Ana Sayfa / Yazılarımız / Tarih / Avrupa Tarihi / AVRUPA’DA TOPLUMSAL YAPININ EVRİMİ 1917-1933

AVRUPA’DA TOPLUMSAL YAPININ EVRİMİ 1917-1933

1914, Avrupa için en önemli tarihlerden biri. İlk küresel yıkım savaşı olarak niteleyebileceğimiz Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ve dolayısıyla dünya için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Savaşın politik sonuçlarına baktığımızda Avrupa’da liberal düşünce için tam bir yıkım dönemine girildiğini görüyoruz. Liberalizm karşıtı ideolojilerin ve oluşumların yükselişi yalnızca Rusya, İtalya ve Almanya ile sınırlı değildi. İki savaş arası dönemde kıtanın büyük bir kısmı otoriter ya da totaliter rejimlere dönmüştü. Başarısız olsalar da Fransa, Belçika, Macaristan gibi Avrupa ülkelerinde de faşizmin, faşist hareketlerin geliştiğini görüyoruz. Ancak burada tarihin akışına yaptıkları etki ve bunun yanında önemleri bakımından Rusya, İtalya ve Almanya örnekleri ele alınacaktır. Sağlıklı bir karşılaştırmanın yapılabilmesi için öncelikle bu üç ülkede ele alınacak ideolojilerin yükselmesini sağlayan tarihsel gelişmelere bakmak gerekecektir. Zira sosyal bilimlerde hiçbir şeyin bir anda meydana gelemeyeceği; tüm olayların tarihsel süreklilik içinde, fakat öngörülemez bir akışla gerçekleştiği ortadadır. Bu sonuca varabilmemizi de tarihe borçluyuz. Felsefi ilerlemenin tarihsel gelişimle paralel oluşu, bize tarihsel kesinliğin mümkün olamayacağını gösteriyor. O halde yazının hemen başında söylenmelidir ki, İtalya’da, Almanya’da ya da Rusya’da yaşanan gelişmeler hiçbir gelişim çizgisinin zorunlu sonucu değildi. İşte, bu yazı birer zorunluluk olarak değil fakat politikanın şekillendirdiği koşullara bağlı olarak kendi mücadelelerinde galip gelerek iktidarı elde eden üç önemli totaliter rejimin yükselişini anlama çabasındadır.

Birinci Dünya Savaşı, esas itibarıyla o güne kadar geliştirilen politikalarla neredeyse kaçınılmaz hale gelmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın kökleri 19. yüzyılda aranmalıdır. 1815 Viyana Kongresi bu inceleme için gayet iyi bir başlangıç olacaktır. Napolyon Savaşları’na son veren bu anlaşma, Avrupa’da eski düzenin devamlılığının sağlanmasının hayati önemini anlamış olan Metternich tarafından şekillendirilmişti. İngiliz Castlereagh ile birlikte Avrupa dengesini kurmuş görünüyordu. Ancak o tarihten sonra eski düzenin devamlılığının sağlanması pek mümkün değildi. Almanların ve İtalyanların parçalanmış yapısının sürdürülmesi düşüncesi Metternich için zorunlu bir politikaydı fakat Almanlar ve İtalyanlar, doğal olarak, bunu kabule yanaşmayacaklardı. Nitekim Alman ve İtalyan birliklerinin, 19. yüzyılın ikinci yarısında kurulması uzun politik ve askeri mücadeleler sonunda gerçekleşecek; bu tarihten sonra Alman sanayisinin hızlı gelişimi kıta Avrupası ve özellikle İngiltere için ciddi bir mesele olarak belirecekti.

Zaten 1871’den sonra hızlı gelişim ile Almanya’nın kıta Avrupası’nda sınaî liderliğe yükselmesi de siyasi birliği öncesinde sahip olduğu potansiyeli ortaya koymaktadır. Tarihsel olarak Fransa ve Avusturya-Macaristan tarafından baskı altında tutulan Almanya ve aynı şekilde güçsüz tutulan İtalya, milliyetçiliğin erken dönemde de görüldüğü ülkelerdi. Bu, faşizmin iki ülkede yükselişi bakımından bir ortak nokta olarak ele alınabilir ve ileride alınacaktır.

Rusya-1917

Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermeden Avrupa için büyük değişimlerin ve dönüşümlerin nedeni olacağını ortaya koydu. 1917 yılında Rusya, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmeleriyle savaştan çekildi. Rusya’da devrim esasında Marksizm’in temel düşünce yapısına uygun değildi. Marx, sosyalist devrim için sanayileşmenin ileri seviyede olduğu İngiltere’yi uygun buluyordu. Marksizm sonuçta komünist bir dünya hayal ediyorsa da tarihsel yorumu ile Marx, feodal toplum aşamasına göre ilerleme saydığı kapitalizmi desteklemek gerektiğini söylüyordu. Buna göre kapitalizmin yerleşip gelişmediği bir ülkede proletaryanın öncülüğünde bir sosyalist devrimin gerçekleşmesi mümkün değildir. Kapitalizm ve sanayileşmenin ileri olduğu ülkelerde geniş bir işçi sınıfından da bahsedilebilir. Bu sınıfın, sınıf bilincine kavuşturulması, politikleştirilmesi sayesinde burjuva devletin zora dayalı devrim yoluyla yıkılacağı ve proleter devletinin kurulacağı öngörüsü Marksizm’in temel iddiasıydı. Dolayısıyla Marksist teorinin Rusya gibi geri kalmış bir tarım ülkesinde pratiğe dökülmesi bizzat Marksistler tarafından bile beklenmiyordu. O halde mesele teoriden daha fazlasına götürüyor bizi. Daha sonra Mussolini ve Hitler örneklerinde de görüleceği gibi Lenin, teoriyi uygulamada esnetebildiği derecede başarılı olmuştu. Bunu yapmayı reddetmesi durumunda Rusya koşullarında başarılı olması ya da en azından iktidarını koruyabilmesi pek olanaklı olamazdı.

Rusya’da Bolşevikleri iktidara taşıyan 1917 Ekim Devrimi, yüzyılın başından beri sinyallerini vermekteydi. Çarlık rejimi sallantıdaydı. Tevfik Güran’ın verdiği bilgiye göre Rusya’da kişi başı kömür üretimi ve tüketimi, Avusturya’dan bile gerideydi. İşgücünün üçte ikisi tarımla uğraşıyordu ve milli gelirin yarısından fazlasını tarım sağlıyordu. Kişi başına gelir ise Fransa ile Almanya’nın yarısından, ABD ve İngiltere’nin üçte birinden daha azdı. (Güran, 2011, s:180)

Buradan çıkarılacak sonuç çok açıktır: Rusya, her ne kadar ilerleme göstermiş olsa da, bir tarım devletiydi. 1905’ten sonra ve tabii ki 1917’de de görüleceği gibi Rusya’da politik başarının yolu kırdan geçmekteydi. Lenin de bunun farkındaydı. Yoksul köylüler için kaleme aldığı ve basit bir dili olan “Kır Yoksullarına!” adlı broşürde İşçi-Köylü ittifakının gerekliliğinden bahsediyordu. Nitekim zamanı geldiğinde devrimin başarısında köylüler önemli bir mesele olacaklardı.

19. yüzyılın sonlarına doğru hükümetin politikaları ile sınaî üretimde büyük bir artış görüldü. Bu alandaki %8’lik artış, Batı ülkelerinde gerçekleştirilen artışın da üzerindeydi. (Güran, 2011, s:181)

Hosking (2011) de bu gelişmenin üzerinde durmaktadır. Buna göre Rusya’da sanayileşme – olduğu kadarıyla – birçok Avrupa ülkesine oranla çok daha ani olmuştu. Ayrıca sanayileşme sonradan başladığı için yeni girişim ve teknolojinin kullanımı avantajı da vardı.

Rusya’da geç sanayileşmenin etkilerine bakacak olursak, bu görece ani gelişme zorunlu olarak işçi sınıfının hızlı gelişimini de getirecekti. İşçi sınıfının güçlenmesi demek, klasik monarşinin yapısının zorlanması demekti. Sanayileşmenin ilk gelişme noktası olan İngiltere’de – muhafazakâr bir tavır almış gibi görünmek pahasına belirtilmeli ki – gelişim tarihsel olarak izlenebilmekteydi. Gerçi bu alanda ilk olmakla ve en gelişmiş olmakla Marx’ın hedefi konumuna gelmişti ancak İngiltere’de sanayi gelişimi dışarıdan gelen destekle ya da yukarıdan yapılan planlamayla olmamıştı. İngiliz kurumları ve politikası da elbette bu gelişime uyum sağlayacak şekilde dönüşmüştü. Ancak Rusya’da kurumlar ve politik yapı bu dönüşüme uygun değildi. Nitekim tam bir dönüşümden bahsedemeyeceğimizi az önce gördük. Eşdeğer bir örnek olması bakımından ABD’ye de bakarsak konu hakkında farklı çıkarımlarda da bulunabiliriz.

Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz koloni sistemine isyanın bir ürünü olarak tarih sahnesindeki yerini almıştı. Burada bizi ilgilendiren ise Kuzey Amerika’da iktisadi gelişmenin şeklidir. Avrupa’dan gelen bir grup insan burada yeni koloniler kurup İngiltere’ye bağlı olarak yaşamaya başladılar. İngiltere dönemin en ileri teknolojisine ve sanayine sahipti. Kuzey Amerika’da ise sanayi adına hiçbir şey yoktu; fakat bunun dışında ne gerekiyorsa fazlasıyla vardı. İngiltere, bu coğrafyadan büyük bir gelir elde ediyordu. Bağımsızlık sonrasında ise Amerikalıların büyük bir avantajı vardı. Hosking’in Rusya’da görüldüğünü iddia ettiği avantaj Amerika halkı için de vardı. Üstelik Rusların sahip olduğuna göre çok daha büyük bir avantajdı bu. Çünkü Rusya’da sanayi gelişmiş olmasa da bir “tarih” vardı. Bu tarihte bir gelişim çizgisi ve bu çizgiye uygun olarak oluşup yerleşmiş, sosyal yapıya kök salmış kurumlar mevcuttu. Toplumsal hiyerarşi farklı kurumlar aracılığıyla sağlam bir şekilde yerleşmişti. Amerika ise boş bir levhaydı. Krallığın, Kilise’nin ya da başka güç merkezlerinin etkisi orada hissedilmiyordu. ABD, son teknoloji ile inşa edildi, Rusya’da ise son teknoloji, belli oranda var olan sanayide gelişme ve ilerleme amacıyla kullanılmıştı. Pratikte bir işçi sınıfı da bulunmaktaydı Rusya’da. ABD için böyle bağlayıcı unsurlar görülmemekteydi. Demek ki, Rusya gibi tarihsel bir gelişimi olan fakat sanayileşmemiş toplumlarda gerçekleşen ani sanayileşme hamleleri toplumun dengesini bozup kitleleri farklı ideolojilere yöneltebilmektedir. Almanya ve İtalya’nın da ekonomik birliklerinin sağlanması ve sanayileşme konularında geri kalmış olduklarını hatırlamak gerek.

Bolşevik Devrimi dendiğinde, doğal olarak, aklımıza Ekim 1917 geliyor, fakat Rusya’da sosyalist devletin inşası ve sosyalizmin yerleşmesi dendiğinde net bir tarihten bahsedebilmek mümkün değildir; çünkü Rusya’da sosyalizmin yerleşmesi anlık olarak başarılabilecek bir görev değildi. Bunun başarılması için 1917’den başlayarak dört ya da beş sene gerekecekti. Lenin’e göreyse Rus Devrimi’nin başlangıcı daha geriye gider. Lenin, Ocak 1917’de Zürih Halk Evinde yaptığı konuşmada “Kanlı Pazar”ı Rus Devrimi’nin başlangıcı sayar.

Rusya’da işçi sınıfının neredeyse hiçbir hakkı yoktu. Kendilerini organize edecek yasal yollara da sahip değillerdi. Bu durum imparatorluk içinde yer alan farklı ulusların işçilerini bir araya getiriyordu. Asıl meselenin ulusal ayrılıklar değil kendilerine yani işçilere verilmesi gereken haklar olduğunun bilincine varmışlardı. 1901’de işçileri politikadan uzak tutup ekonomik kazanımları için mücadele edecekleri bir alana yöneltmek amacıyla bir sendika kurulsa da işçilerin politikadan uzak duramayacağı 1903 Odessa genel grevi ile anlaşılmıştı. Tabii ki çok geçmeden sendika kapatıldı.

Ancak ne olursa olsun bir hareket başlamıştı. Bir rahip olan Grigori Gapon bu işi eline aldı. Vatansever ve dini bir boyutta söylemleri vardı ve kısa süre içinde işçiler için bir çekim merkezi halini aldı. Aralık 1904’te St. Petersburg’da başlayan grev Gapon’a harekete geçmesi gerektiği fikrini vermişti. Plana göre işçiler şehirde barışçıl bir yürüyüş yapacaklardı. Ardından çara hitaben yazdıkları dilekçeyi sunacaklardı. 9 Ocak 1905 günü bu plana uygun şekilde harekete geçilse de merkezde askerler silahsız işçilere ateş açtı. İşte bu güne Kanlı Pazar adı verilmektedir.

1905, Lenin tarafından haklı olarak Rus Devrimi’nin başlangıç tarihi gösterilse de bu olaylarda devrimci bir eylemden iz bulmak oldukça zor. Kanlı Pazara kadar işçi sınıfı çarın yanlarında olduğuna ya da olabileceğine dair boş bir umut içindeydi. Bu tarihten sonraysa işçiler, “bir çarları olmadığını” anladı.

Elbette bu olay toplumda büyük bir yankı uyandırdı. İlk tepki de doğal olarak işçilerden geldi. İşçiler için sonuç, İşçi Temsilcileri Sovyeti’nin kurulması oldu. Böylece Rusya’da yeni bir işçi örgütlenmesi oluşuyordu. Sovyetlerin Ekim 1905’te ülkenin çoğu yerini etkileyen bir genel grev düzenlemeleri çarı köşeye sıkıştırmıştı. Sivil özgürlükler ve seçimle gelen bir yasama meclisi sözü veren Ekim Manifestosu çar tarafından kabul edildi.

Bu manifestonun kararı üzerine 1906’da Birinci Duma toplantısı yapıldı. Burada önemli olan meclisin yaptıklarından çok meclisi oluşturanlardı. Zira Duma ancak üç ay çalışmış, sonra çar tarafından kapatılmıştı. Sosyalistlerin boykot edip katılmadığı seçimlerden Kadetler en güçlü grup olarak çıktı. Kadet Partisi, seçime giren partiler arasında en muhalifiydi. Köylüler de geniş oranda onlara ve bağımsız sosyalist adaylara oy verdiler. (Hosking, 2011, s:513) İlk Duma’nın yapısına baktığımızda halkın genel olarak düzene karşı memnuniyetsizlik içinde olduğu ve buna göre davranarak muhalif gruplara destek verdiğini görebiliriz.

Rus Çarlığı’nın Balkan politikaları, 1914’te onları savaşın içine çekti. Balkan Savaşları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun geri çekilmesi Ruslar için iyi bir gelişmeydi fakat karşılarında şimdi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vardı. İki ülke de Balkanları kendi etki alanlarında görüyorlardı. Zaten savaşı başlatan kıvılcım da buradan çıkacaktı.

Avrupa’yı saran milliyetçi dalga Rusya’da da – bir dönem için de olsa – ortaya çıktı. Lenin ve Bolşevikler ise en başından beri savaşa karşıydılar. Emperyalizmin pazarlar için mücadelesi ve Doğu Avrupa monarşilerinin çıkar çatışmaları sonucunda kaçınılmaz olduğunu söylediği bu büyük savaşın nedenleri, Lenin’e göre “arazi işgali ve diğer milletleri kendine tabi kılma, rakip ülkeleri yıkıp zenginliklerini yağmalama, çalışan sınıfların iç politikada krizlere yönelmiş dikkatlerini dağıtma, işçileri parçalayıp milliyetçilikle aptallaştırma ve öncü müfrezesini yok edip proletaryanın devrimci hareketini zayıflatma” olarak şekillenmişti. Lenin’in ortaya koyduğu bu nedenler elbette Marksist bakış ile hazırlanmıştı. Avrupa’nın ilk kez böyle büyük bir savaşla birbirine girdiği ve topyekûn savaşın ilk örneğini verdiği bu noktada “iç politikada krizlere yönelmiş dikkati dağıtma” gibi günlük politik manevraların geçerliliğini kabul etmek için elimizde kanıt yok. Tam tersine Avrupa devletleri arasında savaşın koşulları çoktan oluşmuştu. Bu koşullar da herhangi bir ülkenin ya da birkaç ülkenin iç politikalarındaki tutarsızlıklardan ya da sınıflar arasındaki mücadelenin kızışmasından öteydi. Yine de Lenin’in yorumu kendi politikası açısından tutarlıydı ve ilerleyen dönemde Bolşeviklerin yükselişi için bu yorum önemli rol oynayacaktı.

Rusya için savaşın başında ortaya çıkan milliyetçi-vatansever hava savaşın uzamasıyla birlikte yavaş yavaş dağılmaya başladı. Orduda huzursuzluk, itaatsizliğe dönmeye başlamıştı. Avusturya’ya girişilen büyük taarruzda bu durum çok net görüldü. Bir kısım, ülke savunması dışında girişilecek bir istila hareketine karşıydı. Zaten savaş Rus halkının geneli tarafından istenmiyordu artık. Yine de savaş sırasında meydana gelen bu gelişme Rusya için iyi olmayacaktı. Rusya’da Fransızlara benzer bir vatanseverlik ya da milli bilinç beklemek elbette pek doğru olmazdı. İlk dönemde tüm Avrupa’yı saran milli havadan Rusya da etkilenmişti ancak bu kısa sürdü. Bir tarım ülkesinde, imparatorlukta böyle olması pek şaşırtıcı değildi. Böyle büyük bir kitle savaşında askeri disiplinin bozulması ve cephenin ortak hareketinin yok olması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu halde savaşın kazanılması ihtimali Rusya için ortadan kalkmıştı.

Sıkıntı sadece orduda ve cephede değildi. Şehirlerde ve kırda da huzursuzluk başlamıştı. Çarlık tüm saygınlığını yitirmişti. 1905’ten sonra zaten eskisi gibi olamamıştı ancak şimdi askeri sorunlar, enflasyon, ücretlerin düşüklüğü gibi meseleler nedeniyle varlığı tehdit altındaydı.

1917 yılı Şubat ayında Petrograd’a ulaşan yiyecek kıtlığı söylentileri işçilerle halkın birlikte hareket etmesini sağladı. Böylece genel bir grev ve protesto başladı. Polisin müdahale etmemesi ile protestolar iyice arttı. Çar II. Nikola başta Duma’yı feshedip sıkıyönetim uygulasa da sonunda tahtı bırakmak zorunda kaldı. Arkasından gelen Prens Mihail ise halkın monarşi karşıtı tutumunu gördüğünden başa geçmeyi reddetti. Böylece Rusya’da çarlık rejimi sona eriyordu. Seçimlerle işbaşına geçecek olan Kurucu Meclis’in hazırlayacağı anayasaya kadar ülkeyi yönetmek adına bir geçici hükümet tayin edildi.

Ancak yeni hükümet beklentileri karşılayamadı. Savaş devam ediyordu. Geçici hükümetin de savaşı bitirmek gibi bir derdi yoktu. Rus halkı artık bu savaştan kurtulmak istiyordu. Aynı zamanda ekonominin kötü gidişine bağlı olarak üretimin kısılması ve işçilerin işten çıkarılmaya başlanmasıyla birlikte işçiler, patronların sadece kendi servetlerini kurtarma derdinde olduklarını söyleyerek hesapların kontörlü ve işyeri yönetiminin işçiler tarafından denetlenmesini talep ettiler. Bu durum geçici hükümette yer alan Menşevikleri zor bir ayrıma getirdi. İşçilerin talepleri esasında Menşeviklerin de destekleyecekleri türdendi. Ne var ki Menşevikler artık iktidarın bir parçası olmuşlardı ve iktidarın ağırlığı altında kalıyorlardı. Nihayet, Menşevik Çalışma Bakanı Skobelev’in işçilere sanayiyi altüst etmeme çağrısı yapması ile Menşeviklerin işçi talepleri hakkında duruşları belli oldu. Bu çağrıyı ihanet olarak gören işçiler için ise yüzlerini dönebilecekleri tek grup varı: Bolşevikler.

Köylüler ise çarın gidişi ile birlikte toprakları “kamulaştırmak” istiyorlardı. Tüm toprağa sahip olmak isteyen köylüler, geçici hükümetin çalışmalarından böyle bir sonucun çıkmayacağını anladılar. Sıkıntıları dile getirip onlara çözüm bulmak amacıyla kurulan “halk gücü komiteleri” zamanla özel mülkiyet toprakları ele geçirmeye başladı. Ardından köy meclislerinin harekete geçmesiyle köylü ayaklanması büyüyüp şekillendi. Asker kaçaklarının onlara katılımıyla da büyüdü. Köylüler böylece malikaneleri hedef almaya ve bu mülklere el koymaya başladılar.

Böylece cephede, şehirde ve kırda bir kargaşa ve otorite sorunu hâkimdi. Bu durumdan yararlanan Lenin olacaktı. En başından savaşa karşı olan, proletarya diktatörlüğünü kurma vaadi ile yola çıkan ve Marksizmi Rusya’ya uyarlayarak köylüyü de plana dahil eden Lenin, 1917’de iktidar için en büyük aday haline gelmişti. 1905’te etkili olamayan ve bu döneme yön veremeyen Lenin de 1917’de iktidar için hazırdı. Nitekim 1917 Nisan’ında “Bütün iktidar Sovyetlere!” şeklinde ortaya attığı tez ile yoldaşlarını şaşırtan Lenin, böylece iktidara gelmek için gerekli olan desteği alacaktı.

Devrimden önce Bolşeviklerin sahip olduğu enternasyonal söylem, iktidarın ele geçirilmesi ile birlikte değişime uğradı. Böyle olması da doğaldı. İktidarın sorumluluğu altında kalmamış grupların söylemi genellikle çok daha sert, çok daha “cesur” olur. Fakat Bolşevikler de iktidarın sorumluluğu altına girdiklerinde, buna uygun bir yöne yüzlerini dönmek zorunda kaldılar. Örneğin, Lenin için ulusal sorun, proletaryanın sınıf bilincinin önüne geçemezdi. Lenin dönemine hâkim olan “Dünya Devrimi” anlayışı da bu düşünceye uygundu. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da “İşçi sınıfının vatanı yoktur.” şeklinde özetledikleri işçi sınıfı ve milli duygular arasındaki ilişkinin formülü Lenin için de geçerliydi. Ancak 1918 ve ardından gelen yıllarda söz konusu düşüncenin başarılı olma şansı yoktu. Saf bir milliyetçilikten söz etmek elbette imkânsızdı fakat enternasyonal söylem ve duruşun, 1917 sonrasında ulusal söylem ve duruşa döndüğü de açıktı. Alman ilerleyişi sürüyordu. Uluslararası sistem ve bu alandaki gelişmeler enternasyonal fikrin pratiğine imkan vermiyordu. Binaenaleyh, asıl hedef değişmemekle birlikte Rusya’da ulusal bir tavır oluşmaya başladı.

Barış için çalışılıyordu ancak Almanlara karşı ezici bir anlaşma yapmak da hem devrim hem de rejimin sürekliliği ve itibarı için bir tehdit olabilirdi. Nitekim 1917’den 16 yıl sonra Almanya’da Hitler, Versailles Antlaşması’nı yırtmak vaadiyle başa geçecekti. Bu, durumun nazikliğini ortaya koymaktadır. Buna karşın Bolşeviklerin yapabilecekleri bir şey yoktu. Vaziyet, Rusların elini kolunu bağlıyordu. Almanlara karşı kullanılacak bir ordu da yoktu. Nihayet Troçki, Lenin’in “utanç verici” olarak nitelendirdiği bir anlaşmayı kabule mecbur kaldı. Almanlara karşı böyle savunmasız kalınması liderleri harekete geçirdi. Açıktır ki elinde askeri kuvvet bulunmayan bir hükümet dış politikada da iç politikada da yerini sağlama almış olamaz. Bolşevik liderler bunu acı bir şekilde görmüşlerdi. İşte, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gelen döneme damgasını vuran Kızıl Ordu, görülen gereklilik üzerine, 23 Şubat 1918’de “İşçi ve Köylülerin Kızıl Ordusu” adıyla kuruldu.

Rus Devrimi’ne baktığımızda, bunun uzun bir süreç içinde gerçekleştiğini görürüz. Ekim 1917’de olan şey aslında Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmeleriydi. Bolşevikler için 1917’de iktidarı ele geçirmek, daha sonra bu konumu korumaktan daha kolay olacaktı. En başta ağır bir anlaşmaya imza atmak zorunda kalınmıştı. Arkasından ise yeni Bolşevik iktidarı bir iç savaş ile boğuştu. Bu dönem boyunca Rusya’da sosyalizmin inşasından bahsetmek zordur. Rusya’da sosyalizmin inşası ise ayrı bir çalışma konusu olabilir.

İtalya-1922 ve Almanya-1933

İtalya ve Almanya, aynı büyük savaşın içinden geçmiş olmalarına – ve bir süre iki ülkede de sosyalist devrimin gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılmasına – rağmen Rusya’dan çok daha farklı bir politik gelişim çizgisi izledi.

En başta belirtmek gerekir ki, siyaset bilimi açısından faşizm; liberalizm, kapitalizm ya da Marksizm’den farklı bir konumdadır. Faşizme bir tanım yapabilmek çok zordur. Bunda faşizmin rasyonalizmi reddi, romantik tutumu ve net bir doktrine sahip olmaması etkiliydi. Yapısı gereği faşizm her ülkede farklı şekilde uygulanmakta, ortak noktaları bulunmakla birlikte farklı örgütlenmelere ve farklı sembollere yönelmekteydi. Zaten faşizmin bu yapısı Mussolini ve daha sonra da Hitler tarafından oldukça etkili kullanılacaktı.

Şüphesiz, Birinci Dünya Savaşı, sonuçlarıyla faşizmi doğuran en etkili olay olmuştur, fakat Avrupa’da faşizmin özellikle bu iki ülkede yükselmesi bir rastlantı ile açıklanamaz. Biraz daha geriye baktığımızda Almanya ve İtalya’nın benzer bir dönemden geçtiklerini görüyoruz. Bu iki halk da birliklerini sağlayabilmek için uzun bir uğraş vermişlerdi. Nihayet birliklerini sağlamaları ise 1871’i bulmuştu. Böyle geç bir tarihte siyasi birliğini oluşturabilen bu iki halkın milli bilinçleri elbette diğer Avrupa halklarına göre daha üst seviyede ya da en azından daha militarist tarzda olacaktı. Özellikle Almanlar, birliğin kurulabilmesi için toprakların üç tarafında savaşmak zorunda kaldılar. Almanya’yı parçalanmış ve zayıf tutma politikasını sürekli uygulayan Fransa ile yapılan savaş esas olarak bir milli savaş adını alabilir. Yapılan son savaş ise Avusturya-Macaristan ile Prusya arasındaki bir Alman liderliği mücadelesi şeklinde okunmalıdır. Elbette bu, daha sonra kurulan Almanya’da milli duygulara “olumlu” bir etki yapmıştı. Geç dönemde birliği sağlamanın halk üzerindeki etkisini en iyi açıklayacak olan Schleswig-Holstein örneği olacaktır. Bismarck, Alman birliği için mücadele ederken bu dukalıklar Danimarka ile Prusya arasında bir savaşa neden olacaklardı. Halkı büyük oranda Almanlardan meydana gelen bu dukalıklar Danimarka Krallığı’na bağlı olup, aynı zamanda Germen Konfederasyonu’na da dahillerdi. 1863’te ise Danimarka’nın Schleswig’i topraklarına katması Prusya ve Danimarka arasında savaşa neden olacaktı. Savaşın sonunda Bismarck, Danimarka’yı yenmiş; Schleswig, Holstein ve Lauenburg Dukalıkları Prusya ile Avusturya’ya bırakılmıştı. Böyle bir geçmişi bulunan Schleswig-Holstein bölgesinin kırsalında Naziler, 1932 seçimlerinde %64 oranında oy aldılar. Elbette burada tek neden geçmişten gelen milli korkular değildi fakat faşizmin, yakın geçmişin yarattığı parçalanma ve yutulma korkusuyla bir ilgisi olduğu kesinlikle iddia edilebilir.

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın merkezindeki ülkeydi. Tarihsel olarak Fransa ile sorunları vardı. Şimdi, gelişmesine bağlı olarak İngiltere’yi de karşısına almıştı. Birliğin kurulmasından bu yana gelen milli bir bilinç de vardı ki bu sayede Almanlar savaşa hazır hale geldiler. İtalyanlar ise geçmişin ortaklığına rağmen Almanya’nın karşısında yer almıştı. Başlarda Almanlar ile birlikte olmasına rağmen sonradan böyle bir değişim gerçekleşmişti. Ancak İtalyanlar bu taraf değişikliğinden istediklerini alamayacaklardı.

Avrupa savaşa doğru ilerlerken İtalya’da, solun içinde, Mussolini’nin de aralarında olduğu bir grup savaştan yanaydı. Zaten bu noktadan sonra Mussolini için sol demek mümkün değildir. Savaşın sonunda İtalya kazanan tarafta olmasına karşın beklediği kazancı sağlayamadı. İtalya’nın da dahil olduğu ve savaş sırasında yapılan anlaşmalar Wilson ve Ruslar tarafından benimsenmeyince İtalya’nın kazanımları tehlikeye girdi. İngiltere ve Fransa da İtalya’yı güçlü duruma getirme konusunda gönülsüz davranıyorlardı. Sonuçta İtalya istediklerini elde edemedi. Anadolu’da bile İtalyanlara verileceği söylenen topraklar, daha sonra Yunan işgal bölgesi olarak gösterildi.

Böyle bir ortamda Faşizm resmen 23 Mart 1919’da ortaya çıktı. En başta söylenmelidir ki faşizm adı, İtalya’da yapılabilecek en iyi seçimlerden biriydi. Terimin o döneme kadar yarattığı hiçbir kötü izlenim yoktu. Aksine, Mussolini için – amaçlarını ya da vaatlerini düşünecek olursak – daha iyi bir terim mümkün değildi. “Tomar” ya da “demet” anlamı taşıyan ‘fascio’ya dayanan faşizm için yapılacak araştırmanın devamı halinde Latince ‘fasces’e ulaşırız. Roma’da devlet otoritesini ve birliğini temsil eden bu balta sembolü daha çok İtalya solu tarafından kullanılmıştı. Bununla birlikte sembol Fransa, ABD gibi farklı ülkelerde de kullanılmıştı.

19. yüzyılın ikinci yarısında devrimci İtalyanlar, 1893-94’te toprak sahiplerine ayaklanan çiftçiler bu sembolü kullandılar. Sembolün kötü bir anlamı olmadığı gibi İtalyanlar tarafından çokça kullanıldığını ve milli duygulara hitap ettiğini söyleyebiliriz. (Paxton, 2014, s:15)

İlk Faşist program oldukça ilginç bir karışımdı. Balkanlar ve Akdeniz çevresinde yayılmacı davranılması gerektiğini öne süren milliyetçi tutum, kadınlara oy hakkı verilmesi, seçme yaşının on sekize indirilmesi, iş gününün sekiz saat yapılması gibi radikal taleplerle birlikte işleniyordu. Ancak bu ilk programdı ve İtalya’da da Almanya’da da faşizm sonuca ulaşana kadar oldukça esneyecek, değişecekti.

Birinci Dünya Savaşı sürerken Rusya’da Ekim Devrimi ile Marksist Bolşevikler iktidarı ele geçirmişlerdi. Savaştan sonraysa liberalizm Avrupa’da darbe alacaktı. İtalya’da faşizmin resmi ortaya çıkışının 1919 olduğunu görmüştük. Almanya’da da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, Alman İşçi Partisi’nden evrilerek savaş sonrası dönemde harekete geçecekti. İtalya’da hayal kırıklığı beklenen kazanımların elde edilememesiydi. Almanya’da ise sorun Alman halkının varlığına bir tehdit olarak görülüyordu. Böyle görülmesi de normaldi çünkü Versailles gibi bir anlaşma daha önce olmamıştı.

Anlaşmaların bu kadar sert olmalarının sebebi, savaşların da ilk kez bu kadar büyük olmasıydı. Almanya’da yetişkin erkek nüfusun yaklaşık %20’si “savaş zayiatıydı”. Bu tarihten önce savaşlar kısıtlı bir alanda ve sivil halkın dışında, ordular arasında yapılırdı. Bu savaşta ise devletler tüm imkânlarını kullandılar, savaş şehirlere kadar girdi. E. H. Carr (2012) bu durumu toplumsallaşmış uluslar arasındaki savaşın doğası olarak açıklamaktadır. (s:43) Savaşın bu dönüşümü hakkında Hobsbawm (2012) da benzer bir açıklama getirerek önceki tipik savaşların aksine, Birinci Dünya Savaşı’nın sınırlanmamış sonuçlara ulaşmak için açıldığını yazar. (s:37)

Almanya savaştan çekilirken, devletin rejimi de değişmişti. Cumhuriyete dönüş ile daha insaflı bir anlaşma yapılacağı umudu vardı. Ancak bu beklentiler karşılıksız kalacaklardı. Weimar Cumhuriyeti bir anda kurulmuştu. Rusya’da Bolşeviklerin arkasındakine benzer bir desteği de yıkılana kadar bulamadı. Bolşevikler, Brest-Litovsk Antlaşması ve arkasından gelen iç savaş, kır problemleri, şehir meselesi, savaş komünizminden NEP’e geçiş gibi zorlu meselelerle uğraşırken bir şekilde kazandığı destek ile ayakta kalmayı başarmıştı. Weimar Cumhuriyeti bu kadar şanslı olamadı.

Savaş sonrası dönemde Almanya’da çok sayıda ufak örgütler, partiler görülmeye başlandı. Orduda onbaşı olarak görev yapan Adolf Hitler’e, bu partilerden biri olan Alman İşçi Partisi (DAP) hakkında bir rapor yazma görevi verilmesi, Hitler’in politikaya girmesine neden oldu.

Hitler’in Alman İşçi Partisi’ne girmesiyle birlikte partide yeni bir dönem başladı. Partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değişti. Hitler zaman içinde konuşma yeteneği ile dikkatleri üzerine çekti ve liderliğe kadar yükseldi.

En başta faşizmin net bir tanımının ortaya konulamayacağı ifade edilmişti. Yapısı gereği farklı ülkelerde benzer ya da farklı uygulamalara sahip oluyordu. Örneğin, faşizm dendiğinde akla ilk gelen meselelerden biri Yahudi Soykırımıdır. Ancak İtalya’da Faşizm iktidara geldikten sonra uzun bir dönem antisemitizm belirtileri görülmemişti. Hatta Mussolini’yi başlarda destekleyen Yahudi işadamları da vardı. Faşitlerin “Roma’ya Yürüyüş”ünde iki yüz kadar Yahudi de vardı. (Paxton, 2014, s:24)

Aynı şekilde Hitler’in Yahudilerle ilgili görüşleri de tam anlamıyla erken dönemlerde şekillenmemiş olabilir. Hitler, Kavgam’da Yahudilere karşı “uyanışını” Viyana günlerine kadar götürmektedir. Son derece dramatik bir anlatımla Yahudi sorununu bir anda fark ettiğini anlatır. (Hitler, 1972, s: 52) Hitler’in çocukluk yıllarında milliyetçilikten etkilendiğini söyleyebiliriz. Viyana günlerinde George Ritter von Schönerer ve Karl Lueger gibi belli oranda antisemitizm yanlısı kişilerden de aynı şekilde etkilenmişti. Ancak, Kershaw’ın (2007) verdiği bilgilere göre 1913 gibi geç bir tarihte bile Hitler’in Yahudilere bir düşmanlığı görülmüyordu. Erkekler Yurdu’nda kaldığı dönemin sonları yaklaşmışken bile, Kızıllar hakkında uzun konuşmalar yaparken Yahudiler hakkında bir şey söylemiyordu. Hatta bu dönemde Hitler’in Joseph Neumann adında bir Yahudi ile arkadaşlığı da biliniyordu. Hatta Birinci Dünya Savaşı sırasında yanında olan arkadaşları da Hitler’de böyle bir eğilim görmemişlerdi. O halde Kershaw’ın ileri sürdüğü gibi, Hitler’in antisemitist düşüncelerinin köklerine Viyana’da göstermesi politik olabilir. Zira savaştan sonra Alman halkı yenilgiyi bazı kesimlerin üstüne yıkmaya niyetlenmişti ve Yahudiler de burada öfkenin yönlendirildiği ilk topluluk olmuşlardı. Böyle bir ortamda eskiden beri gelen bir düşmanlık, savaş sonrası intikam duygusunu andıran bir düşmanlıktan çok daha etkili olabilirdi.

Ancak Hitler’in yaptıklarını bu şekilde tam anlamıyla açıklamak oldukça zordur. Yahudi düşmanlığı politik bir inşa olsaydı soykırıma varacak bir saldırı Yahudilere yönelmezdi. Linz’de geçirdiği çocukluk ve gençlik dönemlerinde milliyetçilikten etkilenmiş olan Hitler’in Yahudilerle ilgili birtakım fikirleri, erken dönemde şekillenmeye başlamış olmalı. Savaş ise Alman halkıyla birlikte onda da bu fikirlerin hızla meydana çıkmasına neden olmuş olabilir. Ne olursa olsun, antisemitizmin, faşizmin temelinde yer alan ve değiştirilemez bir kural olmadığı ortadadır.

Aynı şey faşizm ile ilgili pek çok kavram için de geçerlidir. Örneğin faşizmin sahip olduğu sosyalizm ve kapitalizm karşıtı söylem iktidara gelindiğinde sadece sosyalizm karşıtlığına dönmüştü. Çiftçiler lehine büyük toprak sahiplerinin ellerindekini kamulaştırma sözünü, Naziler, 24 Şubat 1920’de yayınlanan 25 maddeden biri olarak vermişlerdi. (Paxton, 2014, s: 25) Ancak bu sözler unutuldu. Aslında Hitler de Mussolini de sermayeyi kendi lehlerine kullanma peşindeydiler. Özellikle Hitler, dış politikadaki hedefleri için bir tür savaş ekonomisine ihtiyaç duyacaktı. Bunu da yanında yer alan sermaye sahipleri ile yapabilirdi. İşçi sınıfının sıkıntıları ya da ekonomik yönden de olsa iyileşmesi Hitler’in politikasında çok önemli değildi. Bir şekilde işçilerin desteğinin alınması Naziler için yeterli olacaktı ki Avrupa’da işçi sınıfı milliyetçi duygular yüzünden parçalanmış haldeydi. Lenin, bunun tam tersini, tüm sanayi merkezlerinde işçilerin ulusal özelliklerini yitirdiklerini iddia etse de durum bunun tam tersiydi. Yine Paxton’un verdiği bilgiye göre, “Habsburg monarşisinin Avusturya yarısında, Alman milliyetçileri, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde bile, Çeklerin ve diğer azınlıkların yönetsel ve dilsel otonomi yolundaki kazanımları üzerine alarma geçmişlerdi. Daha 1914’ten önce, şiddetli bir çalışan sınıf milliyetçiliği geliştirmekle meşgullerdi. Almanca konuşan işçiler, Çekçe konuşan işçileri yoldaş emekçiler olarak görmek yerine milli rakipler olarak görmeye başlamışlardı. Habsburg Bohemya’sında, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, millet, sınıfı çoktan alt etmişti.”(s:54)

İşte, işçi sınıfının Avrupa’da bölünmüşlüğü, Bolşevik tarzı bir reddiyenin etkili olmasına imkân tanımamıştır. Esasında İtalya’da olduğu gibi Avrupa’nın genelinde sol içinde de ufukta savaşın görünmesiyle birlikte milli çıkarlar ön plana alınmıştı. Marksizm’e göre bu, elbette işçi sınıfının mücadelesine ihanetti. Ulusal meseleler, işçi sınıfının örgütlü mücadelesine zarar vermemeliydi. Bu temel kural, Marksistler ya da Sosyal Demokratlar tarafından o noktada pek ciddiye alınmadı.

Zaten iki faşizmin başarısında da etkili olan durumlardan biri, belki de en etkilisi, solun içinde bulunduğu bölünmeydi. İtalya’da 1919 seçimlerinde sol çoğunluğu kazanmıştı fakat bölünmüş durumda olmalarından dolayı iktidarı azınlıkta olan muhafazakârlara kaptırdılar. Bu seçimlerde Mussolini’nin hareketi hiç sandalye kazanamamıştı. Çoğunluk olduğu halde bölünmüş bir solun olduğu ve sağlam bir çoğunluğu olmayan muhafazakârların yönetim görevini üstlendikleri bir meclis elbette sağlam olmayacaktı. Bu nedenle 1921’de Mussolini de sola karşı Ulusal Blok’a dahil edildi. 1922’ye gelindiğinde ise Faşizmin yükselişini önleyebilecek bir siyasal ortam ya da hükümet bulunmuyordu.

Almanya’da ise durum çok daha kötüydü. Savaşın sonunda Kriegsmarine’e (Alman Savaş Donanması) Britanya Kraliyet Donanması’na son bir intihar saldırısı yapması emri verilmesi Kiel Limanı’nda protestolara neden oldu. Bu protesto, hızla gelişip yayıldı ve devrimci bir havaya büründü. İşçi ve Asker Konseyleri kurulup yönetimi ele almaya başladılar. Birkaç gün içinde kral Münih’ten kaçtı ve Devrim Meclisi sol kanattan gazeteci Kurt Eisner’i başbakan ilan etti. Hareketin liderliği Sosyal Demokratlarda idi, fakat içeride Spartakistler gibi komünist gruplar da vardı. Devrim başkente ulaşınca SPD yöneticileri Şansölyeliğe giderek düzeni kurmak amacıyla hükümeti devraldılar. Sosyal Demokrat lider Ebert yeni Şansölye oldu ve ilk iş olarak protestoculara dağılmaları çağrısında bulundu. Bu çağrı etkili olmadı. Spartakist lideri Karl Liebknecht önderliğinde bir grup İmparatorluk Sarayı’na girip kızıl bayrağı göndere çektikten sonra Liebknecht bir Sovyet cumhuriyetinin kurulduğunu ilan etti. Aynı anda Sosyal Demokrat lider Scheidemann da sosyalist partilerden temsilcilerle oluşturulacak bir hükümetin yöneteceği yeni Alman cumhuriyetini ilan ediyordu. Ardından gelen dönemde SPD ile USPD arasındaki anlaşma (bu anlaşma Ebert’in pek istediği türden değildi) ile her iki partinin de üçer kişiyle katılacağı Halkın Temsilcileri Konseyi kuruldu. Ancak Ebert, Şansölye konumundan da faydalanarak USPD temsilcilerinin istemeyeceği bazı uygulamalara gitmiş, bazı konuları kendi istediği şekilde sonuçlandırmıştı. Nihayet 10 Kasım akşamı Ebert, General Groener ile yaptığı bir görüşmede Bolşevizm’e direnme ve ordunun bağımsızlığını sağlama sözleri karşılığında ordunun desteğini sağladı. Böylece Sosyal Demokratlar ile sosyalistler arasındaki ayrım görülmüştü. Zaten Sosyal Demokratlar, Marksist bir devrim fikrinden başından beri korkmaktaydılar. Zaten bu olayların arkasından gelişen sol ayaklanmalar ve yeni kurulan Komünist Parti’nin Berlin’deki silahlı hareketi, Sosyal Demokratların yeni oluşturulan ve gönüllülük esasına dayanan ‘Freikorps’ (Bağımsız Birlik) ile verdiği karşılıklar ile bastırılmıştı. Liderler Liebknecht ve Luxemburg da öldürüldü. İşte buradan sonra Sosyal Demokratlar ile Komünistlerin Almanya’da birlikte hareketi mümkün olmamıştır. Bu bölünme sayesinde Nazi yükselişi sol tarafından durdurulamazdı. Hatta bu dönemde Komünistlere karşı kullanılan Bağımsız Birlik’e bağlı pek çok kişi daha sonra Hitler’in politik kuvvetleri olan SA Birlikleri içinde yer alacaklardı.

Adı geçen SA Birlikleri kağıt üzerinde Nazi Partisi’nin güvenliği gibi meselelerden sorumluydu. Ancak bu birlikler, komünistlerle mücadele edip sokaklarda sosyalist avlayan bir politik orduydu. Aynı zamanda Nazilerin politik baskı aracıydı. “Politik” kelimesi özellikle vurgulanmaktadır, çünkü Hitler gerçekten SA’yı politik bir kurum olarak görüyordu. SA’nın lideri Röhm ise bu birliğin zamanla Alman Ordusu yerine geçeceği inancındaydı. Uzun bir süre boyunca Röhm’ün bu talebi Hitler’i uğraştırmıştı. Bu sorunun çözülmesi, büyük bir “temizlik” ile mümkün olmuş, Röhm de bu çözüm yolunda hayatını kaybetmişti. SA Birlikleri dağıtılırken bunların yerini, başlangıçta Hitler’in yakın korumasından sorumlu SS’ler almıştı. Bu silahlı birlikler partiler için çok önemliydi. Mussolini’nin elinde de aynı şekilde Kara Gömlekliler vardı. Bu Kara Gömlekliler, özellikle Po Vadisinde çiftçilerin yardım talebi üzerine etkili olmuş, sosyalist kurumlara saldırılar düzenleyerek kendi önemlerini de arttırmışlardı. Nitekim 1922’de Faşistler Kuzeydoğu İtalya’da iktidarı ele geçirdiler. Avrupa’nın diğer ülkelerinde de bunlara benzer oluşumlar görülüyordu. Özellikle Fransa’da Yeşil Gömlekliler bir dönem etkili olmuşlardı.

Görüldüğü gibi faşizm militarist bir yapılanmaya sahipti. Ancak bu onları diğer gruplardan tamamen ayıran bir özellik değildi. Özellikle komünistler de pek çok yerde bu şekilde silahlanmış durumdaydılar. Lenin, devlet hakkında görüşlerini ortaya koyduğu çalışması ‘Devlet ve İhtilal’de devletin dönüşümünü net bir şekilde ortaya koymaktaydı. Buna göre burjuva devletinden proletarya devletine geçiş ancak zora dayalı devrim ile mümkündü; ardından sosyalist devlet zamanla ortadan kalkacaktı. Bu anlayış, işçi sınıfının silahlanmasını zorunlu kılmaktaydı.

İşçi sınıfına dayanan sosyalist partiler, genel oy hakkının kazanılmasıyla birlikte geliştiler. Sanayileşen toplumlarda doğal olarak işçi sınıfı toplumun büyük bir kısmını oluşturmaktaydı. Faşizm de aynı şekilde, hareketi kitleselleştirmek zorundaydı. Zaten faşizm kendini siyasal yelpazede sağa ya da sola yerleştirmezken amaçladığı şey tam olarak buydu. Kitleselleşmek, faşizmin yükselmesi için tek çıkar yoldu ve faşizm bu nedenle birleştirici bir söylem edinmişti. Toplumun tüm kesimlerinin desteğini alma uğraşı içinde olan Hitler ve Mussolini aslında bunun için uygun bir ortam da bulmuşlardı. Büyük savaş, öncesinde ulusları birbirlerinden koparmış ve milli bilinci en üst seviyeye çıkarmıştı. Savaşın ardından ise Avrupa, kazananlar ve kaybedenler olarak yine millet temelli olarak bölündü. Unutulmaması gereken bir nokta da şudur ki, Avrupa halkları ilk kez “her şeyi isteyen” bir savaş görmüşlerdi. Savaşın bu değişimi halkların bilincinde büyük bir etki yapmıştı kuşkusuz. Dünyanın eskisi gibi olmayacağı ortadaydı. İşte böyle bir dünyada toplumu tamamen birleştirip düşmanlara karşı hazır olabilecek bir lider ve parti halk tarafından çok daha kolay başa getirilebilirdi ya da en azından bu partilerin iktidarı ellerine almalarına rıza gösterebilirlerdi.

Bu havaya uygun olarak faşizmde sembollere verilen önem ön plana çıkıyor. Ancak bu semboller icat edilmez, tarihten ve kültürden alınırlar. Faşizm isminin bile bu şekilde ortaya çıktığını görmüştük. Militarist yapısının yanında karizmatik bir lider de faşizm – ve yine sosyalizm – için çok önemliydi. Özellikle Almanya’da Versailles Antlaşması’nın getirdiği aşağılanma duygusu, intikam alacak güçlü bir lider isteğini de doğurmuştu. Hitler de kendisini böyle bir lider olarak göstermeyi başarmıştı. Propagandanın önemini anlamış olan Naziler, Goebbels gibi bir propaganda dâhisi ile Hitler gibi bir hatip sayesinde büyük gelişme kaydettiler. Nazi propagandalarında Hitler; Büyük Friedrich, Otto von Bismarck ve Hindenburg’un ardından Almanya’yı daha ileriye götürecek büyük lider olarak gösteriliyordu.

Ancak bu propagandalar ve kullanılan semboller halkı etkilemek için faydalıydı. Diğer partiler bu propagandalar ile etkilenecek değillerdi. İtalya’da Faşistler ve Almanya’da Naziler için bu alanda yapılacak hamleler de çok önemliydi. Buradaysa faşist başarı kurulan ittifaklar sayesinde geldi. İki ülkede de muhafazakârlar, ortak düşman olan sola karşı, faşistleri doğal müttefik olarak görüyorlardı. Hitler ve Mussolini hareketin saflığı düşüncesini bir takıntı haline getirmemişlerdi. Oysa Avrupa’da faşizm, yalnızca Almanya ve İtalya’da görülmüyordu.

Macaristan’da Ok Haç Partisi, Fransa’da Yeşil Gömlekliler, Romanya’da Başmelek Mikail Lejyonu, Belçika’da Rexist Hareket ve Hollanda’da Nationaal Socialistische Beweging (NSB) gibi yapılar da ortaya çıkmış ve belli oranda gelişme kaydetmişlerdi. Ancak sonuçta zafer kazanamadılar. Buradan çıkarılabilecek sonuç faşizmin Avrupa’da iki ya da üç devlette ortaya çıkan ve bu devletlerin halklarının suçu olarak nitelendirilebilecek bir tür “delilik” olmadığıdır.

Bu ülkelerde faşizmin başarısızlığı ise faşist hareketlere bağlı olarak yorumlanabilir. Bu ülkelerin faşistleri Hitler ya da Mussolini’nin hareketlerini taklitten öteye geçememişti. Muhafazakârlarla ya da başka bir grupla işbirliğine de yanaşmıyorlardı. Hareketin saflığına çok fazla önem verilmesi sonunda ortada bir hareket kalmamasına neden oldu.

Mussolini ve Hitler ise tek bir amaçla hareket ediyorlardı: İktidarı ele geçirmek. Bunun için yapılması gereken neyse onu yapmaya da hazırlardı. Mussolini bu durumu çok net bir şekilde ortaya koyuyordu: “Programımız gayet basit. Biz İtalya’yı yönetmek istiyoruz.” Muhafazakârlar ile kurulan ittifak bu duruma sadece bir örnektir. Bunun dışında yöntem anlayışında büyük değişimleri de görebiliriz. Hitler, başarısız Birahane Darbesi girişiminin ardından bir hükümet darbesi ile yönetimi ele geçirme fikrinden vazgeçti. Nazi Partisi, iktidara tamamen yasal yollardan gelecekti. Böylece Hitler, yok etmek istediği yasalara ve sisteme uygun olarak, tamamen meşru bir hükümet kurarak işe başlama düşüncesindeydi. Zamanı geldiğinde Hitler, Mussolini’nin daha önce yaptığı gibi meşru bir biçimde iktidarı ele alabilecekti.

Aynı durumu Lenin’de de görmekteyiz. Lenin de Hitler ve Mussolini gibi koşullara uygun hareket etmeyi bilen, siyasi havayı koklayabilen bir liderdi. Zaten yükselişinde ve iktidarı elinde tutabilmesinde bu yetenekleri ona çok yardımcı oldu. Örneğin Ekim Devrimi’ne yaklaşıldığı dönemde bütün iktidarı Sovyetlere teslim etme gerekliliğinden bahsetmesi siyasi ortamı ve bu ortamda kendilerinin durduğu konumu iyi okuyabilmesindendir. Daha sonraki dönemde iç savaşa uygun bir “savaş komünizmi” Troçki liderliğinde kurulduğunda Lenin de bunu destekliyordu. Savaştan sonra NEP’in inşası ise tamamen esneklik demektir. Kırda ticaretin belli ölçüde serbestliği üretimde yaşanan sıkıntıyı çözmek için atılmış bir adımdı ve başarılı da olmuştu. Şehirde ise kamulaştırmaya bir sınır getirilmiş, belli sayının altında ücretli işçi çalıştıran küçük işletmelerin devam etmesine izin verilmişti. Bunlar Marksizm’in teorisi ile tamamen bağdaşan uygulamalar değildi. Ancak günlük durum, uygulamada farklılık gerektiriyordu ve Lenin bu manevrayı yapabilecek yetenek ve cesarete sahip olduğunu göstermiş oldu. Hitler ve Mussolini’nin esnek davranabilmeleriyle karşılaştırıldığında Lenin’in bunu yapabilmesi çok daha zordu. Yapısı gereği zaten her an farklı hareket etme imkânı veren faşizme göre net çizgilerle sınırlandırılmış ve hemen her alanda tavrı belirlenmiş, son derece katı bir ideoloji olan Marksizm, Lenin’i bağlıyordu.

Faşizm, Marksizm’in tersine ulusal tutumu ve rasyonalizmi reddi ile bulunduğu topluma uygun şekil alır. Sınırları belli olmayan düşünce ise günlük koşullara uygun olarak pek çok kez eğilip bükülebilir. Özellikle Hitler bu yapıdan çokça faydalanmıştı. İlk zamanlarda sosyalizm karşıtlığının yanında yer alan antikapitalist söylem daha sonradan bu sayede terk edilmişti. Ekonomik alanda yapılan bu manevra da hareketin başarısı için çok önemliydi. Zira faşizmin başarısı bir taraftan da ekonomik çöküşle ilgiliydi.

Savaşın büyük ekonomik yükü, ardından gelen barış döneminde de kendisini hissettirdi. Özellikle Almanya bu konuda İtalya’dan çok daha kötü durumdaydı. Weimar Cumhuriyeti’nin ekonomisi başlangıçtan çöküşe kadar oldukça kötü durumdaydı. Versailles Antlaşması’nın diğer tüm ağır maddeleri ve ulusal gururu kıran varlığı bir yana bırakıldığında bile, bu anlaşmanın neden olduğu ekonomik çöküş halkı yeni arayışlara yönlendiriyordu. 1875 tarihli Banka Yasası ile Reichsbank, basılan banknotların üçte biri oranında altın bulundurmakla yükümlü tutulsa da savaş ilerledikçe bu kısıtlamalar önemini kaybetti ve tedavüldeki banknot miktarı sürekli arttı. Dış borç da oldukça yükselmişti. Gelen yenilgi Alman ekonomisinin çöküşü demekti.

En başta Almanya önemli sanayi bölgelerini kaybetmişti. Kömür üretimi %16, demir cevheri üretimi %48 oranında azalmıştı. Aynı zamanda tazminat ödenmesi meselesi de Alman ekonomisi için büyük bir yük oluşturuyordu. (Storer,2015, s:111) Daha sonra bu ödemelerin yapılamayacağının açıklanmasıyla Fransa Ruhr bölgesini işgal ederek sorunu daha da büyütecekti. Fransa açısından bakıldığında Almanya’nın savaş tazminatını ödemesi çok önemliydi. Böylece hem uzun süredir sürdürülen Almanya’nın güçsüz tutulması politikası uygulanmaya devam edecek hem de ABD’ye olan borçlar ödenebilecekti. Dört ülke arasında ilginç bir durum ortaya çıkmıştı. Almanya, İngiltere ve Fransa’ya savaş tazminatı ödüyor; İngiltere ve Fransa ise bununla ABD’ye olan savaş borçlarını ödüyordu. ABD de aynı zamanda Almanya’ya krediler vererek tazminatları ödemesini sağlarken yeniden borçlandırıyordu.

Savaştan sonraki dönem Almanya’da hiperenflasyonun görüldüğü bir dönem olmuştu. Fiyatlar yükseliyor, markın satın alma gücü düşüyordu. Hayat pahalılığı sürekli artıyordu. 1914-1920 arasında hayat pahalılığı 12 kat artmıştı. Temel gıda maddeleri savaş süresince 30-40 kat pahalanmıştı. (Storer, 2015, s:115)

1923 yılına kadar sürekli ama en azından düzenli bir düşüş yaşanmıştı. Ancak 1923 yazında hiperenflasyonun hızlanması fiyatların artışının saat başı hissedilir olmasına neden oldu. 1913’te 0,29 Alman Markı olan 1 kg ekmek, 1923 yazında 1.200 Alman Markına yükselmişti. Kasım 1923’te ise 1 kg ekmek 428.000.000.000 Alman Markı idi. 1913’te 0,08 Alman Markı olan 1 yumurtayı almak için Kasım 1923’te 80.000.000.000 Alman Markı gerekiyordu.

Almanya’da görülen hiperenflasyon nedeniyle para tamamen değer kaybetmişti. 1 milyon marklık banknotlar not defteri olarak kullanılıyordu. (Bundesarchiv, Bild 102-00193)

Ancak bu dönem kesintisiz sürmedi. 1923’ten sonra yapılan düzenlemelerle Alman borçları daha kolay ödenebilir biçimde düzenlenmişti. İşsizlik azalmaya başlamıştı. Bu dönemde Hitler, Birahane Darbesi denemesi yüzünden politikadan uzaktaydı ve Nazileri için de yolun sonuna gelinmiş gibiydi. Normalde böyle bir denemeden sonra hareketin ortadan kaldırılması ve liderlerin de en ağır şekilde cezalandırılması gerekirdi ancak Weimar Cumhuriyeti için kullanılabilecek en son kelimelerden biri “normal” olabilir. Ayrıca ordunun ya da bürokrasinin desteği, cumhuriyetin arkasında değildi. Soldan gelen herhangi bir tehdit, ordu tarafından memnuniyetle bastırılıyordu ancak aynı durum sağdan gelirse aynı ordu bu sefer pek isteksiz davranıyordu.

Aynı durum davalarda da görülüyordu. 1918-1922 arasında gerçekleşen 400 siyasi cinayetin 354’ü sağ kanat tarafından işlenmişti. Solun ise 22 cinayeti vardı. Bu 22 cinayet çok sert cezalandırıldı: 10 idam olmak üzere 17 ağır ceza verildi. Sağdan gelen 354 katilin 326’sı ceza almadı. Sol mahkumların ortalama hapis cezası 15 yıl iken sağda bu ortalama dört aya kadar düşüyordu. (Storer, 2015, s:73)

1925 ile 1929 arasında Almanya’da ekonomi belli bir istikrara kavuşmuştu. Nispeten iyi olan bu günlerde Naziler desteklerini kaybetmişlerdi. Hitler Almanya için bu iyi ve sakin günlerin geçici olduğuna inanıyordu. 1929 yılında patlayan kriz ile birlikte Almanya bir kez daha karışıklığa sürüklendi. İşsiz sayısı 6 milyonu aştı. İşçilerin dışında orta sınıf da krizle dibe vurdu. Bu ortamda bir kez daha Naziler yükselişe geçtiler. Bu sefer Hitler geçmiş deneyimlerinin de etkisiyle sabırlı davranıp iktidarı ele geçirmeyi başaracaktı.

Nazilerin yükselişinin Weimar ekonomisinin kötü gidişiyle de ilgisi olduğu ortada. Bu iddiayı destekleyecek bir veri de Hitler’in kitabının yıllara göre satışıdır. 1925’te 9.473 olan kitap satışı 1926’da 6.913’e, 1927’de 5.607’ye ve 1928’de 3.015’e kadar düşer. 1929 yılında satış 7.664’e yükselir. 1930’da ise satış 54.086’ya fırlamıştı. Ertesi yıl dört bin kadar bir düşüş olsa da 1932’de satış 90.351’e yükselmişti. (Shirer, 1992, s:115)

Sonuç

Faşizmin ya da sosyalizmin yükselişi, görüldüğü üzere bir ya da birkaç basit nedene bağlı değildir. Tarihsel bir birikimin yanında kırılma noktaları ile ekonomik, siyasal ve sosyal nedenleri olan bir dizi gelişmenin sonucunda bu “aşırı” uçların iktidara taşındığını görüyoruz. Böyle büyük bir karmaşa ortamında, zor koşullar altında yaşayan halkın radikalleşmesi son derece normaldi.

Üç ülke için de geçerli olan bir durum da sanayileşmenin geç gerçekleşmesiydi. Buna göre geç endüstrileşen bu toplumlar, sanayileşmeye uyum sağlayacak şekilde bir gelişim gösteremediler. Hızlı sanayileşme, toplumsal gerilimin artmasına neden olmuş, bu şekilde sanayileşme, söz konusu üç devlette farklı siyasal gelişmelere neden olmuştur. İngiltere ve Fransa’ya özgü liberal tutum bu ülkelerde gelişememişti. Bu da bize sanayileşmenin doğrudan sonucunun liberal demokrat bir siyasal ortam olmayacağını, siyasal ortamın gelişiminin başka nedenlere de bağlı olduğunu kanıtlamaktadır.

Aynı şekilde bu dönem bize toplumların kesin bir gelişme çizgisi içinde ilerlemediklerini göstermektedir. Evet, teori ve söylem önemlidir, fakat politik başarı için pratikte başarı gerekmektedir. Pratikte başarı ise daha çok günlük durum ve şartlarla ilgilidir. Şubat Devrimi’nden sonra geçici hükümet Rusya’da halkın taleplerine uygun adımlar atsaydı Bolşevikler başa geçemeyebilirlerdi. Birahane Darbesi denemesinden sonra Hitler’in tüm siyasi hayatı – hatta belki de hayatı – sona erebilirdi. İtalya’da Roma’ya Yürüyüş sırasında alınan etkili önlemler sayesinde, Roma’ya herhangi bir etki edemeyecek kadar az sayıda Kara Gömlekli ulaşabilmişti. Ancak buna rağmen kral nihayet hükümeti Faşistlere teslim etme kararı aldı. Lenin’in, Mussolini’nin ya da Hitler’in başa geçme süreçlerinde zorunlu bir sonuç olarak değerlendirilecek hiçbir şey yoktu. Esasında toplumların gelişiminde böyle bir zorunluluktan bahsetmek mümkün değildir. 1991 sonrasında bir dönem ortaya çıkan tarihin sonu ya da ideolojilerin sonu gibi tezler da aynı şekilde kanıttan uzak iddialardır. Tıpkı 1917, 1922 ya da 1933’te olduğu gibi bugün de politik gelişim çizgisinin kesin bir şekilde gösterilebilmesi mümkün değildir.

KAYNAKÇA

Carr, E. H. (2012). Milliyetçilik ve Sonrası (Çev.: O. Akınhay), İletişim Yayınları.

Carr, E. H. (2015). Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi, 1917-1929 (Çev.: L. Cinemre), Yordam Kitap

Güran, T. (2011). İktisat Tarihi, DER Yayınları

Hitler, A. (1972). Kavgam (Çev.: A. Nejad), Kağan Kitabevi

Hobsbawm, E. (2012). Kısa 20. Yüzyıl-Aşırılıklar Çağı (Çev.: Y. Alogan), Everest Yayınları

Hosking, G. (2011). Rusya ve Ruslar – Erken Dönemden 21. Yüzyıla (Çev.: K. Acar), İletişim Yayınları

Kershaw, I. (2007). Hitler 1889-1936: Hubris (Çev.: Z. Biliz), İthaki Yayınları

Lenin, V. I. (1976). 1905 Devrimi Üzerine Yazılar (Çev.: R. Zaralı), Yöntem Yayınları

Lenin, V. I. (1976). Emperyalist Savaş Üzerine (Çev.: A. Yurdaer), Günce Yayınları

Lenin, V. I. ( 1993). Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları (Çev.: Y. Fincancı), Sol Yayınları

Lenin, V. I. (2003). Devlet ve İhtilal (Çev.: K. Somer), Bilim ve Sosyalizm Yayınları

Lenin, V. I. (2010). Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Çev.: M. Erdost), Sol Yayınları

Marx, K. ve Engels, F. (2011). Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri (Çev.: M. Erdost), Sol Yayınları

Örs, H. B. (2014). Faşizm: Modernitenin Karanlık Yüzü. H. B. Örs (Ed.). 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler. (s. 477-514), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Paxton, R. O. (2014). Faşizmin Anatomisi (Çev.: H. Atay ve H. Demir Atay), İletişim Yayınları

Sander, O. (2013). Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi

Sander, O. (2014). Siyasi Tarih: 1918-1994, İmge Kitabevi

Shirer, W. L. (1992). Nazi İmparatorluğu (Çev.: R. Güran), İnkılap Kitabevi

Storer, C. (2015). Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi (Çev.: S. Özge), İletişim Yayınları

Uçarol, R. (2013). Siyasi Tarih 1789-2012, DER Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir