Ana Sayfa / Yazılarımız / Siyaset / Kitap Analizi / Beşikten Mezara Bir Kraliçe: Mary Stuart – Bölüm 1

Beşikten Mezara Bir Kraliçe: Mary Stuart – Bölüm 1

Yazan: Hatice Büşra Türk

Beşikteki Kraliçe 1542-1548

Mary Stuart, İskoçya Kralı V. James ve Marie de Guise’ın kızı, İskoçya tahtının varisi olarak, 1542 senesinin Aralık ayında Linlithgow Sarayı’nda dünyaya gözlerini açtı. Henüz altı günlük bir bebekken, V. James’in ölümüyle İskoçya’nın kraliçesi oldu.[1]

MaryStuart’a babasından miras kalan İskoçya, soylu ailelerin hakimiyetinin oldukça yüksek olduğu bir ülkedir. Kral V. James, İskoçya’da kendi otoritesinin güçlü olduğu bir yönetim anlayışı geliştirememiştir. Kralın otoritesinin zayıf olmasından daha kötü olan ise, İskoçya’daki bu soylu ailelerin kendi kralları ile birlik olmak yerine, dönemin İngiltere Kralı VIII. Henry ile iş birliği yapıyor olmalarıydı. Bu tespiti, bizzat Kral V. James’in Marie de Guise’a evlilik teklifi etmeden dört sene önce yazmış bulunduğu mektubundaki şu ifadelere dayandırabiliriz: “Madam henüz 27 yaşındayım; ama başımdaki taç kadar hayatım da beni rahatsız ediyor…Çocukluğumdan beri yetim kalmış biri olarak ihtiraslı soyluların tutsağı oldum. Güçlü Douglas Hanedanı beni uzun süre esaret altında tuttu, bunun için bu ailenin adından ve bu aileyle ilgili bütün anılarımdan nefret ediyorum. Angus Kontu Archibald, kardeşi George ve onun sürgünde bulunan akrabaları, İngiltere Kralını sürekli bize karşı kışkırtıyorlar. Ülkemin sınırları içinde vaatleriyle kandırmadığı ya da para vererek satın almadığı bir tek soylu kalmadı… Param yok, sadece Fransa’dan aldığım yardımlarla ya da varlıklı rahiplerimin küçük bağışları sayesinde saraylarımı güzelleştirmeye, kalelerimi korumaya ve gemiler yapmaya çalışıyorum… Fransa kralının dostluğuna, ordularının yardımına ve halkımın sadakatine rağmen baronlarıma karşı kesin bir zaferi kazanamayacağımdan korkuyorum. Eğer karşımda yalnızca ülkemin soyluları olsaydı, bu ulusa adalet ve barış yolunu açmak için bütün engelleri aşardım ve belki de hedefime ulaşırdım. Ancak İngiltere kralı onlarla aramıza sürekli nifak sokmaya çalışıyor ve ülkemin içine ektiği sapkınlık tohumları kilise çevrelerine ve halkın arasına kadar sirayet ediyor. Gerçi eskiden beri ben ve atalarım gücümüzü sadece kent sakinlerinden ve kiliseden alırdık; ama şimdi kendime şu soruyu sormakzorundayım:Bu güç acaba daha ne kadar devam edecek? [2]

Küçük yaşta tahta çıkmak, Avrupa’da pek çok hükümdarın başına gelmiş bir talihsizliktir. Örnek vermek gerekirse aynı dönemlerde yaşamış İngiltere kralı VIII. Henry’nin oğlu Edward da, kısa bir dönem için de olsa, bu talihsizliği yaşayanlardan birisidir. Bu gibi durumlarda ölen kralın eşi olan kraliçenin ya da kral naibinin etkili olduğunu ve küçük yaşta tahtın sorumluluğunu almak zorunda kalan kralın, etrafındaki soylular tarafından yönetilmekte olan sembolik bir isim haline geldiğini görürüz. Sonraki süreçte merkezi otoriteyi sağlamak isteyen kralın, bu soylularla çeşitli mücadelelere girmek zorunda kaldığını tarih bizlere hep göstermiştir. V. James’in mektubunda ifade ettiği durum, bahsettiğimiz konunun en somut örneklerindendir.

Bu en sık rastlanan talihsizliği daha da karmaşık hale getiren durum ise, dönemin mezhepsel çatışmalarıdır. Zira V. James’in mektubunda bahsettiği “sapkınlık tohumları” VIII. Henry’nin İngiltere’de kurduğu Anglikan kilisesi ile Katolik mezhebine zarar vermesi ve Protestan mezhebinin İskoçya’da yaygınlaşması üzerine yapılan çalışmalardır. Stuart Hanedanı, Katolik bir hanedandır. İngiltere’nin kendilerine karşı oluşturduğu tehdidi bu dönemde Fransızların desteği ile kırmaya çalışmışlardır.

Mary Stuart, böyle bir dünyaya gözlerini açmıştı. Tahtın erkek varisinin olmaması, bütün kralların iştahını kabartan bir durumu ortaya çıkartıyordu. Savaşmadan sahip olabileceklerini düşündükleri bu ülke hakkındaki pazarlıklara başlamak için çok uzun bir bekleyişe girmediler. Mary Stuart’ın doğum haberini öğrenen VIII. Henry, ablası Margaret Tudor’un torunu olan bu küçük kız ile henüz reşit olmamış oğlu ve varisi Edward’ı nişanlamak istedi. Böylece Tudorların ve Stuartların müşterek varisleri İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı olacaktı. [3]

İskoç soyluları ve VIII. Henry arasında Mary’nin Edward ile evleneceğine dair bir anlaşma yapılmıştır ancak VIII. Henry bunu yeterli bulmayarak Mary’nin İngiltere’ye gelmesini ve Londra’da yetişmesini istemektedir. Tudorlara güvenmeyen ve çocuğunun Protestanların elinde yetişmesini istemeyen Marie de Guise, Mary’i Londra’ya göndermeyi kabul etmemiştir. Kraliçe bu maddeyi öğrenmiş midir bilinmez ancak İskoçyalı temsilciler, imzaladıkları bu anlaşmanın gizli bir maddesinde, çocuğun vaktinden önce ölmesi durumunda “krallığın yönetiminin ve tüm mal varlıklarının” VIII. Henry’e geçmesi konusunda girişimde bulunacaklarını taahhüt etmişlerdir.

Mary’i Londra’ya göndermeme yönündeki karar VIII. Henry’nin hoşuna gitmemişti.Bunun üzerine gelinini almak için İskoçya’ya askerlerini gönderdi ve onlaraHolyrood ve Edinburgh’un yağmalanması yönünde emir verdi. Son anda Marie de Guise ve Mary Stuart, Stirling Sarayı’nda koruma altına alındılar ve VIII. Henry, Mary Stuart’ın on yaşına geldiği gün İngiltere’ye teslim edileceğinin taahhüt edildiği bir anlaşma ile yetinmek zorunda kaldı.

Aradan zaman geçtikçe Katolik taraftarlar, İngiltere kralının oğlu yerine Fransa kralının oğlu ile yapılacak bir evliliğin daha iyi olabileceğini dillendirmeye başladılar. VIII. Henry’nin aniden gelen ölümü ise anlaşmaya uyma eğilimini giderek azalttı. İngiltere Kral naibi Somerset, reşit olmayan Kral Edward için Mary Stuart’ın Londra’ya gönderilmesini istedi. İskoçya’nın itirazına karşılık olarak Somerset, güçlü bir ordu gönderdi. 10 Eylül 1547’de PinkieCleugh Muharebesi’nde İskoç ordusu, İngilizler tarafından tarumar edildi. Mary Stuart’ın Londra’ya gönderilmesi için on binden fazla İskoç askeri öldürüldü. Ancak Mary Stuart çoktan Stirling Sarayı’nı terk etmişti ve annesinin onu nereye sakladığını kimse bilmiyordu.

Fransa, İskoçya’nın İngiltere’nin boyunduruğu altına girmesini önleyecek bir hamle yapması gerektiğinin farkındaydı. Bu yüzden Fransa kralı II. Henri, Mary Stuart’ı oğlu ve veliahtı François’ya istemişti. Böylece henüz beş yaşında olan Mary’nin Fransa’ya gönderilmesi konusunda anlaşılmış ve Fransa’daki günleri başlamıştır.[4] Mary’nin hayatının bütününe baktığımızda da Fransız yaşam tarzının, soyluluk ve Katoliklik anlayışının onu, hayatının belirleyici kararlarını alırken etkilediğini görmekteyiz.

Fransa’da Geçen Gençlik Dönemi 1548-1559

Kuşkusuz Mary Stuart’ın hayatındaki en gözde, en rahat günleri Fransa Sarayı’nda geçmiştir. Kral II. Henri tarafından sevilen ve korunan bir çocuk olmasının yanı sıra, Fransa’da geçirdiği süre zarfında yetenekleriyle de göz doldurmayı başarmıştır Mary Stuart. İngiltere kraliçeleri Mary ve Elizabeth Tudor gibi Mary Stuart da Yunanca ve Latince’nin dahil olduğu klasik dilleri, bunların yanı sıra dönemin çağdaş dilleri olan İtalyanca, İngilizce ve İspanyolca’yı öğrenmekteydi.

Stuart kızı, sadece bildiği dillerle değil, şiire olan ilgisi ve yeteneğiyle de dikkatleri üzerine çekiyor, bütün şairler tarafından seviliyordu. Yaşamı boyunca da bütün sevincini de kederini de ustalıkla yazdığı şiirleriyle ifade etmiştir. Ut çalıp şarkı söylemesi, güzel bir şekilde dans etmesi, yaptığı el işlemeleri onun sempati kazanmasını sağlayan özelliklerindendi. Mary Stuart, saydığımız özellikleriyle tam bir hanımefendi portresi çizse de kendine kattığı daha maskülen özellikleri de vardı. Çok iyi bir at binicisi, enerjik bir avcı ve aynı zamanda yetenekli bir top oyuncusuydu.[5]

Fransız Sarayı’nda evliliğin gerçekleşmesi için bir acelecilik vardı. Bu acelecilikte, soluk benizli ve dermansız görünen, henüz on dört yaşında olan Fransa veliahtının sağlık durumunun şüphe uyandırıyor olmasının etkisi vardı. Bu evlilik Fransa veliahtına İskoçya’nın da tacını getirecekti. Mary’nin akrabaları olan Guise’ler, henüz on beş yaşında olan Mary’e, kendisi vaktinden önce öldüğü ya da arkasında varis bırakamadığı takdirde İskoçya’nın yanı sıra İngiltere ve İrlanda üzerindeki miras hakkını da Fransa krallığına bırakmayı taahhüt ettiği ve İskoçya parlamentosunda gizli kalması gereken bir belgeyi imzalattılar.[6]

Doğduğu andan itibaren İskoçya kraliçesi olan Stuart kızı, 1558 yılında Fransız veliaht ile evlenerek İskoçya tacından çok daha değerli olan ikinci bir tacı da giymişti. Bu süreç içerisinde Mary’nin Protestan olan eski nişanlısı İngiltere kralı Edward çoktan ölmüş, yerine ablası Mary Tudor geçmişti. Stuart kızının Fransız tacını da giydiği 1558 senesinde, İngiltere kraliçesi ve Katolisizmin şiddetli savunucusu olan Mary Tudor hayata gözlerini yummuştu. Mary Tudor’un yerine tahta Protestan olan üvey kardeşi, Elizabeth Tudor çıkmıştı.[7]

Bu durum Mary Stuart’a İngiltere tacını da vaat ediyordu. İngiliz Hukukçular, VIII. Henry ve Anne Boleyn’in nikahlarının piskopos tarafından kıyıldığını ve papanın da bu evliliği tanıdığını belirtiyorlardı. Fransız hukukçular ise buna, VIII. Henry’nin daha sonra Anne Boleyn ile olan evliliğini iptal etmesi ve parlamento kararıyla kızı Elizabeth’i evlilik dışı çocuk ilan ettirmesi sebebiyle karşıydı. Katolik dünyası bu anlayışı sahipleniyordu ve Elizabeth’i tahta çıkmaya layık görmüyorlardı. Elizabeth’ten başka tahtta hak iddia edebilecek tek isim ise VII. Henry’nin torunu olan Mary Stuart’tı.

Fransa Kralı II. Henri’nin emriyle veliaht ve karısı armalarına İngiliz kraliyet armasını da eklemeye başladılar. Ancak burada Zweig’a göre siyaseten tutarsız olan bir husus vardı. II. Henri gelini adına hak talebinde bulunuyor, ancak bu talebin gerekliliğini ortaya koyacak hiçbir şey yapmıyordu. İngiltere’ye müdahale edilmediği için sadece kağıt üstündeki iddiaların çarpışmasıyla bir muğlaklık durumu oluşturuluyordu. Mary’nin hak talebi bazen gizleniyor, bazen açığa çıkarılıyordu. Bu duruma örnek olarak Elizabeth, sözleşme uyarınca Fransa’dan Calais’nin geri verilmesini isteyince, II. Henri bu durumda Calais’nin kendi gelini olan Mary’e verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak II. Henri Elizabeth ile sanki eşit bir kraliçeymiş gibi fikir alışverişinde bulunmaktan da geri durmamıştır.

10 Temmuz’da II. Henri’nin ölümüyle birlikte Mary Stuart, Fransa’nın da tek ve gerçek kraliçesi haline gelmişti.[8]

Kraliçe, Dul ve Yine de Kraliçe – (Temmuz 1560 – Ağustos 1561)

Mary Stuart’ın Fransız tahtındaki hükmü sadece bir yıl sürdü. Bir sene içerisinde Kral II. François’nın hastalığı giderek ağırlaştı. Saraydaki eğlenceler giderek azaldı. Ülkede Hugenotlar ayaklandı. Kral ve kraliçenin hayatını tehdit eden Amboise ayaklanmasının failleri idam edildi.

Diğer yandan İskoçya’da da durumlar pek parlak değildi. İskoçya yönetimini kızı Mary Stuart adına Marie de Guise idare ediyordu. İngiliz askerleri sınıra dayanmış, isyan ve din kavgaları baş göstermişti. Tüm bunlar yaşanırken Haziran 1560’da Marie de Guise öldü. Mary Stuart, annesinin matemini tutarken, II. François’nın durumu da kötüye gidiyordu. Nitekim 6 Aralık 1560 tarihinde II. François da hayata veda etti.

Bu gelişme, Mary Stuart’ı yeniden başladığı noktaya, sadece İskoçya kraliçeliğine taşıyordu.[9] Yine de oldukça genç olan ve çeyizinde bir ülkeyi taşıyan bu genç kadının talipleri elbette olacaktı. Üstelik bu talipler genç kralın ölümünden sonra kendilerini belli etmek için çok uzun zaman da beklemediler. Hala Fransız sarayında kalmakta olan bu genç ve dul kadına İspanya kralı Don Carlos talip oldu, Avusturya sarayı gizli görüşmeciler gönderdi, İsveç ve Danimarka kralları tahtlarını paylaşma önerisiyle evlilik tekliflerinde bulundular.

Buraya kadar Mary için şartlar hala toz pembe görünüyor olsa da gerçek pek öyle değildi. İskoçya’da annesinin ölümünden sonra Protestan lordlar devleti ele geçirmişlerdi. Tahtın en yakın varisi olan Protestan Arran kontunu İngiltere kraliçesine eş olarak teklif etmişlerdi. Bu evliliğin gerçekleşmesi halinde, Elizabeth’e Mary’nin krallığında hak iddia etme şansı doğabilirdi. Üstelik Mary, üvey kardeşi olan Moray kontu James’e de güvenemiyordu. James de bir protestandı ve Elizabeth’e yakınlık duyuyordu. Tüm bu gelişmelerin ışığında elindeki tek tacını da kaybetmemek için Mary, İskoçya’ya dönmeye karar verdi.

Elizabeth’e göre Mary, oldukça ciddi bir rakipti. Başbakan Cecil, “İskoçya kraliçesinin sorunları ne kadar çok sürüncemede kalırsa, majesteleri kraliçenin konumu da o kadar iyi olur” diyordu.[10] Elizabeth, Cecil’in bu politikasını davasının sonuna kadar uygulayacaktı. II. Henri’nin başlattığı bu yarış, Elizabeth’i Mary’nin hayatının baş rollerinden en önemlisi haline getirecekti.

İskoçya’ya Dönüş – Ağustos 1561

Mary’nin yeniden ayak bastığı İskoçya, yoksul bir ülkeydi. İsyan ve savaş çıkarmak için fırsat kollayan ve rüşvet yiyen bir soylular sınıfı, birbirleriyle anlaşamayan ve her an savaşmayı düşünen klanları, üstünlük mücadelesi veren Katolik ve Protestan papazları vardı İskoçya’nın.Tüm bunların yanı sıra İngiltere gibi bir komşusu da vardı. Mary Stuart, tüm bu zorlukları aşmak ve diğer büyük devletlerinde emellerini hesap etmek zorundaydı.

Bir hükümdar olarak Mary’nin işini zorlaştıran şeylerden birisi yönetimde etkili olan isimlerle ters düşmesiydi. Çünkü soyluların en güçlü ve etkili olanları Kalvenlerin tarafındaydı. Soyluların çoğu ve İskoç tebaasından azımsanmayacak bir kesim Elizabeth için çalışıyordu. Bu soyluların içinde en zengin, en güçlü ve en etkili olanı ise kraliçenin üvey kardeşi ve Protestan kilisesinin koruyucusu olan Moray kontu James Stuart idi.[11]

İskoçya kraliyet sarayının ikinci en önemli adamı, MaryStuart’ın müsteşarı olan LethingtonluMaitland de protestandı. Kendisi ne çok güvenilir, ne de hiç güvenilmez bir adamdı. Ancak Mary’nin ülkeyi yönetmek için Moray kontuna ve Maitland’a uzlaşı ile yaklaşmaya ihtiyacı vardı. Bu iki isim gerçekten de rasyonel hareket eden, akıllı politikacılardı. Ancak Mary’nin dostu olmayan radikal bir isim vardı: İskoçya Protestan kilisesi “kirk”in organizatörü John Knox. [12]

Mary Stuart’ın ilk icraatlerinden biri tebasına tam bir inanç özgürlüğü tanımak oldu. İskoçya’da Katoliklerin ayin yapmasını resmen yasaklayan kanunu da dikkate aldı. Yine de kraliçe, sarayındaki kendi özel kilisesinde katolik ayinini gerçekleştirmek istemiş ve parlamento da buna müsamaha göstermiştir. Ancak Holyrood Sarayı’ndaki bu ayinin hazırlıkları sırasında fanatik bir protestan grup ayini engellemeye çalıştı. Bunun bir saldırıya dönüşmesi ihtimaline karşılık Lord Moray bu fanatik güruha karşı giriş kapısını savundu. Ayin gerçekleştirildi ve kraliçenin otoritesi zor da olsa kurtarıldı.

John Knox, verdiği vaazlarında ve yazdığı kitaplarda Mary’nin kadın olması sebebiyle meşru hükümdar sayılamayacağını ilan ediyordu ve katolikliğin şeytan işi olduğunu her yerde belirtiyordu. Bu kendini bilmez papaza haddini bildirmek isteyen Mary, onu huzuruna çağırdığında Knox’ın cüretkar tavırlarının hiçbir şekilde değişiklik göstermediğini gördü. Ne tuhaftır ki aynı papaz, kadın hükümdarlar hakkında söylediği sözleri Elizabeth’in huzurunda tekzip ederken, kendi kraliçesine baş kaldırmayı onur sayıyordu.[13]

Taş Yerinden Oynadı (1561-1563)

Mary, İskoçya’ya geldiğinde iktidarı Moray ve Maitland’a bıraktı. Kendisi ise temsil görevini üstlendi. İlk üç yıl boyunca yönetimde pek bir sorun görülmedi, herkes üzerine düşen rolü iyi oynuyordu. Mary Stuart, etrafa neşe saçan, zaman zaman at binmesi, ava çıkması gibi özellikleriyle İskoç halkının gurur duyduğu bir kraliçe olmuştu.[14]

Elizabeth, Mary’nin İskoçya’ya gelmesini istemese de buna engel olamamıştı. Yine de iki krallığın gücünü de elinin altında tutacak bir rakiptense Mary’nin sadece İskoçya kraliçesi olarak kalması Elizabeth için çok daha makuldü. Akıllı bir kadın olan Elizabeth, Mary’nin İskoçya’ya gelmesiyle beraber kendisine kraliçe ile dostluk kurmasını öneren Moray’intembihini dinledi. Böylece “iki kız kardeşler” ya da “sevgili kuzenler” tiyatro gösterisi diyebileceğimiz, sevgi ve saygı sözcükleriyle üzeri kapatılmaya çalışılan diplomatik çekişmeler ve yalanlarla dolu mektup serisi başlamış oldu.

Her iki kadında karşısındakinin gerçekten dostu olmadığını biliyordu elbette. Ancak savaş istemedikleri ortadaydı. Üstelik hiç kimse üstünlük iddiasından ve taht hakkından vazgeçmek istemiyordu. Elizabeth, Mary’nin kendisini tanıdığına dair Edinburgh anlaşmasına bizzat imzasını koymasını istiyordu.[15] Mary ise bu anlaşmaya ancak sevgili kuzeni kendisini halefi ilan ederse imzasını atabileceğini bildiriyordu. Bunun gerçekleşmesi ise Elizabeth için kendi idam fermanını imzalamak gibiydi. Bu yüzden “dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın” denilebilecek bir mantık ile hareket ettiler her ikisi de. Bu diplomatik mektuplarla birbirlerini dengeliyorlardı. Şüphesiz her ikisi de muhatabının zayıf bir anını kollayıp terazide ağır basan taraf olmayı umuyorlardı.

Büyük Politik Evlilik Piyasası (1563-1565)

Bu dönemde dünyada en çok evlilik teklifi alan iki kadın vardı: Elizabeth Tudor ve Mary Stuart. Bu iki kadın her konuda olduğu gibi bu konuda da yarışmayı ihmal etmediler. Biri için diğerinin daha güçlü bir prensle evlenmesi ihtimalinin düşünülmesi bile oldukça kötüydü.

Nitekim Elizabeth, Mary’e gelen deniz aşırı teklifleri öğrendiğinde, İskoçya elçisini huzuruna çağırarak Mary Stuart’ın Avusturya, Fransa ya da İspanya prenslerinin evlenme tekliflerini kabul etmesi halinde, kendisinin bunu düşmanca bir hareket olarak sayacağını açıkça ve tehdit edici bir şekilde belirtti. Değerli kuzeninin kendisine ne vaad edilirse edilsin yalnızca kendisine güvenmesi gerektiğini de ekledi.

Elizabeth, Mary’nin Katolik ve güçlü bir prensle evlenmesine göz yumamazdı. Yoksa Protestan prenslere, önemsiz düklere hiçbir itirazı yoktu Elisabeth’in. Yine de öncelikli tercihi Mary’nin bir İskoç ya da İngiliz soylusu ile evlenmesiydi. Böyle yaptığı takdirde Mary, Elisabeth’in yardımından ve kardeşçe sevgisinden sonsuza dek emin olabilirdi.

Mary, İspanya ile görüşmeleri devam ettirirken, Elisabeth’e de beyaz bayrak sallıyordu. Eğer Mary sevgili kuzeninin istediğini yapacak olursa, veliahtlık hakkını tanıyacak mıydı Elisabeth?

İspanya ile görüşmeler sürüyordu ancak müzakereler sonuç vermeyecek bir yere gidiyordu. O süreç içerisinde ElisabethMary’e benim uygun gördüğüm kişiyle evlenirsen, seni veliaht ilan ederim diyordu. Mary ise Elisabeth’e beni veliaht ilan edersen, istediğin kişiyle evlenirim diyordu. İspanya ile sürecin uzun olacağını gören Mary, bir gün Elisabeth’e kimi önerdiğini sordu. Elisabeth’in bunun üzerine önerdiği isim, kendi aşığı olan Robert Dudley idi. Akıllara iki ihtimal geliyordu, bu teklif ya bir hakaret ya da bir blöftü.[16]

Mary Stuart, Elisabeth’in kraliyet kanı taşımayan birisini önermesine oldukça sinirlenmişti. Ancak İspanya ya da Fransa veliahtlarından biriyle evlendiği zaman Elisabeth’e aynı hakareti iade etmiş olacağını düşündü ve oyunu kurallarına göre oynamaya devam etti. Mary, Dudley’in evlenme teklifi görüşmelerini başlatmak için Londra’ya Sir James Melville’i gönderdi.

Elisabeth oyunu üçüncü bir perdeye taşıdı ve Mary’nin kendisini hor görmemesi için Lord Robert’ı Leicester Kontu yaptı. Melville bu gösteriyi eğlenerek izlese de gerçekten Mary’nin kendisini Londra’ya gönderme sebebi Lord Robert değildi. Mary, Londra’daki İspanya elçisinden Don Carlos’un kendisiyle evlenmeyi kabul mü yoksa red mi ettiğini kesin olarak öğrenmek istiyordu. Melville’in ajandasındaki ikinci gündem ise damat adaylarından biri olabilecek olan Henry Darnley ile bağlantı kurmaktı.[17] Mary, düşlediği evliliği yapamazsa Tudorların kanını taşıması ve Katolik olması nedeniyle Henry ile evlenmeyi düşünüyordu.

İkinci Evlilik – 1565

Mary Stuart, etrafındaki pek çok önemli kişinin itirazlarına ve Elisabeth’in tehditlerine rağmen ikinci evliliğini Henry Darnley ile gerçekleştirdi. Zweig, başlarda ikinci sınıf bir damat adayı olarak gördüğü Darnley ile evlenme kararı alan Mary’nin beklenmedik bir şekilde Darnley’e aşık olduğunu ve duygusal bir evlilik gerçekleştirdiğini belirtiyor. Mary Stuart’ın şiirlerinde sıkça vurguladığı hislerinin, onun hayatının bütününe baktığımızda çok önemli bir rol oynadığını görmekteyiz.

Yine de Darnley’nin rasyonel olarak değerlendirildiğinde de mantıklı bir seçenek olduğunu unutmamak gerekir. Zira kendisinin bir İngiliz olması ve VII. Henry’nin torunu olarak İngiltere tahtına layık olması Elisabeth’in muhtemel gerekçelerinin önünü tıkıyordu. Bu meselenin üzerine gitmek, sadece Elisabeth’in bütün dünyaya kişisel nefretini duyurmasına yarardı. Bu açılardan bakıldığında Mary Stuart’ın eş seçiminin yerinde olduğunu söylemek mümkündür.

Holyrood Sarayı’nda Kader Gecesi – 9 Mart 1566

Mary Stuart, Henry Darnley’e gerçek bir kral gibi davranıyor ve herkesin onu yüceltmesini sağlıyordu. Ancak Darnley’nin kibre kapılıp kendisine bu saygıyı sağlayan kişinin Mary olduğunu unutmaya başlaması sonucu hayal kırıklığı yaşayan genç kraliçe artık Henry’e eskisi gibi muhabbet duymaz olmuştu. Kraliçe’nin hamile olduğunu da anlamasıyla birlikte aralarına tam manasıyla bir duvar girmişti. Bu durum Darnley’nin hakarete uğramış hissetmesine ve kocalık hakkının elinden alındığını düşünmesine sebebiyet veriyordu.

Mary Stuart’ırencide edebileceğini düşünerek, daha önceleri kendisine ilgi gösteren Mary iken şimdi onu reddediyor olmasını saray ahalisine ifşa etmek gibi hata da bulundu Darnley. Çünkü bu durum Mary’e değil Darnley’e saygınlık kaybettirdi. Kısa bir süre sonra sarayda kimsenin hazzetmediği, sevimsiz birisi olarak görülmeye başlandı. Aslında daha önce de bu evliliğin gerçekleşmesine karşı olan önemli isimlerin olduğunu belirtmiştik. Darnley yaptığı ifşaatlarla kendisine saygınlığını kazandıran temel dayanağı aşındırmış olmakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekte yaşayacakları pek çok sorunun da temelini atıyordu.

Henry, Mary’den bunun intikamını alacağını söylerken, Mary’de yalnız hissediyordu. Çünkü Henry’nin isteği üzerine Moray ve Maitland’ı uzaklaştırmıştı. Onun da hayallerinde Moray ve Maitland’ın himayesinden kurtulduğu ve Henry ile birlikte yönettikleri bir krallık vardı. Ancak gelinen nokta tam bir hayal kırıklığıydı.

Yaşadığı yalnızlık hissi Mary’i güvenebileceği farklı insanlar aramaya itti. Saraya bir elçinin yanında gelmiş olan David Rizzio adlı Piyemonteli sanatçı ile bir arkadaşlık bağı oluşturdu. Mary, Rizzio’nun sadece sanatla olan alakasını değil, aynı zamanda zekasını, bildiği dilleri ve diğer becerilerini de takdir ediyordu. Bu genç adam hızla yükseldi ve bir müddet sonra sarayda kendisinden habersiz hiçbir şeyin yapılmadığı bir kişi haline geldi. Kraliçenin en sadık uşağı olmuştu.

Rizzio’nun yanı sıra Mary Stuart, ikinci bir desteğe daha sahipti: Protestan olmasına rağmen annesine destek vermiş, Moray’in kini yüzünden İskoçya’yı terk etmek zorunda kalmış olanLordBothwell. Bu adam İskoçya’ya dönüp Mary’nin hizmetine girmişti.

Mary, Rizzio ve Bothwell’in desteğiyle iktidara tek başına sahip olmuştu. Ancak Moray ve öteki dışlanmışlar yeniden İskoçya’ya dönebilmek için baskı yapıyorlardı. Kraliçe’nin geri adım atmaması bütün öfkenin odağına Rizzio’yu koyuyordu. İskoç soyluları Machiavelli’nin öğretilerinin İskoç sarayında uygulanmasının arkasında Rizzio’nun olduğunu düşünüyorlardı ve buna tepkiliydiler. Ayrıca Rizzio’nun kraliçenin odasında, yatak odasının yanı başında saatlerce oturup onunla samimi sohbetler yapabilecek kadar yakın olması da soyluların çok ağırına gidiyordu. Belirtilmeli ki saray içerisinde kraliçenin özel hayatının bu denli biliniyor olması, Mary ve Henry’nin oğlu VI. James’in “Rizzio’nun oğlu”[18] gibi bir aşağılanmayı IV. Henri’den duyduğunu ve bu konunun Mary Stuart’ın kraliçelik onurunu yaraladığını belirtmek gerekir.

Reformun kökünün kazınmasına yönelik hareketlerin planlanmasından kuşku duyan bir grup protestan komplo kurmak için bir araya geldi. Nihayetinde kralı da Rizzio’ya karşı kışkırtarak desteğini sağladılar ve Rizzio’yu öldürme kararı aldılar. Üstelikte bunu hamile kraliçenin tam karşısında yapacaklardı. Böylece kraliçe yeniden onların sözlerini dinleyecekti.

Plan uygulamaya konuldu ve kalabalık bir güruh kraliçenin gözleri önünde Rizzio’yu çekip aldılar ve Darnley’nin engel oluşuyla kraliçe kıpırdayamadı bile. Bothwell ve adamları kraliçeye yardım götürebilmek için sarayın dışına çıkmayı başardılar. Kraliçenin hayatının tehlikede olduğunu öğrenen belediye başkanı çanları çaldırttı. Halk saraya toplandı ancak kral olarak Darnley sorun olmadığına yönelik açıklama yapınca herkes buna inanarak dağıldı. Mary Stuart, sıkı bir gözetim altında odasına hapsedilmişti.

İhanete Uğrayan Hainler  (Mart-Haziran 1566)

Mary, tutsaklıktan kurtulmak için planlarını yapmaya başlamıştı. Kurtuluş için hainlerin arasında olduğunu bildiği ve “balmumu kalpli” diye nitelendirdiği eşi Darnley’ietkisi altına alması gerektiğini biliyordu. Mary’nin bu konudakiöncü kozu hamileliğiydi. Odasına gelen doktor ve hemşirelerin sayılarının artmasıyla kraliçe Bothwell ve Huntly’e tasarladığı kaçış planının hazırlıklarının talimatını verebilecekti.

Kraliçenin sancılarının başlamasına elbette eşi Darnley’de kayıtsız kalmayacaktı. Odasına gelen kocasına her zamankinden daha farklı davranan Mary, ikinci kart olarak çok klişe olmakla beraber daima işe yarayan kadınlığı oynamayı tercih etmişti. Bu kart Mary’e ihanete katılan herkesin ismini ve Darnley’nin kaçış planına vereceği desteği getirmişti.

Rizzio’nunsuikastinin arkasından Moray kontu İskoçya’ya geri döndü ve isyancılarla kraliçe arasında arabuluculuk görevi üstlendi. Kraliçe’nin gözaltı süreci sona ermeli ve vatansever lordlar majesteleri tarafından affedilmeliydi.

İsyancılar yine de içten içe kraliçeye vevaadlerinegüvenmiyorlardı. Ayrıcakralın kraliçenin odasında uzun uzun kalmasından hoşnutsuz olanlar vardı. Yine de başka bir şansları varmış gibi görünmüyordu. İsyancılar, kraliçe tarafından affedildiklerini kanıtlayan yazılı, kraliçenin imzasını bulunduran bir belge istiyorlardı. Bu belgeyi isyanın başına getirtilen kralDarnley hazırladı. Daha sonra kraliçenin belgeyi imzalaması gerektiğini söyleyen asilere kral, saatin çok geç olduğu gerekçesiyle kraliçeyi rahatsız edemeyeceğini ancak ertesi sabah belgenin imzalı halini kendilerine getireceğini söyledi. Böylece asiler, anlaşmayı onayladıkları anlamına gelmesi için kraliçenin kapısının önünde tuttukları nöbeti bıraktılar.

Kraliçenin rahat bir şekilde kaçabilmesi için isyancıları oyalaması, onlarla eğlenmesi gereken isim yine Darnley’di. İsyancılar kraliçe ile yaptıklarını düşündükleri barışı kutluyorlardı. Kutlama bittiğinde Mary Stuart ve Henry DarnleysaraylarındanDunbar Kalesi’ne varmak üzere ayrıldılar.

Kraliçe Bothwell’in birlikleriyle korunan kalede kendisinesadıklordlarına mektuplar yazdı. Bu mektuplarında kraliçe, Holyrood Sarayı’nı isyancılardan geri almak içinkuracağı orduya lordlarının desteğini istiyordu.

Hainlerin bazıları af dilemek için kraliçeye yanaşmaya çalışıyorlardı. Elebaşları iseasla affedilmeyeceklerini biliyorlardı. Rizzio’ya ilk saldıran iki kişi ile aynı zamanlarda, Rizzio’nuncinayetinin kutsal bir eylem olduğunu söyleyen John Knox da ortadan kayboldu.

Daha fazla insanı kendisine düşman etmemesi gerektiğinin farkındaydı Mary. Bu yüzden Rizzio’nunsuikastinde dahli olduğuna emin olduğu Moray iledevletibir müddet birlikte yönetecekti.

Mary’nin sarsılan konumunu sağlamlaştırmak için yapacağı bir şey daha vardı: İskoçya tahtının varisini dünyaya getirmek. Bunun için yüksek güvenliği olan Edinburgh Sarayı’na doğru yola çıktı ve 9 Haziran sabahı İskoçya tahtının gelecekteki kralı VI. James, dünyaya gözlerini açtı.

Kitabın Değerlendirilmesi ve Sonuç

Stefan Zweig’ın Mary Stuart’ı anlattığı biyografik çalışmasına baktığımızda klasik realizm ilkelerinin ve dönemin anlayışının yazar tarafından yadsındığını görmemiz mümkündür. Avrupa kraliyet ailelerinin arasında bu yazıda bahsettiklerimiz gibi pek çok akrabalık bağları bulunmaktadır. Ancak klasik dönemde bu tip bağlar günümüzde olduğu kadar değer görmemiştir. Bunun en önemli sebeplerinden birisi klasik realizmin “güç” ve “çıkar” temelli yaklaşımıdır.

Klasik dönemde Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde varlığını devam ettiren güçlü ailelere baktığımızda, kraliyet ailesinin bu ailelerin bazıları tarafından zor duruma düşürüldüğünü, bazıları tarafından desteklendiğini, yani kabaca ifade edecek olursak bir hükümdarın ülkesinde gerçekten egemen olabilmesi için aileler arasında en güçlü olduğunu kanıtlayabilecek bir otorite kurması gerektiğini görürüz.

Bu dönemde Avrupa’nın feodal bir yapıya sahip olduğunu, sahip olunan toprak oranının, para ve güç ile de doğru orantılı olduğunu, kraliyet ailesinin diğer feodal beyler arasından sıyrılmayı başarmış bir aile olduğunu ve yine Avrupa ülkelerindeki hanedanların görece kısa süre içerisinde başka ailelerle yer değiştirdiklerini unutmamak gerekir.

Realizmin güç denklemi içerisinde, günümüz uluslararası sisteminde toprak kavramının klasik dönemdeki gibi bir karşılığının olmamasının, fetih ve veraset gibi politikaların sürmüyor oluşunun önemli sebepleri: feodal sistemin çöküşü ve o dönemde milliyetçiliğin uluslar ve hanedanlar için aslında pek de bir önem arz etmiyor olduğu gerçeğidir.

Nitekim Mary Stuart’ın Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldığı, İskoçya’ya geri döndüğü zamanda kendi toprakları için, kendi milletinden insanlarla, milliyet temelli bir yaklaşımla geliştirilmiş politikalarla hareket etmediğini, Fransa’daki lüks hayatı özlediğini, İngiltere Kraliçesi ve kuzeni olan Elizabeth ile daima mirası için üzeri örtülü bir şekilde de olsa mücadele ettiğini ancak bütün bunları İskoçya için değil, kendi soyluluğu ve kraliçeliği için yaptığını görmekteyiz. Zweig, kitapta da bu durumu vurgulamış ve Elizabeth’ten başka 15. ve 16. yüzyıl hükümdarlarının hiçbirisinin kendi halklarının sorunlarıyla ilgilenmediğini, sadece kendi iktidar hırsları için çabaladıklarını belirtmiştir.[19]

Bu bağlamda değerlendirildiğinde Elizabeth yaşamının başında hayatın zorluklarıyla yüzleşmiş, realist, reformist ve ufku geniş bir kadın olarak yeni dünya akımlarını temsil ederken, Mary Stuart eski sistemin ve inancın ateşli bir savunucusu olmuştur. Elizabeth Rusya, İran gibi uzak ülkelere elçiler göndererek[20] hayallerini, hedeflerini geniş tutmuştur. Elisabeth’in realist politikalarına verebileceğimiz örneklerden birisi de İngiltere’ye denizler üstünde hakimiyet alanı sağladıkları için korsanları desteklemiş olmasıdır.[21] Mary Stuart’a baktığımızda ise soylu bir aileden geliyor olmanın kendisine tanıdığı hakları daima savunduğunu ve bu amacın ötesine geçecek hamleler yapmadığı için kurulan oyunun kaybedeni olduğunu görebiliriz. Mary asil bir şövalye gibi hareket ederek oyunu kazanabileceğini sanmıştı, oysaki Elisabeth’in böyle bir yöntemi de, niyeti de, isteği de olmamıştı.

Dipnotlar

[1] Stefan Zweig, Mary Stuart, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2016, s.21

[2]Zweig, a.g.e., s.22-23

[3]Zweig, a.g.e., s.29

[4]Zweig, a.g.e., s.30-33

[5]Zweig, a.g.e., s.40-41

[6]Zweig, a.g.e., s.45

[7]Zweig, a.g.e., s.47

[8]Zweig, a.g.e., s.48-51

[9]Zweig, a.g.e., s.56-57

[10]Zweig, a.g.e., s.61-63

[11]Zweig, a.g.e., s.76-79

[12]Zweig, a.g.e., s.84

[13]Zweig, a.g.e., s.87-91

[14]Zweig, a.g.e., s.93

[15]Zweig, a.g.e., s.99

[16]Zweig, a.g.e., s.125-128

[17]Zweig, a.g.e., s.133

[18]Zweig, a.g.e., s.169

[19]Zweig, a.g.e., s.96

[20]Zweig, a.g.e., s.121

[21]Zweig, a.g.e., s.122

Yazar Hakkında

Hatice Büşra Türk / TESA Araştırma Direktörü / Siyaset Masası Araştırmacı Yazarı

İstanbul Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir