Ana Sayfa / Yazılar / Tarih / Askeri Tarih / Asker Kavramının Türk Modernleşmesi’ne Etkileri
tarih asker modernleşme tesad

Asker Kavramının Türk Modernleşmesi’ne Etkileri

GİRİŞ

Cicero, “Doğumundan önce olan olanları bilmeyen daima çocuk kalmıştır” demiştir. Bu anlayışla bir şeyler üretmeye ve öğrenmeye başladığım TESAD ailesindeki ilk yazımı Türkiye modernleşmesinde askerin gücü konusu altında toplamaya çalıştım. Bu yazıda öncelikle Türk coğrafyasında kamusal alanın gelişimi ve modernleşme olgusu ele alınacak ve bu süreç içerisinde burjuva sınıfını oluşturamayan Türkiye Cumhuriyeti’nde askerin sisteme etkisi incelenecektir.

 

Türk Modernleşmesi ve Asker

            Modernleşme, siyaset biliminin makasında incelendiğinde insanların bireyselleşmesi, kişisel hak ve özgürlüklerin belirginleşmesi ve kamusal alanın yaratılarak ceberrut devlet anlayışının sonlandırılmasıdır. Türk modernleşmesi, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi olarak analiz edilebilir. Fransız İhtilali’nin etkileriyle başlayan Osmanlı modernleşmesi 18. yüzyıl sonlarında görülmeye başlar. 1908 yılında imzalanan ve MagnaCarta’ya benzerlikleri ile bilinen Sened-i İttifak, modernleşme sürecinde önemli bir köşe taşıdır. Anayasal bazı vasıfları içerisinde bulunduran bu belge Osmanlı bürokrasisi açısından bir özeleştiri niteliğindedir. Devlet düzeninin bozulduğu, taraflarca kabul görmüştür. Batı uygarlıklarının endüstrileşmenin bir katalizör görevi görerek bireylerin toplumsal bilinç vasıtasıyla gerçekleştirdikleri modernleşme, Osmanlı’da devlet merkezli, yukarıdan aşağıya bir modernleşme halini almıştır. Feodal nitelikte bir toplum olarak adlandırabileceğimiz bu coğrafyada Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi doğruluk kazanmaktadır.Mardin, makalesinde merkez ve çevre ilişkilerini Osmanlı’nın kuruluşundan Cumhuriyet Türkiyesi’ne getirirken yöneten-yönetilen ilişkilerini temel almaktadır. Mardin’e göre merkez, Osmanlı Devleti’nin bir arada tutmayı başardığı merkezi bürokrasi olduğu kadar, devletin işlemesini mümkün kılan özü de ifade eder. Çevre ise, merkezin dışında kalan toplumsal alanı, kurumları ve coğrafi alanı temsil etmektedir.[1] Merkezde yönetenlerin yer aldığı ve siyasetin bu tabakada oluşturulduğu toplumda çevreye düşen görev ise üretim ve biat etmektir.

            Genç Osmanlı kuşağı düşünülürse, onu meydana getiren kişilerin bilgiyle olan ilişkisi daha önceki dönemlere oranla ciddi farklar gösterir. Bilginin toplumsal süreçlere öncül olması gerektiğinin düşünüldüğü bu dönemde bunun da ötesinde, bilgi kamuoyu denen soyut kavramı somutlaştırmak ve onları bir ülkü etrafında bütünleştirmek anlamına gelir ki eylem budur. Onların çok yüksek bir noktaya yerleştirdikleri bu çıtayı, Ahmet Mithat Efendi daha aşağıya indirmeye çalışacaktır. Entelektüelin amacı, Üssü İnkılap’ınyazarına göre toplumdan bir şey beklemek değil, onu eğitmektir.[2] Bilgi temelli bu iktidar anlayışı sadece erken modernleşme dönemi Osmanlı aydının kişisel tercihi ve duyarlılığından türeyen bir durum değildi. Onu da aşacak biçimde, içinde bulunulan zihniyet algılamasının bir uzantısıydı. Çağdaş dilde halkın “güdümlenmesi” dediğimiz fakat dönemin ifadesiyle “halkın güdülmesi” diye tanımlayabileceğimiz bu kavram, Orta Çağ toplumsal düşüncesinin getirdiği bir sonuçtur. Bu Foucault’nun irdelediği ‘sürü-çoban’ metaforunda gerçekliğini bulur.[3] Pastoral dönemin bir uzantısı olan bu yaklaşım, özünde padişahın çoban, halkın da sürü olduğu bir anlayışa tekabül eder. Bu o kadar böyledir ki, Osmanlı toplumunda halkı tanımlamak için kullanılan ‘reaya’ sözcüğü, Arapça’da ‘koyun sürüsü’ anlamına gelen bir sözcükte türemişti. Yönetimi elinde bulunduran hiyerarşinin en üst basamağında yer alan kimse kendisini çoban olarak nitelendirmekten geri durmamaktadır. Bilgi temelli iktidarı savunan aydınlar farklı bir tabaka olarak ortaya çıkınca ve kendilerini halkı aydınlatmak ile görevlendirince zımnen çobanlık görevlerini üstlenmişlerdir. Devlet merkezli modernleşmenin görüldüğü bu dönemin sonunda yani on dokuzuncu yüzyıl sonlarında asker tabaka siyasete birinci elden müdahale etmeye başlamış ve çobanlık görevini zımnen üstlenmeye başlamıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti toplantılarında bu konuları ele almış ve askeri elit bir tabakanın eli ile modernleşmeyi gerçekleştirmeye soyunmuşlardır. Cemiyetin 05.09.1909’daki ikinci kongresinde bu konu ele alınmıştır. Cemiyetin ikinci kongresi 5 Eylül 1909’da gizli olarak toplanırken bu kongrede en çok tartışılan konular arasında cemiyet-fırka ve ordu-siyaset ilişkileri yer alıyordu. Kongre sırasında genç bir delege olan Mustafa Kemal, ordunun (subayların) siyasetle uğraşmamaları gerektiğini savundu. Mahmut Şevket Paşa da bu görüşü savunuyordu. Enver Bey gibi subaylar ise bu görüşe karşı çıkıyordu. Ahmet Emin Yalman, bu durumu şu sözlerle yorumlar: “Ordunun Meşrutiyet’e bekçilik etmesi cereyanı, Avcı Taburları hakkında 31 Mart’ta yapılan menfi tecrübeye rağmen ağır bastı. Böylece hürriyete güya bekçilik etmek iddiasıyla hürriyet yeni bir istibdat zincirine vuruldu.[4]Ancak süreç içerisinde bu görevin asker tabakaya geçtiğini görmekteyiz. Bu gelenek genç Türkiye Cumhuriyeti’ne de sirayet etmiş ve uzun bir süre etkisini göstermiştir.

            Cumhuriyet’in kurulması ve toplumun laik ve demokratik ilkeler temelinde dönüştürülmesi son derece zor ve uzun bir süreçtir: Altı yüzyıldır “kul” olarak yaşamış insanlara “vatandaş” bilincinin aşılanması, üstelik de bu dönüşümün Endüstrileşmeyi ve Aydınlanmayı yaşayamamış bir toplumda gerçekleştirilmesi, yirminci yüzyılda eşi olmayan bir deneyimin yaşanmasına yol açar.Eğitim devrimi, kıyafet devrimi, yazı devrimi, dil devrimi, tarih devrimi, medeni yasanın kabulü gibi devrimler, dinci-gelenekçi bir tarım toplumundan, çağdaş bir topluma geçişin, kısaca, “kulluktan’ “vatandaşlığa” dönüşümün alt yapısını kuran devrimlerdir. Batı’da bu dönüşümü sağlayan ve çok kanlı olan reform, aydınlanma, endüstrileşme, kentleşme ve bunların sonucu olan demokratikleşme gibi süreçler Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmamış olduğu için, toplumun dönüştürülmesi, hukuk ve eğitim reformlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılır; Aydınlanma, Endüstrileşme ve Kentleşme, bu devrimler sayesinde eşzamanlı yaşanır. İşin en zor tarafı, Batı’da “aşağıdan yukarı”, geniş halk kitlelerinin desteğiyle ve çok kanlı olarak yaşanmış olan bu sürecin, Türkiye’de “yukardan aşağı” devrimlerle gerçekleştirilmek zorunda kalışıdır.[5]

         Laik ve demokratik rejimi kuran, toprak ağalığı ve köylülükle mücadele veren çağdaş sermaye ve işçi sınıfları henüz Türkiye’de gelişmemiş olduğu için bu savaşım, ancak sivil ve asker bir avuç bürokratın desteğiyle verilir.

           Bu çoban-sürü dilemması günümüze kadar süregelmekte ve hala bir çobanlık anlayışı devam etmektedir. Bu kimi zaman asker ile kimi zaman siyasi liderler ile kimi zaman ise dini cemaat liderleri ile olmuştur. Bu olgu bize Türk modernleşmesinin hala tamamlanamadığını kimi zaman tıkandığını kimi zaman ise ağır aksak ilerlediğini göstermekte ve iki adım ileri bir adım geri ilerleyişini kanıtlamaktadır. Bunun yanında bu modernleşme süreci içerisinde egemenlik kavramı anlam kazanmaya başlamış ve toplumda yerini almaya başlamıştır. Ancak bu kavramın tamamen benimsenmesi ve sisteme entegre olması için sekülerleşmenin ve pozitif hukuk anlayışının da beraberinde gelmesi gerekmektedir. Çünkü siyasal modernleşme belli bir hukuksal yapının toplumsal planda egemen kılınmasıdır. Yine bu tanım bize göstermektedir ki genç Türkiye Cumhuriyeti modernleşmesini tamamlayamamış ve kimi zaman askerin postalları ile kimi zaman da mevcut iktidarın çoban güdülü yaklaşımı ile süreç yön değiştirmiştir.

 

Askerlerin Zor Kullanarak Sisteme Müdahale Etmesi

            Türk Dil Kurumu (TDK) 2013 Gezi olayları sonrasında darbe tanımını değiştirmiş ve darbeyi “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” olarak tanımlamıştı. Hiç kuşkusuz TDK’nın “demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirmeye zorlama” tanımı her tür hükümet muhalifini “darbe” tanımı altına sokabilecek kadar geniş.[6] Farklı ülke ve coğrafyalarda askerler kimi zaman kendini sürüye çoban olarak hissetmiş ve silah gücü ile iktidarı ele geçirmiş veya geçirmeye çalışmıştır. Şüphesiz ki bu durumun farklı faktörleri ve etkenleri vardır ancak bu bölümde dünya genelinde askerin iktidarı ele geçirmesi ve geçirmeye denemesi ile ilgili istatistikler paylaşılacak ve bu durumun toplumların demokratikleşmesine etkisi yorumlanacaktır.

            Powell ve Thyne darbeyi “ordunun ya da devlet içindeki siyasi elitlerin örtük ve yasadışı yöntemlerle mevcut hükümeti değiştirmesi” olarak tanımlıyor. Bu tanımı kullanarak da 1950-2010 yılları arasında bütün dünyada toplam 457 darbe girişiminin söz konusu olduğunu ifade ediyorlar. Powell ve Thyne’a göre darbe bütün ülkelerin deneyimlediği bir müdahale biçimi değil. Bugüne kadar 94 ülkede (başarılı ya da başarısız) darbe girişimi gerçekleşmiş. Bölgesel dağılıma baktığımızda ise darbelerin Afrika(%36,5) ve Latin Amerika (%31,9) kıtasında yoğunlaştığını görüyoruz. Bu iki kıtayı Ortadoğu (%15,8) ve Asya (%13,1) izliyor. Avrupa %2,6 ile sonuncu sırada. Bu veri seti bize aynı zamanda darbelerin küresel dalgalar halinde geldiğini gösteriyor. Darbelerin en sık olduğu dönemler 1960’lar ortası ve 1970’ler ortası. 1980’lerin başlarından itibaren darbe girişimi sayısında küresel çapta ciddi bir azalma var. Darbe üzerine olan siyaset bilimi literatürü bu azalma eğilimini darbenin bir müdahale formu olarak uluslararası alanda kabul edilirliğinin azalmasına;  küresel olarak demokratik normları kabul eden ülke sayısındaki artışa; orduların seçilmişler tarafından denetlemesine ve ülkelerin refah oranındaki yükselişe bağlıyor[7]

tesad tarih masası türk modernleşmesi
Kaynak: https://www.statista.com/chart/6955/most-coup-attempts-in-recent-years-have-failed/

            Yukarıdaki oranlar ve grafikten görüleceği üzere küreselleşmenin de etkisi ile birlikte gerçekleşebilen askeri müdahalelerde büyük bir azalma söz konusudur. Bunun yanında bölgelere göre incelendiğinde askerin topluma müdahalesi sonucunda demokrasi zayıflamakta ve tedavülden kaldırılmaktadır. Günümüz perspektifinden baktığımızda darbe oranının yüksek olduğu Afrika bölgesinde demokrasi yer almamakta ve toplum içinde büyük bir ayrışma söz konusudur. Asker-sivil ilişkilerinin kurumsal yapısına odaklanan açıklama biçimi 1960’lı yılların modernleşmeci kuramıyla yakın ilişki halinde gelişti. 1960’lar devrimlerin, bağımsızlık hareketlerinin, iç savaşların ve darbelerin “Üçüncü Dünya” adı verilen coğrafyayı yıkıp yeniden şekillendirdiği bir dönemdi. Bu dönemde yazan araştırmacılar ordunun içinde bulunduğu topluma kıyasla görece istikrarlı ve yerleşik bir kurum olmasını pozitif bir durum olarak değerlendirmekteydi. Geç kalkınan ülkelerde, ordu dışındaki diğer kurumların “geri kalmış” olduğu ve bu toplumlarda orduların kalkınmacı, ulusal toplum ve devlet inşası yönündeki pratiklerinin önem taşıdığı düşünülmekteydi.[8]

 

Türkiye’de Darbeler ve Asker Psikolojisi

            Modernleşme kuramı/ideolojisi etkisi altındaki bu literatürün erken dönemlerinde, modernleşme süreci ilerledikçe ordu-sivil ilişkilerinin de kendiliğinden liberal bir düzenleme çerçevesine çekileceği ve sivil denetime tabi olacağı düşüncesi hâkimdi. Ordular reformist, ilerlemeci, düzen sağlayıcı görevlerini yerine getirecek ve bir kez yönetimi alıp istikrarı sağladıktan sonra rekabetçi bir siyasal düzenin (seçimler ve siyasi partiler gibi demokratik kurumların) inşasında aktif bir rol oynayacaktı. Örneğin Huntington toplumsal kesimlerin “aşırı siyasallaşmasını” ve daha önce siyaseten dışlanan kesimlerin artan katılım taleplerini, bu siyasallaşma taleplerini soğuracak “kurumsallaşma düzeylerinin” olmaması sebebiyle ortaya çıkan toplumsal hareketliliği “siyasal çürüme” ve “düzen bozucu” bir gelişme olarak nitelendiriyor ve askerlerin “mevcut düzenin muhafızları” sıfatıyla oynadığı rolü yüceltiyordu.[9] Bu yaklaşımlardan hareketle Türkiye coğrafyasındaki sürü-çoban ilişkisi Osmanlı devlet idare sisteminde kalmamış ve süre içerisinde el değiştirerek günümüze kadar ulaşmıştır. Türkiye’nin sivil siyaset kurumları neredeyse her on yılda bir darbeler ve muhtıralarla yeniden dizayn edilmiştir. Bu askeri müdahalelerin gerekçeleri farklı olsa da yöntemleri benzerdir. Hâkim kitleiletişim kanalları yoluyla halkın bilgilendirilmesiyle başlayan darbe süreçlerinden sonra sivil siyaset anca kaskeri cuntaların arzuları doğrultusunda yeniden işlev kazanabilmiştir.[10] Asker bu coğrafyada kendisini kimi zaman demokrasinin, kimi zaman laikliğin muhafızı olarak görerek gün yüzüne çıkmış ve sistemi kendi kültürü etrafında yeniden inşa etmeye çalışmıştır. Türkiye’nin sivil siyaset kurumları neredeyse her on yılda bir darbeler ve muhtıralarlayenidendizayn edilmiştir. Bu askeri müdahalelerin gerekçeleri farklı olsa da yöntemleri benzerdir. Hâkim kitleiletişim kanalları yoluyla halkın bilgilendirilmesiyle başlayan darbe süreçlerinden sonra sivil siyaset ancak askeri cuntaların arzuları doğrultusunda yeniden işlev kazanabilmiş ve sınırlandırılmıştır.

tesad tarih masası yazı

            27 Mayıs 1960 yılında bir grup düşük rütbeli subayın yaptığı darbe 1908’den ogüne kadar adı konulmayan askeri vesayeti kurumsallaştıran nihai eylem olmuştur.Darbeyle birlikte Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ile meclis ve devlet arasında bir onaymekanizması olarak konumlanan askeri hiyerarşi Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) ile ekonomik bir güce de kavuşmuştur. Keza kendisinden sonra yapılacak muhtırayı da bu dönemde teamüller dışında yüksek rütbelere atanan ordu mensupları gerçekleştirecektir. Darbe bildirisi ilk olarak Milli Birlik Komitesi (MBK) olarak bilinen cuntanın üyelerinden Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunmuştur. Gazetelerde de MBK’nın ilk bildirisi “Sevgili vatandaşlar” sözcükleriyle başlamakta ve vatandaşlar selamlanmaktadır. Bu söylemle ordunun, siyaset üstü pozisyonundan mütevellit olarak, vatandaşı muhatap aldığı, ilk önce onu selamladığı ve ona bilgi vereceği ifade edilmektedir. Bildiride yer alan “Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır” ifadesiyle ordunun siyaset üstü bir konumda olduğu mesajı verilerek henüz onyıl önce tecessüs etmiş demokratik yaşamın arzuları doğrultusunda olmadığıvurgulanmaktadır. Burada ikinci bir gerekçe olarak ise kardeş kavgası gösterilmektedir kibununla açık olarak iktidarda olan Demokrat Parti (DP) ile muhalefette olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki siyasi anlaşmazlıklar kast edilmektedir. Ordu bu anlaşmazlık zemininde siyasi partileri kardeşler olarak tanımlarken bu kavgayı bitirme vazifesini onlardan daha üst bir konumda olan kendisinin üstleneceğini ifade etmektedir.[11] Darbe bildirisindeki demokrasimiz ibaresi araştırmamız boyunca tartışılan konuya açıklık getirmektedir ki ordu demokrasiyi benimsemekte ve iktidarda kalıcı olmayacağını bildirerek demokrasiyi inşa etme görevini kendisinde görerek sürü-çoban anlayışını sürdürmektedir. 1960 darbe bildirisinden alınan bu ibareler ordunun daha sonraki bildirileri ile de benzerlikler taşımaktadır. Bütün metinlerde TSK kendisini ülkenin sahibi ve milletin gerçek, değişmez veilelebet temsilcisi olarak görmüştür. Dolayısıyla millet adına söylemde ve eylemdebulunabilecek en üst kurum olarak da kendisini konumlandırmıştır.[12] Can Dündar ve Mehmet Ali Birand tarafından hazırlanan darbe belgesellerindeki görüşmeler bu iddiaları destekler niteliktedir. Cemal Madanoğlu 1960 darbesi ile ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: “Karşı devrimcilik iyice tırmanmış durumda. Eh partizanlık almış yürümüş. parti diktatörlüğü öyle. Ekonomik durum, bu şartları tamamlıyor. Bu sırada en çok milleti gayrete getiren, bardağı taşıran damla Demokrat Parti’nin bir Tahkikat Komisyonu kurması oldu. Çok körlemesine gittiler. Yani ihtilali asıl yapan biz değiliz aslında. Onlar yaptılar.” Konuşmasını şöyle devam ettiren Madanoğlu “Dedim, ‘Arkadaşlar, bunlar dokununca devrilirler. Göreceksiniz devrilecekler. Artık işe başlamış bulunuyoruz. Biz başlayıncaya kadardır bunun zorluğu. Bundan sonra bir şey yok.’ ‘Siz’ dedim, ‘Simdi bana söz verin. Ne Bern Elçiliği, ne Dışişleri Bakanlığı. Hiçbirimiz görevimizin dışında hiçbir vazife kabul etmiyoruz. Bu işi bu devlet için, bu ülke için, bu millet için yapıyoruz.’ Yemin ettirdim. Bu yeminin çok da tesiri oldu. Pek canlandılar hepsi.” Diyerek yine bahsettiğimiz muhafızlık görevini kendisine ve orduya addetmiş ve bunu açıkça belli etmiştir.

            Bu anlayış 12 Eylül döneminde de değişiklik göstermemiştir. Bülent Ecevit darbeden sadece altı gün önce Petrol- İş Sendikasının genel kurulunda şu tarihi konuşmayı yaptı: “…Toplum tribünde seyirci, partiler sahada oyuncu olursa demokrasi giderek yozlaşır. …tribünlerdeki seyirciler arasında işçilerin de yer aldığı halkın sahaya inmesi, oyuna katılması gerekir. Aksi takdirde demokrasi güç ve geçerlilik kazanmaz. …Böyle devam ederse sonunda biri çıkar düdüğü çalar, herkes evine, der. Böylece demokrasi biter. Sahadaki maçın görüntüsüne aldanılmamalıdır. Bu bir parti kavgası değil, bölüşüm kavgasıdır. Aslan payını üreticiler yani halk mı alacak, yoksa bir avuç sömürücü mü alacak kavgasıdır.”[13] Bu konuşmadan da anlaşılacağı üzere askerin keskin kılıcı iktidarın üzerinde parlamaya devam etmekte ve çizilen yolda gidilmediğinde bu kılıcın sistemin üstüne ineceği açıkça belli edilmektedir.

 

Sonuç

            Türkiye Cumhuriyeti, Batı demokrasileri gibi endüstrileşme sonucunda değil, bir bağımsızlık savaşı sonucunda kurulmuş bir ulus devlettir. Dolayısıyla tarihsel köklerinde ve geleneğinde endüstrileşme değil, tam tersine endüstrileşmenin kaçırılması, bunu telafi etmeyi amaçlayan tepeden inme ideolojik devrimcilik ve onun ardındaki asker gücü vardır. Batıdaki demokrasiyi kuran sermaye ve işçi sınıflarının, onu koruyan ve geliştiren gücü Türkiye’de olmadığı için, Cumhuriyet’in kuruluşundan neredeyse bu sınıfların gelişmeye başladığı günümüze kadar, çağdaş sınıfların demokrasiyi koruma ve geliştirme görevini askerler üstlenmişlerdir.  Aslında bu tarihsel süreç, yani askerlerin demokrasiyi kurma, koruma ve geliştirme görevleri, çok partili düzene geçildikten sonra serbest seçimlerle gerçekleştirilen iktidar değişikliğiyle sona erebilirdi.[14] Askerin sisteme müdahalesinden sonra iktidar ve ülke yönetim sistemi incelendiğinde askerin bu konudaki gücü yadsınamaz niteliktedir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ekonomi sınai kapitalizm temelinde inşa edilmiştir ve 1960 müdahalesine kadar süregelmiştir. Askerin müdahalesi ile keskin dönüşler yapılmış ve ekonomik düzen ithal ikameci anlayışa evrimleştirilmiştir. Bu yaklaşımın da ömrü uzun sürmemiş ve temelini 24 Ocak kararlarının oluşturduğu başka bir askeri müdahale ile değiştirilmiştir. Bu süreçten sonra egemen ekonomik anlayış küresel bir dalga olan neoliberalizm olmuştur. Yukarıda bahsedildiği gibi Türk modernleşmesi süresince asker tabaka yönetimde birinci elden görev almış ve sürü-çoban metaforunda kendisini zımnen çoban rolüne büründürmeye çalışmıştır ve siyasi mekanizmalara etkisi yine kendi istediği ölçüde gerçekleşmiştir.

Kaynakça

Kaynakça

Kaynakça

Atılgan, G. Saraçoğlu, C. Uslu, A. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Yordam Kitap, İstanbul, 2015.

Balta, E. Geçmişten Günümüze Darbeler, Toplumsal Tarih, 2016.

Devran, Y. ÖZCAN, Ö. Faruk. 1960’tan 2016’ya Askeri Darbe Ve Muhtıra Metinleri

Anlamlar, Amaçlar, Niyetler Ve İdeolojiler, İnönü Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, (1).

Gülener, S. (2007). Türk Siyaseti’nde Merkez-Çevre İlişkilerinin Seyri ve 27 Mayıs 1960 Darbesi. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, (1).

Karpat, K. H. Türk Demokrasi Tarihi: Sosyal, Ekonomik Kütürel Temeller,Timaş Yayınları, 2010.

Kongar, E, Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007.

Mardin, Ş. Thegenesis of youngOttomanthought: A study in themodernization of Turkishpoliticalideas. SyracuseUniversityPress, 2000.

Pathmanand, U. A differentcoupd’état?. Journal of ContemporaryAsia, 2008.

Taylor, C. Foucaultandcriticalanimalstudies: Genealogies of agriculturalpower. PhilosophyCompass, 8(6), 2013.

Dipnotlar

[1]Gülener, S. (2007). Türk Siyaseti’nde Merkez-Çevre İlişkilerinin Seyri ve 27 Mayıs 1960 Darbesi. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, (1), s.39.

[2]Mardin, Ş. (2000). Thegenesis of youngOttomanthought: A study in themodernization of Turkishpoliticalideas. SyracuseUniversityPress, s.332.

[3]Taylor, C. (2013). Foucaultandcriticalanimalstudies: Genealogies of agriculturalpower. PhilosophyCompass, 8(6), 539-551.

[4]Atılgan, G. Saraçoğlu, C. Uslu, A. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat. (2015). Yordam Kitap, s.141

[5]Emre, K. (2007). Tarihimizle Yüzleşmek. Remzi Kitabevi, s.194.

[6]Balta, E. (2016). Geçmişten Günümüze Darbeler. Toplumsal Tarih (273), s.51.

[7]Balta, E. (2016). A.G.E. (273), s.51.

[8]Balta, E. (2016). A.G.E. (273), s.52.

[9]Balta, E. (2016). A.G.E. (273), s.53.

[10]Devran, Y. ÖZCAN, Ö. Faruk. 1960’tan 2016’ya AskeriDarbe Ve Muhtıra Metinleri

Anlamlar, Amaçlar, Niyetler Ve İdeolojiler, İnönü Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, (1), s.7.

[11]Devran, Y. ÖZCAN, Ö. Faruk. A.G.E, s.8.

[12] Devran, Y. ÖZCAN, Ö. Faruk. A.G.E, s.8.

[13]Atılgan, G. Saraçoğlu, C. Uslu, A. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat. (2015). Yordam Kitap, s.706

[14]Emre, K. (2007). Tarihimizle Yüzleşmek. Remzi Kitabevi, s.196.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Samet Kaçan

Samet Kaçan
TESAD Tarih Masası Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir