Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
veba
Kaynak: History Today

Bir Veba Hikâyesi

Veba sadece bir Orta Çağ hastalığı değildi.

Kasım 2019’da Çin’de veba salgını hakkında üç haber yayınlandı. Bu da bize bir Orta Çağ hastalığı olan vebanın günümüzde hâlâ var olduğunu hatırlatmış oldu.  2019 yazında Denver ve Colorado yakınlarındaki bir vahşi hayvan sığınağı, enfekte olmuş çayır köpekleri keşfedildiğinde kapatıldı. Ayrıca 2017 yılında, Madagaskar’da büyük bir salgın ortaya çıktı. Adada 200’ün üzerinde ölü ile 2300’den fazla salgın vakası görüldü.

Mevcut salgın vakaları, izole olaylar veya tam salgınlar, geçmiş pandemilerle iç içe geçmiştir. Bu pandemiler, Orta Çağ’da yaşanan salgınları ve bakteriden kaynaklanan Yersinia pestis vebasını anlamamıza yardımcı oluyor ve Yersinia pestis’in tarihi bize yeni ve küresel bir tarih sunuyor.

Yakın zamana kadar, kanıtlar bu yöne işaret etmesine rağmen modern veba ve geçmiş vebaların aynı hastalık olduğunu kesin olarak bilmek imkânsızdı. Yersinia pestis’in neden olduğu ilk belgelenmiş salgın; 6. yüzyılda Mısır’da, 8. yüzyıla kadar da Avrupa’da, Kuzey Afrika’da, Orta Doğu’da ve Asya’da hasara yol açan Justinian salgını olarak bilinir. İkincisi 13. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar uzanan Kara Ölüm’dü. Bilinen üçüncü salgın ise; 1855 yılı civarında Çin’in Yunan eyaletinde başladı. Salgın bir yüzyıl sürdü ve tüm kıtalara yayıldı. Hong Kong’da bir bakteriyolog olarak çalışan Alexandre Yersin, 1894 yılında hastalığın etken maddesini keşfetti. Bakterilere onun adı verildi.

Bilim insanları, 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında modern Yersinia pestis bakterisinin DNA’sını sıraladılar ancak antik DNA’nın (aDNA) çıkarılması ve sıralanması bir hayli zordu. Yersinia pestis’in DNA’sını oluşturan 4,6 milyon baz çiftinin Orta Çağ’dan kalma parçacıklarından sadece 50-75 tanesi kurtarılabildi.

2011 yılında, Max Planck İnsanlık Tarihi Bilimi Enstitüsü’nün fiziksel antropoloğu Kirsten Bos liderliğindeki 16 araştırmacıdan oluşan bir ekip, Londra’daki Kara Ölüm kurbanlarından Yersinia pestis’in antik genomunu kurtardıklarını, sıraladıklarını ve yeniden yapılandırdıklarını açıkladı.

Yapılan keşif, mevcut tüm Yersinian pestis türlerinin 1347-51 pandemisi sırasında ortaya çıktığını kanıtladı. Daha fazla araştırma sonucunda Jüstinyen salgınının Yersinia pestis ile bağlantısı olduğu başarılı bir şekilde bulundu.

Haziran 2018’de, bu kez arkeogenetikçi Maria Spyrou liderliğindeki Max Planck Enstitüsü’nden bir başka araştırmacı ekip, 3800 yıl öncesine dayanan Yersinia pestis’in en eski genomunu tanımladı. Bu ekip, hastalığı taşıyan iki kişinin iskeletlerinden Tunç Çağı’ndan kalma Yersinia pestis’in bir türünü keşfetti.

3800 yıllık bu tür, Jüstinyen salgınının, Kara Ölüm’ün, üçüncü pandeminin ve günümüzde mevcut olan salgının atasıdır. Araştırmacılar, günümüz ve geçmiş salgınlarını birbirine bağlayarak, Yersinia pestis ailesinin soy ağacını haritalamayı başardı.

Yersinia pestis’in soy ağacı, ortak bir atadan meydana geliyor ve farklı bakteri türlerine karşılık gelen birkaç soy halinde dallara ayrılıyor. Bazı türlerin soyu tükendi, diğerleri ise zamanla mutasyona uğradı ancak ortak bir ataya sahip olan çeşitli türlerin zaman içinde tekrarlanıyor oluşu dünya çapında kanıtlanmıştır.

Yersinia pestis’in aDNA’sı üzerine yapılan bu araştırma, salgının Avrupa merkezli tarihsel anlatılarını yeniden değerlendirmeleri için tarihçilerde büyük bir istek uyandırdı; Orta Çağ uzmanı Monica Green’in dediği gibi, “Kara Ölüm’ü küresel yapalım.”

Orta Çağ tarihçilerinin kendi alanını küreselleştirmek için çalıştıkları bir zamanda; Yersinia pestis’in tarihi, yanlış anlaşılmalara meydan okumak için muazzam bir fırsat sunuyor. Bakterilerin tarihi, insanlık tarihi ile iç içedir.

Yersinia pestis’in tarihi, Orta Çin’den Doğu Tacikistan’a kadar uzanan ve kuzeyde Moğolistan’ın Avrasya bozkırları ile sınırlanan bir alan olan Tibet-Çinghay Platosu’nda başlar. Günümüzde her üç salgının da orada ortaya çıktığına inanılıyor.

Jüstinyen Vebası’nın yer aldığı ilk yazılı kaynakta, hastalığın 6. yüzyılda Mısır’ın Pelusium Limanı’nda (Tell el-Farama) ortaya çıktığı yazıyor. Tarih yazımı gelenekleri ilk salgını Afrika kökenli olarak belirtse de ilk salgının Orta Çin’de ortaya çıktığı biliniyor. Yersinia pestis, Hint Okyanusu’nun güney deniz yollarını aştı ve Mısır’a ulaşmadan önce Kızıldeniz’e girdi.

Çıkan ikinci pandeminin, Avrasya bozkırlarının kuzey yolu ve Güneydoğu Asya’dan Doğu Afrika’ya uzanan Güney Deniz yolları olmak üzere dünya çapında iki bulaşma yolu olduğu kanıtlanmıştır. Yersinia pestis’in, 13. yüzyılda Tibet Platosu’ndan Çinghay ovalarına göçebe insanlar tarafından getirildiği düşünülüyor.

Son salgın vakalarının Tibet-Çinghay Platosu çevresinde meydana gelmesi tesadüf değildir. Bu bölge, bakteri taşıyan kemirgenlerin varlığı sayesinde bakterilerin bir “rezervuarını” oluşturur. İddialara göre, mayıs ayında Moğol bir çift, çiğ dağ sıçanı böbreği yedikten sonra salgına yakalandı. Son zamanlardaki Çin salgını hastalarından birinin, vahşi bir tavşan yedikten sonra enfekte olduğu biliniyor.

Vebanın yakından izlenmesi Yersinia pestis’in türleri hakkında artık çok sayıda bilginin mevcut olduğu ve geçmiş salgınların nasıl yayılabileceği ve ilerleyebileceği konusunda paha biçilmez bilgiler sunduğu anlamına geliyor. Vebaya dirençli memeli popülasyonları, Yersinia pestis’in hayatta kalması için elverişli mikroortamlar sunar. Yersinian pestis, Tibet-Çinghay Platosu’ndaki dağ sıçanları ve pireler sayesinde hayatta kalır.

Kemirgenler, lagamorflar ve geviş getirenler bilinen veba taşıyıcılarıdır. Evcil kedilerden, çayır köpeklerine ve hatta insanlara kadar olan yırtıcılar, pireler aracılığıyla veya hastalıklı etler yiyerek enfekte olabilir.

İkinci salgın sırasında Güney ve Doğu Akdeniz’deki ana hastalık taşıyıcıları muhtemelen Kuzey Afrika’da, Arap Yarımadası’nda ve Orta Doğu’da bulunan ve günümüzde Yersinian pestis’i taşımaya devam eden küçük kemirgen çöl fareleriydi.

İkinci salgın sırasında yoğun dağ sıçanı popülasyonu ile Alpler, bir veba rezervuarı olarak değerlendirilebilir ve hastalığın yüzyıllar boyunca neden Batı’da endemik hale geldiğini açıklar niteliktedir.

Salgınlar bitecek gibi gözükmemektedir. Yersinia pestis’in varlığı, insan uygarlıklarının karmaşık tarihine tanıklık etmektedir ve geçmişin küresel salgınları hakkında bilgiler vermektedir. Veba salgınlarının izlenmesi, Yersinia pestis’in hayatta kalması için elverişli mikro ve makro ortamlar ile yazılı kaynaklarda geçmeyen ve aynı atadan gelen türlerin iyi belgelenmiş insan faaliyetlerinden ticari faaliyetlere kadar bulaşma şekilleri hakkında bilgiler vermektedir.

Yazar: Lucie Laumonier

Kaynak: History Today