Afektif Nörobilim
(Rehberlikservisi.net'ten alınmıştır.)

Afektif Nörobilim Nedir?

Duygusallığımız bize sinir sistemimizdeki bazı durumların öznel olarak deneyimlerimizin yetisini yansıtır. Bu hissetme durumlarımız insanlar için ayırt edici olarak nitelendirilse bile hayvanların duygu hissedip hissetmedikleri konusu kavramsal bir sıkıntı olmaktan biraz daha ötedir. Ve bu araştırmalar hiç kolay değildir çünkü bazı savları kanıtlamak zordur. Bununla birlikte davranışlar üzerine çalışan birçok araştırmacı hayvan duygularını bilimsel araştırma alanı dışında tutmaktadır. Davranışların çoğu bilinç dışı süreçle gerçekleşmesine rağmen hem hayvanlarda hem insanlarda bulunan afektif hisler davranışlarımızda büyük önem taşırlar.

Davranışçı akımın psikolojide ağırlıkta olmasıyla birlikte, duygu ve düşüncelerin insan davranışlarını gerçekten etkileyip etkilemediği sorgulandı. Bu şüphecilik o kadar gerçek dışıydı ki bilişsel devrimle psikolojinin birçok alanında terk edildi. Fakat bu bilim insanlarını, hayvan araştırmalarından uzaklaştırmadı. İnsan psikolojisi çalışmalarıyla beynin hayvan davranışlarını nasıl etkilediği konusu birbirinden entelektüel olarak ayrılmıştır.

Afektif nörobilimin merkezi ve tartışmalı ilkesi, öznel yaşanan hisleri içeren duyguların hem insan hem hayvan eylemlerinde nedensel olaylar zincirinde önemli olduğudur. Onlar insanlar üzerinde birçok karmaşık seçeneğe dayanan çeşitli doğal iç değerleri sağlar. Ancak bu tür iç duygular basit zihinsel olaylardan çok nörobiyolojik olaylardan kaynaklanır. Duygusal durumlar, gelecekte olabilecek durumlara karşı hazırlıklı olmamızı sağlar. Bunu klasik koşullanma gibi basit mekanizmalarla yapar.

Afektif Nörobilim
(Rehberlikservisi.net’ten alınmıştır.)

1. Duygu İşletim Sistemleri

Afektif süreçlerin sinirsel yapılarını anlamak için insanlar kadar diğer canlıların da doğuştan ve sonradan edinen eylemlerin bir karışımını oluşturan beynin duygu sistemlerine bakmamız gerekmektedir. Hayvanlar yaşamda sağ kalmak için gerekli öğeleri çevrelerinde aramazlar, ama aramalarını incelikleriyle nerede ve ne zaman yapmaları gerektiğine ihtiyaç duyarlar. “Arama gizilgücü” beyinde yapılanmıştır. Her hayvan çevresindeki koşullara göre davranışlarını eğitmeyi öğrenmek zorundadır. Bununla birlikte hayvanların ne korku, öfke, acı, haz ve keyfi deneyimlemeyi ve ifade etmeyi, ne de itişip kakışmayı öğrenmeleri gerekir. Bu sürecin öğrenme aracılığıyla uyarlanması gerekir. Tüm memeliler veya tüm canlılar daha önce öğrenmeleri gerekmeyen ama öğrenmenin gerçekleşmesi için acil fırsatlar sağlayan birçok yetiyle dünyaya gelirler.

İnsanlarda ve hayvanlarda en ilkel afektif bilişsel etkileşim “Ben istiyorum.” ve “Ben istemiyorum” olarak özetlenebilir. Ancak çok çeşitli hoşlanma ve hoşlanmama olayları vardır. Basit bir davranış boyutu olan yaklaşma veya uzaklaşmadan daha karmaşık bir duygu sınıflandırması daha iyi olacaktır. Mesela acı gıdalardan hoşlanmama ile fiziksel acıdan hoşlanmama arasında bir ve aynı sistemden olması olası gözükmüyor. Bir yiyeceği arzulamayla oyun dürtüsü aynı beyin sistemlerinden kaynaklanması aynı derecede imkansızdır. Evrim, memeli beyinlerinin antik girintilerinde duygu sistemlerini çeşitlendirmektedir. Bu afektik sistemler aşırıya kaçtığı zaman ortaya psikiyatrik hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu sistemlerin azalması depresyona veya bazı kişilik bozukluklarına neden olabilir. Aşırı etkinleşmesi ise mani, paranoid şizofreni, anksiyete, obsesif-kompulsif ve travma sonrası stres bozukluğuna neden olabilir.

 

(Anadolu Ajansı’ndan alınmıştır.)

 

2. Beyindeki Duygu Sistemleri

Çağlar boyunca alimler duyguların doğası ve sayısı hakkında bir fikir birliği oluşturamamıştır. Araştırmacılar duyguların sınıflandırılmasında uygulanacak ölçütler hakkında bile anlaşamamıştır. İlkel duygu sistemleri olasılıkla genetik tarafından dikte edilmektedir. Fakat yaşam süresinde deneyimlerle kalıplaştırılır. Genel olarak bu karmaşık duygular temel beyin sistemlerinin yüksek beyin işlevleriyle etkileşimi ve evrimsel gelişimiyle ortaya çıktığı varsayılır.

Duygular konusuyla ilgilenen bilim insanları temel duyguları anlamak için genel bir araştırma stratejisi ya da sınıf birliğine varmış değillerdir. Bazıları temel duygular kavramını reddetmektedir.

Deneysel psikolojide duyguları anlama ve sınıflandırma konusunda üç farklı düşünce okulu tanımlanabilir. Bunlardan ilki, kategorik yaklaşımdır. Bu kategorik yaklaşım korku, öfke, üzüntü ve neşe gibi belirli afektif süreçlerin, sonuçta içsel beyin/zihin sitemlerinden kaynaklandığını biyolojik düzeyde açıklanabilecek istikrarlı ve karakteristik gerçekliği olduğunu varsayar. İkincisi sosyal yapısalcı yaklaşımdır.

İnsanların içgüdülerinin olmadığını ve çeşitli afektif eğilimleri öğrenme yoluyla edindiklerini ileri sürenlerdir. Sosyal yapısalcılar özgül duygu kalıpları için fizyolojik ve davranışsal çok sayıda kanıtı yaygın olarak göz ardı ettiği kadar insan beyni içinde farklı duygular için genetik afektif altyapılar olduğuna ilişkin nörobilimsel kanıt zenginliğini dikkate almamaktadır. Üçüncü yaklaşım ise bileşenli yaklaşımdır. Duygulara birçok bilişsel yansımayla çeşitli bedensel değişikliklerin eşlik ettiğini vurgulamaktadır.

Beyindeki Duygu Sistemleri
(Nöroblog.net’ten alınmıştır.)

3. Beynin Zihinle İlişkisi

Modern nörobilimde tüm ruhsal işlevlerin sonuçta beynin çalışmasından ortaya çıktığı temel bir kabuldür. Belirli beyin işlevleri olmadığı zaman duygular, dürtüler ve zihin yoktur. Zihinde beynin bir işlevi olarak kabul edilmektedir fakat daha karmaşıktır. İkicil (düalist) yani bedenden bağımsız zihin işlevi görüşü geçmişte çok tartılmıştır fakat bu tarz metafizik önermeler artık ciddi araştırmacılar tarafından saygı görmemektedir. Öte yandan ikiciliğin farklı bir formu hala ilgi görmektedir. Bu form, ruhsal süreçleri sözlü semboller ve tepki süresi gibi basit ölçütlerle, beyin araştırmalarına dayanmadan yeterli miktarda anlayabileceğimizi kabul eder. Bu akademik psikolojide bilişsel psikoloji olarak görülmektedir.

Zihnin beyin işlevlerinin nasıl ortaya çıktığını düşünmemiz için nöronların birbiriyle ne şekilde bağlandıklarını ve nasıl etkileşimde olduklarını düşünmemiz gerekmektedir. Bilim insanları nöronların varlığından bir yüzyıldan biraz fazla süredir haberdar olduğundan bu konudaki tartışmaların sadece sözel olarak ifade edilmesi anormal değildir.

Memeli türünün korteks-altı nöro-anotomisini öğrenen bir kişi tüm diğer memelilerin ilgili ana planını öğrenmiş olur. Sıçan beyni ile insan beyni arasında ciddi benzerlikler vardır. Bu tarz nöro-anatomik ve nöro-kimyasal türdeşlikler birçok araştırmacıyı insan davranışını yöneten genel ilkelerin diğer memeliler üzerinde yapılan araştırmaları, özellikle uyarılma, ilgi, duygular ve dürtüleri yöneten antik korteks-altı işletim sistemleri üzerinden anlaşılabileceği konusunda ikna etmiştir.

Beynin Zihinle İlişkisi
(yunuscengel.net’ten alınmıştır.)

4. Nöron Doktrini

Nöron Doktrini
(sinirbilim.org’dan alınmıştır.)

Bireysel nöronlar bilgi aktarımının temel birimleridir. Beyin işlevinin “nöron doktrini”ni kuran klasik teknik Golgi boyamasıydı. Bir İtalyan histolog olan Camillo Golgi 19. yüzyılın sonlarında nöronların dış yapılarının tamamını öne çıkaran gümüş nitrat boyama yöntemi geliştirdi. Bununla birlikte mikroskobik incelemede hatadan ötürü beynin bir “sinsityum” yani birbirine kesintisiz bağlı protoplazmik süreçler ağı olduğu şeklinde yanlış bir sonuca ulaştı. Golgi’nin histolojik tekniğini kullanarak nöronların kesintili bir şekilde bağlı olduğunu bunlarında sinapslarla iletişim kuran hücreler olduğunu kesin bir şekilde göstermek ise İspanyol nöro-anotomist Cajal’a kaldı. Cajal, ayrıca sinir kalıplarının oldukça ayrıntılı el yapımı çizimini yapmıştır. Ve bu çizimler nöro-anatomistler tarafından hala mükemmel olarak adlandırılır. Hatta birisi beyinde yeni bir altyapı keşfettiği zaman Cajal’ın orjinal eserini kontrol etmesi istenmektedir. Çünkü eğer o bu yapıyı tanımlamadıysa bu yapı yoktur. Beynin iç arazisinin kapılarını açan Cajal ve Golgi 1906’da birlikte “sinir sistemi üzerine yaptıkları çalışmaları için”[1] Nobel ödülünü almışlardır.

Temel beyin işlevleriyle ilgili o dönemde o kadar çok Nobel kazanıldı ki bu ödüller sıralansa zihnin temel kumaşını anlama macerasının özeti çıkarılabilir.

 

6. Beyindeki Kaos

Beyindeki Kaos
(beyinsizler.net’ten alınmıştır.)

Karmaşık süreçleri incelemek için genellikle daha basit yöntemler kullanarak konuyu basitleştirmek gerekir. Descartes’in bilginin peşinden koşmak isteyenler için dört kuralından biri şudur; “gerçeği aramaya başladığınızda düzenli bir şekilde düşünmek, en basit ve en kolay anlaşılır şeylerle başlamak, kademeli şekilde ve belirli derecelerle daha karmaşık bilgiye ulaşmak ve onlara öyle olmasalar bile sıralıymış gibi yaklaşmak.”[2]

Bazen çok daha karmaşık bir şeyle karşılaşılabilir. Böyle olduğu zaman en etkili çalışmalardan biri görünürde rastgele ve tahmin edilemez gibi gözüken sistemlerde düzenli ilerlemeleri gösteren matematiksel prosedürlerin geliştirmesi önemlidir. Kaos kuramı görünürde karmaşık gibi gözüken şeyleri çözmede başarılı olmuştur. Bu, bir başlangıç noktası yarattığı gibi küçük etkilerin büyük sonuçlara yol açabilmesini göz ardı etmemeyi sağlar. Görünürde rastgele olan kalıpların karmaşık fakat tekrarlayan bir sistem özellikleri tarafından yönlendirdiğini gösterebilir. Bu gibi yaklaşımlar beynin elektriksel etkinliklerinin dahil olduğu karmaşık sistemlerin analizini sağlar ve bu analiz giderek büyük öneme sahip olmaktadır.

Beyindeki kaotik fakat özenli durumu özetleyen Walter Freeman şöyle demiştir:

“Bazen kaos ve rastgelim arasındaki farkı trafiğin yoğun olduğu bir saatte istasyona akın eden yolcularla, korkmuş büyük bir kalabalığın davranışlarını karşılaştırarak açıklarım. Yolcuların etkinliği kaosu andırır, zira ten istasyonlarına aşina olmayan bir dış gözlemci insanların herhangi bir yöne sebepsiz ilerlediklerini düşünebilecekken, yüzeydeki karmaşıklığın ardında bir düzen vardır: Herkes belirli bir treni yakalamak için koşturmaktadır. Trafiğin akışı basit bir ray değişikliği anonsuyla hızlıca değiştirilebilir. Bunun tersine, kitle histerisi rastgeledir. Hiçbir anons büyük bir kalabalığı işbirliğine yönlendiremez.”[3]

Araştırmacılara göre EEG kayıtları beynin dışardan gelen uyaranları anlamlandırdıktan sonra yeni kaotik kalıplar içine girdiğini göstermiştir. Bazı bilim insanları beynin bu hareketliliğinin beynin çalışma prensibini yansıtabileceğini ifade etmiştir.

Freeman, beynin  farklı kısımlarındaki ortaklaşa etkileşimin yani beyindeki anlamlı iletişimin oluşması  -ki buna bilinçlilik diyebiliriz- dinamik konuşmalarla olduğunu söylemiştir. Bu fikirler beynin afektif bilinçliliği üzerine olan anlayışımızda büyük öneme sahiptir. Kaos kuramı ayrıca ses tonundaki değişim veya yüz ifadesindeki değişimle yani küçük çevresel olaylarla ruh halinin nasıl değiştiğini açıklayabilir.

 

6. Dopamin’in beynimize etkisi

(Anadolu Ajansı’ndan alınmıştır.

İnsanların arzu ve istekleri bitmez. Dolayısıyla bunu sadece tek bir beyin sistemine atfetmek yanlış olacaktır. Fakat yine de burada orta beyin çekirdeğinin aktivitesindeki dopaminin tahrip edilmesi ile tüm bu sistemler sekteye uğrar. Leonard L.’nin trajedisi de böyleydi. Erişkin biri olana dek dünya zevklerine tadamamıştı. Dopamin öncülü L-DOPA adlı ilaca kadar iyileşemedi. Bu ilaç parkinson hastalarının psikomotor sorunlarını azaltmaktaydı. Bu, bireylerde hareketleri başlatma yeteneğini ve gün içindeki zevkleri artırabilmektedir.  Dopamin olmadığı zaman isteklerimiz donmuş halde olurlar. Dopamin, sinapsları ayrıntılı mesajları iletmekten çok kapı bekçisi gibidir. Görevlerini gerçekleştiremedikleri zaman beyin potansiyelini gerçekleştiremez.

Dopamin çok fazla etkin olduğunda insan her şeyi yapabilecekmiş gibi hisseder. İnsanlar bunun daha etkin olması için birtakım kimyasallar kullanmaktadır. Kokain ve amfetamin bunlardan bazılarıdır. Dolayısıyla psikolojik olarak bağımlılık yaratır. Bu sinapslar aşırı etkin olduğundaysa tam olarak bilinmeyen sebeplerle şizofrenin ilk canlı fazında olduğu gibi ruhani yükselişler veya var olmayan felsefi görüşlere yönelmektedir. Şizofreni hastaları bile anlamayacağımız bir duygusal karmaşa içinde bitkin düşer. Jaak Panksepp buna beynin arama isteme sistemi demiştir.

 

7. Arama İsteme Sistemleri

İnsan çabalarının antik nöro-kimyasallar sonucu olduğunu düşünmek insanlar için zor olabilir. Bu görüş kendimizde ahlak ve ruh gören varlıklar olarak bizi rahatsız edecektir. İnsan umutları diğer hayvanların hayal gücünün ötesindeyse de kanıtlar, bize memelilerin içsel arzularının farede olduğu gibi insanda da aynı antik nöro-kimyasallar tarafından yönetildiğini göstermektedir. Bu kimyasallar bizimle birlikte yaşayan yaratıkların yola koyulmalarına, beklenmedik olaylara karşı tutumları için çevrelerini gezip yeni kaynaklar bulmalarına yol açmaktadır. Bu sistem bizim dünyayı algılamamızı sağlamakta ve çevre koşullarına uyum sağlamamızı sağlayan dürtüleri vermektedir. Bu sistemlerin aşırı etkinliği yani hayal gücümüzün aşırı etkin oluşu gerçekliğin sınırlarını aşmaktadır.

Eskiden kahinler, gaipten haber verenler, şamanlar olarak adlandırıyordu. Fakat şu an ciddi bir şekilde etkilenmiş olanlara şizofreni, mani hastasına da psikozun alt türlerinden biri deniliyor. Daha hafif durumlara ise sanatçıların ilhamları ve hatta bazıları deha olarak bile geçebiliyor.

Geleneksel anlayışa göre bütün davranışlar iştahla ve tüketimle ilgili olmak üzere ayrılmıştır. Bu ayrım hayatta kalmak için olmasının dışında arananlarla etkileşim kurma üzerine yapılanmıştır.  Birey bulduklarını yemeli, içmeli, sevdiklerini eve götürmelidir. Arama-isteme sistemi tüketmenin dışında tüm hayvanların sergilemesi gereken iştah etkinleşmesini kontrol ediyor görünmektedir.

 

Arama İsteme Sistemleri
(rehberlikservisi.net’ten alınmıştır.)

Kaynakça

Dipnotlar

[1] Jaak Panksepp, Afektif Nörobilim, Bayrampaşa/İstanbul, Melisa Maatbacılık, 2017, s. 127

[2] Jaak Panksepp, Afektif Nörobilim, Bayrampaşa/İstanbul, Melisa Maatbacılık, 2017, s. 164

[3] Jaak Panksepp, Afektif Nörobilim, Bayrampaşa/İstanbul, Melisa Maatbacılık, 2017, s. 180