Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Siyasi Tarih / Bir Önderin Hayatı: Josip Broz Tito
Josip Broz TITO

Bir Önderin Hayatı: Josip Broz Tito

Tarih çalışmaları yapılırken dönemin tüm özelliklerinin incelenmesine ek olarak, o döneme damgasını vurmuş liderlerinde tüm yönleriyle araştırılmaları gerekir. Tito’da bu liderlerden birisidir. Nazi saldırıları altında yenilgiyi kabul etmeden direnen, aynı anda iç savaştan da galip çıkarak hem içeride hem dışarıda faşizmi yenen, Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinde dahi bağımsızlığını korumayı başaran ve hatta diğer bağımsız devletleri bu amaçla örgütlemeyi başaran liderdir Josip Broz Tito. İyi ve kötü yönleri ile daha çok araştırılması, yermek ya da övmek için değil sadece anlaşılması için herkese anlatılması dileğiyle.

Amerika Rüyası Gören Çocuktan, Komünist Bir Militana

Josip Broz: Genellikle şartlı tahliye işlemi için tavsiye edilemez. Zira o, ıslah olmayacak bir komünisttir.”

Josip Broz, çiftçilik yapan ve altı çocuğu bulunan Franjo ve Marija çiftinin yedinci çocuğu olarak gözlerini açtı. Yugoslavya döneminde 25 Mayıs olarak kutlansa da Kumrovec’in Tuhelj bölgesindeki kayıtlarda doğduğu gün 7 Mayıs olarak da geçmektedir.[1] Kesin olan tek şey ise 1892 yılıdır. Annesi Marija, Sloveya’nın Podsrede köyünde yaşayan Javorsek ailesinden gelmektedir. Babası ise 1554’ten beri Kumrovec köyünde yaşayan Broz ailesinin oğludur.

Josip Broz’un yaşıtlarına göre oldukça erken şekillenen kişiliğinin kaynağı, geçirdiği zorlu çocukluk yıllarıdır. Babası Franjo’nun özellikle bankadan aldığı borçları ödeyememesi, ekonomik olarak zor bir döneme girmelerine neden olur. Fakat bu durum karşısında babasının bir çaba göstermemesi, hatta kumar ile borçlarını arttırıp cebinde kalan son paraları da alkole harcaması ekonomik sorunların yanına sosyal ve psikolojik sorunları da katar. Josip Broz bu ortamda bir yandan okulunu sürdürürken, diğer yandan çalışmak zorunda kalır. Ailenin en küçüğü, babasının sorumluluğunu da üstlenmek zorunda kalmıştır.

Çalışma hayatının yanında onu etkileyen en önemli dönemlerden birisi, babası tarafından zorla dilendirilmesi olur. Çalışarak kazandığı paranın üzerine dilenerek kazandığı parayı da koyar ve hepsini babasına verir. Ancak hiçbir borç ödenmez, hatta kapıya kadar gelen alacaklıları göndermek de ona düşer. Ekonomik sıkıntıların yanında gelen “talihsizlikler” silsilesi ile birlikte 15 kardeşten 7 tanesi yaşama veda eder. Bu durum o günlerin tek örneği değildir elbette ancak, Josip Broz ölen kardeşlerinin etkisinden hiçbir zaman kurtulamaz. Dilenirken başka insanlara “el açtığı” için duyduğu öfkeyi “bir gün kimseye el açmak zorunda kalmayacağım” diyerek yaşam amacına çevirirken, ölen kardeşlerinin acısını da bir başkası yaşamasın diye uğraş verecektir.

Aynı dönemde eğitim hayatına da devam etti. Arkadaşlarına ve günlük hayatında karşılaştığı diğer insanlara karşı “bağımsız” tavrından asla ödün vermezdi. Fikirlerini daima savunur, başkalarının onu etkisinin altına almasından korkardı. Ancak öğretmenlerine karşı takındığı tavır daima önemli bir istisnayı oluşturdu. Herkese karşı bağımsız kalmaya çalışan Josip Broz, öğretmenlerine karşı sonuna kadar saygılı ve itaatkardı. Karakterine oldukça zıt olan bu durumun açıklaması, onlara yaranmaktan ziyade onlardan bir şeyler öğrenmek oldu. O, insanları kendine nasıl itaat ettirebileceğini öğrenmek istiyordu ve öğrendi.

Yoğun bir yoksulluk içinde geçen dönemde Broz ailesine önemli bir umut kapısı aralanmış, Josip Broz da yaşıtları ve hatta binlerce Hırvat gibi büyük bir hayale kapılmıştı. Hırvatistan’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne büyük bir göç dalgası başlamıştı. Toplam 250 bin Hırvat’ın gitmeyi başardığı Amerika, Josip Broz için arzuladığı ve hayalini kurduğu her şeyin gerçeğe dönüşmüş haliydi. Zenginlik, kimseye el açmama, güzel kıyafetler…

Kadınlara olan ilgisine rakip olabilecek tek şey güzel kıyafetlere olan ilgisiydi. İçinde bulunduğu yoksulluğa rağmen ya da çalıştığı kirli ve zor işlere rağmen daima en şık kıyafetleri giymeye dikkat ederdi. History Channel’a verdiği bir mülakatta bu konuya değinen Richard West, takım elbisesinin çalınması ve bir gün ahırda yatarken kıyafetlerinin hayvanlar tarafından yenmesini hem üzülerek hem de gülerek anlattığını söyler.

Kadınlara ve kıyafetlere olan ilgisi ona karşı hep eleştiri olarak yönelse ve önünde engel teşkil edeceğini düşündürtse de 1928 yılında karısının kendisini terk etmesine rağmen Komünist Parti için çalışmaya devam etmesi ve hatta tutuklanması kendisini kanıtlaması için yeterli olmuştur.

Bu şartlar altında 1907 yılına gelindiğinde öğrenimini tamamlayan Josip Broz için iki yol vardı. Ya şehir dışına gidip çalışacak ya da çiftçiliğe devam edecekti. O sanayide çalışmayı tercih etti, böylece yeni meslekler öğrenecekti.

Henüz 15 yaşındayken ilk durağı Sisak oldu.[2] Garson olarak çalıştırılmak istense de o Nikolas Karas’ın yanında makine tamirciliğini öğrenmek için çıraklık yapmaya başladı. 3 yıl süren çıraklık süreci ona üç önemli katkı sağladı: Birincisi, bir ek zanaatında beceri kazanmıştı. Ustalık için çok az bir zamana ihtiyacı vardı. İkincisi, lonca sistemini öğreniyordu. Usta-çırak ilişkisini ve bu ilişkinin tüm türevlerini görmüştü. Patron-işçi arasındaki sınıfsal mücadeleyi sonuna kadar yaşamadı, bunu yaşatacak kadar katı bir patronu yoktu ancak çevresi bu konuda önemli bilgi aktarımı sağlamıştı. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi ise sendikal hareket ile tanışması oldu. Ömrünün sonuna kadar içinde kalacağı siyasi hayat, resmi olarak olmasa da bu dönemde başlamıştı.

İlk örgütlenmesi ise 1910’dan sonra 2 ay çalıştığı bir metal ustasının yanında oldu. Vilim Horamina adlı bir ustanın yanında çalışan Josip Broz, Metal İşçileri Birliği ve Hırvat Sosyal Demokrasi Partisi üyesi oldu.[3] Artık resmen sınıf mücadelesinin içerisindeydi. İlk eylemleri de bu döneme denk geldi. Hırvat Sosyalistleri, Macar yönetiminden birtakım ulusal haklar talep ederek başlattığı eylemlere sosyal hakları da ekleyerek kitlesel eylemlere çevirdi. Sonuçları çok muallak olan bu eylemlerin en önemli yanı, o döneme kadar teorik birikim için çaba harcayan genç devrimcinin pratik ile tanışması oldu.

Bu döneme dair önemli bir not da şu ki, uzun süren ender dostluklarından ikisi olan Smith ve Gasparic ile tanışmasıdır. Zagreb’den gelen iki devrimci hem JosipBroz’a çok şey öğretmiş, hem de uzun süre onun yanında olmuşlardır.

Aynı yıl içinde kendisine büyük katkısı olacak olan 3 yıllık Doğu Avrupa turuna çıktı. İlk durağı da hemen kuzeylerindeki Çekoslavakya oldu. Ardından Almanya ve Viyana’ya geçti. Üç yıllık süreçte birbirinden farklı çok sayıda işte çalışmasının yanında çeşitli siyasi gruplarla da tanıştı. Hatta Bohemya’da katıldığı işçi grevinde zafer kazanmanın sevincini dolu dolu yaşadı. İşçi olarak gönderildikleri Bohemya’ya arkadaşları ile vardıklarında durumun düşündükleri gibi olmadığı gördüler. Fabrikada güçlü bir grev vardı ve kırılamıyordu. Josip Broz ve arkadaşları da greve giden işçilerin yerine çalıştırılmak için, yani grevi kırmak için oraya gönderilmişti. Durumu fark edince onlar da işçilerin yanında yer alıp patrona karşı tavır koydular. Direnişin sonucunda kazanan fabrika işçileri oldu.

Viyana’ya geçtiğinde ise siyasi değil, bedensel gelişimine ağırlık vermeyi tercih etti. Uzun süre jimnastik ve eskrim eğitimi aldı. Tam bu eğitimler sırasında da beklenen büyük savaş, Birinci Dünya Savaşı başladı ve Josip Broz, Avusturya Macaristan İmparatorluğu tarafından orduya çağrıldı. Henüz 21 yaşındayken katıldığı orduda kendisini hızla geliştiren genç asker, ordunun en genç astsubayı olmayı başardı. Bu başarıyı elde etmesinde üç önemli faktör öne çıkıyordu. Birincisi, insanları yönetmeyi ve kendisini dinletmeyi çok iyi öğrenmişti. Okulda öğretmenlerine duyduğu saygı ve bağlılığın sebebini çok iyi anlamış, bunu yine çok iyi bir şekilde uygulamıştı. Liderlik özelliğine çok önemli bir ekleme yapmıştı. İkincisi, Viyana’da aldığı eskrim ve jimnastik dersleriydi. Bedenini, bilerek olmasa da, askerliğe ve savaşa çok iyi hazırlamıştır. Atletikti, dinçti ve pratikti. Üçüncüsü ise içinde bulunduğu durumun farkındalığı ve bu nedenle fedakârlığıydı. İlk görev yeri Viyana Kraliyet Alayı olmasına rağmen o, Zagreb’e naklini istedi.[4] Bunun en önemli nedeni ise coğrafi ve toplumsal olarak yakınlığıydı. İnsanları ve coğrafyayı tanıyor, daha başarılı düşünceler üretebiliyordu. En basit örneği ile tüm emirler Hırvatça geliyordu ve o eksiksiz olarak anlayabiliyordu.

Rütbe almasına rağmen imparatorluğun gazabına uğramıştı çünkü siyasi görüşleri, askerliğinin üzerindeydi. Özellikle Komünist Enternasyonel’den etkilenen Josip Broz, savaşa karşı olan tutumu ile ön plana çıkmaya başladı. Kısa süre içerisinde de ordu tarafından tutuklandı. 1915 yılında serbest bırakılıp Karpat Cephesi’ne gönderildiğinde ise kısa sürede bozguna uğradılar ve Ruslar tarafından esir alındı.

Esir alındığı çarpışmada yaralanınca hastaneye kaldırıldı. Onun yaşaması bir yanlış anlaşılma sonucu oldu denilirse yanlış olmaz. Çünkü er olmadığını anlayan Rus askerleri, önemli bir subay olduğunu düşünerek ölmemesi için daha fazla çaba gösterdiler. Kazan yakınlarındaki Suijazak Manastırı’nda geçen 13 aylık tedavinin ardından da tutuklanarak kampa gönderildi. O dönem kamplarının önemli bir özelliği, esirlerin işçi olarak çalıştırılmasıydı. Rütbeli olduğu için böyle bir girişimde bulunmamış olsalar da Josip Broz, kendi isteği ile çalışmaya başladı. İş hayatına girdiği gibiyse tabiri caiz ise etrafını saran Bolşevikler ile tanıştı. Çarlık Rusya’da her şey günden güne kötüye gidiyordu ve devrimin ayak sesleri daha yakından duyuluyordu.

Rusya’da devrimin başlamasıyla birlikte çatışmalar da başlamıştı. Etrafındaki Bolşevikler’den etkilenen Tito, onlarla birlikte mücadele etti ve çalışmalarda görev aldı.[5] Her ne kadar Bolşeviklere fikren bağlı olsa da örgütlü olmayışı ve Omsk’ta karşı devrimcilerin güçlü olması nedeniyle bir eve sığındı. Sığındığı ev, Pelagia Belausova adlı genç bir kadının eviydi. JosipBroz, güvenlik için bir süre evinde kaldığı bu genç kadınla ikinci karşılaşmasında, 1920 yılında evlendi. Aynı yılın sonbaharında da Yugoslavya’ya dönüş yaptı.

Yugoslavya’ya döndüğünde ilk büyük hayal kırıklığını yaşadı. Josip Broz, küçüklüğünden beri hep çok güçlü olmayı, zengin olmayı, güzel kıyafetler giymeyi arzulamıştı. Ancak bu sadece kendisi için geçerli, bencilce bir istek değil, çektiği yokluktan alınacak bir intikam duygusuydu. Kendisinin, kardeşlerinin ve annesinin rahatını istiyordu. Ancak Rusya dönüşü annesinin ölüm haberini aldı. 1918 yılında hayatını kaybetmişti, babası ise Zagreb’e yerleşmişti.

Her ne kadar iyi bir ayrılık yaşamamış olsalar da ilk işi babasını görmek oldu. Aynı şehirde, uzakta bir yaşam sürmeyi tercih edip Zagreb’de metal işçiliği yapmaya başladı. Aynı zamanda Yugoslavya Komünist Partisi’ne üye oldu. Ayrıldığı dönemin aksine Yugoslavya’da güçlü bir komünist yapı mevcuttu. Parti, kitlesel olarak güçlenmiş ve hatta katıldığı seçimlerde meclise girmeyi başarmıştı. Ancak parti içi ayrılıklar her şeyi zora sokacak, YKP’yi yetersiz bulan militan bir grup İçişleri Bakanı Milorad Draskovic’i öldürecekti. Bu cinayetle YKP ve komünist propaganda yasaklanacak, tutuklama furyası başlayacaktı.

Ancak bu olaylar olmadan önce Josip Broz’un önünde son derece sakin ama bir o kadar dolu dört yıllık bir süreç vardı. 1921’de Bjelovar’da, Samuel Polak’ın yanında çalışmaya başladı. Bu dönemden köylü sınıfının önemine dikkat etti ve o zamana kadar Yugoslavya’daki komünistlerin yaptığı hataları sorguladı. İşçi sınıfına verilen değeri takdir ederken köylü sınıfının yok sayılmasının, mücadelede geri planda tutulmasının büyük bir hata olduğunu düşünüyordu. Rusya’da Lenin’in “sınıf ittifakı” olarak politize ettiği işçi-köylü dayanışmasının devrimdeki rolüne ve Yugoslavya’daki köylü sınıfının yüksek nüfusuna bakarak bu kanıya varıyordu.

Kızıl Ordu’da da mücadele etmiş Yugoslav komünistlerinden Stevo Sabic, Josib Valenta ve Djuro Segovic’in yanına gelmesiyle teorik birikiminde de büyük bir artış yaşadı.

Pratikte ise 1921 yılında YKP’nin bölge komitesine seçildi ve faaliyetlerine devam etti. Sakin ancak yoğun geçen bu dönen 1924 yılında Valenta’nın hayatını kaybetmesi ile sonra erdi. Valenta’nın cenazesi Josip Broz’un başını çektiği çalışmalar sonucu mitinge dönüşte ve binlerce insan eyleme geçti. Derhal tutuklandı ve kısa bir süre hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra aynı yerde çalışmaya devam edemedi. Onun için Kraljevica’da bir tersanede iş bulunmuştu. Çalıştığı her yerde olduğu gibi burada da siyasi faaliyetlerini sürdürdü ve işçi temsilcisi oldu. Sendika ve YKP’yi gittiği her yere taşıyordu. Buradaki faaliyetleri onun Belgrad ve Zagreb’te iyice tanınmasını sağladı.

1927 yılında Zagreb’e geri döndüğünde işçi olarak geçirdiği hayatının son perdesi başlıyordu. Çalıştığı atölye, kapitalist sistemi sonuna kadar yaşayan ve işçilerine hissettiren bir yerdi. Bir gün atölye şefinin kendine bağırmasına dayanamadı ve elindeki çekici şefin ayakucuna fırlatarak isyan etti. Son kez istifa ediyor, son kez kovuluyordu.

Ancak partisi onu açıkta bırakmadı ve siyasi olarak ilk profesyonel görevine getirildi. Artık Hırvat Metal İşçileri Birliği Bölge Komite Sekreteri’ydi.[6] Görevi nedeniyle tutuklandı ve 5 ay hapse mahkûm edildi. Hapiste girdiği açlık grevi ile her koşulda direnmeyi öğreniyordu. Kısa sürede tahliye olsa da 4 Ağustos 1928’de son kez hapse giriyordu. Bu seferki suçu Yugoslavya Komünist Partisi üyeliği ve komünist propaganda yapmaktı.

Tarihe geçen yargılamada Josip Broz’a komünist propagandanın suç olduğu ve bunu bilip bilmediği sorulduğunda yasaları okumadığını ve doğal olarak bilmediği, ancak yaptığından pişman olmadığını söyledi. Neden komünist propaganda yaptığını açıklamak istedi, izin verilmedi. Karar açıklanırken salon onun ağzından çıkan slogan ile yankılanıyordu: “Yaşasın Komünist Parti, yaşasın Dünya Devrimi!”

Çocuklarının ölümü ile sarsılan Josip Broz, hapse girdiği zaman da eşi tarafından terk edildi. Yıllarca onun yanında yer alan ve siyasi kariyerinde onu destekleyen eşi, artık yanında değildi. Karakteri gereği yanında her zaman bir kadın aradığı doğruydu, ancak bunun için siyasi mücadelesinden vazgeçmedi ve yoluna devam etti.

Hapishane koşulları ise son derece zorlayıcıydı. Komünistlere karşı yürütülen tutuklama kampanyası tüm hapishaneleri doldurmuştu. Bu durum o dönem için beklenmedik şekilde ters bir tepki yarattı. Hapishanelerin hepsi birer okula dönüşmüştü.  İkinci Dünya Savaşı’nda Partizan’ın basın yayın sorumluluğunu üstlenen Vilko Vinterhalter bu konuyu “Hapishanelere faşist giren, azılı bir komünist olarak çıkıyordu!” diyerek özetler.  Hükümetin bu durumdan duyduğu korku ve hapishaneler içerisinde örgütlenilmesini engellemek için aldığı karar da beklenmedik sonuçlar doğurdu. Komünist önderler, kalıcı etki yaratmamaları için sık sık hapishane değiştiriyorlardı. Ancak bu durum hapishaneler arasında bağ kurulmasına ve ayrı bırakmaya çalıştıkları komünistlerin birleşmesini sağlamıştı.

Josip Broz henüz hapishanedeki ilk yılındayken önce ekonomik, hemen ardından siyasi krizler yaşandı. 1920’li yılların sonunda tüm dünyada kendini hissettiren ekonomik buhran, Yugoslavya’yı da yoğun bir şekilde etkisi altına aldı. Tarıma dayalı ekonomide dengenin korunamaması, büyük çöküşlere sahne oldu. Peşi sıra gelen suikastların sonucunda da siyasi kriz başladı. 6 Ocak 1929’da Kral Alexander tarafından meclis feshedildi ve diktatörlük ilan edildi.

1932 yılında diktatörlük son bulurken Tito için koşullu tahliye söz konusu oldu ancak verilen rapor bunun asla gerçekleşemeyeceğini söylüyordu: “Josip Broz: Genellikle şartlı tahliye işlemi için tavsiye edilemez. Zira o, ıslah olmayacak bir komünisttir.”[7] Ertesi sene cezasını tamamlayıp serbest bırakıldığında artık tam anlamıyla kendini adadığı davasına hazırdı. Hapishanede geçirdiği sürece teorik olarak tüm eksiklerini gidermiş, çok geniş kitleler ile tanışmıştı.

1932’den itibaren geçen 9 yıl, Josip Broz’un kaybolduğu ancak bilinmezliklerle dolu olmayan yıllar oldu. Moskova ile temasını sürdüren Josip Broz, ajan olarak çeşitli görevler üstlenmekteydi. Fransa’dan Doğu Avrupa’nın en ücra köşelerine kadar birçok yere gitti, Enternasyonal’in toplantılarına katıldı ve hatta üst düzey görevler aldı. Bir arkadaş toplantısında yanındakilere “Paris’i çok defa gezdim, her yeri bilirim. Ancak normal turistlerin gezdiği yerleri değil.” diyerek faaliyetlerini kabul ediyordu.

1934 ve 1935 yıllarında Komünist Enternasyonal’de Balkan Sekreteri olarak görev alan Josip Broz, 1935 yılında YKP’de örgüt sekreterliğine getirildi.

İkinci Dünya Savaşı her gün biraz daha yaklaşırken o, Yugoslav komünistlerinin en üst düzey ismi olmak için sürekli ilerliyordu. 1940 yılında tam anlamıyla partisinin bir numaralı ismi oldu.

Kaçak Liderden Savaş Kahramanına: Halk Cepheleri Komutanı Josip Broz TITO

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Avrupa’nın tamamında olduğu gibi Yugoslavya’da da planlar ve pazarlıklar yapılmaya başlandı. Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan Faşist Mihver, kendilerine katılmaları için sürekli olarak Yugoslavya’ya baskı yapıyorlardı. 1941 yılının başlarında Almanya’ya, Nazi hükümeti ile görüşmeye giden başbakan Cvetkovic ve kral naibi Paul, baskılara karşı direnemedi ve Mart ayında ittifak antlaşmaları imzalandı.
Ancak bu sadece hükümetler arasında imzalanan bir antlaşma olarak kaldı. Zira Yugoslavya’da ne halk ne de ordu, böyle bir birlikteliği asla kabul etmediğini açıkladı. Sonuç olarak 27 Mart 1941 yılında havacı General Duşan Simovic öncülüğündeki cunta tarafından gerçekleştirilen darbe ile kral ve tüm hükümet görevden alındı. Yeni hükümetin ilk icraatı ittifak antlaşmasını yok saymak olunca 6 Nisan’da Almanya, Yugoslavya’yı bombalamaya başladı. Hitler, hem ordusu hem halkıyla Yugoslavlara büyük bir ders vermek istiyordu. Orduya vermiş olabilirdi ancak halktan öğreneceği dersler olduğunu henüz bilmiyordu.

17 Nisan’da Belgrad hükümetinin koşulsuz ve şartsız teslim olması ile işgal başladı ancak savaş bitmedi. Yugoslavya üzerinde üç büyük yapılanma ortaya çıktı. Bunlardan birincisi, Almanya’nın ülkeyi içeriden karıştırmak ve kendisine ülke içinde müttefik yaratmak amacıyla desteklediği, radikal milliyetçi Hırvatlar tarafından oluşturulan Ustaşa örgütüydü. Savaştan çok daha önce faşist Ante Pavelic tarafından kurulan örgüt, işgalci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya en uygun olan yapıydı. Hırvatlar ile Sırplar arasındaki tarihsel düşmanlık sonuna kadar kullanılmalıydı.

İkinci büyün örgüt ise radikal milliyetçi Sırplar tarafından kurulan Çetnik örgütüydü. Kurucuları Drajo Mihajlovic’di ve Ustaşa’nın aksine kuruluş amaçları işgalci güçlere karşı direnmek ve Yugoslavya’nın yeniden bağımsızlığını sağlamaktı. Ancak onların idealindeki Yugoslavya, tam anlamıyla bir Sırp devletiydi. Hayallerindeki “Büyük Sırbistan”ın yeniden kurulmasını istiyorlardı. Bu nedenle Sırp olmayan tüm halklar önlerinden çekilmeliydi.

Üçüncü örgüt ise Yugoslavya Komünist Partisi’nin tabanıyla kurulan Partizan örgütüydü. Örgütün çekirdeğini partililerin yanında 1936’da kurulan Uluslararası Tugaylar ve İspanya’da Franco rejimine karşı savaşmış 300 emektar komünist gerilla oluşturuyordu. [8]

Josip Broz Tito’nun önderliğindeki YKP, saldırı başladıktan 4 gün sonra Zagreb’de bir toplantı düzenleyerek YKP Merkez Komite tarafından yönetilecek askeri birimler kurulmasına karar verdi. Savaş yöntemi olarak gerilla mücadelesi benimseniyordu. Ülkenin her tarafına direniş grupları gönderilecek, bu gruplar bir yandan halkı örgütlerken diğer yandan işgalcilere karşı vur-kaç saldırılar düzenleyecekti. İlk aşamada iki gücün karşılaşması hüsrana neden olurdu.15 Nisan’da yapılan ikinci toplantıda ise birimlerin gönderilme şekillerine ve görevlerine karar verildi, halka ilk çağrı yapıldı. Aynı zamanda herkese askeri eğitim ile seçilen kişilere tıbbi eğitim verilmeye başlandı.

Savaş, Yugoslavya’dan çok kısa bir süre sonra SSCB’ye de sıçradı. Bu durum Partizan örgütünün ve elbette YKP’nin elini rahatlatacaktı. Bu rahatlamanın birinci nedeni, düşman güçlerinin en nihayetinde kırılmasıydı. Alman ordusu önemli bir bölümünü Rusya’ya göndermişti. İkinci neden ise bağlı bulundukları Komintern’den nispeten bağımsız hareket edebilecek olmalarıydı.

Bu hususta dikkat edilmesi gerekilen bir başka nokta da Komintern’den Yugoslavya’ya gelen telgraflardı.  İlk telgrafta “Bugünkü durumda sorun, faşist işgaline karşı girişilen özgürlük mücadelesidir, sosyalist devrim değil.” Bu uyarı Tito’nun planlarına uygun düşmüyordu. Çünkü Yugoslavya’nın uğradığı işgal, devlet mekanizmasını çökertmişti ve yeni kurulacak sistemi savaşı kazanan/kazandırtan tarafın isteği doğrultusunda şekillenecekti. Bu nedenle Tito, tüm savaş boyunca bir yandan da bağımsızlık geldiğinde kuracağı sosyalist rejimi planlıyordu.

İkinci telgrafta ise “Komünistlerin işgalcilere karlı bir halk mücadelesi açma zamanı gelmiştir. Bir dakika bile kaybedilmeden çete birlikleri kurulmalı, düşman bölgesinde çete mücadelesine başlanmalıdır.” yazıyordu.  Bu telgraf gönderilene kadar zaten mücadele için ilk adımları atmış olan Tito’nun aklını kurcalayan soru şuydu: Tüm Avrupa’daki özgürlük mücadelesi tek bir merkezden mi yönetilmeliydi? Bu çalışmanın başarıya ulaşması mümkün müydü? Tito, Yugoslavya gerçeklerini göz ardı etmeyerek kendi kurtuluş planını hazırladı ve uygulamaya koydu.[9]

Tito, savaşa dair tüm planlarını ülkenin başkenti Belgrad’da, işgal komuta merkezinin çok yakınındaki Dedinje’de bulunan bir villada yapmıştı. Politika gazetesinin sahibi Vladislav Ribnikar’a ait olan ev düşmana çok yakın bir konumda olsa da tamamen işgal altında olan Zagreb’e göre daha güvenli, haberleşme açısında ülkenin her yerine daha eşit uzaklıktaydı.

İkisinin de işgal güçlerine karşı özgürlük mücadelesi vermesi, Partizan ile Çetnik örgütlerini birbirine yakınlaştırıyordu. Hatta iki örgüt, 1941 yılının yazında, omuz omuza olmasa da, aynı doğrultuda mücadele verdiler. Ancak yılın sonlarına yaklaşırken aralarındaki siyasi farklılıklar ağır bastı ver birbirleri ile savaşmaya başladılar. Partizan, hem dış hem de iç savaş ile uğraşmak zorunda kalmıştı. Tüm halkları kapsayan Partizan, Çetniklere dayanışma ve birlik olma çağrısı yapsa da Sırp milliyetçileri bunu kabul etmediler.

Bu durumun en önemli etkilerinden biri, İngiltere’nin Yugoslavya’da izlediği politikayı değiştirebilmesi oldu. O güne kadar komünist Partizan’dan çekindiği için iki örgüt arasında kalan, çoğu zaman birleşmeleri için baskı yapan Churchill, Çetnikler ile Nazi Almanyası arasındaki bir takım ilişkilerin de ortaya çıkmasıyla tarafını belli etti ve Partizan’ı desteklemeye başladı.

Savaşın ilerleyen dönemlerinde iyice vahşi bir hal almaya başlamıştı. Başta tifo olmak üzere birçok hastalık hızla yayılırken olası geri çekilmelerde geride bırakılan her yaralı ya da hasta, tek seçeneğinin ölmek olduğunu biliyordu. Yaralıların ve hatta ölülerin alınmasına, defnedilmesine izin vermeyen işgal güçleri ile Ustaşa, esir almak yerine herkesi öldürmeyi tercih ediyordu. Tito’nun bu noktada en hassas olduğu konu, aynı şekilde karşılık verilmemesiydi. Partizan’ın bu konudaki hassasiyeti, onlarca yıl sonra, savaş sırasında Almanya saflarında savaşan Mladi Muslumani (Genç Müslümanlar) örgütünün başına geçen ve sembol isimlerinden olan Alija İzzetbegovic’in şu sözlerinde görülebilir: Askerlere şöyle diyorum: “Önceki savaşta Partizanlar nasılsa, siz de öyle olun.” İçlerinden bir kısmı oldukça dar görüşlü olan bazı insanlar tarafından kınandım. “Böyle söylemeyin sayın Başkan, partizanlık komünizme neden olur.” Ancak onlara şöyle dedim: “Savaşı iyi hatırlıyorum.” Partizanlar savaş esnasında kendi parti hücreleri ve parti toplantıları dışında komünizmden bahsetmiyordu. Ne asker ne de halk arasında ondan bahsediyorlardı. Bağımsızlık savaşından bahsediyorlardı ve daha da önemlisi Partizanlar, savunmasızları öldürmeyen askerler olarak bilinirlerdi. Mesele budur.[10]

Savaş sırasında Tito ve Stalin arasında gerçekleşen iki görüşmeden yapılan çıkarımlar, barış zamanında pek de birlikte olamayacaklarını gösteriyordu. Bunlardan ilki, Stalin’in Tito’nun izlediği yola karşı tutumuydu. Tito, direnişi yaydığı her yere Halk Meclisleri’ni ve Halk Cephesi’ni götürüyordu. Böylece hukuki olarak da direniş örgütleniyor, içselleştiriliyordu. Aynı zamanda tek merkezden kontrol edilebilecek bir sisteme bağlanıyordu. Ancak Partizan’ın YKP güdümünde olduğu ve kurulan meclislerin de partini gücünü arttıracağı bilinen bir gerçekti. Stalin, Batı tarafından sağlanan desteğin kesilmesinden çekindiği için bu yönteme soğuk davranıyordu.

İkinci görüşmede ise Tito, Stalin’e olası bir İngiliz saldırısı karşısında silahlı direnişe geçeceğini açıkladı. Ancak beklediği olumlu tepkiyi alamadı. Stalin’in onun yanında yer almayacağını anlaması uzun sürmedi. Yalta Konferansı’nda Yugoslavya, iki ülke arasında %50-%50 olmak üzere paylaşılmıştı.

1943 yılına gelindiğinde Hitler, Yugoslavya’daki savaşın gereğinden uzun sürdüğünü ve başarının ısrarla yakalanamadığının farkındaydı. Her ne olursa olsun Partizan güçleri yok edilmeliydi. Bu amaçla önce JosipBrozTito için ödül koyuldu. Onu öldürene 100 bin Alman Markı verilecekti. İkinci olarak da askeri bir operasyonun planları yapıldı. Tito’nun birlikleri ile kaldığı bölge hızlı bir harekat ile çevrelendi. Hem havadan hem de karadan yapılan bombalamadan kurtulan Tito, karanlıktan faydalanarak görülmeden dağın yamacındaki nehri geçti hem kendisini hem de güçlerinin üçte ikisini kurtarmayı başardı.

Richard West’in açıklamasına göre 10 gün süren bu operasyondan kurtulması hem Tito’ya olan hayranlığı hem de Partizan’a olan ilgiyi arttırdı. Asker sayısı kısa sürede 220 bine çıktı.

Savaşın sona ereceğinin anlaşılması üzerine ülke içindeki siyasi iktidar planları tekrar düşünülmeye başlandı. İngiltere, 1944 yazında yardıma ihtiyaç duyan Partizan’a sadece sürgün hükümeti ile uzlaşması koşuluyla yardım edeceğini söyledi. Buna karşılık monarşistler yerine burjuva demokrat Subaşiç’in ülkeye dönüp kabineye girmesi kabul edildi. Ancak Kasım 1944’de yapılan seçimlere gidilirken Halk Cephesi’nin yakaladığı hava gözlerini korkuttu ve seçime giremediler. Tito’nun güçleri, %90’a dayanan oy ile seçimden çıktı.

29 Kasım 1944’te de Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edildi. Tito, hayatını adadığı mücadeleden büyük bir zafer ile ayrılıyordu.[11]

Sosyalist Yugoslavya’nın İnşaası, Doğu Avrupa’nı Soğuk Savaşı ve Çözülme

Savaştan sonraki dönemde Tito’nun hayatına dair anlatılabilecek her şey, Yugoslavya’ya dair anlatılabilecek bir detaydır. Çünkü o, tüm ömrünü ülkesine adamayı ve sadece onu yaşamayı tercih etmiştir. Güzel kıyafetlerini giyerken bile kişisel arzularının yanında Yugoslavya Devlet Başkanı’na yakışır durmak istemesi, çok sevdiği kadınlardan idealleri uğruna vazgeçmesi de bunların göstergesidir.

Ülkesinin kaderini belirleyen en önemli faktörlerden birisi de bizzat Josef Stalin’dir. İkisinin idealleri arasındaki karşıtlık sadece iki liderin değil, iki sosyalist ülkenin kaderini tamamen etkiledi.

Gerek Yugoslavya’nın İngiltere ile paylaştırılması gerekse istenen yardımın verilmemesi, Yugoslavya ile SSCB’nin arasının henüz savaş sırasında açılmasına neden olmuştu. Ancak 1945 ile 1947 arası tam anlamıyla iki ülke için buzların tamamen erimesi için gösterilen çabalar ile doluydu. Tek sorun, bu çabayı sadece Tito’nun gösteriyor olmasıydı.

Savaş ittifakının dağılması ile yeniden birbirinden uzaklaşan Batı ile SSCB arasındaki kutuplaşma günden güne artarken, Yugoslavya sürekli SSCB’nin yanında olmayı seçti. Hatta İtalyan komünistleri gibi sosyal demokrasiye kaymaya başlayan yapılara karşı dahi tarafını korudu. [12]

İki ülke arasındaki ilk soğukluk sıcak yılların başında, 1945 yılında yaşandı. Mayıs ayında İngiltere ve ABD’nin ortak askeri gücü, Partizan denetimindeki Trieste’te asker çıkartması sonucu Tito, Stalin’den yardım istedi. Henüz Nisan ayında Karşılıklı Yardım Antlaşması imzalamış olmalarına rağmen ne askeri ne de diplomatik destek alamadılar. Tito, kurması gereken dostluğun sınırlarını bir kez daha öğrendi. [13]

İkinci tartışma ise Balkan Federasyonu ve Balkan politikaları konusunda çıktı.  Tito, daha güçlü ve kalıcı bir yönetim olacağını düşündüğü için Balkanlardaki devletleri bir araya getirerek Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Ancak bölgede doğacak güçlü bir yapının kendisi için de tehlikeli olacağını düşünen Stalin bu duruma karşı çıktı. Tito’nun Bulgaristan Devlet Başkanı Dimitrof ile yaptığı çalışmaların tamamı boşa çıkartılmış oldu. Stalin’in sunduğu alternatif, Yugoslavya ile Bulgaristan arasında kurulacak Güney Slavları Federasyonu’ydu. Ancak bu durum siyasi olarak iki ülkeye yeterli olmayacağı gibi özellikle Yugoslavya için önemli bir kayıp demektir. Bu teklifi kabul ederse hem bölgedeki siyasi çalışmalar için SSCB’nin güdümüne girmiş olmayı kabul edecek hem de Dimitrof ile kendisini eşitleyecekti. Bu durumun sadece, yanında güçlü bir lider profili istemeyen Stalin’in işine yarayabilirdi.

Yunanistan’da devam eden iç savaş ise,  ipleri daha da kopma noktasına getirdi. Yugoslavya ve Arnavutluk, Batı güdümündeki güçlerle savaşan komünistlere destek verilmesini istediler. Ve yeni kurulan Kominform’un ilk kongresinde konu gündem olarak görüşüldü ancak kabul edilmedi. Stalin, Batı ile yaptığı antlaşmalara sadık kalmak uğruna Yunanistan komünistlerine yardımı reddetti.

Tito’nun tek başına yardımı sürdürmesi sonucunda ise SSCB ile araları açıldı. Gelinen son noktada “Titoculuk” Kominform içerisinde bir hakaret ve suçlama olarak kabul edilmeye başlanmıştı. 28-29 Haziran 1948’de yapılan Kominform toplantılarında, Stalin’in yoğn baskısı sonucu Yugoslavya tasfiye edildi. Karşılıklı tasfiyeler, suikastler ve ajan tutuklamaları başladı. Bu tutuklamlardan birisi de 1949 yılının sonlarında yaşandı. Tito, Yugoslavya’da yakalanan çok sayıda SSCB ajanını tutuklattı. Stalin’in bu olaya tepkisi sert bir ültimatom ve askeri müdahale tehdidi oldu. İki lider arasındaki ilişkiler onarılamaz hale geldi.

İki devletin kutuplaşması, birbirlerine karşı teorik olarak da üstünlük kurma çabalarını getirdi. Tam bu aşamada Tito’nun atmaya karar verdiği adımlar, Yugoslavya’nın kaderini tamamen değiştirdi.

SSCB’ye yönelik ilk eleştirisi, üretim amaçlarının emekçilere hala devredilmemiş olmasıydı. Bu durum, SSCB’nin komünist ideallerden saptığının göstergesiydi. Yugoslavya’da ise öz yönetim uygulamaları devreye sokuldu. 1950’de başlatılan kamulaştırma çalışmaları neticesinde 1953 yılında küçük işletmelere mülkiyet hakkı tanındı. 1953’te ise köylülere, 10 hektara kadar arazi sahiplenme hakkı verildi. Özellikle köylülere tanınan hak, Tito’nun dış tehditlere karşı halkın desteğini sağlama çalışmasıydı. Zira sayıları 2.6 milyonu bulan köylü sınıfı, nüfusun %88’ini kapsıyordu. [14]

1952 yılında aralarında hiçbir bağlantı olmadığını kanıtlamak istercesine bir adım atan Tito, Yugoslavya Komünist Partisi’nin adını değiştirerek Yugoslavya Komünistler Birliği yaptı.

Parantez açılması gerekilen önemli bir detay, birbirine adeta düşman olan iki liderin, aslında birbirlerine son derece benzemeleriydi. Tito, ekonomik yönetim ve üretim amaçlarının işletilmesi konusunda Stalin’e suçlamalarda bulunsa da “Ulusal Güvenlik” gibi konuların paravanlığında hayata geçirilen uygulamalarda adeta Güneydoğu Avrupa’nın Stalin’iydi. AleksanderRankovic’in bakanlık ve gizli polis idaresi altında karşıt görüşlere kesinlikle izin verilmiyor, oldukça sert bir istibdat dönemi yaşanıyordu. 15 yıl sonra işlendiğinde hapis cezasına neden olacak suçların hepsi idam ile noktalanıyordu. Hatta 1954 yılında yazdığı Yeni Sınıf adlı kitabı ile Yugoslavya’da, tıpkı SSCB’de olduğu gibi, bürokrat-memur sınıfının doğduğunu ve yeni burjuva olduğunu vurgulayan Cilas da hapse atıldı. Oysa Milovan Cilas, daha savaştan önce Tito’nun yanında yerini almış ve Kardelj ile birlikte yeni rejimin baş ideologlarından birisi olmuştu. [15]

Yugoslavya ile SSCB arasındaki ilişkilerin “kişiler” için onarılamaz olduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Zira 1955 yılına gelindiğinde SSCB’nin başına geçen Kruşçev ile Tito arasındaki ilişkiler, özellikle Stalin dönemine göre çok daha iyi ve umut vericidir. 1955 yılında Kruşçev’in Yugoslavya, buna karşılık olarak 1956’da Tito’nun Rusya ziyaretleri iki ülke arasındaki ilişkileri oldukça pekiştirdi.

1950-1955 yılları arasında Tito’nun özel hayatına dair en önemli gelişme, dördüncü ve son evliliğidir. Savaş sırasında Partizan’a katılan ve zaferden sonra Tito’nun sekreterliğini yapan Jovanka, ansızın gelen evlilik teklifini kabul etmiş ve Jovanka Broz olmuştu. 1980 yılında Tito gözlerini kapatana dek onun yanında olacak, ölümünden sonra da onun karısı olmasının bedelini hiç şikâyet etmeden ödeyecekti.

1961 yılına gelindiğinde iki kutup arasındaki denge politikasını koruyan ve bağımsızlığını tabu olarak koruyan Yugoslavya, Bağlantısızlar Hareketi’ne ev sahipliği yaptı. Belgrad’da yapılan toplantı ile oluşturulan hareket kısa sürede 100 kadar üye toplasa da sadece ekonomik olarak bir alan açılmasını sağladı. Özellikle SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi sonucu tepkisiz kalınması, hareketin aslında bir gücü olmadığını kendileri dahil herkese gösterecekti.

İstibdat Bitiyor: Pazar Sosyalizmi, Yeni Anayasa ve Artan Özerklik

 1965 yılına gelindiğinde ise konumuna olan güveniyle reform hareketlerini başlatan Tito, 20 yıllık istibdat dönemine son verdi. Bu başlangıcın sembolü de yıllardır baskı ve zulüm ile özdeşleşmiş olan Aleksander Rankovic’in görevden alınmasıydı.[16] Özellikle Hırvatlar üzerinde kurduğu baskı oldukça acı sonuçlar doğurmuştu.

İç politikada, Rankovic döneminde kurulan baskı ve bilhassa Hırvatların ağırlıklı olduğu yapıların bürokrasisine çoğunlukla Sırpların yerleştirilmesi, tabanda milliyetçi bir tutum takınılmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine YKB’nin çekirdeği sayılabilecek Hırvat partilerinin kapatılması, Zagreb tarafından “ihanet” olarak yorumlandı. Bu duruma Sırpların verdiği tepki tam anlamıyla kontr-milliyetçi bir hareketti ve iki halk arasında kutuplaşmaya neden oldu. Zira Sırplar, Hırvatların milliyetçi söylemlerine komünist tavır takınarak değil, bölgedeki Sırp yurttaşları öne sürerek karşı çıkmışlardı.

Ülkede milliyetçiliğin yükselmesinin nedenlerinden birisi, Tito’nun SSCB’ye karşı izlediği politikaydı. SSCB, ülkeyi içten bölebilme potansiyelini gördüğü için ananevi Rus-Sırp bağlarını ön plana çıkartmaya çalışıyordu. Tito’nun buna yanıtı da milliyetçilik üzerinden oldu. En büyük tehdit ve düşman olarak kabul ettiği gerçekliği kendi elleriyle yaşatmak zorunda kalmıştı.

Milliyetçiliğin ikinci bir sebebi de ülke içindeki ekonomik gelir eşitsizliğiydi. Üretimde gittikçe arttırılan öz yönetim anlayışı, art arda gelen reformlar ile Pazar Sosyalizmi’ne dönüştü. Başlangıçta her şey çok güzel ilerledi. 1967’de çıkartılan kanun ile yabancı yatırımcılara da izin verilmeye başlandı. Hisselerin en fazla %49’unu almak ve kazancın en az %20’sini Yugoslavya içinde değerlendirmek koşullarıyla yabancı sermayeye kapılar açıldı. 1967-1969 arasında üretimin yoğun şekilde artışıyla olumlu sonuçlar alındı. Ancak 1969 yılında bir daha hiç çözülemeyecek iki büyük sorun ortaya çıktı: Enflasyon ve işsizlik.

İşsizliğin artması, ekonomik bir sorundan çok siyasi bir soruna dönüştü. Ancak bunun nedeni eylem ve grevler değildi. Sayıları yaklaşık bir milyon olan işsizler, Avrupa’ya gidip çalışmaya başladılar. Oradan geri getirdikleri şey ise döviz değil, Avrupa kültürü oldu. Yıllarca engellenmeye çalışılsa ve ülkenin gerçeklerine dayalı bir sistem oturtulmaya çalışılsa da tüketim kültürü enjekte edilebilmişti. Bu enjeksiyon bir diğer kaynağı olan ve başta SSCB olmak üzere diğer sosyalist ülkelerin neredeyse hiçbirinde görülmeyen yoğun turist akını da önemli bir kaynak oluşturuyordu.

Enflasyon ise direkt olarak çalışan mavi yakalı işçilerin tepkisini doğurdu. Ülkedeki mavi yakalı işçilerin yaklaşık %60’ı yoksulluk sınırı olan 500 Dinar’ın altında ücretle yaşarken bürokrat sınıfında bu oran %6‘ydı. Duruma tepki olarak büyük grevler ve eylemler örgütlendi. Bu grevlerden birisi de 1968 yazında gerçekleşti. Greve başlayan işçilere üniversite öğrencileri de destek verdiklerini açıklamış, eylem başlatmışlardı. Bu sefer devreye bizzat Tito girdi ve eylemcilerin haklı nedenlere dayandıklarını, gereken her şeyin yapılacağını ve görevinde başarısız olduğu düşünülüyorsa görevini bırakabileceğini söyledi.

Tito daima çok zekice hareket eden bir liderdi. İçerisinde bulunduğu her koşulu bir satranç maçına benzetir, her hamle için ayrı ayrı düşünürdü. Bu teklif de kuvvetle muhtemel ki o hamlelerden birisiydi. Eğer halkı onu başarısız buluyorsa görevinden ayrılırdı, ancak buna kimse izin veremezdi. Bu teklif, halka Tito’suz neler yaşanacağını düşündürtmüştü, eyleme çıkan herkesin bunu düşünmesi yeterliydi.

Gelir eşitsizliğini kendisini 1970’lerde çok daha etkili biçimde gösterdi. En basit örnekler Kosova’daki hayat pahalılığı, Slovenya’ya göre %200 daha fazlaydı. Bu durum kabul edilemezden öte yaşanılamaz hal almaya başlamıştı. [17]

Tito’ya göre çeşitli nedenlerle başlayan milliyetçilik akımlarını ve isyanları bastırmanın yolu, federal devletlere daha geniş yetkiler tanımak ve onları memnun etmekti. Bu doğrultuda 1971 yılında yeni bir anayasa hazırlandı. Bu anayasayla gelen en önemli iki değişiklikten ilki, devletlerin özerklik haklarının genişletilmesi oldu. Adeta konfederasyona dönülüyordu. İkincisi ise başkanlık konseyinin gelmesi oldu. Bundan sonra sabit bir devlet başkanı olmayacak, bağlı devletlerin temsilcileri dönüşümlü olarak konseye başkanlık yapacaktı. Günümüzdeki Bosna Hersek örneğini andıran bu fikrin en önemli nedeni, kendisinden sonra gelecek bir başkanın diktatörlüğünü kurmasını engellemek ve sürekli dönüşüm ile iktidarın yozlaşmasını engellemekti.

Özellikle Sırp bürokratların baskıları sonucu anayasa değişikliği rafa kaldırılsa da ancak 1974 yılına kadar bekleyebildi. 1974’te kabul edilen anayasa ile Tito, Yugoslavya’yı yavaş yavaş parçalayacak bir değişikliğe imzasını atıyordu. Anayasadaki tek istisna, Tito’nun ölene kadar başkanlık görevinde kalmasıydı.

Ancak aldığı bu karar, hiç beklemediği sonuçlar doğurdu. Kendisinden sadece bir yıl önce Kardelj’nin ölmesiyle tek halefi de yok olmuştu. Güvenmediği birkaç bürokratı kendisi engellemiş, geri kalanlar arasından ise karizmatik bir kişilik ortaya koyan kimse çıkmamıştı. Oysa girilen dönemde Yugoslavya’nın en çok ihtiyaç duyduğu şey, halkları bir arada tutmayı başaracak, onlara güven verecek güçlü bir liderdi.

Takvim yaprakları 4 Mayıs 1980’i gösterdiğinde Hırvatistan’da oynanmakta olan Hajduk – Kızılyıldız maçı durduruldu. Spiker, boğuk ve durduk bir ses tonu ile eline ulaşan haberi anons ediyordu. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kurucu başkanı Josip Broz Tito ölmüştü. Binlerce taraftar, oyuncular, hakemler, görevliler gözyaşları içinde saygı duruşuna geçti ve Hırvatlar ile Sırplar belki de son kez aynı marşı söylediler: Druze Tito, mi ti se kunemo… Yoldaş Tito, sana yeminimiz olsun…

Ertesi sabah basılan Oslobodenje gazetesi “Yoldaş Titomuz Öldü” manşeti ile haberi tüm halka duyurdu. Naaş tüm cumhuriyetlerin başkentlerine ayrı ayrı gitti ve hepsinde törenler düzenlendi. Son tören ise mezarının bulunduğu Belgrad’da yapıldı. Orada düzenlenen törenden sonra Kuca Cveca’ya defnedildi.

Sonuç

Bazı liderler vardır, koltukları sayesinde yükselirler. Bazı liderler vardır, koltuğu değerli kılan onlardır. Tito, oturduğu koltuğu değerli yapan tarihteki ender liderlerden birisiydi. Bugüne kadar pek yapılmasa da, en azından Türk literatüründe, onun hakkında yapılacak çalışmalar büyük önem taşımaktadır.

Tito’yu incelerken dikkat edilmesi gerekilen iki zaman dilimi vardır: Savaştan öncesi ve öldükten sonrası.

Sefalet içerisinde geçen bir çocukluk ile başlayıp Yugoslavya Komünist Partisi önderliği ile biten savaş öncesi dönemi incelerseniz, JosipBroz’un verdiği kararların altında yatan duygu ve düşünceleri doğru bir şekilde okuyabilirsiniz. Güce ve zenginliğe olan düşkünlüğünün neden ve nereden geldiğinin, tüm zenginliğine rağmen yoksul köylünün onu neden sevdiğinin, insanları nasıl kendisine bağlayabildiğinin sorularının cevapları bu dönemde gizlidir.

Tito’nun varlığının ne kadar kıymetli olduğunun anlaşılması için ise onun yokluğunda geçen döneme bakılmalıdır. Onsuz geçen 10 yıl, büyük bir savaş getirmiş ve yıllarca mücadele edip engellemeye çalıştığı milliyetçilik, Bosna’da, Hırvatistan’da ve Kosova’da on binlerce insanın canına mal olmuştur.  1993 yılının Eylül ayında, Tito’nun doğduğu evde bulunan ziyaretçi defterine Bihaçlı bir Müslümanın yazdığı not ise her şeyin özeti niteliğindedir:

“Sen varken iki ayağımla yürüyordum, sen yokken tek ayağımla yürümek zorundayım. Tito, artık geri dön ve bu savaşı bitir.”[18]

Kaynakça

Kaynakça

Vinterhalter, Vilko: Josip Broz Tito, Su Yayınları, İstanbul, 1974

Bora, Tanıl: Milliyetçiliğin Provakasyonu Yugoslavya, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018

İzetbegovic, Alija: Konuşmalar, Klasik Yayınları, İstanbul, 2017

Banac, Ivo: Josip Broz Tito President of Yugoslavia, Brittannica, 2019

Tito, Josip Broz: Encyclopedia of World Biography

Tito, Josip Broz: History Channel

Dipnotlar

[1]VilkoVinterhalter, JosipBrozTito, Su Yayınları, İstanbul, 1974 Sf. 48

[2]Josip Broz Tito, a.g.e sf. 55

[3]Josip Broz Tito, a.g.esf 59

[4]Josip Broz Tito, a.g.esf 64

[5]Josip Broz Tito, Encyclopedia of World Biography

[6]Josip Broz Tito, a.g.esf 107

[7]Josip Broz Tito, a.g.esf 132

[8]Tanıl Bora, Milliyetçiliğin Provakasyonu Yugoslavya, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018sf 57

[9]Josip Broz Tito, a.g.esf 177

[10] Konuşmalar, Alija İzetbegovic, Klasik Yayınları, İstanbul, 2017, sf 8

[11] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 63

[12] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 65

[13] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 66

[14] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 73

[15]IvoBanac, Josip Broz Tito President of Yugoslavia, Brittannica, 2019

[16] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 88

[17] Milliyetçiliğin Provokasyonu Yugoslavya, a.g.esf 89

[18]Josip Broz Tito, History Channel

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Anıl Başsaray

Anıl Başsaray
TESAD Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir