Atatürk ve Halifelik

Giriş

Atatürk’ün düşünce dünyasını etkileyen  ailesi, okulu , arkadaş çevresi, yaşadığı olaylar gibi bir çok faktörlerin yanında okuduğu kitaplar en önemli yeri tutar. Atatürk’ün okuma isteği ve kitaplara olan inancı ölümüne kadar devam etmiştir. Öyle ki I. Dünya Savaşı’nın ve Milli mücadelenin en kritik safhalarında dahi kitap okumalarına hiç ara vermemiştir.

Yaşamı boyunca okuduğu kitapları ana  konularına göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

Tarih: 1233, Sosyal Bilimler: 1168, Edebiyat: 388, Dilbilim: 387, Güzel Sanatlar: 212 , Uygulamalı Bilimler:198, Din: 161, Diğer 154, Temel Bilimler: 152, Felsefe-Psikoloji: 121

 

Atatürk ve Halifelik

Grafik:[1] Atatürk’ün okuduğu kitapların konularına göre dağılımı

Atatürk, Afet İnan’ın aktarımıyla; bir konuyu ya merak eder okur, veya bir sorunun çözümü hakkında derinlemesine bilgi edinme adına okur veya  zevk için okurdu. Makalenin konusu olan dini konularda ağırlıklı okumalarını savaş meydanlarında, cephede  (I. Dünya savaşı 1916 Silvan doğu cephesi ve Milli mücadele esnasında)[2] yaptığı  görülmektedir. Cumhuriyet sonrası ve  gerçekleştireceği inkılaplar öncesi Ataürk; Laiklik, Hilafet, tekke ve zaviyelerin kaldırılması sırasında  yine dini konularda okumalar yapmıştır.

 

Liste 1: Dini Konularda Okuduğu Önemli  Kitapların Künyeleri

Kitabın Adı Yazar/Çeviri Basımevi/Yılı
Kuranı Kerim Tercümesi

 

Çevirisi; Cemil Said
Din Yok Milliyet Var Ruşeni Barkın İstanbul-1926
Sahih-i Buhari  Cilt 2 Çeviri: Rubneddin A.Bin Abdullatif e-Rubeydi, İstanbul Evkaf Matbaası 1926
Kitab-ı Mukaddes Tevrat ve İncil  Çeviri Agop Boyacıyan Agop Matbaası İstanbul 1886
Akl-ı Selim Jean Meslier çeviri; Abdullah Cevdet Devlet Matbaası, 1929 İstanbul
Din Ahlaki Felsefe Fransızca Kitabevi Fransızca Kitabevi-İzmir 1903
Büyük Müptediler Edouard Schure Perrin Et Cie Yayın. 1912 Paris
İslam ve Müttefiklerin Politikası Dr.Enrico Insabato Berger-Levrault 1920 Paris
İslam Tarihi Üzerine Denemeler Prof. Reinhard Dozy 1879 Paris
İslam Tarihi Filibeli Ahmet İstanbul Hikmet Matbaası – 1326/1910
İslam Tarihi Leon Caetani Çeviri Hüseyin Cahit İstanbul Tarih Matbaası 1924
Endülüs Tarihi Merhum Ziya Paşa Kasbar Matbaası Babı Ali Caddesi no:25 H.1304
Düvel-i İslamiye Poole Stanley Lane Maarif Vekaleti Milli Matbaa 1927 İstanbul
Sahih-i Buhari Mütercim : Rubneddin A.Bin A.bin Abdullatif e-Rubeydi Evkaf Matbaası 1926-1928
Medeniyet-i İslamiyye Tarihi Corci Zeyda
Allah’ı İnkar Mümkün müdür Şehbenderzade A.Hilmi
Din Nedir Lev Tolstoy
Din Hayatının İptidai Şekilleri E. Durkheim

 

Yukardaki listede en çok etkilendiği kitapların başında; Jean Meslier’in Aklı Selim, Prof. Reinhard Dozy’nin İslam Tarihi Üzerine Denemeler, Filibeli Ahmet’in İslam Tarihi ve Leon Caetani’nin İslam Tarihi bulunmaktadır. Anıtkabir Derneğinin 24 cilt olarak hazırlattığı Atatürk’ün okuduğu kitaplar serisinde Atatürk’ün okuduğu kitaplar üzerine koymuş olduğu bazı işaret, notlar ve vurgulardan bu kanıya varılabilmektedir.[3]

Atatürk islâm ve Türk tarihini çok iyi biliyordu. Gerek 1 Kasım 1922’de Hilâfet ve Saltanatın birbirinden ayrılmasıyla ilgili gündem oturumunda gerekse 3 Mart 1924’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında yaptığı konuşmalar konu hakkında ne kadar bilgili olduğunu ortaya koymaktadır.

Atatürk’e göre Ortaçağ Avrupası’nın en büyük sıkıntısı kiliselerin devlet politikalarında ön planda olması ve dinî anlayışın devlet yönetiminde etkili olmasıdır. Avrupa’nın bu dönemine “Karanlık Çağ’’ denilmektedir.  Devletin din işlerinin etkisinden  kurtarılmak istenmesi ile başlayan reform çalışmaları aynı zamanda Avrupa aydınlanmasının da başlangıcı olmuş modern dünyanın kurulmasının en önemli sebebi olmuştur. Avrupa’da bu gelişmeler  yaşanırken on altıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın milli kimliğini kaybederek çok uluslu, çok dilli ve çok dinli bir imparatorluk halinde Avrupa’daki gelişmelerin tersine din anlayışının devlet üzerinde daha da etkin olmaya başladığı görülmektedir.

Atatürk’ün dini konudaki görüşleri kitabidir ve kendi mantık çerçevesi içinde tutarlıdır. Kumandanlık yaptığı cephelerde, yurt gezilerinde, Millî Mücadele faaliyetlerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmalar ve icraatları bunun en büyük delilidir.

 

1. İcraatları Söylevleri ve Beyanları

Kısaca Atatürk’ün uygulamalarına bakılacak olursa;

–          3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkâf Vekâleti kaldırılırken, tekkeler ve zaviyeler, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmıştır.

–          15 Kasım 1925’te hazırlanarak Meclise verilen Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması hakkındaki kanun teklifi, 30 Kasım 1925 tarihinde Meclis’te görüşülmüş ve kabul edilmiştir.    30 Kasım Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ve Türbedarlıklar ile bir takım unvanların kaldırılmasına dair Kanunun kabulü gerçekleşmiştir.[4]

–          Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, bilinmezlikten haber vermek, dileğe kavuşturmak amacıyla yapılan muskacılık gibi unvan ve sıfatların kullanılması yasaklanmıştır.[5]

–          Kuran Türkçeye çevrildikten sonra Kuran okuma yarışmaları düzenlemiştir.[6]

–          10 Nisan 1928 Laikliğe ilişkin Anayasa değişikliği ile “Türkiye Devletinin din-i İslamdır” cümlesi ile 26. Maddede yer alan ‘’Ahkam-ı şeriye’nin TBMM tarafından yürütüleceği ‘’ cümlesi kaldırılıyor. Milletvekili ve Cumhurbaşkanı yeminleri namusum üzerine diye değiştiriliyor[7]

–          ABD’ye gönderilen Tahsin Mayatepek’ten Amerikanın eski uygarlıklarının dini inaçları konusunda bilgi toplanması istenmiştir.

–          Savaşın hemen bitişinde yaptığı bir konuşmasında; Tetkikat ve Telifatı İslamiye Heyetin vazifeleri arasında Hikmet-i İslamiyeyi Batının İlmi ve felsefi teorileriyle mukayese ve İslami kavimlerin itikadi, ilmi, toplumsal, istatistiki, iktisadi hayatlarına ilişkin incelemek ve sonuçlarını yayınlamak bulunduğunu ve bu amaçla bir kütüphane görevlendirildiğini vurgular.[8]

 

2. Halifelik ve Hilafete Bakışı

Atatürk’ün halifelik hakkında düşünceleri  zaman içerisinde değişik bir seyir gösterir. Bu seyir  iki varsayıma  bağlanabilir;

  1. i) Zaman içinde değişen koşullara ve ortama göre  düşüncesinde değişiklikler olmuştur.
  2. ii) Baştan beri kafasında bu plan ve düşünceler vardır ama zamanını ve uygun ortamı beklemiştir.

Birinci durumdaki olasılık kabul edilirse,  Atatürk’ün yaşadığı dönemde bir çok olayların yaşandığı, Osmanlı imparatorluğunun tarihe malolduğu ve koca bir dünya savaşı, arkasından milli mücadele dönemi düşünüldüğünde bu gelişmeler fikirler açısından da çok hızlı değişim gösteren bir dönemdi. İttihat Terakki, Jön Türkler ve statükoyu savunanlar, ayrıca Avrupanın değerleri savunulurken Avrupa devletleriyle savaş meydanlarında mücadele etmek vb. kısacası bu derece değişken ortamlarda kişinin düşüncelerinin değişkenlik göstermesi çok normal karşılanmalıdır.

İkinci durum da Atatürk’ün mizacına uygun görünmektedir. Atatürk sabırlıdır, düşünce bazında oluşturduğu bazı planları zamana yayar ve koşulların olgunlaşmasını bekler. Beklerken diğer yandan  ortamın olgunlaşmasını, uygun hale gelmesini de  sağlar. Muhataplarına düşüncelerini yavaş yavaş empoze eder. Nihayetinde harekete geçer. Aşağıda verilecek örnekler her iki olasılığı da doğrular nitelikdedir.

1918-1922 yılları arasında, Milli Mücadele esnasında  kumandanlık zamanında hilâfet makamına bakışı çok olumludur. O tarihlerdeki hilafet hakkında olumlu  söylemlerine birkaç örnek verilecek olursa;

“Büyük Milletin ve mukaddes hilâfetin tek ve gerçek direği bulunan saltanat-ı hümayunlarını Allah afetlerden korusun” ifadesiyle hilâfetin ve saltanatın korunmasını Millî Mücadele hareketinin hedeflerinden biri olarak takdim etmiştir.

Hatta bazı konuşmalarında  hilâfeti kutsayarak  ona dua bile etmiştir. Erzurum kongresinde :

“En son duam şudur ki, istekleri gerçekleştiren Büyük Allah, sevdiği Hz- Muhammed hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu, kıyamete kadar Hz. Muhammed’in dininin en sadık koruyucusu olan necip milletimiz ile saltanat ve yüce hilâfeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle sorumlu olan heyetimizi başarılı kılsın! Amin.”[9]

Mustafa Kemal hilafet için  “İslâm milletleri için en önemli işlerden biridir” der. Atatürk’e göre  halifeliğin en önemli ve dikkat çekici özelliği seçimle başa getirme uygulamasıdır.

Atatürk’e göre  halife seçim işlemi zor da olsa yapılmıştır. Seçimin zorluğu uzun süreli danışmalar, tartışmalar ve bazı ihtilafların ortaya çıkmasından kaynaklamıştır. Ama Atatürk bu durumu normal bulur ve doğru da bulur.  Hz. Ebubekir’in  halife seçilmesini de isabetli bulur. Dört halifenin meşruluklarını, halife oluş sıralamasına göre kabullenir.[10]

1 Kasım 1922 Tarihinde Saltanatın kaldırılması  münasebetiyle yaptığı konuşmasında,

Halife  seçim işinde üç değişik görüş ortaya çıktığını belirtirken, bunları şöyle sıralar;

–          Yetenek  ve güç sahibi  bir aday                               à Mekkeli Muhacirlerin görüşü

–          İslâm’a büyük yardımı dokunanlardan bir aday à Medineli Ensar Sahabilerin

–          Veya  Peygamberle yakınlık derecesi                   à Bazı Haşimoğulları’nın görüşü idi.

Beyler! Bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu zannetmeyelim. Gerçekten Hilâfet işi, İslâm milletlerince en büyük bir iştir. Çünkü beyler! Peygamber Hilâfeti, İslâm halkı arasında bir bağ olan  ‘’emirlik’’’tir. İslâm halkının tek kelimesi üzerine toplanmalarını sağlayan bir emirlik. Emirlik  Allah’ın bir sır ve hikmetidir ki kurulması daima ezici güç ve kuvvete bağlıdır, ondan sonra asıl amacı da, fesadı def, beldelerin asayişini koruma ve cihat işlerinin düzeni ile kamunun işlerini güzelce düzeltip sonuçlandırmaktır. Bu da ancak ezici güç ve kuvvete bağlıdır. Allah’ın töresi bu şekilde akıp gelmiştir. Buna göre yukarıda açıkladığım üç değişik görüşten birincisinin, ki gücü ve etkisi olan kavmin, milletin hilâfete varis olması noktasındaydı, diğer görüşlere tercih edilip üstün gelmesi doğaldır ve Hz. Ebûbekir’in etki ile hilâfet makamını alması uygun oldu. Sonuçta bu seçimde kişi profili etkin rol oynamış görülmekte.[11]

Ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve Cumhuriyet’in ilanından sonra yaptığı konuşmalarda Atatürk, Hilâfet ve saltanat makamları ile halife ve sultan hakkında pek de olumlu şeyler söylememiştir. Hatta Meclis’te hilâfet ve saltanat konulan tartışılırken:

“… İkide bir de Yüce Meclis’in hilâfet ve saltanat, halife ve sultan meseleleriyle uğraşmasında İslâm dünyası için sakıncalar vardır. Bu sakıncaları şimdiye kadar fiiliyatiyle gördük’’ sözleriyle artık hilâfet ve saltanatın süresini tamamladığını; bu kurumun işlevliğini sürdürmesinin  sakıncalı bir iş olduğunu ifade etmiştir.

O günün halifesi ve sultanı Vahdeddin hakkında söyledikleri ise çok kötüleyici ve aşağılayıcıdır:

“Yazık ki şimdi Hilâfet ve Saltanat makamını işgal eden zat, bu millet için hain bir adamdır… Çünkü Halife ve Padişah sıfatını takınmış olan kimsenin bu milleti iğfal, ifsat etmek için bizzat işgal eylediği bir takım bozguncu teşkilat vardır. Bu teşkilatta, o bozgunculuklarda kendisinde cesaret gören bir adam hükümsüzdür, hükümsüz olacaktır. Bizi reddetmek akıl kârı değildir…”[12]

Yukarda Atatürk’ün hilâfet ve saltanat ile ilgili görüşlerini dikkate alacak olursak,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı aşaması ve sonrası diye ikiye ayırmak sanırım daha  doğru bir yaklaşım olacaktır.

Atatürk’ün Saltanat ve Halifeliği kaldırmadan hemen önceki söylevleri, yapmayı planladığı bu eylemlere zemin hazırlama ve delillendirme, herşeyden önemlisi  kendi durumunu güçlendirmek çabaları olarak da görebiliriz. Atatürk’ün bu  delillendirme  çalışmalarına bir göz atacak olursak ;

 

2.1. İslam Tarihin Açısından Hilafet ve Halifelik Makamı  

Atatürk’ün İslam tarihi  ve Halifelik konularındaki bilgilenme ve etkilenmesinde L. Caetani’nin 1905-1912 yılları arasında 5 cilt halinde yayınladığı  “Annali Deli İslâm”, Türkçesi ile ‘’İslam Tarihi’’ eseri en başta sayılmalıdır. Atatürk’e göre İslam tarihi iyi incelenirse dört halife sonrası da bu makam tam anlamıyla etkin olmamıştır.

“Halife, İslâm toplumunu bir tek noktada toplayacak; Halife bütün İslâm âleminin hukukunu, haysiyetini, şerefini, refahını, saadetini koruyacak ve korumaya gücü yetebilecektir. Halife İslâm âlemine her nereden gelirse gelsin her türlü saldırıyı engelleyecek, reddedip atabilecek ve bunun için güçlü ordulara ve herşeye sahip olacaktır. Buna göre bütün bu saydıklarımızı yapmış, yapabilmiş, yapan, yapabilen Müslümanların Halifesi olması gerekir. Eğer Hilâfet demek bütün İslâm âlemini kapsayan bir yönetim noktası demekse, tarihte bu hiçbir zaman vâki olmamıştır ve vâki değildir. Bütün İslâm âleminin bir noktadan sevk ve yönetimi Halife adında bir adam tarafından sevk ve yönetimi vâki değildir. Peygamberin zamanından sonra dört kişiyi bir tarafa bırakırsak bir taraftan Hz. Ali, halifeyim diyor diğer tarafta  Muaviye yine halifeyim diye mevcut yönetime karşı geliyor. Abbasi dönemide bundan farklı değil. Bağdat’ta bir halife , diğer  tarafta da Endülüsde  Emevi hilâfeti.[13]

Hilâfetten (Muaviye’nin oğlu Yezid’in veliaht tayin edilmesiyle) Saltanata geçilmesiyle birlikte “Din” devletin himayesine girmiş; pek çok konuda sultanların buyrukları ve fermanları “mutlak otorite” kabul edilmiştir. Gerçek ulema dışındaki ilmiye sınıfı da buna ses çıkarmamış; hatta bu yöndeki uygulamalara alet olmuşlardır. Ayrıca saltanata geçişle birlikte “taklitçi Müslümanlık” dönemi başlamış, İslâm kültürü müminlerin düşüncelerine ve yaşantılarına yön vermeğe başlamıştır. Müslüman hanedanlar zaman zaman birtakım Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini, siyasi emelleri için kullanmaktan, Din’i siyasete alet etmekten kaçınmamışlardır. Yani dinin siyasallaştırılması sürecine girilmiştir.

‘’Fakat tarihe gelelim, gerçeği inceleyelim. Araplar Bağdat’ta bir hilâfet oluşturdular ama Kurtuba’da bir halife daha ortaya çıktı. Ne İranlılar, ne Afganlılar, ne Afrika Müslümanları, İstanbul halifesini asla tanımadılar. Bu İslâm milletleri üzerinde yüce ruhani görevi yapacak yegane halif fikri hakikatten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma’daki Papa’nın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir.’’[14]

 

3. Atatürk: Halifeliğin Günümüzde Uygulanabilirliği Yoktur

Atatürk, Hilafetin ve halifelik makamının pratikde tam uygulanmasının neredeyse imkansız oluşuna dikkat çeker. Bugün günümüzde  Fas’ta, Sudan’da halifeler vardır. Onlar da kendilerine “müminlerin emri” diyorlar. O halde bu, tarihte sabit değildir ve bundan sonra da bütün İslâm âlemini, hilâfet makamı adı altında bir noktada bağlayıp yönetmenin mümkün olabileceğini kabul etmek doğru değildir.

Şimdi Mısır, Hint, Türk, Batı vs. Müslümanların tümünü kendi çevresinin şartlarından ve kendi çevresinin geleneklerinden kopartılacak ve ümmet adı altında bir noktada birleşebilecek… Buna imkân tasavvur etmek doğru bir şey değildir”[15]

Mustafa Kemal, Hilâfet ve Saltanatın Kaldırılması münasebetiyle yaptığı konuşmalarda;

“İlmî ve dinî bakış noktasına gelince bizim hükümet şeklimiz şer’î ve dinî hükümlerin tarif ettiği mahiyettedir. Halife yahut hilâfet makamı, yalnız Türkiye Devleti ve Türkiye İslâm halkıyla sınırlanmış bir makam olsaydı, o zaman var olan şekil içinde bunun ifade tarzını düşünebilirdik. Fakat böyle değildir. Bu makam bütün İslâm âlemini kapsayan bir makamdır. Buna göre o makama yalnız Türkiye halkının görev ve yetki vermesi güç ve yetkisi dışındadır.[16]  Fakat bu makama doğrudan doğruya bir yetki vermeye kalkışacak olursak bu yetkinin uygulama alanı İslâm âlemini kapsar, Halife İslâm âleminin üzerinde bizim vereceğimiz görev ve yetkiyi uygulamak zorundadır. Uygulayamazsa zaten anlamı yoktur. Uygulamak için ya onlar buna uyacak veya reddedeceklerdir. Uymak veya red iki sebepten olacaktır. Birisi bağımsız olan Müslüman devletler müdahaleyi, kendi bağımsızlıklarına müdahale olarak algılayacaklar ve bunu reddedeceklerdir. Nitekim Afgan emiri yapmış olduğumuz sözleşmede bir iki noktayı kendi bağımsızlığına müdahale sayarak kabul etmemiş ve demiştir ki “Ben hiç bir suretle milletimin bağımsızlığına kimseyi karıştırmam. Benim namaz kılacağım camideki hatibe ve hatibin irâd edeceği hitabete dahi karıştırmam ” . Geriye kalan  İslâm âlemi ise, baştan aşağıya kadar esaret durumundadır.[17] Fas, Tunus, Cezayir, Trablus (Libya), Hind ve bütün bu ülkelerde yaşayan dindaşlarımız vicdanî hürriyetlerine ve bağımsızlıklarına sahip değillerdir. Bunlara bu geniş yetkiyi uygulatabilmek için önce onların hürriyetlerini elde etmek, yani onları esaret zinciri altında bulunduran devletlere karşı savaş açmak gerekir. İngiltere, Fransa, İtalya vs. devletlere savaş açmak ve bu savaşlarda başarılı olmak gerekir. Halife olan kişinin bunları yapabilmesi için, bir gücü gerekir. Eğer o güç Türkiye Devleti’nin gücü olursa, 8 milyonluk Anadolu halkının görevi bütün cihana karşı savaş açması ve bunları kurtarması olacaktır ki, böyle bir görevi 8 milyon Anadolu halkına yüklemek mümkün değildir. Böyle bir görev yapmak gerekirse, 70 milyon Müslüman’dan oluşan Hindistan’ın yapması gerekir. Hem zaten bu görevi vermek Türkiye Devleti’nin yetkisinin dışındadır. Ancak İslâm âlemi hür ve bağımsız şartlar içinde bir araya gelir, kabul ederlerse toplanır ve Halifenin durumunu tesbit eder. Öyleyse bizce yapılacak bir şey kalmamıştır efendim.”[18]

 

4. Hilafet Kisvesi Altında Dinin Siyasete Alet Edilmesi

“Beyler! Gerçek ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadeti zamanında, Peygamberin vefatından sonra, Raşit Halifeler zamanında, hep doğrudan doğruya Hz. Peygamber’in yol göstermesiyle İslâm olan Râşit halifelerin aydınlatılmasıyla kurtuluşa eren halk kütleleri arasında gerçek temizlik, içten saygı, yüce bir bağlılık vardı. Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler..

Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur’an-ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular, işte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi. O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilafet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarlar hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün alimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.

Üçbuçuk dört yıl öncesine kadar hayatta olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlardır. Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in davranışları gözünüzün önündedir. Onun emriyle bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, isyancılar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kişiler çıktı…

Dört Halife’den sonra din sürekli siyaset aracı, çıkar aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu durum Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daima rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir…”[19]

 

5. Hilafet = Hükümet: Siyasal bir Sistem

Atatürk’e göre Hilafet dini bir makam değil siyasal bir sistem yani hükümet anlamına gelir. Hükümetin temelini de danışma, adalet ve yetenekli kişilere uymak oluşturmaktadır. Hilafet Atatürk’e göre liyakatli kişilerin görüş alışverişine dayalı insanları idare etme sistemidir.

Emaret, emir, hilâfet adı altında vuku bulan teşekküller emânettir ve hükümetten ibarettir. Yani hilâfet demek bir hükümet demektir. Hükümet deyince hükümet nasıl olmalı ?  Yani Şeriatın esaslarına göre şu ya da bu şekilde bir hükümet tespit olunmuş mudur? Biliyorsunuz ki böyle bir şey tespit olunmamıştır. Herhangi bir hükümet meşru olur ya da olmaz.

En zorba davranan hükümetlere en kötü hareket eden hükümetlere din alimleri meşrudur (yasal) demiştir. Yalnız dini esaslarda, yönetimin ne gibi noktalara dikkat etmesi gerekeceğine dair kesin açıklamalar vardı ki, onlardan bir tanesi şûraya danışmadır, bir diğeri adalete aittir. Bir tanesi ulü’-l-emre itaatdir. Öyleyse sosyal bir toplumun işlerini yönetecek bir hükümetin şûrası olacak ve o şûra adaletle iş yapacak olursa tamamen dine ve şeriata uygun bir hükümet kurulmuş olur. Ulü-l-emirden de maksat âmir demek değil Âmirler demektir. Âmirler demek uzman, becerikli  kişiler demektir. O halde becerikli  kişilerden oluşan bir şûra, adalet dairesinde ve şeriatın istediği derecede hükümeti yönetir. Bizim hükümetimiz de zaten  bu esasları sağlıyor. Buna göre başkaca halife söz konusu olamaz. Buna rağmen TBMM kendisinden başka bir Müslümanların halifesini seçti ve bir hilâfet makamı oluştu. Bunu açıklamak gerekirse şöyle düşünmek gerekir. Bütün İslâm âlemi esir durumdadır. Arzu edilir ki bunlar ayrı ayrı çalışsınlar ve kendi millî egemenliklerini ele alsınlar. İşte bunlara bu konuda teselli ve ümit kaynağı olmak üzere bir irtibat noktası başlarına bağımsız olduktan sonra hemen birleşip bir makamın yönetimi altına girmek isteyeceklerini düşünmek uygun mudur? O da başka… Demek oluyor ki, biz yalnız onların kurtulması için ortak rabıta noktası gösteriyoruz ve bu hususta adeta dinî ve tarihî ya da vicdanî bir görev yapmış oluyoruz bu makamı korumakla.[20]

 

Atatürk’e Göre Hilafet Dini bir Müessese  Değildir

Atatürk Hilâfet’in , islâm dini ya da Kur’an ve Sünnet’e dayanan “dinî bir müessese” olmadığını da belirtmiştir;  hilafeti Ortaçağ’da (VII. yüzyılda) Müslüman toplumun Arap yarımadasında ihdas ettiği bir siyasi-idari kurum olarak görür. Atatürk’ün söylemiyle;  belki dünyadaki en yeni politik ve yönetsel sistemlerden biriydi. Kisralık, Kayserlik, Meliklik, Reislik ve Krallık yönetimlerinin egemen olduğu bir dünyada, “seçim esasına” dayanan bir yönetim düzeni geliştirmek çok büyük bir yeniliktir. Ancak gerek yapısal gerekse işlevsel olarak halifelik “dinî veya mukaddes” bir kurum olmadığı gibi, halife de kutsal ya da karizmatik-dinî niteliklere sahip birisi değildir.

Atatürk Hz. Ömer’in sözlerini aktarır;  ‘’Resul-ü Ekrem, sırlarını söylediği saygın sahabelerine şunu demişti: Ümmetim düşmanlarına üstün gelecek, Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı fethedecek, Kisra ve Kayser’in hazinelerini bölüştürecektir. Fakat ondan sonra aralarında fitne, ihtilal ve gizli düşmanlık ortaya çıkarak geçmiş hükümdarların yoluna gireceklerdir.’’   Hz. Ömer (r.a.) o devirde  hilâfetin  devleti yönetmede yetersiz olduğunu, bir kişinin kendi erdeminde, kendi kudretinde ve hatta kendi yüceliğinde olsa da bir devletin yönetimine yetersiz kaldığını  anlamıştı. Hatta bu endişe ile Hz. Ömer kendisinden sonra artık bir halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu halifelik makamına tavsiye ettiklerinde “ bir evden bir kurban yeter” dedi. Sonunda Ömer en akıllı noktaya temas etti. Emirlik, devlet ve milleti danışmaya sevketti. Ömer’den sonra şûradakiler ve bütün halk, mescidi ağzına dek doldurdu. Orda bazı dikkate değer durumlarla yine ümmetin yönetimini seçtikleri bir halifeye bıraktılar. Hz. Osman halife oldu.[21]

Diğer bir durum Ömer, Halife olduğu zaman kendisine “Resulullah’ın Halifesi” demişler. Kendisi ilk hutbesinde demiş ki “böyle bir sıfat bende yoktur ve olamaz. Peygamberliğin  Halifeliği olamaz. Siz müminlersiniz ve bende sizin emirinizim.” Zaten Peygamberin vefatından sonra Halife seçmek için hiç bir kimsenin kafasına bir fikir gelmemiş.

Hocalara soruyorum; Peygamberimiz’in ‘’benden 30 sene sonra hilafet olmayacak, sultanlıklar olacak’’ sözü kuvvetli bir hadistir. Hz ömer hilafete geçtikden sonra kendisine Halife-i Resulullah dendi. Kendisi minbere çıkıp ‘’Ben resullullah olamam, ben sadece müminlerin emiriyim’’ dedi. Anlaşılır ki makam-i Hilafet korunması İslam aleminin nokta-i nazar-ı atisine matuf bir siyasettir. Efendiler bütün islam alemini tek noktadan idare etmek mümkün değildir.[22]                                                                               Atatürk Şeriat noktasında  Halifelik konusunda aşağıdaki  açıklamada bulunur:

“Diğer bir prensip, şer’an ve dinen hilâfet denilen şey yoktur. Bildiğiniz gibi bir defa Peygamber’in kendisi demiştir ki: “Bende otuz yıl sonra krallıklar olacak! bu bir hadistir. O halde hilâfet vardır. Hilâfet olacaktır. Hilâfet devam edecektir, demek Peygamber’in hadisine aykırı bir şeyin gerçekleşmesini istemek demektir. Yine Atatürk’e göre; Peygamberimiz ümmetine  dünyaya İslamiyeti kabul ettirmelerini emretti, bu milletlerin hükümeti başına geçmelerini emretmedi. Peygamberin zihninden asla böyle bir fikir geçmemiştir.

Atatürk Siyasî ve idarî yönden yok olarak  varsaydığı bu makamın, ilmî ve dinî yönden de meşruiyetini yitirmesi gerektiğini düşünmektedir.

 

6. Atatürk: Yeni Kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Büyük Millet Meclisi Sonrası Halifelik Anlamını Yitirmiştir

Mustafa Kemal Halifeliğin  yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Meclisiyle birlikde artık meşruiyetini yitirdiğini, Türk Milleti için böyle bir idare şeklinin söz konusu olmadığını belirtmekte; millî egemenliğin esas olduğu, halkın hür iradesinin hakim kılındığı; adalet, ehliyet, iyiliği öğütleyip kötülükten sakındırma gibi ilkelerin üstün kılındığı bir devleti savunmaktadır. Mustafa Kemal, Hilâfet ve Saltanatın Kaldırılması münasebetiyle yaptığı konuşmalarda devlet anlayışını açıklamıştır. Yüzyıllar boyunca Müslüman milletler ve devletlerin siyasî yönetim şekli olan halifeliğin artık, TBMM, bağımsız bir Türk devleti varken, egemenlik kayıtsız şartsız milletin iken varsayılamayacağını belirtmiştir. Siyasî ve idarî yönden yok saydığı bu makamın ilmî ve dinî yönden de meşruiyetini yitirdiğini ifade etmiştir

 

7. Halifeliğin Kaldırılması

Terakkiperver Partisi’ni kurma aşamasındaki iktidar muhaliflerinin  1923 sonbaharında İstanbul’da halife ile temas kurmaları, İstanbul basınının halifeliği  destekler nitelikteki yayınları Halifeliğin sonunu hızlandırmışdır. 1924 Şubat ayında Ankara halife aleyhine siyasi kampanya başlattı ve Mart 1924’te hanedanın sınır dışı edilmesiyle sorun noktalannıştır.[23]                                                                                                Bizim kanaatimize göre  hilâfetin saltanattan ayrıldıktan sonra kaldırılmasında önemli olan etkenler;

a- XX. yüzyılda “millî devlet” ve “millî hâkimiyet” kurma anlayışının dünyadaki yaygınlığına uygun olarak, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, “Millî bir Türk Devleti” kurmayı, Türk milliyetçiliğini ümmetçiliği ya da Osmanlılığa tercih etmeyi kararlaştırmışlardır.

b- Hilâfeti, hükümet ve Cumhuriyet anlamında anlamışlar; halifenin de başlangıçta olduğu gibi seçimle işbaşına gelmesi düşüncesini savunmuşlar; dolayısıyla millî iradenin hakim olduğu ve devlet başkanının seçimle işbaşına geldiği bir siyasî yönetim biçimini tercih etmişlerdir.

c- Çok yaşlanmış, eski kuvvet ve kudretini yitirmiş Hilâfet makamının çağdaş İslâm dünyasının ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği kanaatine varmışlardır.

d- “Redd-i miras-ı Osmanî” ilkesi doğrultusunda ve İslâm’ı Türkler’in çağdaşlaşması ve uygarlaşması önünde engel görenlere olumlu imaj vermek amacıyla, hilâfet ve saltanat gibi kurumların varlığını çağdaş Türk Devleti ve milleti için zararlı kabul etmişlerdir, şeklinde sıralanabilir.

 

8. Atatürk’ün Hilafet Hakkında Olumsuz Söylemleri

Atatürk  halifeliğin Osmanlı İmparatorluğu’na bir fayda sağlamadığına aksine Osmanlıyı gerilettiğine inanmaktadır.

“Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarımızın halife olmadıkları zamandır. Bir Türk padişahı hilâfeti her nasılsa kendisine maletmek için nüfuzunu, itiyadını, servetini kullandı. Bu sırf bir tesadüf eseridir. Peygamberimiz, öğrencilerine dünya milletlerine İslâmiyeti kabul ettirmelerini emretti. Bu milletlerin hükümeti başına geçmelerini emretmedi. Peygamberimizin zihninden asla böyle bir fikir geçmemiştir. Hilâfet demek, idare, hükümet demektir. Gerçekten görevini yapmak, bütün Müslüman milletleri yönetmek isteyen bir Halife, bunu nasıl başarır? İtiraf ederim ki bu şartlar içinde beni Halife seçseler, derhal istifamı verirdim.

Halife reis demektir, emir demektir, sultan demektir. Şekl-i hükümete göre başında bulunan adamın alması gelen isimlerdir. Yeni hükümetde, Makam-ı Hilafet’in mevcut olamıyacağını göstermek için Teşkilatı esasiyenin bazı maddelerini değiştirmek gerekecek.

Başımıza geçireceğimiz kişiye halife dersek dünya nazarında mutaassıb kapkara bir heyet olarak görüneceğiz.

Hilafet milletimizin başbelasıdır.Osmanlı padişahlığı Hilafeti almadan evvel Osmanlının en parlak safhasını yapmıştır. Aldıktan sonra sukuta geçmiştir. En felaketli anları geçirdiğimiz zaman ne yaptılar? Bizim aleyhimize gelip harp ettiler.[24]

O’nun GMK başlıklı kağıtlara yazdığı metinler Anıtkabir’deki Atatürk Arşivinde bulunmaktadır. Bu metinlerde Halifeliğe ilişkin çıkardığı notlar;

‘’Tuğrul dini riyaseti kabul etmedi, laik bir devlet reisi kalmayı tercih etti. Unvanı “Sultan-ı İslam” oldu. Dini riyasette Halifeyi bıraktı. Bu dini riyasetin kaldırılmaması hatasının, sonraları bütün Türk tarihinde acı ve yıkıcı akisleri görülmüştür”.

Hilafet demek islam alemine şamil bir nokta-i idare demekse bu tarihde hiçbir zaman vaki olmadı. (s70)

Halife dini meselelerle alakadar olsun diyen Ahmet Emin Bey’e Atatürk;

‘’Halifenin böyle bir salahiyeti yoktur. Bu millet razı olur mu? Kendi evladının, kendi hakimiyetine hariçten bir adam bir takım yerleri dolduracak ve oradan başka bir zihniyet çıkacak. Buna milletin ihtiyacı var mı? Camilerdeki imam ve hatibi Halife tayin etsin diyorlar. Dinde hatip bir devletin reisidir veya mümessili. Hutbe nedir? En büyük Rüesa-yı devletin hükümetin halkı tenvir için (aydınlatması) söz söylemesi değil mi?

 

Sonuç: Halifeliğin Kaldırılmasını Eleştirenlere Cevabı

Mustafa Kemal Atatürk’ün arzusu istikâmetinde Hilâfetin 3 Mart 1924’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılması olayı dünyada büyük akisler yapmıştır. “Türkler’in İslâm’dan kopması, uzaklaşması, İslâm’a cephe alması; ya da İngilizlerin oyunu, veyahut içtihat; hilâfeti halk oyu ile seçilen Meclis’le birleştirme, millî devlet tesisinin gereği kabul etme”  hilâfetin kaldırılmasıyla ilgili değerlendirmelerin başlıcalarıdır.

Biz Halife’yi eski ve muhterem bir geleneğe saygıdan bıraktık. Halife’ye saygımız vardır. Gerek kendisinin, gerekse ailesinin ihtiyaçlarını sağlıyoruz. İlave edeyim ki, İslâm âleminde Türkler halifenin maddi ihtiyaçlarını fiilen sağlayan tek millettir. Dünya çapında bir hilâfeti tercih edenler şimdiye kadar her türlü katılımdan kaçmışlardır. O halde neyi savunuyorlar”.

Atatürk Hilafetin kaldırılmasına tepki gösteren Hindistan ve Mısırdaki Müslüman liderlere daha yumuşak bir telgraf çekerek ikna yolunu tercih etti. Telgrafında Hilafetin zaten Cumhuriyet ve hükümet demek olduğunu, hilafetin Müslüman milletler arasında rekabet ve nifaka neden olduğunu belirtti. Müslüman milletler arasındaki hakiki bağın Hilafet değil Kur’an’daki ‘’innemel mü’minune ıhvetün’’ (müminler ancak kardeşdir) ayeti olduğunu vurgulamıştır.[25]


KAYNAKÇA :

Ali Güler Sarı Paşa. İnsan Atatürk,  Türkar Yayınları, Ankara, 2006.

Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 15, Kaynak Yayınları, 3. Basım İstanbul, 2003.

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, cilt 16, 3. Basım, İstanbul, 2003.

Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşlerinin Geniş Bir Değerlendirmesi için bkz: A. Sanhoury, Le Califat, Paris, 1924.

Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi,  Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü,  ATA-102 Ders İçerikleri.

Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Düzenleyen Dr. Recep Cengiz, Anıtkabir Yayınları ,Ankara, 2001.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt I  Türk İnkilap Tarihi Yayınları:1, Ankara, 1997.

Atatürk’ün 20.03.1923 Tarihinde İzmit’te Yaptığı Konuşma. Konuşmanın Asıl Metni için bkz: Atatürk Söylev ve Demeçleri, C 2., Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları,

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri  Cilt 3 Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü:1, Ankara 1997.

Engin Arı. GMK 1923, Eskişehir İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982.

Hikmet Özdemir. Atatürk ve Kitap Türk Kütüphaneciler Derneği Merkezi Yayınları, Ankara, 2011.

İstanbul Gazetecileriyle İzmit Kasrı Mülakatı, (16/17.1.1923).

Kemal Aytaç, Atatürk’ün Din Politikaları Üzerine Konuşmaları, Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Yayınları: 5, Ankara.

Mete Tunçay, Türkiye’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ankara, 1999.

Mustafa Kemal Atatürk Din Politikası Üzerine Konuşmalar, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay, Ankara, 1986.

Ramazan Boyacıoğlu, Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XIII, sayı 37, s. 102-104, Ankara, Mart 1997.

Şerafettin Turan. Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk  Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1982.

Zabt-ı Ceridesi (ZC), /(TBMM Kayıtları), Devre II-Cilt 20.

Zabt-ı Ceride /TBMM,  Devre III. Cilt 3, s 104.

 

[1] Hikmet Özdemir, Atatürk ve Kitap, Türk Kütüphaneciler Derneği Merkezi Yayınları, Ankara, 2001,  No:55,  s.87.

[2] Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk Tarihi Kurumu Yayınları, Ankara, 1982, s.7.

[3] Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Düzenleyen Dr. Recep Cengiz, Anıtkabir Yayınları, Ankara 2001, Tüm 24 cilt.

[4] Zabt-ı Ceridesi (ZC)/(TBMM Kayıtları), Devre II,Cilt 20 s.115

[5] Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü, ATA-2 Ders İçerikleri,  S.9.

[6] Ali Güler, Sarı Paşa: İnsan Atatürk, Türkar Yayınları, Ankara, 2006, s.273.

[7] Zabt-ı Ceride /TBMM, Devre III., Cilt 3, s 104.

[8] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 15, s175; Mustafa Kemal Atatürk Din Politikası Üzerine Konuşmalar, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara 1986, s. 90

[9] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I,  Türk İnkilap Tarihi Yayınları:1, Ankara, 1997, s.1-17.

[10] Ramazan Boyacıoğlu, Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XIII, sayı 37, s. 102-104, Mart 1997, Ankara; Atatürk’ün Hilâfetle ilgili örüşlerinin geniş bir değerlendirmesi için bkz: A. Sanhoury, Le Califat, Paris, 1924.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Yayınları:1, Cilt 1, Ankara, 1997, s.288-289.

[12] TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. 1., s. 135 ; Ayrıca bknz. M. Kemal Atatürk, Nutuk,  Cilt 1, 1919-1920 MEB, 1970, s1.

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, 289-292; K. Aytaç, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Din Politikası Üzerine Konuşmalar, Ankara 1986,     s. 70-71.

[14] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,  Cilt 3 ,Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü :1, Ankara, 1997, s.92.

[15] Kemal Aytaç, Atatürk’ün Din Politikaları Üzerine Konuşmalar, Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü Yayınları: 5, Ankara, 1984, s.91.

[16] a.g.e., s.64-65.

[17] a.g.e., s.72-73.

[18] a.g.e., s.73.

[19] Atatürk’ün 20.03.1923 tarihinde İzmit’te yaptığı konuşma, asıl metin için bknz: Atatürk Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 63-64; Sadeleştirilmiş metni için ise Ramazan Boyacıoğlu, Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XIII, sayı 37,. 120-121.

[20] Ramazan Boyacıoğlu, Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XIII, sayı 37, s.124.

[21] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,  Cilt 3, Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü :1, Ankara, 1997, s.291.

[22] Engin  Arı, GMK 1923 Eskişehir İzmit Konuşmaları, Ankara, 1982, s 31-44, s 66.

[23] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ankara, 1999, s. 70-78.

[24] İstanbul Gazetecileri ile İzmit Kasrı Mülakatı (16/17.1.1923),

[25] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 16, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, 2004, s 186.