Alevilik Üzerine

Giriş

Alevilik; ritüelleri, inanç biçimi ve içeriği anlamında her zaman soru işaretleri ve çözümlenmemiş sorunlar silsilesiyle karşı karşıya kalmıştır. Fakat bu sorular Aleviliği bir bütün ve özerk anlamda değerlendirmenin yerine daha çok mukayese ve yakınlık çerçevesinin içerisinde oluşmuştur. Örneğin; ‘’Aleviler Müslüman mıdır?’’, ‘’Aleviliğin İslamiyet içerisinde ki yeri nedir?’’,’’ Alevilik İslam’ın içinde midir?’’, ‘’ Alevilik inancı Hak mıdır?’’, ‘’ Alevi kimdir?’’ gibi sorular üzerinden Aleviliği tanımlama çabasına girişilmiştir. Aleviliği herhangi bir inançsal, duygusal, milli dairenin içerisine girmeden ve ideolojik anlamda değerlendirmeden başlı başına bir inanç sistemi olarak anlamlandırmak gerekmektedir. Çünkü unutulmamalıdır ki Alevilik, Anadolu’nun kadim inanç topluluklarından biridir ve her inanç kadar saygıdeğerdir. Aleviliğin sorunları çözümlenmek yerine Alevilik sorun olarak tanımlandığı takdirde bir ilerleme kaydedilmesi olanaksızdır. Bu sebeptendir ki ayrıştırma amacı olarak kullanılan ve toplumdan koparılmak istenen Alevilik bu konuları içeren iki mühim başlık altında objektif bir şekilde değerlendirilmiştir. ‘’ Sosyolojik ve Etnik Perspektiften Alevilik’’ başlığı altında değerlendirilen başlıklar içerik olarak; Aleviliğin kendi içerisindeki yapısına ve toplumdaki yerine, Aleviliğin köken tartışmalarına, Aleviliğin kökeninin ayrıştırma unsuru olarak kullanılmak istenmesine, Anadolu’daki Türkmen Alevi varlığına ve tahrir-vergi defterleri aracılığıyla nüfusu mukayese etme konularını kapsamaktadır. İkinci kısmı oluşturan ‘’ Sömürülen ve Politize Edilen Alevilik’’ başlığı altında ise; Aleviliğin siyasi bir argüman olarak kullanılması, dini ve tarihi saptırmalar aracılığı ile bir inançsal ayrım meydana getirilerek toplumsal bütünlüğün bozulmaya çalışılması, Aleviliğin bünyesinde barındırdığı inanç ve ritüellerin içeriğinin yanlış lanse edilerek itibarsızlaştırılması gibi konular değerlendirilmiştir.

Araştırma genel geçer bir yargı oluşturma amacı gütmeksizin objektif bir tartışma ortamı yaratmayı ve yürütmeyi amaçlamaktadır.

 

1. Şiilik, Alevilik ve Kızılbaşlık

Kızılbaşlık kelimesinin ortaya çıkış hikayesi, Safevi tarikatı lideri Şeyh Haydar dönemine dayanmaktadır. Şeyh Haydar kendi tarikatına mensup olan müritleri diğer tarikatların müritlerinden ayırmak maksadıyla on iki dilimli kızıl başlıklar taktırmıştır. Her dilim bir imamı ifade etmekle beraber başlıklarda on iki imam temsili bulunmaktadır. Bu durum zamanla Safeviye tarikatı mensuplarının Kızılbaş adı ile anılmasına sebep olmuştur.

Osmanlı’da ise Kızılbaşlık üç anlamda kullanılmaktaydı. Bunlardan birincisi basit anlamıyla Safeviye tarikatı mensupları için kullanılmaktaydı. İkinci anlam Safevilerin sahip olduğu silahlı kuvvetler yani Safevi ordusu için kullanılıyordu. Üçüncüsü ise direk olarak İran’ın kendisini ifade ediyordu. Örneğin Osmanlı topraklarından ayrılarak İran’a gidenler için Kızılbaş’a gitti deniyordu.

Kızılbaş olarak nitelendirilen bu tarikatın mensupları tamamı ile Türkmenlerden oluşmaktadır. Büyük bir çoğunluğunu Akkoyunlu Türkmenlerinin oluşturduğu bu tarikatın kalan kısmında da Anadolu Türkmenleri bulunmaktadır. Yani İran Ordusu veyahut da Safevi Ordusu olarak bahsedilen bu ordu tamamıyla Türkmen’dir.

Bugün Anadolu’da Kızılbaş olarak nitelendirilen Türkmenler bulunmaktadır. Ama genel anlamda günümüzde Alevi olarak nitelendirilmektedirler.

Alevilik; İslam coğrafyasında Hz. Ali taraftarları için bütün İslami literatürde kullanılan bir terimdir. Türkiye’de ise Kızılbaşlık isminin anlam aşınmasına uğraması sonucu başlangıç tarihi bilinmeksizin kullanılmaktadır. Yani Alevilik ismi Türkiye’de Kızılbaşlığın ikamesi olarak kullanılmaktadır.

Alevilik ve Kızılbaşlık, Şiilik mezhebiyle anlamlandırılmaya çalışılsa da ne Kızılbaşlığın ne de Aleviliğin Şiilik ile birebir ilgisi bulunmamaktadır. Fakat büyük ölçüde benzerlikler olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.

 

2. Sosyolojik ve Etnik Köken Perspektifinden ‘’ALEVİLİK’’

Aleviliğe ve Alevilere konuşulan dil anlamında yaklaşıldığında akıllara direkt olarak şu soru gelmektedir: ‘Kürtçe ya da Zazaca konuşan Aleviler, Kürt veyahut Zaza mı? Yoksa Türk mü?’. Bazı dış kaynaklı devletler tarafından mevcut birliği bozmak veyahut da gelişmesini engellemek adına Aleviliğin kökeni Hititlere dayandırılmaktadır, fakat bu, asılsız bir iddia olmanın ötesine geçememiştir.

Aleviliğin etnik kökeni sorusu ile Alevilerin etnik kökeni sorusu arasında fark vardır. Burada akla gelen soruların çerçevesi Türkiye’de yaşayan Alevileri içerisine almaktadır.

Bu soruların akla geliş amacı ve bu doğrultuda yapılan çalışmalar, bir inanışa mensup olan bireylere bir kavim tayin etmekten ziyade, tarihsel gerçekliğe ulaşma çabasından ibarettir. Bu tarihsel araştırmalar ve çıkarımlardan yola çıkarak, ileride yapılacak olan yorumlamalar daha sağlıklı ve gerçekçi bir nitelik taşıyacaktır.

Şüphesizdir ki; dil bir milleti millet yapan unsurlardan bir tanesidir fakat her dil farkı, milliyet farklılığına dalalet değildir.

Örneğin Almanya’da doğup büyümüş bir Türk genci, Türk olmasına rağmen Türkçeyi çok az veyahut da hiç konuşamayabilir. Musevilerin ana dili İbranicedir. Fakat İstanbul’daki Musevi Türkçe, Kuzey Irak’ta ki Musevi Kürtçe konuşur. Buradan çıkarılacak olan sonuç şudur; bir kişi veya toplumun bir millete mensup olabilmesi için o milletin dilini bilmesi ve konuşması yeterli değildir. Bu etken durum herhangi bir sebepten dolayı meydana gelmiş olabilir.

Bugün 50-60 yaş üzeri Türkçe bilmeyen Alevilere ve hatta Aleviler için büyük önem taşıyan DEDE’lik makamında bulunan din büyüklerine bu soru sorulduğu takdirde genel olarak Türk olduklarını ifade ettikleri görülmüştür. Yine Alevilerin en yaşlılarına hatta Türkçeyi sonradan öğrenmiş, kendini Kürt Alevi’si olarak tanımlayan bir büyüğe tarihsel anlamda nereden geldiği sorulduğunda Horasan’dan cevabını alırsınız.

Çoğu zaman birlikte yaşayan milletler etkileşim içerisine girerek birbirlerini etkilemişler ve bunun sonucunda çeşitli karşılıklı aktarımlarla kültürler iç içe geçmişlerdir. Bu durum çoğu zaman toplumların asimile olması derecesine kadar ilerlemiştir ve tarihte örneklerine sıkça rastlamak mümkündür. Bu durum için farklı yorumlar yapmak mümkün olsa da kesin bir şey söylemek yanlış olacaktır. Bu tür durumlarda çoğunluğun azınlığı asimile etmesi görüşünü kesin olarak savunmak ne kadar yanlışsa yerleşik konumda olanın sonradan dahil olan topluluğu asimile etmesi görüşünü savunmak da bir o kadar yanlıştır. Bu durumlar şartlara göre değişiklik gösterebilmektedir ve kesin bir görüş ifade etmek olanaksızdır.

Ziya Gökalp şöyle söylüyor: Kürtlerle beraber yaşayan Türkmen aşiretleri tedricen Kürtleşmişlerdir; mesela, Urfa ile Siverek arasındaki Döger nahiyesinde Kürtçe konuştukları gibi, Diyarbakır’daki Karakeçili Aşireti, Osmanlıların ecdadı olan Kayılardan ayrıldıklarını ve Kütahya cihetlerinde dolaşan Karakeçililerin amcazadeleri olduklarını iddia etmekle beraber Kürtçe konuşmalarının yanı sıra Kütahya’daki ve Orta Anadolu Bala’daki Karakeçililerin ise bir tek kelime Kürtçe bilmediği biliniyor(Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, 1992).[1]

Gökalp, Karacadağ’da bu aşirete komşu olan Türkan Aşireti’nin isminden de anlaşılabileceği gibi Türk olan Beydilli boyuna mensup olduklarını fakat Türkçeyi tamamı ile unuttuklarından dolayı Türk olduklarını bile Kürt lisanı ile ifade ettiklerini söylemektedir(Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, 1992).[2]

Kendisinin de Diyarbakırlı olması sebebiyle Gökalp, bölgeyi sosyolojik anlamda en iyi bilen ve ifade edenler arasındadır.

Bu durumun bir sebebi de Osmanlı’nın uyguladığı yurtluk-ocaklık sisteminin sonucu Türkmen Alevilerin Kürtleşmiş ve Kürtçe konuşmaya başlamış olmasından kaynaklanmaktadır.

Alevi köylerinin tahrir defterlerine bakıldığı takdirde aşiret olarak bir yerleşim söz konusu olduğundan dolayı hemen hemen hiç gayrimüslimin yaşamadığı köylerdir. Sünni köylerinde gayrimüslim ve Müslümanlar bir arada yaşarken Türkmen Alevi köylerinde bir karışım olmamıştır.

Konuyu genişletecek ve bir yöre üzerinde yapılan bir araştırmadan yola çıkacak olursak: Diyarbakır; konumu, iklim elverişliliği, yaylak ve kışlakları, verimli ovaları ve su kaynakları nedeniyle dikkat çeken ve ele geçirilmek istenen bir bölge olmuştur. Bu durum bölgede sirkülasyona sebep olmuş ve çok çeşitli milletlere-kültürlere yönelik izler görülmesine sebebiyet vermiştir.

Diyarbakır yöresi, Anadolu’da ilk Türkleşen coğrafya olmanın yanı sıra Türkmen-Alevî topluluklarının önemli dede ocaklarının zuhur ettiği coğrafya olma özelliğini taşımaktadır(Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği, 2016).[3]

1518 tarihli Diyarbekir Vilayeti 64 numaralı Mufassal Tahrir Defteri’nde yer alan bazı köy isimlerine bakacak olursak: Arslan Oğlu-ı Ulyâ, Dübir, KazukDepe, Şükrullah-ı Köhne, Duman, Hancuğaz, Misafir Viranı, Bestam Viranı, Kakender Gözlü Şeyh  ve Çanakçılü şeklindedir ve görüldüğü üzere köy adları büyük ölçüde Türkçe özellikler taşıdığı gibi Arslan Oğlu-ı Ulya köyünün adında geçen Ulya Arapçada yukarı anlamına gelmektedir fakat bu kelime halkın kullanımının dışında bir resmi yazışma dilinin meydana getirdiği bir ektir(Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği , 2016).[4]

Türkmen-Alevilerin tespiti için başvurulan başka bir kaynak ise tahrir defterlerinde geçen kişi isimleridir. Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin gibi Müslüman olan tüm toplumlara mal olmuş isimlerden net bir ayrım yapılamayacağından üzerinde durulacak isimler daha farklı olacaktır.

Meselâ; Şeyhi, Şah Kulu, Şah Verdi, Şah Veli, Nur Ali, Şah Ali, Şah Hüseyin, Hüseyin Kulu, Pîr Kulu, Şeyh Ali, Can Ali, Yar Ali, Ali Kulu, Can Kulu, Yol Kulu gibi adlar defterde sık sık kullanılan adlar arasında yer alırken Allah Kulu ve Muhammed Kulu adları sadece birer defa geçmektedir fakat Ahmet Kulu, Mahmut Kulu, Bekir Kulu, Osman Kulu gibi adlara rastlanılmamaktadır(Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği , 2016).[5]

Bu isimlere sahip olanların hepsinin Türkmen-Alevi olduğu iddiasını öne sürmek çabası gütmeksizin tahrir defterinde geçen bu isimlerin tesadüfi olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü kişi adlarında sosyal yaşam ve inanç izlerine rastlamak büyük bir olasılıktır.

Ali Kulu, Hüseyin Kulu, Yar Ali, Dur Ali, Can Kulu, Yol Kulu gibi adların Ali ve Ehl-i beyt sevgisinin yanında Alevilik inancıyla alakalı olacağından kuşku duyulmamakla beraber Tahrir defterlerinde bu adların dışında çok özgün başka Türkçe adlar da yer almaktadır: Tanrıvermiş, Tanrıveren, Hüdaverdi, Çalapverdi, Gökçe, Yağmur, Sarı, Eslemez, Kayıtmaz, Toktamış bazen de Tohtamış (Durmuş anlamındadır ve bu şekliyle Kırgız lehçesinde hâlâ kullanılmaktadır.), Bayram, Bayram Hoca, Budak, Yağmur, Balı, Satı, Satılmış, Durmuş, Dursun, Ürkmez, Korkmaz, Aydoğmuş, Gündoğmuş, Türemiş, Sevindik, Bulduk, Er Buldu, Dönmez, Ulaş, Yaramış, Yinal, Göç, Göç Eri, Göç Beyi, Göçü, Göçgün gibi mesajı çok açık olan bir hayli kişi adı mevcuttur(Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği , 2016).[6]

Bölgede Rum, Ermeni, Yahudi ve Şemsi olarak tabir edilen gayrimüslim topluluklar da mevcuttu fakat Diyarbakır yöresinde tek ve hâkim unsur olduğu öne sürülmeksizin birçok Türkmen cemaat olduğu tespit edilmekte ve bilinmektedir.

Bunların başında Bozulus, Dulkadirli, Karakeçili, Sarılı, Şebek gibi Türkmen cemaatler gelmekle beraber Diyarbekir Şeri’yye Sicillerinde de Kazıklı, İzzeddin, Köçekli ve Harbendelü gibi diğer Türkmen topluluklarına rastlanmaktadır(Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği , 2016).[7]

Tahrir defterleri aynı zamanda bölgedeki etnik değişime de büyük ölçüde ışık tutan bir kaynak özelliği taşımaktadır.

Türkmen olduğundan kuşku duyulmayan birçok köyde listenin genellikle sonunda ya da sonlarına doğru “Kürd” olduklarına ya da “Mardisi”, “Atak”, “Ruha”, “Siverek”, “Dağ”, “Süleymanlu”, “Zeriki” ve “Hini”den gelen kişilerin köylere yerleştirildiği tespit edilebilmekte ve Mardisi, Basiyan, Süleymanlu ve Zeriki bölgedeki önemli Kürt aşiretleri olduğu bilinmektedir (Erpolat, Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği , 2016).[8]

Örneğin; Bakırca-ı İzzet 1518’de 10 haneli bir köydü ve bu hanelerden 2’si sonradan yerleşen ‘’Kürd’’tü. Burada değişime neden olan faktörleri de iyi inceleyip hesaba katmak lazımdır. Mesela 10 hanenin altında olan köylerin dini, sosyal, ekonomik, kültürel gelişimlerini sürdürmesi zor olacağından bu köylere yönelik bir büyütme uygulanmış olabilir. Bunun yanı sıra gerekçe olmaksızın doğal yollarla yerleşim yapılması da mümkündür.

Fakat tarihlere ve yerleşimlere bakılacak olursa bir diğer ihtimal olarak da Yavuz-Şah İsmail çekişmesi akıllara gelmektedir. Bu çekişme, Anadolu mezhep sorunu ve korkusunu keskinleştirmiştir. Bu durumun Türkiye Aleviliği üzerinde etkileri çok büyük ölçüdedir.

Anadolu’da yaşayan Alevi halk üzerinde en büyük etki unsuru olmayı amaçlayan ve bütün Şiileri kendi çatısı altında birleştirmeyi amaçlayan Safevi Devleti, Osmanlı’nın kendi içerisindeki imparatorluk olmasından kaynaklanan yapısında bir takım sorunlar çıkmasına sebebiyet veriyordu. Bu nedenlerden kaynaklanan Türkiye’deki Alevi nüfusu kontrol altına almak ve olası bir ayaklanmaya karşı, tedbir amaçlı bir nüfus kaydırması olabileceği de ihtimal dahilindedir. Fakat bu ihtimaller şu an için tarihin ve dönemin siyasi durumu göz önüne alınarak yapılabilecek olan yorumlardan ibarettir. Mevcut siyasi-politik ortamda kesin bir sonuca varmak pek de mümkün gözükmemektedir.

Yavuz-Şah İsmail arasında yaşanan bu çekişme akıllarda bir yoruma daha mahal vermektedir. Çaldıran Savaşı sırasında Kürt nüfus Osmanlı’nın vurucu gücü ve güven kaynağı durumundaydı. Batı seferlerinde Alevi-Bektaşi askerler mücadele ederken Doğu seferlerinde Osmanlı ile ittifak halinde olan Kürt nüfus önemli bir rol oynuyordu. Durum böyle iken Kürt nüfusun Aleviliği benimseyip bu denli hareket etmesi zor görünmektedir. Zira Osmanlı o bölgede koruma-kollama ve istihbarat görevlerini Kürt nüfusa aktarmış bunun yanı sıra negatif ayrımcılık söz konusu olmaksızın devlet olmanın gereğince Alevi kesimin, Şah İsmail’le bir inanç birliği söz konusu olduğundan herhangi bir kışkırtmaya yönelik çeşitli tedbirler alınmış olunabilir.

Fakat ülkemizde bu tarihi olaylar ve durumlar farklı güçlerce inanç, din, etnik kavramlar üzerinden ayrılıkçı söylemlere sebebiyet vermektedir. Bilinçli olarak yapılmak istenen bu ayrılıkçı çalışmalar ancak tarihin doğru ve objektif yorumlanması ve araştırılması ile önlenebilir. Tarihi, etnik ve inanç temelli unsurların, politik emellere ve ayrılıkçı söylemlere kurban edilmemesi için; objektif olarak araştırılması, yorumlanması, sistematik ve anlaşılır bir şekilde dünyaya mal edilmesi gerekmektedir. Bu başlık altında yapılan araştırma da içerik ve anlam bakımından hiçbir etnik, inançsal, düşünsel ayrım amacı güdülmeksizin reel verilerin objektif perspektiften yorumlanması sonucunda meydana gelmiştir.

 

3. Sömürülen ve Politize Edilen Alevilik

Türkiye’de çeşitli farklı etnik gruplar üzerinden politika üretilebildiği gibi farklı inanç ve yaşayışlarında bu konuya malzeme edildiği söylenebilir. Alevilik de bu durumdan nasibini almış; bazı zamanlar suiistimale uğramış, bazı zamanlar ise siyasi bir enstrüman olarak kullanılmış fakat genel anlamda anlaşılmak yerine geçiştirilmek ve ileri bir tarihe ötelenmek üzerinden değerlendirilmiştir. Türkiye’de Aleviliğin ciddi anlamda anlaşılma ve anlatılma ihtiyacı vardır. Bu durum gerçekleştirilmediği sürece Alevilik; önyargılar, iftiralar, kulaktan dolma bilgiler çerçevesinin dışına çıkamayacak ve doğal olarak toplumun bütünlüğüne tam anlamıyla dahil olamayacaktır.Tarihsel sürece baktığımız zaman, Alevilerin, bir toplum olarak sorunlarına odaklanılmaktan ziyade, bir sorun olarak algılandıkları ve topluma bu şekilde lanse edildikleri görülmektedir(Alvanoğlu, 2017).[9]

Bu durum, ilerleyen süreçlerde büyük kopmalara, ayrılıklara ve fikir çatışmalarına sebebiyet verebilme potansiyeline sahiptir. Bu tür konular devlet bazında üzerine uzunca düşünülüp politikalar üretilmesi gereken konularken, üzerine düşülmediği takdirde ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından büyük ayrışmalara sebebiyet verebileceği gibi dış devletler tarafından da üzerine oyunlar çevrilebilecek bir malzeme haline gelebilir. Sömürülen ve politize edilen Alevilik başlığı da tam da bu konunun üzerinde durmaktadır.

Gerçek anlamda anlaşılmayan ve anlatılmayan Alevilik, çeşitli algı çalışmaları ve yanlış aktarımlara maruz bırakılarak çok farklı biçimlerde topluma sunulmaktadır. Bu durum içerisinde Alevilerin azınlık statüsünde değerlendirilmesi gerektiği bile beyan edilmektedir. Buradan şunu anlamaktayız; Aleviliği önce başka bir din, daha sonra da Alevileri başka bir millet olarak önce topluma sunup, daha sonra da kabul ettirmek amacı güdülmektedir.

Oysaki bu ön yargı ve toplumu ayrıştırma amacı güden fikirleri bir kenara bırakıp Alevilik inancının özünü ve Anadolu mirasına katkılarını göz önüne alacak olursak farkı görmek rahatlıkla mümkün olacaktır.

Örneğin Aleviler, bugün Anadolu kültürünü, edebiyatını, örf ve adetlerini büyük ölçüde muhafaza etmiş ve yaşatmışlardır. Bunun yanı sıra Alevilikte, Hakk’ın huzurunda her insan fert olarak kabul edilir ve hiçbir şekilde ayrıştırılma söz konusu değildir. Kadın haklarının gözetilmesi ve sağlanması konusunda büyük örnekleri bünyesinde barındırdığı gibi herhangi bir dışlama olamaz. Alevi inancına göre Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in kaynağı Kırklar meclisinde 17 tane kadın vardır. Yine Cem ibadeti kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin bir arada yapılmaktadır.

Burada da bir ayrım ve eleştiri meydana getirilmektedir. Örneğin kadın ve erkeğin bir arada ibadet etmesinin yanlış olduğu, cem şeklinde bir ibadetin kabul görmeyeceği şeklinde fikirler beyan edilmektedir.Anadolu Alevilerinin kadınla birlikte aynı yerde ibadeti bazı kişilerce farklı şekillerde değerlendirilmiş ve “mum söndü” adını verdikleri olumsuz yorumların yapılmasına neden olmuştur(ER, 1998).[10]Siyasi ve sosyolojik açıdan bakıldığı takdirde ibadetin yapılış şekli ve içeriği önem arz etmemektedir. Bu açıdan hareketle yola çıkacak olursak, söylemlerin hizmet ettiği amaç ve çıktığı nokta önem arz etmektedir ki ilgi alanını bunlar kapsamaktadır. Sonuç olarak din kimsenin tekelinde değildir ve keskin yorumlar yapmak için sakıncalı bir alandır. Tabi ki konuşulup, tartışılması gereken konular mevcuttur fakat tenkitlerin tahkir boyutuna ilerlememesi de hayati önem arz etmektedir. Zira toplumun sinir uçları olan bu değerlerin herhangi bir zarara uğraması sonucunda ağır bedellerin ödenmesine sebebiyet verebilecektir.

Bazı kişi ve kesimlerce Aleviliğin ilkellik ve cahil kalmışlığın bir sonucu olduğu nitelendirmesi olayın tahkir boyutudur. Buna gerekçe olarak da Alevilerin aşiret olarak yerleşmelerinin kendi içlerine kapalı bir sosyal hayatı getirdiğinden İslamiyet’in tam olarak, doğru şekliyle oralara sirayet edemediği görüşünü sunmaktadırlar. Bu sebepten eksikliklerini Alevilerin kendi gelenekleriyle doldurdukları da ifade edilmektedir.

Ne sebepten olursa olsun; inanan bir kişinin, grubun, toplumun başka bir inancı ilkel ve eksik nitelendirmesi kesinlikle uygun bir ifade değildir. Çünkü aksi takdirde kendi inancına yapılan bu denli bir eleştiriyi de savunacak bir mekanizmayı üretme hakkını kendinde bulamayacaktır.

Bu, işin dini boyutu olmakla beraber, iş bununla da sınırlı kalmamaktadır. Tarihi bir boyut yüklenerek de inançsal değerler üzerinden bir ayrışma ortamı oluşturulmak istenmektedir.

Buna verilebilecek olan en belirgin örnek Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail arasında olan çekişmedir. Bu, tarihi açıdan çok önemli iki şahsiyetin arasındaki o dönemki çekişme günümüze de yansımış çeşitli mübalağalar ve kışkırtmalarla sayısal bir yarış hali mevcut hale getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevi’yi öldürdüğü iddiasının ortaya atılmasına karşılık, Şah İsmail’in de 50 bin Sünni’yi öldürdüğü iddiası kamuoyuna sunularak adeta sayılar üzerinden bir mücadeleye girişilmiştir. Oyun hep aynıdır ve bu durum yakın tarihimizde yaşanan olaylar üzerinde de oynanmaya çalışılmıştır.

Örneğin çok yakın tarihlerde yaşanan Madımak ve Başbağlar katliamlarını, zarar görenlerini ve etkilenenlerini yarıştıracak biçimde, hiçbir ahlaki ve insani sınır gütmeden yorumlamak, geleceğe dair ümitleri köreltmektedir. Geçmişin acıları bugünün ayrışma sebebi olursa bir arpa yol gidilmesi mümkün olmamakla beraber kesinlikle Madımak ile Başbağlar da birbirinin rövanşı değildir. Her ikisi de ayrı ayrı katliamdır ve katledilen insansa gerisi teferruattır.

Bunun dışında Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail üzerinden yapılan yorumlar bünyesinde ideolojik bir içeriği de barındırmaktadır. Fakat tarihi şahsiyetlere ideolojik gözle bakılması son derece yanlış bir durumdur. Tarih bir bilimdir ve ideolojik kaygılara boğdurulmayacak kadar büyük bir deryadır. Her iki hükümdarın da sürgünler, takipler, ifşalamalar ve devletin bütünlüğüne saldırıya yönelik isyanlara karşı cebir uygulamak suretiyle birtakım önlemler aldığı tartışılmaz bir gerçektir. Fakat söylenildiği üzere 40-50 bin kişinin öldürülmesi gibi bir durumun meydana gelmesi hem olanaksız hem de dayanaksızdır.

Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevi’yi, Şah İsmail’in yaklaşık 40-50 bin Sünni’yi öldürdüğü iddiası art niyet taşımaktadır ve bir inançsal ayrımı amaçlamaktadır. Anadolu’da 40 bin Alevi’nin katledilmesi durumu o günün nüfusuna bakılıp bir köyün 10 ila 50 haneden oluştuğu hesaba katılırsa yaklaşık iki bin köyün yok olması anlamına gelmektedir. Tokat ve Sivas gibi illerin tahrir defterlerine bakıldığında 1600’lü yılların başlarında 3 bin ile 5 bin arasında bir nüfusu varken, söylenilen rakam yaklaşık 14 tane şehrin yok olması anlamına gelmektedir.

Böylesine büyük bir nüfus kaybı gerçekten varsa neden kayıtlarda görülmemektedir? Diyarbakır tahrir defterlerine ve vergi defterlerine bakıldığında Alevilerden vergi alındığı açıkça görülmektedir. Osmanlı’nın yol olmayan köylere dahi vergi uygulaması için ulaştığı da bilinirken böylesine büyük bir nüfus azalması tahrir veyahut da vergi defterlerine neden ve nasıl yansımamıştır? Böyle bir durum mümkün müdür?

Şah İsmail’in istihbarat kollarının Osmanlı toprakları üzerindeki etkinliği ve Çaldıran Savaşı öncesi kurduğu bağlantılar kabul edilmektedir. Bunlardan bir tanesini örnek verecek olursak; Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı öncesi üst subaylarından olan Ahmed Ağa Karamanlu’yu, Durgudoğlu Musa Bey’e gönderip teşebbüse giriştiği bilinmektedir(Tekindağ, 1967).[11]Durgudoğlu Musa Karaman sipahisidir ve Durgudlular Karamanoğullarına bağlı büyük Türkmen ailesidir.

Şah İsmail tarafından, Ahmed Ağa aracılığı ile Karaman sipahisi Durgudoğlu Musa’ya ulaşan mektuba içerik olarak bakacak olursak Şah kısaca şunları istemektedir: Şah’ın emirleri dikkate alınıp bölgedeki faaliyetlerin en küçük ayrıntısına kadar öğrenilerek kendisinin haberdar edilmesini emretmektedir (Aydoğmuşlu, 2013).[12]

1512’de gönderdiği bu mektup ile Şah, müritlerini yönlendirmek ve kendi çatısı altında birleştirmek isteğini açıkça göstermiştir. Sürekli eriyen ve kendini yenileyemeyen Safevi Ordusu Şah’ın bir takım girişimleri ve bağlantılarıyla kendini yenileme çabası içerisine girmiştir. Bu mektup devletin eline geçmiştir ve Karaman Tımar Defterine bakıldığında 1516’da sipahinin tımarı elinden alınmamıştır (Yörük, 2006).[13]

Yaklaşık olarak, Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı’nda topladığı asker sayısı kadar olan 40 bin sayısının Anadolu topraklarından yok olmasının, bu denli büyük bir nüfus düşüşünün ne tahrir defterlerine ne de vergi defterlerine yansımamış olmasının, Safevi tarihinin dahi bu olaydan bahsetmemesinin inandırıcılığı yok hükmündedir. Buna karşılık Alevilerin konargöçer oldukları ve dolayısıyla vergi defterlerinde yer almadıkları iddiası ortaya atılır fakat bu da asılsızdır. Çünkü o dönemde konargöçerler yaşadıkları bölgenin tımarlı sipahisine vergilerini vermek zorundaydılar.

Bu araştırmaların yapıldığı süreç hiçbir şekilde tarafgirlik yapılmadan, ideolojik bir çerçeveden bakılmaksızın ve tarihsel olaylar yaşandığı dönemin gereğince yorumlanarak ilerlemiştir. Yani taraflar arası bir haklılık yarışından öte millet birliğine kast etmek amacıyla ortaya atılan tezlere bir antitez mahiyetindedir.

Sonuç olarak, bir takım dini, milli ve tarihi sahte argümanlar sunularak kasıtlı bir biçimde saptırılma yapıldığı görülmektedir. Burada en büyük görev devlete düşmektedir. Çünkü ‘milleti yaşat ki devlet yaşasın’ düsturundan hareketle devlet, milletini her türlü kışkırtma ve çatışma ortamından muhafaza ederek bir ve beraber kılmalıdır, zorundadır. Aleviliğin, Alevilerin anlaşılması ve anlatılması yönünde uygulanacak olan politikalar üretmeli ve sürdürülen uygulamalara yön vermelidir. Aleviliğin yalnızca Alevi olmayanlar tarafından değil Alevilerin kendi içlerinde de doğru öğrenilmesi ve anlaşılması gerekmektedir. Bu tür uygulamalara yer verilmezse Alevilik kendi içerisinde de şahısların tekelinde erimeye mahkûm bırakılacaktır.

(Şah İsmail’in Turgutoğlu Musa’ya gönderdiği mektup)

Kaynakça

Kaynakça

Alvanoğlu, S. (2017). TÜRKİYE’DE ALEVİ KİMLİĞİ TARTIŞMALARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME. Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi.

Aydoğmuşlu, C. (2013). Safevi Çağına Ait Üç Mektup Ve Değerlendirilmesi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi.

ER, P. (1998). Anadolu Aleviliğinde Kadın. P. Er içinde, Geleneksel Anadolu Aleviliği (s. 107). Ankara: Ekip Grafik Matbaa Hizmetleri .

Erpolat, M. S. (2016). Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği . Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi .

Gökalp, Z. (1992). Z. Gökalp içinde, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler. İstanbul: Sosyal Yayınları.

Tekindağ, Ş. (1967). Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selimin İran Seferi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi.

Yörük, D. (2006). Karaman Eyaletinde Osmanlı Timar Düzeninin Tesisi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi .

 

Dipnotlar

[1] Gökalp Z., Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, İstanbul:Sosyal Yayınları, (1992), s.117.

[2] Gökalp Z., a.g.e, s.118.

[3]Erpolat M.S., Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi, (2016), s.114.

[4]Erpolat M.S., a.g.e., s.116

[5]ErpolatM.S.,a.g.e., s.117

[6]Erpolat M.S., a.g.e, s.117.

[7]Erpolat M.S, a.g.e, s.118.

[8]Erpolat M.S., a.g.e, s.119.

[9]Alvanoğlu S., TÜRKİYE’DE ALEVİ KİMLİĞİ TARTIŞMALARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi, (2017), s.176.

[10] Er P., Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara: Ekip Grafik Matbaa Hizmetleri,(1998), s.107.

[11]Tekindağ Ş., Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selimin İran Seferi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, (1967), s.49-78.

[12]Aydoğmuşlu C., Safevi Çağına Ait Üç Mektup Ve Değerlendirilmesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, (2013), s.416.

[13] Yörük D., Karaman Eyaletinde Osmanlı Timar Düzeninin Tesisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, (2016), s.195.

Bu makaleye atıf için: Ad soyad, Kurum Adı, Sayfa Adı ya da Başlığı, Yayın Tarihi , Web Adresi, ( Son Güncellenme Tarihi / Erişim Tarihi ) formatında belirtilmesi gerekmektedir.
Telif Hakları hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Batuhan Yaşar

Batuhan Yaşar
TESAD Siyaset Birimi Araştırmacı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir