yaygınlaştırılması önceden planlandığını göstermektedir.

Tecavüze maruz kalan kadınlara karşı gösterilen tutum ise daima kadınları hamile bırakmaya ve çocuklarını doğurmaya yöneliktir. Kadınların intihar etmesine bile izin verilmediği bu kamplarda amaç, Boşnak kadınlarının Sırp çocuklar doğurmasını sağlamaktır. “Bosna’ya Sırp tohumları ekme”çalışması tüm savaş boyunca devam etmiştir.

Cinsel suçların bilançosu, maruz kaldığı saldırıyı açıklayamayan kadınlar nedeniyle tahmini olarak açıklanabilir. Genel kabul gören 20-50 bin aralığında kadın, tecavüz mağdurudur. Kadınların, saldırıya uğradığını açıklayamamalarının en büyük nedeni de ataerkil zihniyet ile kurulmuş dönemin toplumsal yapısı ve kadınların ayrı şekilde gruplandırılmasıdır. Savaştan sonra kadınların bir kısmı, etnik olarak saldırıya uğrayanlar, “hayatta kalanlar” olarak nitelendirilirken cinsel saldırıya uğrayanlar “kurban” olarak nitelendirilmiştir. Sayısı net olmamakla birlikte “kurban” olan kadınların hepsinin ailesi tarafından tekrar kabul edilmediği bilinmektedir.

Savaşta tecavüzün en önemli kullanım amacı olan hamilelik çok sık görülmüş, çok sayıda Boşnak kadını tecavüz sonucu hamile kalmıştır. Ancak bu çocukların çoğu doğmamış, ilkel yöntemlerle kürtaj yapılması çok sık rastlanan bir durum olmuştur. Bu noktada kadınlar üzerinde söz söylemeye “yetkili” mercilerden görülen din insanları ise ikiye ayrılmıştır. Hristiyan din insanları, kadınları “çocuklarını doğurmaya ve onları sevmeye” yönlendirirken Müslüman din insanları kürtaja olumlu bakmışlardır.

Burada atlanmaması gereken bir başka önemli nokta da, her ne kadar mağdur kadınların büyük bölümünü Müslüman kadınlar oluştursa da çingenelerin, Katoliklerin ve misilleme olarak Ortodoksların da mağdur olduğudur. Savaş boyunca her halktan kadın cinsel suç mağduru olmuştur.

Bölüm 3: Savaştan Sonra Bosna

1995 yılının sonunda imzalanan Dayton Barış Antlaşması ile savaş“bitti”. Fakat ne acılar son buldu, ne yaşanılanlar unutuldu ne de suçlular cezalandırıldı.

Savaşın ardından “kadın”, hiç olmadığı kadar kendisini geri çekti. Savaşta başta cinsel şiddet mağduru olanlar olmak üzere binlerce kadın konuşmamayı tercih etti. Bosna Hersek’te bugün dahi birçok kadın erkekler ile konuşamamakta, temas bir yana iletişime dahi geçememektedir. Bu korkunun en büyük sonucu kadınların kendilerini sokaktan çekmeleri oldu çünkü kadınların, savaş sırasında kendilerine saldıran erkekler ile, bindikleri bir otobüste ya da yürüdükleri kaldırımda karşılaşmaları son derece olasıydı. Kadınlar kendi ev hapisliklerini başlattılar.

Bunun yanında kurulan örgütler ve oluşturulan dayanışma ağları ile önemli oranda kadın da savaşın tüm gerçeklerini açıklamaya başladılar. Zene Zrtva Rata, Srebrenitsa Anneleri ve Cure Foundation gibi kadın kuruluşları savaştan sonra konuyla ilgili aktif çalışmalar yürüterek dikkatleri konuya çekmeyi başardılar.

Kadınların yaşadıkları en büyük problemler psikolojikti. Buse İlay Yıldız ve Perihan Cengiz’in 2016 yılında yaptıkları bir araştırmaya göre mülakatlara katılan savaş mağduru kadınların önemli bir kısmı en büyük problemlerinin zihinsel sağlık problemi olduğunu belirtti. Ayrıca kadınların yarısından fazlası“Savaştan sonra uyku/hafıza problemi yaşadınız mı?” sorusuna “Evet” cevabını verdi. Yine yarısından fazlası ise psikolojik destek alma şansına sahip değillerdi.

Savaştan sonra ortaya çıkan iki büyük sorundan ilki, ev içi şiddette görülen artıştır. Patriarkal yapıdaki her toplumda olduğu gibi, kadınlara yönelik cinsel şiddet, kendisini kadının sahibi gören erkekte duygusal çöküntüye ve “onursuzluğa” neden olmuştur. Erkek de bunu bastırabilmek için kadına şiddet uygulama yolunu seçmiştir.

İkinci önemli sorun ise uyuşturucu kullanımında görülen artıştır.[11]

Kadınların bugün dahi sokağa rahat çıkamamalarının en önemli nedeni, savaştan sonra kurulan ulusal ve uluslararası mahkemelerin görevlerini yeteri kadar yerine getiremeyişleridir. Uluslararası Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi, her ne kadar bir ilke imza atıp cinsel suçları da kapsamı alanına alsa da sadece 18 kişi hakkında dava açılmış, bunlar içerisinden de sadece 12 kişi cezalandırılmıştır. Bilinen verilere göre en az 20 bin kişinin cinsel suç mağduru olduğu bir savaştan sonra sadece 12 kişinin bu konuyla ilgili ceza alması, kadınların neden otobüse binmeye, sokakta yürümeye korktuğunu açıklamaya yetebilir.

Kaynakça

-Yasin ŞAFAK, Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimle Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010.

-Tuğçe KELLECİ,Cinsiyetçi Milliyetçilik ve Savaşlarda Cinsel Şiddetin Kullanımı: Bosna örneği,Alternatif Politika, 2017, 9 (3): 409-441

-Nazlı Ece DUMAN,Savaş Suçu Olarak Tecavüz: Bosna’da Kadın Olmak, Ege Üniversitesi, İİBF, İzmir, 2014

-Züleyha ÖZBAŞ, Cinsel Silah ve “Grbavica”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, s.171-185

-Tayfun NASUHBEYOĞLU, Balkan Tarihine Genel Bir Bakış, Pusula Derneği,İstanbul, 2008

-Demographic Search Center,The Population of Yugoslavia, 1974

-Sefa ŞİŞMAN, Cinsel Saldırı Suçu, Selçuk Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2010

-Gülen ÖZEL, Sexual Violence Against Women in Civil Wars:An Analysis of Yugoslavian Civil War, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 2006

-Adam JONES, Genderand Ethnic Conflict in ex‐Yugoslavia, Ethnicand Racial Studies, 17: 1 (1994), pp. 115-34.

-Buse İlay YILDIZ & Perihan CENGİZ,Savaşın Kadınlar Üzerindeki Etkisi: Bosna ve Suriye, 2016

– Mustafa Imamovic, Boşnakların Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2018

Dipnotlar

[1]Yasin ŞAFAK, Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimle Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010.

[2]Drakulic, Slavenka. How We Survived Communismand Even Laughed. Harper Collins: New York, 1993.

[3]Barbara Janar, “Women in the Yugoslav National Liberation Movement: An Overview,”

[4]Barbara Jancar-Webster, Womenand Revolution in Yugoslavia 1941–1945

[5]Kovacevic, Dusanka. Women of Yugoslavia in the National Liberation War. Trans. Margotand Bosko Milosavljevic.

[6]Cinsel Saldırı Suçu, Sefa ŞİŞMAN, 2010

[7]Cinsiyetçi Milliyetçilik ve Savaşlarda Cinsel Şiddetin Kullanımı: Bosna örneği,Tuğçe KELLECİ,Alternatif Politika, 2017, 9 (3): 409-441

[8]Cinsel Silah ve “Grbavica”, Züleyha ÖZBAŞ

[9]Cinsiyetçi Milliyetçilik ve Savaşlarda Cinsel Şiddetin Kullanımı: Bosna örneği,Tuğçe KELLECİ,Alternatif Politika, 2017, 9 (3): 409-441

[10]Cinsel Silah ve “Grbavica”, Züleyha ÖZBAŞ

[11] Savaş Sucu Olarak Tecavüz: Bosna’da Kadın Olmak, Nazlı Ece Duman

 

Yazar Hakkında

Anıl Başsaray / TESA Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi 

 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir