antropoloji
Kaynak: Fikriyat

Atatürk ve Antropoloji (Irk Bilim)

Giriş

Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce yapısını oluşturan etkenlerin başında şüphesiz kitaplar en başta yer alır. Atatürk’ün fikir dünyasının oluşmasında, yaşadığı devrin önde gelen düşün adamlarının ve bunların kaleme aldıkları bilimsel eserlerinin son derece etkisi olmuştur. Kitaplara tutkusu Çankaya’daki kütüphanesi ziyaret edildiğinde kolaylıkla anlaşılır.

Afet İnan’ın ifadesiyle “Atatürk’ün bildiğime göre bir entelektüel hayatı daima olmuştur. Zevk için okumuş, bilgi edinmek için okumuş ve nihayet siyasi nutuklarına ve yazılarına kaynak olması için okumuştur.”[1]

Atatürk’ün paleontoloji konusundaki okumalarında başlangıçta, Osmanlı’nın çok uluslu yapısından tek millet yapısına geçmek, Türklük bilincini oluşturup homojen bir millet haline gelebilmek düşüncesi etkili olmuştur.  Ancak paleontoloji bilimine ilgisinin artması 18. yüzyılın sonlarında 19. yüzyılın başlarında bazı batılı bilim insanlarının Türklerin sarı ırktan olduklarını ve sarı ırkın beyaz ırka göre bir alt ırk olduğunu iddia etmeleri etkili olmuştur.

Irk ayrılıklarını gündeme getiren bazı batılı politikacıların Türkleri Anadolu’da adeta işgalci durumunda göstermeleri, Türklerin asıl yerinin Orta Asya olduğunu iddia etmeleri sonrası Atatürk’ün, aksini ispatlamak adına, özellikle 1920’li yılların sonuna doğru çok sayıda bu konuya ilişkin kitap okuduğu anlaşılmaktadır. Biz bu makalemizde paleontoloji konusunda okuduğu kitapları ve kitapların ışığında Atatürk’ün konu hakkındaki düşüncelerini nasıl ve ne şekilde uygulamaya dönüştürdüğünü gözler önüne sermeye çalışacağız.

 

1. Paleontoloji Bilimi ve Gelişimi

Antropoloji, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “insanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim” diye tanımlanır. Etimolojisine bakılacak olursa, Grekçe “insan” anlamına gelen “anthropos” ile söylem olarak Türkçeleştirerek                “logos” sözcüklerinden türetilmiştir. Kısaca antropoloji “insanı inceleyen bilim” dir.[2] Paleontoloji özelinde ırkçılık kavramı ilk kez 17. yüzyılda başlamıştır. 19. yüzyılın ilk yarısına kadar çok sayıda bilimsel araştırmaya konu olmuş ve yüzyılın en popüler konusu haline gelmiştir. İnsanlar arasında ırktan doğan bir eşitsizliğin gündeme gelmesi aynı dönemde sömürgeciliğin de yaygınlaşması, batının bu emperyal amaçlarını bilimsel bir tabana oturtma gayreti olarak da yorumlayabiliriz.

18. yüzyılda bu ırksal sınıflandırmalar daha da keskinleşirken 19. yüzyılda beyaz ırk üstün sayılırken sarı ve siyah ırkların bu ırka hizmet etmesi veya tabii olması gerektiği düşünceleri ortaya atılmıştır. Bilimin kutsandığı bu dönemde emperyal düşünce ve sonrası davranışlar bir nevi meşrulaştırılmıştır. Artık insan ile diğer yaratıklar arasındaki farklılıkların niteliksel değil niceliksel ön kabulü vardı. Her şey maddeden ibaretti. Ölümsüz olan, kutsal dinlerin dediği gibi Tanrı değil maddeydi artık. Büchner’in söylediği gibi bunlar ilk defa dile getirilen tezler değillerdi. Benzer görüşler başta Antik Yunan ve Hint filozofları olmak üzere eski çağlardan beri pek çok düşünür tarafından ortaya konulmuştu. Ama “ilk kez bu açıklıkla” söylenebilmelerinin temel nedeni deneysel bilime dayanmaları idi.[3] Büchner ve arkadaşlarına göre bu materyalizm, son tahlilde, modern bilimin zaferini ortaya koyuyordu. Bu aynı zamanda insanlığın din ile olan binlerce yıllık ilişkisinin de sonunu getirecek, onu özgürleştirecekti. 19. yüzyılın bu sığ materyalizm düşüncesi en etkili popüler düşünce hareketlerinden biri oluyordu.

Batılı bilim insanları, insanları bu sınıflamaya tabi tutarken insanın doğuşta kendi kendine belirleyemeyeceği deri rengi, göz çekikliği, boyu gibi sübjektif kriterleri kendileri belirliyordu. Antropoloji birçok alt dalları olmasına karşın özellikle fiziki antropolojiyle ırksal sınıflamalar ölçme biçme işine indirgenmiştir. İnsanlar, kafataslarının boyutlarına göre brakisefal veya dolikosefal gibi ayrımlara uğratıldılar. Bu sınıflamada Evrim teorisinden de yararlanılarak insanların gelişmiş olanlarını brakisefal, daha az gelişmiş olanları dolikosefal olarak isimlendirilmiştir.

Batıda bu konuda çalışma yapan bilim insanları Türkleri de sarı ırk kategorisine koyarak yönetilecek halklar kategorisine koymuşlardır. Bu dönem Osmanlı’nın beka sorununun yaşadığı dönemlerdir. ‘Hasta Adam’ olarak adlandırılan Osmanlı’nın topraklarının paylaşılması ve/veya Asya’ya sürülme tehdidi gündemdedir. I. Dünya Savaşı bittiğinde beka sorunu tüm yönleriyle somut hale gelmiştir.[4]

 

2. Cumhuriyet Döneminde Paleontoloji

Paleontoloji Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli bilinci oluşturmak amaçlı birçok bilimin önüne geçmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması, bir nefes aldırsa da, kazanımları kaybetme, Sevr’de sembolleşen eski kara günlere dönme korkusu canlılığını güçlü bir biçimde sürmüştür.

Antropoloji bilimi ülkemizde, “ırkların tetkik ve tespit edilmesi” olarak algılandığı için bu yönde çalışmalar yürütülmüştür.[5]Amaç aslında “milletler arasında müstakil bir mevkii’  edinmek ve özetle Türk ırkını yüceltmektir. Türk ırkı yüceltilirken, halkın her kanaldan bu duruma ikna edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle olsa gerek  “milli kimlik” inşasında üstünlük iddiasında bulunmaya çok elverişli ırk kavramına dayalı bir “milli bilinç” oluşturulmaya çalışılmıştır.[6] Diğer yandan Avrupa’da hâlâ birçok ders kitabında ırklar, Urallar ve Himalayalar’ın set çektiği üç ırk anlayışına göre tasnif ediliyordu. Tarih öncesinde Uralların batısı beyaz ırk, doğusu sarı ırk, Himalayalar’ın güneyi ise siyah ırkın doğduğu coğrafyalar olarak tanımlanıyordu. Türklerin payına ise sarı ırk düşüyordu.[7] Bu teze göre Osmanlı ve Türkler barbardı ve sarı ırka dâhildiler.

Türkler için kullanılan “na-mütekâmil”, “barbar”, “vahşi” gibi sıfatları kesin bir şekilde ortadan kaldırmak ve Türk ırkının kadimliğini ve üstünlüğünü kanıtlamak için bilim, şiar kabul edilmişti.[8] Antropoloji, Atatürk’ün Harf, Türk Tarih Tezi ve Dil devrimlerinin adeta manivelası oldu.  Tarih Tezi Orta Asya ve Anadolu halkı ile bağı, Dil Devrimi ise tarihsel anlamda antropolojik bulgular ile desteklenmişti. [9]

Antropolojinin alt dallarından olan fiziki antropolojinin ülkemizde çok önemsenmiş olmasının altında yatan neden, Türklere atfedilen ve bir alt ırkı simgeleyen sarı ırk ayrımına ilişkin sözde bilimsel çalışmalar, ancak fizik antropolojinin bulgularıyla yenilebilirdi.  Atatürk döneminde bu bilim dalı en gelişen alan oldu. Türkiye’de antropoloji bilimi Avrasya modeli üzerine kurulu bir ırk anlayışını benimsemiş ve Latin antropolojisinin Kıta Avrupası ile ortak zeminini, Orta Asya göç söylemini geliştirmiştir.[10]

Cumhuriyetin ilk on yılında yeni kurulan devletin resmi ideolojisinin oluşturulması gerekiyordu. Bu ideoloji yeni kuşaklara da başarıyla aktarılmalıydı. Osmanlı çok uluslu, çok dinli bir toplumdu. Oysa yeni Cumhuriyet bir yandan Osmanlı’dan kopuşu gerçekleştirmeyi diğer taraftan yeni hedeflere yönelme ve bunun inşası çabasındaydı. Cumhuriyet ayrıca milli bilincin oluşumunu çok önemsiyordu. Erken dönem Cumhuriyet elitleri yüzlerini tamamen batıya dönerken onun ortaya koyduğu bilimi adeta kutsayarak bu yönüyle bir kültürel devrime ihtiyaç duymuşlardır. Amaçlanan, tüm farklılıkları Türk potası altında eritmekti. Böylece Türk kimliğini ve insanını inşa etme arayışına girişmiştir.[11]

1930’lu yıllara gelindiğinde Türk tarihi için yapılan araştırmalar ve okumalar tarihsel olarak daha da gerilere giderek “tarih öncesi”ni ve “ön tarih”i de kapsamıştı. Bu gelişmeler de antropoloji ve arkeoloji ile mümkün olmuştu.[12]Cumhuriyetin bu yıllarında tarihçilik Darwinist bir çizgi izlemeye başlamış, insanlığın evrimi ile Türk kimliğinin oluşturulmasını adeta özdeşleştirmişler. 1932 yılında yapılan I. Türk Tarih Kongresinde Şevket Aziz Kansu, “dünyada insanın bir tekâmül mahsulü olduğunu” ve bu “tekâmül silsilesinin hayvanlardan insana kadar geldiğini vurguluyordu.[13]

 

3. Atatürk ve Paleontoloji

Yapılan kültürel devrim sadece tarihle sınırlı kalmayıp başta antropoloji olmak üzere dil, biyoloji, arkeoloji gibi birçok bilimi dalını da kapsamıştı. Türkiye’nin temel çizgilerini belirleyen ve yapılan kültür devriminin baş aktörleri Tarihçi Herbert George Wells, antropolog Eugene Pittard ve dilbilimci Carl Brockelmann olmuştur. Bu düşünürlerin fikirleri Atatürk’ün Çankaya sofrasında Yusuf Akçura, Şevket Aziz Kansu ve Sadri Maksudi Arsal ile en çok tartışılan konular olmuştur.  Geçmişin aksine 30’lu yıllarda Atatürk, artık farklı bir “Aydınlanma”ya yöneliyor, tarihin yerini arkeoloji, sosyolojinin yerini antropoloji alıyordu. Atatürk Osmanlının son döneminde dikkate aldığı Durkheim’ın sosyoloji anlayışından Cumhuriyet sonrası Eugène Pittard’ın ırksal köken arayışına yönelmiştir. Bu tür bir yol ayrımı Cumhuriyet’in ulus inşa sürecinde köklü bir dönüşümü ifade ediyordu. Kültür alanında ise savunma hatları on binlerce yıl geriye çekiliyordu.[14]

Sosyoloji ve antropoloji Türkiye’de iki farklı uluslaşma kuramı doğurmuştu.  Birincisi yeni bir ulus var edilme çalışması ise ikincisi Anadolu geçmişimizden  “ırksal” bir köken arayışı idi. Buna özetle sosyolojiden ayrılıp antropolojiye dönüş diyebiliriz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün desteğiyle, dönemin bilim insanları iddiaların aksini ispat için bir dizi bilimsel çalışmaya imza atmışlardır. Pozitivist amaç ve algılarla laik bir Türkiye oluşturmada, Atatürk bu süreci göğüslemiş ve Batı’daki Türk algısına bilimi şiar edinerek savaş açmıştır. Bütün bu sorunsalın temelinde “ırk” yine kilit kavram olarak yerini almıştır.

 

3.1. Atatürk’ün Paleontoloji Konusunda Okuduğu Kitaplar ve Kitapların Etkileri

Atatürk’ün dünya tarihi konusunda en çok etkilendiği çağdaşı yazarlardan biri Herbert George Wells’tir (1866- 1946). Atatürk’ün Wells’i çok önemsediğini, yazarın Fransızcaya 1925’te çevrilmiş nüshasının özel kitaplığında yer alması ve sayfalarına koyduğu işaretlerden anlıyoruz. Atatürk sadece önemsemekle kalmamış We11s’in Türk kamuoyunca da tanınması için kitabın ivedilikle Türkçeye çevrilmesini istemiş ve eser Milli Eğitim Bakanlığınca “Cihan Tarihinin Umumi Hatları” adıyla 1927-1928’de bastırılmıştır.[15] Wells’in “Cihan Tarihinin Umumi Hatları” kitabındaki; “insanlığın ilk ortak evreleri bilinmedikçe, bugünün siyasal, dinsel ve toplumsal sorunlarının anlaşılamayacağı” düşüncesine Atatürk katılıyordu. Wel1s’in Dünya Tarihi kitabında, dünyada insanın meydana çıkışından önceki evre sonrasında insanın ortaya çıkışı ve gelişimi, yeryüzündeki ilk uygarlıklar şeklinde izlediği anlatım çizgisi 1930-1931’ de Liseler için hazırlanan Tarih kitaplarına örnek olarak alınmıştır.[16]

Atatürk’ün bu kitabın kenarına düştüğü notlardan anlaşılıyor ki Atatürk yazarın Darwinist yaklaşımına katılıyor. Atatürk, yazarın kitabında belirttiği ilk insanların ataları olarak düşünebilecek ‘Kinozonik dönemindeki koşucu maymunlar akla gelebilir’ yazısına işaret koymuştur.[17]

Kitabın kenarına düştüğü Latince olarak düştüğü notların bazıları:

(Kaynak: Gürbüz Tüfekçi, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Cilt I, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları), s.71)

 

Atatürk Anadolu’ya 1071 öncesi geldiğimizi ve dünya tarihinde birçok alanda Türklerin öncü olduğunu düşünüyordu. Yazar kitabında Küçük Asya’da (Anadolu’da) çok daha önce insan demiri keşfedip eritmeye başlamıştır. (Metnin yanma «mühim» yazılmıştır.) Kitapta yazar müzik aletlerinden bahsedince Atatürk metnin dışına «mümkün» işareti konmuş.[18] Yazarın aynı kitabında Türkleri kastederek “Asya yaylalarını anlamadan günümüzü değerlendirmenin imkânsızlığını” vurgulamış olmasına Atatürk, “Alaka” notu düşerek konuya yakın ilgisini göstermiştir.[19]

Wells kitabının II. cildinde; Hunları Çinlilerden başka kimsenin bilmediğini Tatarların dünyaca bilinmediğini yazmıştır. (Hunlar) yendikleri Kavimleri öldürecekleri yerde bunları, kendi aralarına alırlar ya da evlenirlerdi. Dünyada siyasal egemenlik kurdukları yerlerde gereken hoşgörü üstünlüğüne sahiptiler.[20]

Yine yazarın “Batı Türkistan’da ve başka hiçbir yerde Türk olduğu bilinmiyordu. O dönemde Türkistan, göçebeler ülkesi değil, bayındır kentleri olan bir kıta idi, Türkistan ve Afganistan’ı da kapsayan kıtalar, o dönemlerde İngiltere ve Fransa uygarlıklarından daha ileride bulunuyordu.” ifadeleri Atatürk’ün dikkatini çekmeye yetmiştir.[21] Atatürk, Anadolu’da çok eski zamandır yerleşik olduğumuz düşüncesini şu şekilde ifade edilmiştir: “Kafasını ve vicdanını, en son terakki şuleleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan, bugünün Türk çocukları, biliyor ve bildirecektir ki, onlar dört yüz çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık ari, medeni, yüksek bir ırktan geleni yüksek kabiliyetli bir millettir.” [22]

Yazar üstteki düşüncesini yazarken göçebeliği de aşağılama niyeti taşımıyordu. Nitekim kitabın III. cildinde , “Göçebelerin daha çok zekâ ve davranış yeteneğine sahip olduklarını ve silahlarının da gelişip yenileştirdiğini görüyoruz.” diye yazar. Göçebeleri barbar olarak görmez.[23]  Bütün ırklar ve bütün sınıflar kendi halkları arasında ve kendi ülkelerinde kaldıkça, değer ve saygınlık kazanır. Fakat yabancı ülkelere gidecek olurlarsa, sefalete düşer, aşağılanır ve horlanırlar. Türkler ise, kendi soyları arasında kaldıkça, bir aile içindedir. Ve özel bir güç veya kudret sahibi olamazlar. Fakat ülkelerini terk ederler ve bir Müslüman memleketine giderlerse, oranın güçlü kişisi olurlar. Kendi soyadlarından ve kendi ocaklarından, kendi hısım ve akrabalarından ne kadar uzaklaşırlarsa, o oranda değerleri artar. Hazreti Âdem’den bu güne kadar gelmiş geçmiş hiçbir kavimde, ne kadar pahalı alınmış olursa olsun, bir tutsağın taç ve tahta kadar yükseldiği görülmemiştir. Oysa Türklerde buna pek çok örnek vardır. Türk kralı olan, bilgisi, erdemi, yeteneği ve anlayışı ile tanınmış Afrasiyab: “Türk denizin dibinde bir istiridyenin kabukları içinde saklı bir inciye benzer. Bu inci denizden çıkarılıp, bir hükümdarın tacını ya da bir gelinin kulaklarını süslediğinde değer kazanır.” dermiş. Atatürk burada DİKKAT yazmış.[24].Türklerin meziyetlerini öven bu satırları Atatürk önemsemiştir. Osmanlı Türkleri, Batı Türkistan’ın Cengiz Han tarafından istilası sırasında, Güney Doğuya doğru kaçan küçük bir koldan oluşuyordu. Şimdi Anadolu demek olan bu ülkenin en büyük kentlerinde, Yunanlılar, Yahudiler, Ermeniler bulunmakla birlikte, ezici çoğunluk ve dil bakımından Türk Müslümanlardır. Hiç kuşkusuz, halkın damarlarında Hitit, Frikyalı, Truvalı, Lidyalı, İyonyalı, Yunanlı, Kimmerli, Golatlı kanının izleri vardır. Ancak, halk atadan gelen bu etkileri çoktan unutmuştu.[25]

İtalya’da adlandırıldıkları gibi, “Etrüskler” eski çağlardan beri Asya kökenli olarak biliniyorlardı (Atatürk önemli bularak altını çizmiş).[26] Yazar,  Part’ların da, Moğol (Turan) ve Ariyen kanının karışmasından oluşmuş bir ırk olması olasıdır, diye belirtmiş.[27] Yazarın bu düşünceleri Atatürk’ün Türk tarihinin başlangıcından itibaren ortaya çıkarılmasına ve Türk Tarih tezi çalışmalarına neden olmuştur. “Türklerin cihan tarihinde en eski çağlardan beri gerçek yeri nedir ve uygarlıkta hizmetleri neler olmuştur?” Atatürk’ün en çok ilgi duyduğu konuların başında geliyordu.  Atatürk, 12 Nisan 1931’de kurduğu Türk Tarih Kurumu yurdumuzun eski uygarlıklarını meydana çıkartarak bugünkü Türk toplumunun İslamiyet’ten önceki Türk kavmi ile ilgisini kurmaya çalışıyordu. Atatürk ayrıca Türk tarihi ve uygarlığının bilimsel metotlara göre Türk bilim insanlarınca yapılıp yazılmasını istiyordu.

Yine yazarın dikkat çektiği bir başka nokta ise ırklar konusudur. Yazara göre Avrupa ve Akdeniz havzasında binlerce yıldır Kafkasya kökenli beyazların oturduğu belirtilirken Atatürk bu metnin yanına “Beyaz” notu düşmüştür. Yazara göre Doğu Asya ve Amerika’da çoğunlukla sarı derili, sert, siyah saçlı ve kısa boylu Mongollar’ın, Afrika’da ise siyahların egemen olduğu belirtilmiştir. Atatürk bu cümlenin yanına da “Mongol”, “Siyah” sözcüklerini not düşmüş.[28]

Eugene Pittard Türk antropolojik yapısı konusunda Atatürk’ü en fazla etkileyen bilim insanıdır. Pittard İsviçreli antropolog ve tarihçidir. Atatürk, Pittard’ın “Irklar ve Tarih, Tarihe Etnolojik Giriş[29] adlı eserini dikkatle okumuş, üzerinde birçok notlar almıştır. O’nun söz konusu kitabın gerek Önsözünde gerekse metninde yer alan bu tanımı işaretleyip yanına “dikkat” anlamına “D” harfini yazmış olması bunun kanıtıdır. Atatürk’ün antropoloji çalışmalarındaki gözdesi olan İsviçreli Profesör Eugene Pittard’ın “Irklar ve Tarih” adlı çalışması Türk antropoloji çalışmalarında kaynak rolü oynamıştır.

Pittard’ın batı merkezli tarih tezinden ayrı olarak “Eugenisme” adıyla yeni bir bilim dalı Avrupa’yı ve Türk aydınını etkilemiştir.  Pittard ırkçı bir bilim insanı değildi. Pittard’ın ırkları “antropolojik” bir kavram olarak değil de, Boule’a dayanarak, kan yakınlığı ve milliyet, dil, gelenekler gibi yapay sınıflandırmalara olanak veren doğal ayrılıkların belirlediği bir “fiziksel türdeki devamlılık” diye tanımlaması, Atatürk’çe benimsenmiştir. Atatürk’ün “Millet” tanımında Ernest Renan’ın ve Euqene Pıttard’ın görüşlerine katılmaktadır. Bu düşünürlerin “Irkçı” olmayışları ve “Millet” tanımını, antropolojik bir kavram olarak değil, dil ve kültüre, ülkü birliğine bağlı bir kavram olarak görmeleri yatmaktadır. [30] Şerafettin Turan da düşünce ve inanç sisteminin oluşumunda çoğu yabancı (Leon Cahun, Deguignes, Leone Caetani, H. G. Wells, J. Gobineau, E. Pittard) düşünürlerin katkılarını ayrıntılı bir şekilde incelemiş ve gün ışığına çıkarmıştır.[31]

Glady Baker’e verilen demeç onun ırkçı anlamda bir milliyetçiliği savunmadığının göstergesidir. Avrupa’daki vaziyetin birkaç ay evvelkisine nazaran daha gergin olup olmadığı sorulunca: “Kontrolleri altındaki milletlere, milliyetçiliği ve ananeyi yanlış bir şekilde göstererek ve suiistimal ederek aldatmışlardır. Bu buhranlı saatlerde hercümerce mâni olmak için, kütlelerin kendileri karar vermeleri ve mesuliyet mevkiini yüksek karakterli ve yüksek moralli, vicdanlı insanların eline tevdi etmeleri zamanı gelmiştir. Bu, gecikmeden yapılmalıdır.”[32] denilmiştir.

Pittard diğer Avrupalılar gibi düşünmeyen, tarihsel bulguları tarafsızca yorumlamış bir aydındır. Örneğin Gobineau, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türklerin diğer kavimlerle çok büyük ölçüde karıştıklarını öne sürerken Pittard, Evrasya’nın güzel ırklarından biri olarak nitelendirdiği Türklere, evlenmeler dolayısıyla bir miktar yabancı kanın katılmasını, “büyük bir vazoda birkaç damla” olarak niteliyor ve Türklerin fiziksel tiplerini çizmeye çalışıyordu ki,  Atatürk’ün bu bölüme ne denli ilgi duyduğu, sayfa kenarlarını ve satır altlarını sık sık çizmiş olmasından anlaşılmaktadır. Pittard Türkleri Avrasya’nın en güzel ırklarından biri olduğunu savunarak Türk ırkının fiziksel özelliklerini ortaya çıkaracak çalışmalar yapmış ve bu çalışmalara bizzat katılmıştır. Pittard,  Anadolu Neolitik dönemini ve o dönem kültürünü en iyi bilenlerin başında geliyordu. Balkanlar’daki ve Anadolu’daki Türklerin antropolojik özelliklerini araştırmıştır. Atatürk’ün Türklerin 1071 öncesi Anadolu’da yaşamış olduğu tezini doğrular nitelikte olması yazarın önemini Mustafa Kemal’in gözünde daha da arttırıyordu.  Pittard, batılı ırkların üstün, doğulu ırkların geri olduğu görüşüne katılmıyordu; tam tersine, doğulu Türklerin de ileri olduğuna inanıyordu. Bu inancını da hiç çekinmeden her yerde dile getiriyordu. Örneğin, Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Başbakanı Lloyd George’un: “Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu’da nesi var? Orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa, Yunan’ın, Roma’nın, Bizans’ındır. Türklerin Anadolu’daki evleri sazdan ve kerpiçten, harabelerden ibarettir. Şimdi böyle bir âlemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız?” demesi üzerine Eugene Pittard, Cenevre’nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George’a şu tarihi cevabı vermiştir: “Efendiler, Konya’daki ince minarenin kapısı ile İstanbul’daki muhteşem Süleymaniye’nin kubbelerini yapan millete karşı, böyle söylenemez. Haddinizi biliniz…” Pittard, 1931 yılında Türklerin Avrupa’daki kötü imajını düzeltecek olan “Küçük Asya’ya Seyahat” adlı bir kitap da yayımlamıştı.

Anadolu’da çok eskiden beri yerleşik olduğumuz konusunda Alman Gazeteci Ludwig’e Mustafa Kemal Paşa: “Biz de Türklüğümüzü muhafaza etmek için gayretle itina edeceğiz. Türkler medeniyette asildirler. Yunan’dan evvel İzmir taraflarında sakin eski bir millet olduğumuzu ilmi surette ispat etmeğe çalışıyoruz.”[33]  diye cevap vermiştir. I. Türk Tarih Kurultayında ırklar ve uygarlıklar konusu üzerinde konuşanlar en çok Pittard’ın görüşlerine yer vermişlerdi. Bu kurultayda alınan kararlara göre Türk Tarihinin Orta Asya kökenli olduğu ve Türklerin beyaz ve ari insanlardan oluştuğu belirtilmiştir. .

1935’te, İsviçre’de doktora yapan Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan ile tanışmasından sonra, 1937 yılında Türkiye’ye gelip II. Türk Tarih Kongresinin onursal başkanı olmuş, Türk Tarih Tez’ini savunan konuşmalar yapmış ve Türkiye’de büyük bir saygınlık kazanmıştı. Atatürk de 1937’deki II. Tarih Kurultayına katılan, hatta kongrenin açılış nutkunu okumuş olan Pittard’ın “Les races et l’histoire. lntroduction ethnologique iı l’histoire” (Irklar ve Tarih, Tarihe Etnolojik Giriş) adlı ana eserini çok dikkatle incelemiştir. Afet İnan, antropoloji alanındaki doktora tezini 1939 yılında Cenevre’de onun gözetimi altında hazırlamıştı. Prof. Pittard kişisel ilişki kurmuş olduğu Atatürk’ün paleontoloji konusundaki düşüncelerini ve nelere önem verdiğini büyük bir açıklıkla anlatmaktadır: “Atatürk’ün Anadolu uygarlığının en uzak kökenlerine ve insan ırkları arasında Türklerin işgal ettikleri yere ilişkin kaygıları, Neolitik Anadolulular coğrafya bakımından Avrupa topraklarına en yakın olduğundan yeni durumu onların yapmış olmaları olasıdır. O zamanın Avrupası’nın brakisefal nüfusları ancak bahsettiğimiz, Arya ülkelerinden gelmiş olabilirler. Başlıca rollerden birini eski Türkiye’nin oynamış olmasını olanaklı kılan bu genişlikteki bir sorunun Atatürk’ün gözü önünde eşsiz bir parlaklıkla belirmiş olmasını anlıyoruz.”  diye Atatürk hakkındaki düşüncelerini sıralamıştır.

Özetlersek Atatürk’ün etkilendiği Pittard’ın görüşleri:

–          Türklerin ırk olarak çok az karışmış olduğunu

–          Pittart’ın ıklar kitabı Türk Antropoloji çalışmalarına kaynak kitap olması

–          Anadolu’da Türk eserleri ve medeniyet konusunda çağdaşlarından geri olmadığı

–          Türkler Anadolu’nun eski sahipleridir.

–          Batının Türkleri yağmacı, Anadolu’yu işgal ettiniz tezine karşı bir dayanak.

–          400 çadırlık bir aşiret değildir.

–          Anadolu’ya Neolitik dönemde yerleşen kavimler (Türkler) Avrupa’ya doğru geçmiş olabilir.

Cambridge Üniversitesinden Etnoloji Profesörü A.Cart Haddon’un Fransızcaya “Les races humaines et leur repartition Geographique[34]diye çevrilen kitabında Anadolu uygarlıkları ve bunları oluşturan kavimler hakkında bilgi verir. İnsan ırkları ve dağılımlarının anlatıldığı bu kitap aslında Eguenne Pittard’ın Irklar ve Tarih kitabına bir cevap niteliğindedir. Konu geniş çaplı olarak tarih öncesinden günümüze kadar olan anatomik, fizyolojik,  coğrafi, iklimsel, kültürel tüm unsurları içeren cesur bir sentezdir adeta. Pittard’dan ayrıldığı nokta kafatası ayrımının önemli bir kriter olduğu noktasındaki görüşüdür.[35] Yazar brakisefaller için örnek verirken: Türkler, Tunguzlar işaretlenmiş.[36] Yazara göre bu topluluklar M.Ö. 6000 civarında Orta Asya’dan İran yaylasından Elam, Mezopotamya, Suriye ve Mısır’a kadar yayılmıştır. M.Ö. 4000 yıllarından önce Elam ve Sümer medeniyetinde görülen boyalı çömleklerin benzerleri Türkistan’da Anau’da ortaya çıkmıştır.[37] Mustafa Kemal’in yazarın görüşlerinden özellikle etkilendiği bölümler, Neolitik Çağda Anadolu’ da doğan uygarlığın brakisefal bir Akdeniz tipinin eseri olduğu, bu uygarlığın Batı Asya’dan Avrupa’ya ve Mısır üzerinden Afrika’ya yayıldığı yolundaki kısımlardır.[38] Yazar batıya göç eden Türklerin XI. yüzyılda Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra Türk deyiminin, Küçük Asya ve Avrupa’da salt Türk kökenli bir topluluk değil de, İslamiyet’i kabullenmiş kavimleri de içeren bir kavram olarak görüldüğünü yazmıştır.[39]

Haddon’ın ilk baskısı 1927’de yapılan Kavimler Muhacereti adlı kitabı da Türk Tarih Kurumu tarafından Türkçe’ ye çevrilerek yayınlanmıştır. Bu kitapta yazılanlar da Türk Tarih Tezi’nin temel kaynaklarından biri olmuştur. Bu kısa eserinde Haddon, kavimlerin büyük göçlere başlamasının sebeplerini nüfusun aşırı artışı kaynakların yetersiz kalması ve en önemlisinin ise susuzluk olduğunu belirtmektedir. Haddon’a göre Orta Asya’nın kuruması buradan yapılan göçlerin temel nedenidir.[40]

Türk tarihçilerinin kuraklık teorisine Batılı tarihçilerden çok daha fazla önem vermelerinin nedeni Türklerin aslında göçebe bir millet olmadıkları, anavatanlarını iklim değişikliğiyle terk etmek zorunda kaldıklarını hatta ziraatı başlatan millet olduğu varsayımına dayanmaktadır. Nitekim öğrenciler için 100 bin adet bastırılan “Türk Tarihinin Anahatları Medhal” kitabında arpa, buğday, çavdar gibi bitkilerin; keçi, at, deve gibi hayvanların evcilleştirildiği yer Orta Asya olduğu yazılmıştır.  Orta Asya’nın kuruması ve Türklerin bu nedenle göçebeliğe zorlandığı, aksi hâlde Türk ırkının asla göçebe bir hayata meyilli olmadığı da tekrar vurgulanmaktadır. Bu değişimin ders kitaplarında birdenbire gerçekleştiği de görülmektedir. Zira daha 1929’da ders kitabı olarak okutulan Ali Reşat’ın Umumî Tarih’inde Türklerin göçebe bir ulus oldukları ve Orta Asya’yı neden terk ettiklerinin bilinmediği belirtilmektedir.[41] Türk Tarih Tezi’nin üçüncü iddiası Türklerin gittikleri yerlere medeniyet taşımaları söylemidir. Bu iddia ise Elisee Reclus 1884 gibi erken bir tarihte yayınlanan bir eserinde, demir kullanmayı ve hayvanları ehlileştirmeyi dünyaya Turan ırklarının öğrettiğini, bitkilerin ilk önce Orta Asya’da tarıma alındığını savunmuştur.[42]

Yazarın Atatürk tarafından önemsenen tezleri:

-Orta Asya’da Kuraklık Nedeniyle Göç

-Pittrard’ın aksine Fiziksel Antropoloji önemli ancak Türkler Brekisefal gruba dâhil edilmiş

-Türkler Ön Asya, Orta Doğu, Mısır ve Avrupa’ya kadar yayılmışlar

H. Gowen’in 1929 basımlı Asya Tarihi adlı eserinde[43] Orta Asya’nın kuruması hakkındaki yorumları da Türk Tarih Tez’inde aynen yer almıştır. Gowen kitabında “Asya’nın insan ırklarının beşiği olma olasılığı çok yüksektir’’ diye belirtmiştir. Hatta Asya kıtasının merkezini tarihin başlangıç noktası olarak kabul eder. Yeryüzünde kuraklığın artmasından önce Orta Asya’nın yüksek yaylalarında bir medeniyet kurulmuş olduğu kesin gibi gözükmektedir. Bu medeniyetin insanları kuraklıkla dünyanın diğer köşelerine doğru yayılarak medeni dünyanın geri kalan kısmının kültür kaynağını oluşturdular” demektedir. Bu kitap Atatürk’ün şahsî kütüphanesinde [44] ve “Türk Tarihinin Ana Hatları”nın kaynakçasında yer almaktadır.

Irklar konusuna değinen ve Atatürk’ün okuduğu bir başka kitap ise Prof. Dr. Gerge Montandon’un “IRKLAR”    kitabıdır. [45] Çok fazla Doğru işareti konulmuş  “La race, les races mise au point d’ethnologie somatique’’ adlı eserini de incelediği ve Turanien ırk (Race Turanienne) bölümü üzerinde durduğu görülmektedir.[46] Kitapta verilen bilgilere göre, Turanlılar ABD Kızılderilileri gibi karışık ırklar ve melezleştirme yüzünden farklılaşmış tipler olduğunu yazar. Kuzey kısım, orada yaşayan ırklar için bir tecrit vazifesi görmüştür. Seleflerin hepsinin yok olduğunu, sadece bir tanesinin (çift) kaldığını ve dünyayı yeniden doldurduğunu kabul etmek gerekir.[47]Mustafa Kemal buraya “D” /Doğru yazmış. “İnsanların beşiği yoktur, geniş bir alana yayıldı.” ifadesine de “D” İşareti koymuştur. [48]

Mongolaid büyük ırkı, Paleo Amerikan Kızılderili, Neo-Amerika Kızılderili, Eskimo, Paleo Sibiryalı, Moğol ve Turan kapsar. Mustafa Kemal burada Samoyederi Moğol ırkının bir somatik grubu olarak yazılanı “D” demiştir. (Türkiye notu düşmüş). [49]  Finli, Samoyed, Türk-Tatar kabileleri, (Yakut, Türkistan halkları buna dâhil değil) Moğol kabileleri ve Tonguz kabileleri ibaresine (D) [50] ve Turan ırkı Avrupa-Moğol ara ırkıdır ibaresine  (D) işaretleri koyarak onaylamıştır. İran’daki Türkomanlar, Anadolu ve Avrupa’daki Türkler ve bütün Tatarlar, Baykal Gölünden Kırım’a kadar yayılmışlardır.[51]

1930’lu yıllarda Atatürk, Tarih araştırmalarına destek olmak amacıyla Türklerin antropolojik yapılarıyla ilgili bazı çalışmalar yaptırtmıştır. Bunu tetikleyen olay Afet İnan’ın kendi anılarının toplandığı “Prof. Dr. Afet İnan” adlı kitapta anlatmıştır.  [52] 1928 yılında Afet İnan, okuduğu ders kitaplarında Türklerle ilgili iki aşağılayıcı ifadelerle karşılaşmış ve bunları Atatürk’e aktarmıştı:

  1. Bir coğrafya kitabında, Türklerin “Sarı Irk”a mensup oldukları ve bu nedenle de “secondair” sayıldıkları belirtiliyordu.
  2. Bir tarih kitabında ise, “barbar” oldukları ve medeniyete hiçbir katkıda bulunmadıkları savunuluyordu.

Kitapta resimler de verilmiş ve Türklerin tipine hiç benzemeyen kişiler Türk olarak tanıtılmış diğer kitapta ise; Asya, bu kıtayı iki büyük ırk paylaşıyor:

  1. Sarı veya Mongol ırk. Bunlar doğu ve orta Asya’dadır. Başlıca halk, Çinliler, Japonlar, Anamitler. Batı Asya’daki Türkler de sarı ırka mensuptur.
  2. Beyaz ırk, Asya’nın batısında ve kuzeyinde hâkimdir. Bunlar Kuzey Hindular, İranlılar, Ermeniler, Kafkasyalılar, Araplar ve Sibirya’nın büyük bir kısmındakilerdir (Avrupa’dan gelenler).
  3. Siyah ırk ise, Dekkan’ın güneyindedir.

Afet İnan bu kitapları Atatürk’e gösterir. Bu ders kitapları ilgisini çeker: “Hayır böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım” der. Çalışılacak konu şuydu: “Türklerin cihan tarihinde en eski çağlardan beri gerçek yeri nedir ve uygarlıkta hizmetleri neler olmuştur?”[53] ve bu nedenle Şevket Aziz Kansu’yu Fransa’ya gönderir. Birinci iddianın doğru olmadığını kanıtlamak için “antropoloji” araştırmaları ve İkinci iddianın doğru olmadığını kanıtlamak içinse “medeniyet tarihi” araştırmaları yapmak gerekiyordu.

1932’de toplanan ilk Türk Tarih Kongresinde, ırk sorununun, üzerinde durulan ana konulardan biri olduğu bilinmektedir. Gerçekten de söz konusu kongrede ırkçılık kuramları ve Türklerin Antropolojik yapılarına ilişkin olarak Dr. Reşit Galip, Şevket Aziz Kansu ve Sadri Maksudi Arsal’ın bildirileri tartışılmıştı. Akçuraoğlu Yusuf ise Tarih yöntemi hakkındaki bildirisinin sonunda, ırkçı görüşlere ve Gobineau’ nun Arileri üstün sayan düşüncelerine değinerek, tartışmalardan çıkan sonucu özetlemiştir.[54] Aynı toplantıda Şevket (Kansu) Bey, Fransa dönüşü 1932 yılında vermiş olduğu ırklara ilişkin konferansta Türklerin ari ırk olduğunu ispatlamak için çıkardığı aile, “eşimin dedesi babaannesi ve amcası” olmuştur. [55] Daha sonraki yıllarda (1977)  benim de mezunu olduğum Haydarpaşa Lisesi (O dönem Tıbb-i Şahane) bir odası Antropolojik araştırmaların değerlendirilmesi için ayrılır.

(Kaynak: Zafer Toprak, Erken Cumhuriyet’in Bilimi: Antropoloji- Türkiye’de Fizik Antropolojinin Doğuşu, “Toplumsal Tarih”, Sayı 204, Aralık 2010, s.30)

 

Mimar Sinan’ın da kafatası ölçümleri kafatası mezarlıktan çıkarılarak gerçekleştirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün desteğiyle, dönemin bilim insanları iddiaların aksini ispat için bir dizi bilimsel çalışmaya imza atmışlardır. Özellikle Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan ve Cumhuriyet döneminin ilk ordinaryüs profesörü Şevket Aziz Kansu’nun öncülüğünde bu iddialar, yapılan antropolojik ve antropometrik araştırma ve çalışmalarla reddedilmiş ve elde edilen bulgularla, Türklerin “sarı ırk” la alakalarının bulunmadığı ve “beyaz ırk” kategorisine dâhil oldukları ispat edilmeye çalışılmıştır.

(Kaynak: Zafer Toprak, En Büyük Antropolojik Anket, “Toplumsal Tarih”, Sayı 205, Ocak 2011, s.26)

 

Afet İnan’ın yapmış olduğu Antropoloji çalışmaları esnasında Yaklaşık 64.000 kişinin kafatası ve beden ölçüleri alınmış.

 

Sonuç

Osmanlı sonrası Kurtuluş mücadelesi veren yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde amaçlanan hayatta kalmanın yollarını aramak, Batı ülkeleri arasında yaygın ve önyargılı Türk algısını yıkmak ve sonrasında da mümkün olabildiğince bu yeni devleti hak ettiği en üst mertebeye ulaştırmaktı. O dönem kıta Avrupası’nı kasıp kavuran faşist ve ırkçı rüzgârlar çoktan Misak-ı Milli sınırlarına ulaşmıştı. Üstün olmanın “beyaz ırk” la özdeşleştiği bu dönemde, Batı yeni Cumhuriyeti aşağı ırklardan olan “sarı ırk’’ olarak kategorize etmişti.  Bu nedenle Antropoloji bilimi 19 yüzyıl başında yeni Türkiye Cumhuriyeti için çok önemliydi. Bu bilim sayesinde  “Türk ırkı” nın sınırları ve nicel-nitel özellikleri belirlenecek, içte “milli kimlik ve bilinç” inşa edilecekti. Cumhuriyetin bu ilk dönemlerinde savunma mekanizmalarının devreye girdiği bu hareketin adını “ırkçılık” olarak anmak en büyük haksızlıktır. Türk ırkına yönelik “sarı ırk” suçlamaları varken, Erken Cumhuriyet yönetici ve bilim insanlarının savunmacı hareketi doğrultusunda aksini ispat için özellikle batı içinden çıkan yabancı bilim insanlarını referans göstererek tepki vermeleri son derece doğal bir tepkiydi.  Bu nedenle Atatürk’ün özel ilgisi ve emriyle tarih ve antropoloji rehber kabul edilerek büyük bir savunmacı hareket başlatılmıştır. Tek gaye, emperyalist değerlendirmelere ve niyetlere karşı koymak, yanlış izlenimleri silmek ve ulus inşa sürecinde, yeni devleti layık olduğu muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmaktır.

Yeni bir milli devlet için, “milli tarihçilik” yapılmıştır. Bu doğrultuda Türk milliyetçiliğinin ilk hedeflerinden biri gurur duyulacak bir tarih yaratmak ve Türk ırkının üstün bir ırk olduğunu kanıtlamak olmuş, Türk tarihi yeniden yazılırken Türklerin dünya medeniyetine katkıları vurgulanmıştır. Türk milli kimliğinin ana unsurları Türk ırkı ve Türk dili olarak tespit edilmiş, böylelikle milletin ırksal, yani ezeli, ebedi ve değişmez üstünlüğü kanıtlanmak istenmiştir. Bütün bunlar, Batı’ya karşı savunmacı bir telaşla oluşturulmasının yanında milli bilinç inşasında da önemli ölçüde kullanılmıştır.

Antropoloji bilimini, dışa dönük bir savunma hareketinin yardımcısı olarak kullananların, ırkçılıkla anılmasının da etiğinin ayrıca sorgulanması gerekmektedir. Uygulamada görmediğimiz bir gerçekliği, bir devlet politikası gibi sunmak döneme yapılan en büyük haksızlıktır. Zira bu dönemin seçkinleri, ölçme biçme işini, ırkçı bir tasnifine indirgememiştir.

Ziya Gökalp ekolünün, ulus tanımıyla özdeşleşen yeni Cumhuriyetin ulus tanımı, her bireyi dil, tarih, kültür ve ortak ülkü etrafında şekillenen vatandaşlık paydasında birleştirir. Ulus, ırka, soya, coğrafyaya, kavime dayandırılmaz. Yapılan, ırkçılıkta olduğu gibi ayıklama, ayrıştırma değil birleştirme, bir araya getirmedir.

 

 


Kaynakça

  1. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-III, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1997
  2. Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, Cilt 3, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1969
  3. Büchner, Ludwig, Fenn-i Ruh, Çev: Dr. Abdullah Cevdet, İstanbul: Matbaayı İctihad, 1911
  4. Cengiz, Recep, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Cilt 22, Ankara: Anıtkabir Derneği Yayınları, 2001
  5. Erkan Dağlı, YAYINLANMAMIŞ BİR RÖPORTAJ, EMİL LUDWİG’İN MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE MÜLAKATI, “Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi” Sayı 16, 2016
  6. Dursun, Şenol, Ulus İnşası ve Milliyetçilik, Ankara: Binyıl Yayınevi, 2014
  7. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt IV, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi
  8. Haddon, Prof. Alfred, İnsan Irkları ve Onların Coğrafi Dağılımı, Paris: Felix Alcan Kitabevi, 1930
  9. İnan, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4. Baskı, 1984
  10. İnan, Arı, Prof. Dr. Afet İnan, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2005
  11. Maksudyan, Nazan, Türkçülüğü Ölçmek: Bilim Kurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939, İstanbul: Metis Yayınları, 2005
  12. Özbudun, Sibey ve Uysal, Gülfem, 50 Soruda Antropoloji, İstanbul: Kayhan Matbaası, 2012
  13. Payot, Prof. Dr. Herbert Gowen, Asya Tarihi, Cilt 13, Paris, 1929
  14. Reşat, Ali, Umumî Tarih, İstanbul: Maarif Vekâleti, 1929
  15. Taş, Sait, Atatürk’ün Düşünce Yapısına Etki Eden Unsurlar, “SDU International Technologic Sciences” Vol. 2, No 2, June 2010
  16. Toprak, Zafer, Atatürk Kurucu Felsefesinin Evrimi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020
  17. Toprak, Zafer,  Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, İstanbul: Doğan Yayınları, 2012
  18. Toprak, Zafer, Erken Cumhuriyet’in Bilimi: Antropoloji- Türkiye’de Fizik Antropolojinin Doğuşu, “Toplumsal Tarih”, Sayı 204, Aralık 2010
  19. Turan, Şerafettin, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1982
  20. Tüfekçi, Gürbüz, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Cilt I, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  21. Ünder, Hasan, Türkiye ve Sosyal Darwinizm Düşüncesi, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Milliyetçilik, Cilt 4, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009
  22. Wells, H.G. Cihan Tarihinin Umumi Hatları, Cilt I-V, İstanbul: Devlet Matbaası, 1927

 

Dipnotlar

[1] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1984, 4. Baskı) s.305

[2] Sibel Özbudun, Gülfem Uysal, 50 Soruda Antropoloji, (İstanbul: Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2012) s.15

[3] Ludwig Büchner, Fenn-i Ruh,  (Çev: Dr. Abdullah Cevdet), (İstanbul: Matbaayı İctihad, 1911) s.136

[4] Hasan Ünder, Türkiye ve Sosyal Darwinizm Düşüncesi, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Milliyetçilik, Cilt 4, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009)  ss.427-437

[5] Nazan Maksudyan, Türkçülüğü Ölçmek: Bilim Kurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939 (İstanbul: Metis Yayınları, 2005) s.97

[6] A.g.e. Maksudyan, s.100

[7] Şenol Durgun, Ulus İnşası ve Milliyetçilik, (Ankara: Binyıl Yayınevi, 2014) s.105

[8] A.g.e. Maksudyan, s.113

[9] A.g.e. Durgun, s.105

[10] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, (İstanbul: Doğan Yayınları, 2012) s.62

[11] A.g.e. Durgun, s.186

[12] A.g.e. Toprak, s.261

[13] A.g.e. Toprak, s.285

[14]  A.g.e. Toprak, s.14

[15]H.G. Wells, Cihan Tarihinin Umumi Hatlar, Cilt I-V, (İstanbul: Devlet Matbaası, 1927) s.217

[16] Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar Düşünürler Kitaplar, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1982) s.38

[17] Gürbüz Tüfekçi, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Cilt I, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) ss.77-84

[18] A.g.e. s.92

[19] A.g.e. s.75

[20] A.g.e. s.125

[21] A.g.e. s.110

[22] Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-III, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1997) s.308

[23] A.g.e. Tüfekçi, s.139

[24] A.g.e. s.141

[25] A.g.e. s.144

[26] A.g.e. s.116

[27] A.g.e. s.120

[28] A.g.e. s.95

[29] Recep Cengiz, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Cilt 22, (Ankara: Anıtkabir Derneği Yayınları, 2001)  s.225

[30] Sait Taş, Atatürk’ün Düşünce Yapısına Etki Eden Unsurlar, “SDU International Technologic Sciences” Vol.2, No 2, (June 2010), s.80

[31] A.g.e. Turan, s.135

[32] Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu,  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I- III, (İstanbul: Divan Yayıncılık, 2006) s.137

[33] Erkan Dağlı, Yayınlanmamış Bir Röportaj, Emil Ludwig’in Mustafa Kemal Paşa İle Mülakatı, “Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi” Sayı 16, (2016), s.107

[34] Prof. Alfred Haddon, İnsan Irkları ve Onların Coğrafi Dağılımı, (Paris: Felix Alcan Kitabevi, 1930) ss.3-36

[35] A.g.e. Cengiz, s.20

[36] A.g.e. s.30

[37] A.g.e. s. 191

[38] A.g.e. s. 103

[39] A.g.e. Turan, s.45

[40] A.C. Haddon, Kavimler Muhacereti, (Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü, 1941) s.9

[41] Ali Reşat, Umumî Tarih, (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1929) ss.97, 101, 104

[42] Enver Ziya Karal, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt IV, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi), s.553

[43] Prof. Dr. Herbert Gowen Payot, Asya Tarihi, Cilt 13, (Paris, 1929) s.402

[44] A.g.e. Cengiz, Cilt 13, ss.37-87

[45] A.g.e. Cengiz, Cilt 23, ss.72-73

[46] A.g.e. Turan, s.46

[47] A.g.e. Cengiz, s.40

[48] A.g.e. Cengiz, s.111

[49] A.g.e. Cengiz, s.58

[50] A.g.e. Cengiz, s.263

[51] A.g.e. Cengiz,  s.73

[52] Arı İnan, Prof. Dr. Afet İnan, (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2005) ss.100-101

[53] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 3, (İstanbul: Remzi Kitabevi,1969) s.433

[54] A.g.e. Turan, s.44

[55] Zafer Toprak,  Atatürk Kurucu Felsefesinin Evrimi, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020) s.367