toplum
The Irish Times'dan alınmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın Amerikan Toplumu Üzerine Etkileri

Öz

1914 yılında başlayan ve tüm Avrupa’yı derinden sarsan Büyük Savaş, Avrupa için büyük bir yıkım ve ardından kurulan yeni bir düzen getirmişti. Ancak bunun yanında okyanusun ötesinde de hem devlet yapısına hem de toplum psikolojisine derin etkileri oldu. Avrupalı milletler kadar ölü ve yaralı vermese de Amerikan halkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında büyük yaralar aldı ve toplumda büyük değişimler gözlendi. Bu yazıda, bu bahsi geçen etkileri tarihsel süreç ile bağlantılı şekilde inceleyeceğiz.

Anahtar Kelimeler: Amerika Birleşik Devletleri, Amerikan Toplumu, Birinci Dünya Savaşı, Toplumsal Psikoloji

Giriş

1914 Haziran’ında Saraybosna’da tetiği çeken Gavrilo Princip sadece Avusturya Arşidükü Ferdinand’ı öldürmekle kalmadı, aynı zamanda tüm Avrupa devletlerini içinden çıkılmaz bir krize sürükledi. Kısa süre içerisinde bilinen tarihin en büyük savaşına dönüşen bu krizin sonunda imparatorluklar yıkılacak, milyonlar ölecek, yeni teknolojiler sahneye çıkacak ve ardından yeni bir dünya düzeni kurulacaktı. Fransa, İngiltere, İtalya ve Çarlık Rusya gibi devletlere karşı Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti’nden oluşan ittifaklar kurulmuştu. Avrupa’nın göbeğinden Afrika ve Orta Doğu’ya sıçrayan savaş, öngörülen süreden çok daha uzun sürmüştü. Kısa sürede zafere ulaşmayı hedefleyen iki grup da yıllarını, günlerce süren çatışmalar sonucu ancak birkaç metre ileriye gidebildikleri siper savaşlarında harcamışlardı.

Savaşın seyrini 1917 yılında yaşanan iki tarihi olay değiştirdi: Ekim Devrimi ile Rusya’nın savaştan çekilmesi ve Amerika’nın savaşa katılması dengeleri sarsmış ve İtilaf Devletleri için zafer ufukta gözükmüştü. Gözlenen zaferin gelmesi 1919 yılını bulacaktı ve artık yeni düzenin kurulmasının vakti gelmişti.

Tüm dünyayı derinden etkileyen bu savaşın sonuçları da kuşkusuz küresel ölçekte oldu. Avrupa’nın galip ve mağlup devletleri yeni kurulan dünya düzeninde yerlerini almak için çaba sarf ediyor, yeni kurulan devletlervar olmak için uğraşıyor, Sovyetler ise ideolojisini tüm dünyaya yaymaya çalışıyordu. Ancak, okyanusun ötesinde bambaşka gelişmeler yaşanıyor ve belki de dünyanın geleceğini belirliyordu.

1. ABD’nin Savaşa Girmesi

1914 yılında Büyük Savaş’ın patlak vermesiyle birlikte tüm gözler Amerika Birleşik Devletleri’ne çevrilmişti. Bu büyük gücün savaşa dahil olması demek, seçeceği tarafın büyük avantaj edinmesi demekti. Hem Yeni Kıta’da cephelerin açılması Avrupa’nın yükünü azaltacak hem de gelecek finansal ve askeri yardım ile Avrupa’da savaşmak kolaylaşacaktı.

İki kutbun lider devletleri Britanya ve Almanya için ABD’yi yanına çekmek en büyük hedeflerden birisiydi. Belki de savaşı hiç başlamadan bitirecek bir hamle olacaktı. Almanya, savaş bütçesinin büyük bölümünü propaganda faaliyetlerine ayırmıştı. Bu faaliyetlerin en yoğunlaştığı kısım ise Amerikan kamuoyunu etkilemekti.[1] Kuşkusuz bu faaliyetlerde göreceli olarak başarıya ulaşıyorlardı çünkü o günün Amerikan nüfusunun üçte biri Amerika’da doğmamıştı. Yani çok kısa süre önce göç eden yoğun bir nüfus vardı ve bu insanların birçoğu da Alman kökenliydi. İşte Almanya savaşın başlangıcında bu durumu kullanarak Amerikan toplumunda bir Alman sempatisi yaratmaya belki de Kongre’nin desteğini almayı umut ediyordu. Ancak bu çabalar çok kısa sürdü ve daimî başarıya ulaşmadı.

Amerika üzerindeki propaganda savaşının bir diğer tarafı ise Britanya’ydı. Aynı şekilde Londra’dan finanse ve kontrol edilen propaganda çalışmaları diğerlerinden farklı olarak daha duygusal ve tarihi temellere dayandırılıyordu. Amerikan ve İngiliz halklarının “kardeşliğine” ve “ortak çıkarlarına” dayandırılan bu faaliyetler ne kadar etkili oldu bilinmez ancak Amerikan kamuoyu ve devlet yetkilileri de Britanya’ya sempatiyle yaklaşıyorlardı. Bunun en büyük gerekçesi kuşkusuz bu iki devlet arasındaki güçlü ticari bağlardı. Amerika’yı Avrupa’ya bağlayan okyanus ticaret hatlarının en önemlileri İngiltere limanlarından başlıyordu ve iki ülke için hayati öneme sahiplerdi. Ayrıca, Almanya’nın savaşın başlangıcında edindiği agresif tutum da Amerikan toplumu tarafından tepki görüyor ve İtilaf Devletleri’ne karşı bir sempati oluşuyordu.[2]

ABD Başkanı Wilson ise kararını net bir biçimde belirtmişti. Amerika Birleşik Devletleri, kendi çıkarları ve Monroe Doktrini doğrultusunda tarafsızlığını koruyacaktı. 1823 yılında Başkan Monroe tarafından ortaya konan bu doktrin, Amerika’nın dış politikasını çok temel sınırlarla belirtiyordu. Buna göre, ABD hiçbir Avrupa devletinin ve kıta siyasetinin iç meselelerine karışmayacak ve Avrupalı devletler de sömürgecilik faaliyetlerini Amerika kıtasına taşımayacaklardı.[3] Bu politikaya dayanarak Wilson savaşa girmeme kararında diretti. Bu karar toplumun büyük kısmından olumlu destek alırken en büyük takdir ve teşekkür kadın derneklerinden ve oluşumlarından geldi.[4] Ve en önemlisi, bu destek Wilson’a 1916 seçimlerini ve ikinci başkanlık dönemini kazandırmıştı.[5]

Ancak, tarafsızlık kararı ABD’yi Wilson’un düşündüğü gibi tamamen korunaklı bir duruma getirmemişti. Tarafsızlık kararı gereği Amerikan hükümeti savaş halinde olan devletlerle ticari faaliyetlerini sürdürüyordu. Bu listenin başında ise kuşkusuz İngiltere geliyordu. Bu durumdan rahatsız olan Alman hükümeti ise ticari gemileri sık sık taciz ediyor ve limanları ablukaya alıyordu. Asıl tepki olan hamle ise 1915 yılının mayıs ve ağustos aylarında geldi. Lusitana ve Arabic adlı iki İngiliz yolcu gemisi Alman denizaltıları tarafından batırıldı. Bu iki olayda birçok Amerikan vatandaşı hayatını kaybetti ve bu yaşananlardan sonra kamuoyu safını net şekilde belli etmeye başladı.[6]

Amerika’nın tarafsızlık kararını bozduran bir diğer önemli olay ise 1917 yılında açığa çıkan “Zimmerman Telgrafı” idi. Alman Dışişleri Bakanı Zimmerman’ın Meksika hükümetine çektiği telgraf Britanya tarafından deşifre edilmiş ve Başkan Wilson’a iletilmişti. Telgrafa göre, Almanya Meksika’yı Amerikan topraklarına saldırması için kışkırtıyor ve iki ülke arasında çıkacak savaş ile Amerika’nın dikkatini Avrupa üzerinden çekmeyi hedefliyordu.[7] Bu planı haber alan Wilson, gerçekleri halka duyurarak önemli bir hamle yaptı. Böylece, bir güvenlik tehdidinin olduğu kesinleşmiş ve Amerika’nın savaşa girmesine gelebilecek itirazların önü kesilmişti. Amerika’nın toprak bütünlüğüne karşı bir tehdit, savaşa girmek için fazlasıyla yeterli bir sebepti.

Bu yaşananların ardından, 6 Nisan 1917’de Amerika Birleşik Devletleri Almanya’ya resmen savaş ilan etti.[8] 1916 yılında ülkeyi savaşa sokmadığı için yeniden başkan seçilen Wilson, ertesi yıl ülkesini Büyük Savaş’a dahil etmişti.

Amerika’nın müdahalesinden kısa süre sonra sonlanan savaş, Avrupa’ya büyük bir yıkım bırakmıştı. Amerikan halkında ise kısa sürede derin izleri olmuştu.

2. Büyük Savaş’ın Amerika’ya Toplumsal Etkileri

2.1. Militarizm

Birinci Dünya Savaşı
Wikipedia’dan alınmıştır.

Amerikan halkı için ordu her zaman önemli bir yapı olmuştur. Güçlü bir ordunun hem dış tehditlere hem de federal yapıya karşı olan iç tehditlere karşı onları koruyacağına inanan Amerikalılar bu militarist yaklaşımın doruk noktalarına ise Birinci Dünya Savaşı’na tekabül eden yıllarda ulaşmıştır.

Henüz savaş başlamamışken bile Avrupa’dan tüm dünyaya yayılan bir gerilim mevcuttu. Tüm uzmanlar yaklaşan savaşın kokusunu alabiliyordu. Amerikan Devleti de bu sebeple erken davranarak birtakım önlemler almak istedi. En kritik adım orduyu olası bir savaşa hazır hale getirmekti. Bu amaçlahızlı bir seferberlik kampanyası düzenlendi. İnsanları orduya çağıran afişler şehirlerin her yerine asıldı ve milliyetçi duygulara hitap eden sloganlar tercih edildi. Bu afişler o dönem için fazlasıyla etkili oldu hatta ilerleyen yıllarda Amerikan popüler kültürünün sembolleri haline geldi.

369. Piyade Alayı
(Original Caption) The arrival of the 369th Black infantry regiment in New York after World War I. Undated photograph. Time’dan alınmıştır.

Bir diğer önemli kampanya ise lise çağındaki öğrencileri hedef alacak şekilde organize edilmişti. Belirli eyaletlerde, lise öğrencilerine yönelik yaz okulları açıldı. 1913 yılında başlayan bu projeye katılım her yıl daha da arttı ve bu yaz okullarında gençlere temel askeri eğitimler verildi.[9]

Bu tarz programlar Amerikan halkı arasında orduya verilen önemi arttırdı ve vatanseverlik kavramını başka bir boyuta taşıdı. Bu militarist yaklaşımı arttıran bir diğer etken ise savaş bittikten sonra ortaya çıktı. Savaş yıllarında askeri üretim artmış ve ekonomik faaliyetler silah üretimi, ağır sanayi veya otomotiv gibi sektörlere kaymıştı. Ancak savaşın bitmesiyle bu talep azalınca, bu sektörler de küçülmeye gitti ve birçok çalışan işten çıkartıldı. İnsanların ekmek kaynağı haline gelen askeri üretim toplumda ordu ihtiyaçlarının ve masraflarının sorgulanmasının önüne geçti. Ordu gerek asker istihdam ederek gerekse üretim faaliyetlerinde rol alarak yeni bir sektör yaratmıştı.[10]

Sam Amca Posteri
Pinterest’den alınmıştır.

Bu örnekler üzerinden, Birinci Dünya Savaşı’nın ve onun getirdiği modern savaş tekniklerinin Amerikan halkında militarist bakış açısını kuvvetlendirdiğini söyleyebiliriz. Modern silahların üretilmesi için daha çok işçiye ihtiyaç duyan ordu halkın gözünde bir sektör haline gelmişti. Ayrıca asker alımı için yapılan propaganda faaliyetleri gençler üzerinde etkili olup Amerikan toplumunda bugün dahi kuvvetli şekilde hissedilen militarist-vatansever (patriotism) ideolojinin yerini sağlamlaştırdı.

2.2. Hayal Kırıklığı ve Umutsuzluk

 Woodrow Wilson'ın Irkçı Mirası
Woodrow Wilson, the 28th U.S. President, poses for a portrait in this undated photo. (AP Photo) The Atlantic’den alınmıştır.

Wilson gerek savaş öncesi gerekse savaşa girdikten sonra, oluşacak yeni düzen hakkında öngörülerde bulunmuş hatta planlar yapmıştı. Ancak savaş sonlanıp toz bulutu dağıldığında Wilson’un tüm öngörü ve planlarının çöktüğü anlaşıldı.

Wilson bu öngörüleri ışığında tarihe “Wilson İlkeleri” olarak geçen şartlarını 1918 yılında dünyaya açıkladı. Bu 14 ilke, savaş sonrası barışçıl ve bir daha bu yaşananları engelleyecek bir düzenin kurulmasını amaçlıyordu. Bu yeni düzenin koruyucusu da Amerika Birleşik Devletleri olmalıydı. Bu tarihten itibaren Amerika’nın dış politikasında asıl amaç Wilson İlkeleri’nin uygulanmasını sağlamak olacaktı.

Wilson için ilk hayal kırıklığı 1919 yılında, Paris Barış Konferansı sırasında yaşandı. Başkan Wilson önderliğinde Paris’e ulaşan Amerikan heyetinin amacı yeni dünya düzenini oluşturmak ve Birleşik Devletler ’in üstünlüğünü kabul ettirmekti. Bu planın hedefine ulaşmayacağı Paris Barış Konferansı’nın başlangıcıyla belli oldu. Konferansın idaresi tamamen İngiliz ve Fransız delegelerinin eline geçmişti.[11] Bu iki galip ülke tüm stratejisini başta Almanya olmak üzere mağlup olanları mahvetmek üzerine kurmuştu. Amaçları Almanya’yı bir daha savaşmaya cüret edemeyecek hale getirmekti.[12]

Başkan Wilson için asıl amaç büyük projesi olan Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını sağlamaktı. Kafasındaki düşünceye göre böyle bir oluşum yeni bir Dünya Savaşı’nın önüne geçecekti. Bu oluşumu sağlamak için Wilson taviz vererek Versay Anlaşması’nı ve Paris’te İngiliz ve Fransız kontrolünü kabul etti.[13]

Milletler Cemiyeti’nin Konferans sırasında onaylanmasının ardından bitimini beklemeyen Wilson, Amerika’ya döndü. Bunun sebebi bir tepkiden ziyade ülke içinde kamuoyu yaratmaktı. Çünkü, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu ve Versay Anlaşması’nın onaylanması için Kongre’nin onayı gerekiyordu. Böylece Amerika’ya dönen Wilson geniş kapsamlı bir memleket turuna çıktı. 8.000 milden fazla mesafe kat ettiği bu gezi toplamda 22 gün sürdü ve Wilson 37 söylev vererek halka ulaşmaya çalıştı.[14]

Her ne kadar Wilson 1916 seçimleri ile konumunu güçlendirmiş olsa da savaş süreci ve Paris Barış Konferansı sırasında yaşananlar otoritesini sarsmıştı. Özellikle Milletler Cemiyeti’nin yapısı Amerikan toplumu içinde sorgulanmaya başlanmıştı. Toplumun geneli için Monroe Doktrininin savaşa girerek delinmesi anlaşılabilir bir durumdu ancak ardından Doktrine dönülmesi gerektiği savunuluyordu.

Birleşik Devletler ’in Avrupa ile yakın ilişkiler kurması bile o dönem için kabullenmesi zor bir durum iken Milletler Cemiyeti’nin kurulması tüm dünyanın sorumluluğunu üstlenmek demekti çünkü Cemiyet Paktı’nın 10. Maddesi gereği üye ülkeler diğer üyelerin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumakla yükümlüydüler[15]. Bu konu hakkında konuşan dönemin Cumhuriyetçi Senatörü Lodge eleştirilerini “Hicaz Kralı bedevilerin saldırısını defetmek için Amerikan askerlerinin gönderilmesini isteme hakkını kazanacak” diyerek belirtmişti.[16]Ülke içinde azınlıkta olan Sol Görüş ise Milletler Cemiyeti’nin büyük bir imparatorluğun kuruluşu anlamına geldiğini düşünüyorlardı.[17]Bu görüşler halktan destek görüyor ve Wilson’un ülke çapında yaptığı propaganda gezisi yetersiz kalıyordu. Bu gezilerin ona bıraktığı tek iz ise ömrünün sonuna kadar ıstırap çekeceği hastalığı ve vücudunun sol tarafına etki eden felç olacaktı.[18]

Wilson’un uğraşlarına rağmen Milletler Cemiyeti Paktı ve Versay Anlaşması Kongrede üç kere oylanmasına rağmen geçmedi. Başkan’ın tüm dünya için kurguladığı sistem henüz kendi ülkesinde kabul görmemişti. Versay Anlaşması tamamen Almanya’nın yok edilmesi için kurgulanmıştı ve Amerikan genel kanısına aykırı bir tutumdu. Milletler Cemiyeti ise Monroe Doktrini ’ne aykırıydı ve Amerikalıların hiç istemediği bir sorumluluk yüklüyordu.

ABD Deniz Piyadeleri
Worldwar1centennial’dan alınmıştır.

Tüm bu yaşanan süreç ve Wilson’un planlarının açıkça çökmesi Amerikan toplumunu büyük bir umutsuzluğa sürükledi. Avrupa büyükleri tarafından kullanıldıklarını düşünen halk Başkan’a olan güvenlerini de kaybetti. Artık toplum özellikle Avrupa kaynaklı bütün krizlerde tarafsız kalma yanlısıydı.[19] Böylece, İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürecek bir izolasyon politikası uygulanmaya başlandı. Bu politikanın en net adımı 1935 Ağustos’unda atıldı, Tarafsızlık Kanunu olarak bilinen kanun çıkarıldı böylece bir savaş halinde Başkan’ın savaşan taraflara silah ve malzeme satması yasaklandı. İlk kez İtalya-Habeşistan Savaşı sırasında uygulanan bu kanun ile Birinci Dünya Savaşı’na giriş süresince yaşananların tekrarlanmaması hedeflenmişti.[20]Wilson tarafından tasarlananMilletler Cemiyeti ise Amerika’nın üyeliği olmadan kuruldu ancak hiçbir zaman etkin olamadı ve amacından uzak kaldı.

Bir diğer sonuç ise derin bir karamsarlıktı, Amerika galip tarafta olmasına rağmen savaştan derin yaralar alarak ayrılmıştı. O günlere kadar Amerikan toplumunda “okyanus”un onları her türlü tehlikeden koruduğuna dair bir genel kanı mevcuttu. Avrupa’daki bir savaşın onları bu kadar derinden etkileyebilmesi bu illüzyonu yıktı ve günümüzde de gözlemlenebilen bir toplumsal paranoya oluşturdu.[21]

2.3. Irkçılığın Yükselişi

369. Piyade Alayı
(Original Caption) The arrival of the 369th Black infantry regiment in New York after World War I. Undated photograph. Time’dan alınmıştır.

Amerikan Tarihi, bir bakıma bizlere dünyada ırkçılığın gelişimini her safhasıyla gözlemleyebileceğimiz bir alan sunmaktadır. Şu an incelediğimiz süreç ise Amerikan toplumu içerisinde yükselen ve ilerleyen yıllarda doruk noktasına ulaşacak olan ırkçılık ve Afro-Amerikan nefretinin temel sebeplerini bizlere göstermektedir.

Savaşa girilmesi ile başlayan seferberlik süresince 400.000 Afro-Amerikan orduya katıldı. Bunların birçoğu sadece kendilerine ayrılan özel birliklerde görev yaptılar ve beyazlar ile aynı statüde değillerdi. Ancak, Kızılderili kökenli askerlere silah bile verilmezken siyahiler aktif savaş içerisine alınmışlardı, dolayısıyla ordu içerisinde farklı bir statüleri oluşmuştu. Bu durum savaş sırasında özellikle Güney Eyaletlerde tepki çekti. Geçmişten beri ırkçı tutumlarıyla bilinen Güneyli ve beyaz politikacılar bu konudaki eleştirilerini daha geniş kapsamlı hale getirip halktan da destek görmeye başladılar. [22] Bu ırkçı tepki gittikçe büyüdü ve tehlikeli sonuçlar doğurmaya başladı. 1914 ile 1920 yılları arasında 382 Afro-Amerikan vatandaş linç edilerek öldürüldü. Bazıları öldürülürken üzerlerinde asker üniformaları vardı.[23]

Bir diğer kritik olay ise Kızıl Yaz olarak da bilinen 1919 Yazında gerçekleşti. Chicago’da beyazlara özel ayrılmış bir plaja yüzmek için giden bir siyahi kafasına taş atılarak bayıltıldı ve ardından suda boğularak öldürüldü. Bu olay Afro-Amerikan toplum içerisinde büyük bir infiale yol açtı ve kent çapında büyük çatışmalar başladı. Çıkan kanlı olaylar neticesinde 15 beyaz ve 23 siyahi hayatını kaybetti.[24]

Bu iki örnek ile görülebildiği üzere, savaşın getirdiği gerginlik ve bunu körükleyen politikacılar hali hazırda var olan ırkçı düşüncelerin eyleme dökülmesine sebep oldu. Savaşın ardından ülkelerine dönen siyahi askerler iş bulmakta ve toplumsal hayata adapte olmakta beyazlara göre çok daha fazla güçlük çektiler.[25]

Bunların yanı sıra, savaşın Avrupa’da bıraktığı ekonomik ve fiziksel çöküntü sebebiyle Amerika’ya yoğun bir göç başladı. Gelen göçmenler çok daha ucuza çalıştıkları için Amerikan toplumu içerisinde işsizlik arttı ve tepki görmeye başladılar. Her ne kadar kendileri de göçmen olsalar da Amerikan halkı yeni gelen göçmenlere tüm öfkelerini kusmaktan geri kalmadılar. Özellikle Avrupa’dan gelen göçmenlerin büyük çoğunluğunun Yahudi ve Katolik olması ırkçılık tartışmalarına bir de dini boyut ekledi. Göçmenlerle olan ilişkilerini minimumda tutmak için, yerel halk kendi mahallelerine çekildi ve göçmen gettoları oluştu. Protestan- Beyaz halkın üstünlüğünü savunan ve bunu şiddet eylemleri ile gösteren Klu Kux Klan bu yıllarda gelişmeye ve sempatizan toplamaya başladı.[26]

Ülke içinde artan ırkçı şiddet eylemleri federal yapı sebebiyle engellenemedi. Federal hükümetler, özellikle güney eyaletlerde, bu eylemlerin faillerini cezalandırmadılar. Merkezi hükümet ise bu eylemleri ırkçılık temelini göz ardı ederek çözmeye çalıştı. Artan şiddet olaylarının ve özellikle göçmen gettolarında oluşan mafya oluşumlarının temelinde artan içki tüketimi olduğunu düşündüler ve 1919 yılında ülke genelinde İçki Yasağı devreye sokuldu. [27] Bu yasak çözüm veya hafifleme getirmek bir yana halk arasında kaçak alkol tüketimini arttırdı ve gizli meyhaneler olarak tanımlayabileceğimiz “speakeasy” adlı yapıların doğmasına sebep oldu. Bu meyhanelerin işletmesi genellikle mafyaların elindeydi ve vergisiz kazanç sebebiyle çok kısa sürede büyümelerine sebep oldu. Böylece Amerikan popüler kültürünün bir öğesi haline gelen gangsterler doğmuş oldu.

Özet olarak, Amerikan halkı içerisinde zaten karşılığı olan ırkçı düşünceler savaş yıllarında ve sonrasında örgütlü şiddet olayları olarak baş göstermeye başladı. Siyahilere karşı yürütülen psikolojik ve fiziksel şiddete yeni gelen göçmenlere karşı tepkiler de eklendi ve birçok ırkçı cemaat ve örgüt bu yıllarda kurulup yükselmeye başladı.

2.4. Birinci Kızıl Korku

Birinci Kızıl Korku
Pinterest’den alınmıştır.

Kızıl Korku veya orijinal terimi ile “Red Scare” Amerikan Tarihi içerisinde en çok göze çarpan ve tartışılan kavramlardan birisidir. En çok bilinen hali 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan komünizm tehdidi ve bunu ortadan kaldırmak için ortaya konan Anti-Komünist eylemlerin bütünüdür. Ancak Kızıl Korkunun ilk ortaya çıkışı 1917 sonrasına denk gelmektedir.

1917 yılı dünya tarihine iki önemli olayla damga vurmuştur. İlki, daha önce de bahsettiğimiz Amerika’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişi ve Rusya’da baş gösteren Bolşevik Devrimi’dir. Devrim sonrası oluşan komünist rejim Amerika’nın temel değerlerine tehdit oluşturmakta ve bir dış güvenlik sorunu yaratmaktaydı.

1919 yılının mart ayında, Lenin III. Enternasyonali (Comintern) kurdu. Açıkça deklare ettiği üzere amacı komünist ideolojiyi Rusya sınırlarının dışına taşımak ve tüm dünyaya hâkim kılmaktı.[28] Hedefindeki ilk ülkeler hali hazırda güçlü bir sanayiye sahip olan, dolayısıyla işçi sınıfının oluştuğu ülkelerdi. Avrupa ülkeleri içinde Almanya bu tanımı en iyi karşılayan ülkeydi ancak Bolşevik Devrimi’nin yayılması demek Amerika’nın müttefik gördüğü ülkelerin tehlikeye girmesi demekti. Amerika için bu durum kabul edilemezdi ve Sovyet rejimi mutlaka ortadan kaldırılmalıydı.

Bu amaçla atılan ilk adım Rusya İç Savaşı sırasında Beyaz Ordu’ya destek verilmesiydi. İlk başlarda finansal destek olarak planlanan bu strateji başarının gelmemesiyle asker yollanmasına kadar ilerledi. Ancak, Kızıl Ordu’ya karşı zaferin gelmemesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin kalıcı olacağı anlaşıldı. Buna rağmen Amerika’nın Sovyetler Birliği’ni resmen tanıması ancak 1933’te mümkün oldu.[29]

1917’den kısa süre sonra komünizmin aynı zamanda bir iç tehdit haline geldiği anlaşıldı. 1919 yılında savaşın bitmesi aynı zamanda savaş nedeniyle gelişen sektörlerin de daralması anlamına geliyordu. Özellikle silah üretimi ve otomotiv sektörleri büyük bir durgunlukla baş başa kalmıştı. Bu nedenle aynı yıl 3.300 grev organize edildi[30] ve 4 milyondan fazla işçi greve gitti ayrıca şehir meydanlarında büyük gösteriler başladı.[31] Bu olaylar Amerikan toplumunda komünizmin ülkeye gelişi olarak yorumlandı ve büyük bir korku yarattı.

Bir diğer ekonomik kriz ise tarım sektöründe gözlendi: savaşın ilk yıllarından itibaren Avrupa’dan büyük bir besin talebi gelmeye başlamıştı. Aynı şekilde ABD’nin savaşa girmesiyle ordunun beslenmesi için benzer bir talep ülke içinde de oluşmuştu. Bu talebi karşılayabilmek için, çiftçiler tarım arazilerini genişlettiler ve modern tarım araçlarına büyük yatırım yaptılar. Ancak, savaşın bitimiyle birlikte bu büyük talep keskin bir biçimde kesildi ve geçimini tarımdan sağlayan çiftçiler yüklü kredi borçlarıyla baş başa kaldılar. [32]1917 ve 1918 kışlarında ise ülkede büyük bir kömür kıtlığı gözlemlendi, kayıtlara donarak ölen insanlar geçti ve kırsalda hayat daha da zorlaştı.[33]Bu iki örnekten görülebileceği üzere savaş yılları Amerikan ekonomisine büyük bir yük bırakmıştı, ekonomik sıkıntılar insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamaması gibi etkenler toplumda komünizmin yayılmasına ve Amerikan sisteminin yıkılmasına sebep olabilirdi.

Bu korkuların doruğa ulaşması 1919 yılının nisan ayında oldu: Amerika Posta İdaresi’ne gelen paketlerin 40 tanesinde bomba olduğu tespit edildi. Paketler hedeflerine ulaşmadan imha edilse de bu olay kamuoyunda büyük infiale sebep oldu. Tüm oklar bu süreçte yeni yeni oluşmaya başlayan sol partilere çevrildi. Aslında bu partiler 1917 sonrası kurulmaya başlanmış ancak, büyük bir kitleye ulaşamamış ve kendi içlerinde fraksiyonlara bölünmüşlerdi.[34] Görüldüğü üzere etkisiz olmalarına rağmen bu sol görüşlü yapılar hedef haline gelmiş ve devlet kanadından da suçlamalara maruz kalmaya başlamışlardı.

Bomba olayının ardından başlayan soruşturmalar 1920 yılının ocak ayında bir cadı avına dönüştü. “Palmer Raids” adıyla tanınan operasyon silsilesi, Federal Soruşturma Bürosu başkanı Edgar Hoover yönetiminde sürüyordu. Bu soruşturma süresince 33 şehirde kritik görülen evler arandı ve 4 binden fazla sol görüşlü insan tutuklandı.[35] Herhangi somut delil ve suçlama olmamasına rağmen birçoğu sınır dışı edildi veya hüküm giydi. Bu soruşturmanın açıkça hukuksuz ilerlemesi toplumda yankı bulmadı çünkü Kızıl Korku sebebiyle tüm halkta büyük bir paranoya ve cadı avı başlamıştı. Ayrıca, Wilson yönetimi savaş yıllarında aykırı sesleri bastırmak için yoğun bir propaganda uygulamış ve kişisel özgürlükleri zaten kısıtlamıştı yani dönemin şartlarına göre olağan dışı bir durum yaşanmıyordu.[36]

Özetlemek gerekirse Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla birlikte Amerika için komünizm bir tehlike olarak algılanmaya başladı. Ülke içinde bozulan ekonominin de etkisiyle sol partiler kurulmaya başlandı ancak bu durum terör tehdidi olarak algılandı ve büyük bir cadı avına sebebiyet verdi. Kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının minimuma indirildiği bu süreç tutuklanmalara ve sınır dışı edilmelere yol açtıysa da en önemli etkisi Amerikan’ın toplumsal psikolojisine yansıdı. En büyük mili güvenlik problemi olarak komünizm belirlendi ve toplumdan da kabul gördü. Bu Kızıl Korku, Amerika’nın ilerleyen yıllarında da devam etti ve 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş yıllarında zirve noktasına ulaştı.

2.5. İspanyol Gribi

Savaş yılları, tarih boyunca toplumları en zorlayan süreçler olmuştur. Cephelerde ölen askerler bir yana geride kalan halk arasında da ölüm oranları yükselmiştir. Bozulan ekonomi sebebiyle beslenme imkanları düşmüş, devletlerin tüm kaynaklarını ve ilgilerini savaşa odaklaması sebebiyle de sosyal imkanlar yetersiz kalmıştır. Güvenlik güçlerinin cepheye sevki sebebiyle de kırsal alanlarda asayiş bozulmaktadır.Ancak tüm bunlar bir yana, savaş sırasında bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket kuşkusuz salgın hastalıklardır.Hem cephedeki orduyu hem de geride kalanları hızlıca ölüme götüren bu süreçler şartlar gereği hızlıca çözüme kavuşturulamamaktadır. İşte, o güne kadar görülmüş en büyük savaş sırasında da yeni bir salgın hastalık ortaya çıkmış ve tüm dünyayı kasıp kavurmuştu. O günkü dünya nüfusunun %5’ini yok eden İspanyol Gribi, en büyük izlerini de Amerika topraklarında bırakmıştı.[37]

Esasında salgın İspanya’da değil Amerika’nın New Mexico eyaletinde ortaya çıkmıştı. Ancak, savaş sırasında ağır baskı ve sansür altında olan Avrupa basını hastalığı görmezden gelmiş ve ilk haberler savaşa girmemiş olan İspanyol basınından gelmişti. Bu sebeple de hastalığa İspanyol Gribi veya İspanyol Nezlesi adı verilmişti.

Amerika’da başlayan hastalık, Avrupa’ya yollanan askerler sebebiyle hızlıca Avrupa topraklarına da sıçramıştı.[38] Kontrolsüz asker sevki, hastalığın yayılmasını hızlandırdığı gibi cephede de büyük zafiyete sebep oluyordu. Çünkü hastalığın tüm evrelerini geçirmiş ve tedavisine başlanmamış bir insan iki gün içerisinde hayatını kaybedebiliyordu.  İspanyol Gribi 1918-1920 yılları arasında sadece Amerika’da 675 bin insanın hayatına mal oldu.[39] Ölümler sebebiyle iç huzursuzluk artıyor ve devlet otoritesi de zayıflamaya başlıyordu.

Hastalığın sebebi belirlenemediği için bir önlem de alınamıyordu. Yayılma hızını düşürmek için halkın sosyal aktivitelerine sınırlama getirildi. Okullar tatil edildi, sinemalar yasaklandı hatta kalabalık grupların bir arada kalmasını engellemek için cenaze merasimleri bile 15 dakika ile sınırlandı.[40] Bu fiili karantina durumu toplumun psikolojisini de olumsuz etkiledi, insanlar arasında güven duygusu zayıfladı ve daha bireyci bir hayat tarzı Amerikan halkı arasında yaygınlaşmaya başladı.

Başlangıç sebebi bugün daha anlaşılamayan hastalık, 1920 yılında tıpkı başladığı gibi aniden bitti. Afrika’dan, Uzak Asya’ya birçok farklı coğrafyayı etkisi altına alan hastalık, geride ölüler ve günümüze kadar uzanan acı hatıralar bıraktı.[41]

2.6. Kadın Haklarına Etkileri

Amerikalı kadınların oy kullanma hakkı
HowStuffWorks’den alınmıştır.

Büyük Savaş patlak verene kadar dünya üzerinde o ölçekte bir savaş ve askeri organizasyon görülmemişti. Modern Çağların başlangıcından itibaren savaş yıllarında kadın ve erkeklerin rolleri keskin şekilde belirlenmişti. Erkeklerin cephede savaştığı, kadın ve çocukların onları evlerinde beklediği bir düzen olarak özetleyebileceğimiz bu ayrım, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bambaşka bir hal aldı. Artık cephedeki ordu geride kalanlardan daha fazla yardıma ihtiyaç duyuyor ve hem ordunun beslenmesi hem de halkın geçinmesi için ekonomik çarkların işlemesi gerekiyordu.

Yeni savaş tarzı, yeni hayat tarzını da beraberinde getirdi. Artık kadınlar daha aktif rol almalı gerekiyorsa cephede bile savaşmalıydı.

Kadınların etkin görev almaya başladığı ilk alan üretim sektörü oldu. Cepheye giden askerler sebebiyle işçi sayısında büyük azalma meydana geldi ve bu durum üretim kapasitesini düşürdü. Ama üretimin devam etmesi, özellikle savaşı doğrudan etkileyen ağır sanayi gibi sektörlerde, çok önemliydi. Bu yüzden, öncesinde sadece tarımda veya hafif hizmet sektörlerinde aktif rol alan kadınlar, ekonominin tüm alanlarında boy göstermeye başladılar.[42] Amerikan tarihinde ilk defa kadınlar fabrikalarda erkeklerle aynı işleri yapıyor ve karşılığında aynı ücreti alıyordu.[43]

Kadınların sorumluluğuna verilen bir diğer görev ise ülkede kalan insanların beslenmeleri ve tasarruf tedbirlerinin uygulanmasıydı. Üretilen besin maddelerinin büyük bölümü orduya yani Avrupa’ya yollandığı için ülkede kıtlık oluşuyordu. Bunun önüne geçilmesi için kadınlardan oluşan komiteler kuruldu ve bu komiteler diğer kadınlara tasarrufunun önemini anlatan veya az besin ile yemek yapmayı öğreten eğitimler vermeye başladılar. Hatta ülkede et kıtlığı oluştuğu için “Etsiz Salı” adlı kampanyalar ile organize bir tasarruf hareketi başlatıldı.[44]

Ordunun kadınlardan beklediği bir diğer hizmet ise gönüllü sağlık hareketleriydi. Savaş süresince 13 binden fazla Amerikalı kadın, Kızıl Haça yazılarak hemşire olarak hizmet etti. Böylece kadınlar sadece ülkelerinde değil, cephe gerisinde de aktif görev alıyordu.

Görüldüğü üzere, savaş yıllarında Amerikan kadınları kendilerine biçilen rolleri aşıp hem ülkelerine hem de kendi haklarına büyük fayda sağlamışlardı. Kadınların erkeklerle aynı işi yapıp eşit ücret almaya başlaması kadın hareketlerinin elini güçlendirmiş ve daha fazla ses getirmeye başlamışlardı. Yükselen kadın hareketi ve eşitlik talepleri 1920 yılında en büyük kazanımını elde etti. 1920 yılında kabul edilen Amerikan Anayasası 19. Ek Maddesi ile birlikte kadınlar da oy kullanma hakkı kazandı. Savaşın ardından Amerikan kadınları artık erkeklerle eşit işlerde çalışabiliyor, eşit maaşı alabiliyor ve eşit şekilde iradelerini gösterebiliyorlardı.

3. Sonuç

Avrupa odaklı tarih yazımında genel kanı Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerinin Avrupa ve Orta Doğu’da hissedildiği şeklindedir. Bu çıkarım doğru olmakla birlikte, “Dünya Savaşı” kavramının gereği olarak Afrika’da, Asya’da ve Amerika’da da önemli sonuçlar gözlemlenmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri tarihi içerisinde Birinci Dünya Savaşı önemli yer tutmaktadır. Özellikle toplumsal psikolojide bıraktığı izlerle, hem o güne kadar süre gelen algıları ve toplumun yaşayış biçimlerini değiştirmiş hem de günümüze kadar uzanan izler bırakmıştır.

Militarist anlayışın hâkim olması, ırkçılığın yükselmesi, Avrupa’ya karşı başlayan güvensizlik duygusu gibi etkiler ilerleyen yıllara da iz bırakmış hatta birçoğu günümüzde de standart bir Amerikan vatandaşının üzerine kafa yorduğu gerçekler haline gelmiştir. Kadın hareketinin yükselmesi ve kadınların oy kullanma hakkı kazanması ise tüm dünyayı etkilemiş ve savaşın en beklenmedik ama en önemli sonuçlarından olmuştur. Savaş yıllarında Amerika’da ortaya çıkan İspanyol Gribi ise tüm dünyayı etkilemiş ve insanlık tarihinin en ölümcül salgınlarından birisi olarak tarihe geçmiştir. Bahsettiğimiz bir diğer sonuç olan Kızıl Korku ise Amerika’nın ilerleyen 70 yılında en büyük sorunu haline gelmiş ve Soğuk Savaş dönemi boyunca tüm strateji bu kavram üzerinden oluşturulmuştur.

Bu yazı ile görüldüğü üzere, Birinci Dünya Savaşı veya diğer tabiriyle Büyük Savaş, Amerikan halkı için çok önemli izler bırakmış ve toplumun psikolojisini derinden etkilemiştir.

 


Kaynakça

Armaoğlu, Fahir: 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Kronik Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2018.

Bradley, Patricia: MakingAmericanCulture: A SocialHistory, 1900-1920, PalgraveMacmillan, 1. Baskı, New York, 2009.

Ford, Nancy Gentile: The Great WarandAmerica: Civil-MilitaryRelationsduring World War I, Praeger Security International, 1. Baskı, Londra, 2008.

Gould, Jane H.: The United States in World War I: America’sEntryEnsuresVictory, Crabtree Publishing Company, New York, 2014.

Hobsbawm, Eric: Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, 1996.

Norton, Mary Beth;Sheriff, Carol;Blight, David B.;Chudacoff, Howard;Logevall, Fredrik;Bailey, Beth: A People & A Nation: A History of the United States, Wadsworth CENGAGE Learning, 2. Baskı, Boston, 2012.

Rogers, Kim Lacy: Life andDeath in the Delta, PalgraveMacmillan, 1. Baskı, New York, 2006.

Elektronik Kaynak:

Amerikan Tarihinin Ana Hatları, ABD Ankara Büyükelçiliği, http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm#b7 (Erişim Tarihi: 17.07.2019)

Dipnotlar

[1] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Kronik Yayınları, İstanbul, 2018. sf. 74

[2]Mary Beth Norton; CarolSherrif; David B. Blight; HowardChudacoff; FredrikLogevall; BethBailey: A People & A Nation: A History of the United States, Wadsworth CENGAGE Learning, Boston, 2012. sf. 627

[3]A.g.e., Armaoğlu, sf. 43

[4]A.g.e, Norton, vd. sf. 628

[5]A.g.e, Norton, vd. sf. 625

[6]A.g.e., Armaoğlu, sf. 74

[7]A.g.e., Armaoğlu, sf. 74

[8]A.g.e, Norton, vd. sf. 628

[9]Nancy Gentile Ford: The Great WarandAmerica: Civil-MilitaryRelationsduring World War I, Praeger Security International, Londra, 2008. sf. 6

[10]A.g.e, Norton, vd. sf. 648

[11]A.g.e., Armaoğlu, sf.80

[12]A.g.e, Norton, vd. sf. 645

[13]A.g.e, Norton, vd. sf. 645

[14]A.g.e., Armaoğlu, sf.114

[15]A.g.e., Armaoğlu, sf. 113

[16]A.g.e., Armaoğlu, sf. 114

[17]A.g.e, Norton, vd. sf. 645

[18]A.g.e., Armaoğlu, sf. 114

[19]A.g.e., Armaoğlu, sf. 144

[20]A.g.e., Armaoğlu, sf. 133

[21]A.g.e, Norton, vd. sf. 635

[22]A.g.e, Norton, vd. sf. 631

[23]A.g.e, Norton, vd. sf. 643

[24]A.g.e, Norton, vd. sf. 644

[25]Kim LacyRogers: Life andDeath in the Delta, PalgraveMacmillan, New York, 2006. sf. 85

[26]A.g.e, Rogers, sf. 93

[27]A.g.e,Rogers, sf. 90

[28]A.g.e., Armaoğlu, sf. 88

[29]A.g.e., Armaoğlu, sf. 89

[30]A.g.e, Norton, vd. sf. 642

[31]Amerikan Tarihinin Ana Hatları, ABD Ankara Büyükelçiliği, http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm#b7 (Erişim Tarihi: 17.07.2019)

[32]Amerikan Tarihinin Ana Hatları, ABD Ankara Büyükelçiliği, http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm#b7 (Erişim Tarihi: 17.07.2019)

[33]A.g.e, Norton, vd.sf. 637

[34]A.g.e, Norton, vd.sf. 642

[35]A.g.e, Norton, vd.sf. 643

[36]A.g.e, Norton, vd.sf. 640

[37]A.g.e., Armaoğlu, sf. 150

[38]A.g.e, Norton, vd. sf.635

[39]A.g.e, Norton, vd. sf.636

[40]A.g.e, Norton, vd. sf. 635

[41]PatriciaBradley: MakingAmericanCulture: A SocialHistory, 1900-1920, PalgraveMacmillan, New York, 2009. sf.161

[42]A.g.e, Norton, vd. sf. 639

[43]Jane H.Gould: The United States in World War I: America’sEntryEnsuresVictory, Crabtree Publishing Company, New York, 2014, sf. 28

[44]A.g.e, Gould, sf. 29