Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
75
Kaynak: ABD Enerji Bakanlığı

75 Yıl Önce Başlayan Nükleer Çağ Nasıl Sona Erecek?

75 yıl önce, Amerikan nükleer silahları Hiroşima ve Nagasaki’yi harap etti. Bir insan için 75 yıl, yaşamının sonuna yaklaştığının sinyallerini verir. Ama nükleer çağ için bu yıldönümü, başlangıç, orta, ya da son evresinin hangisidir?

Nükleer çağın sona erebileceği iki dramatik yol vardır: Yok olma veya silahsızlanma. Eğer bir son, istenmeyen ve diğeri ulaşılamaz ise, liderler silahların kullanımlarını çok daha az olası hale getirerek ve kullanılmaları halinde yıkıcılıklarını azaltarak nükleer silahlarla yaşam olanaklarını artırmalıdırlar. Silahlı çatışma yasasına daha net bir bağlılık ve nükleer savaşın iklimsel etkilerinin daha iyi anlaşılması, her iki amaca da hizmet edecektir.

Yok olma durumu sadece muharip ülkelerin toplumlarını değil, diğer birçok ülkenin bağlı olduğu tarımsal üretkenliği ve ekonomik pazarları da harap eden cephaneliklerin yer aldığı bir savaşla ortaya çıkabilir. Bazı ülkeler ayakta kalabilir, bazıları da nükleer silahları ya da nükleer silah elde etme hırslarını koruyabilir. Ama çağları işaretlemeye gelirsek ilk nükleer çağın sona ereceğini söyleyebiliriz.

Nükleer silahsızlanma çok daha iyi bir olasılık. Bu nedenle Japonya ve diğer ülkelerdeki pek çok kişi bunu destekliyor ve 2017 Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı savunuyor. Ancak anlaşma, nükleer silahsızlanmanın zaman içinde nasıl tanımlanacağını, sağlanacağını, doğrulanacağını ve uygulanacağını ayrıntılı olarak açıklamıyor. Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa ve Çin’i nükleer silahlanma yarışını sona erdirmek ve nükleer silahsızlanmayı sağlamak için “etkili tedbirler konusunda müzakereleri iyi niyetle sürdürmeye” mecbur etse de, dokuz nükleer silahlı devlet bunu yapmadı. (Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı Küresel Güvenlik Araştırma Merkezi yakında Toby Dalton ve benim yapmış olduğum, bir silahsızlanma rejiminin çözmesi gereken ikilem haritaları monografisi yayınladı: “Thinking the Other Unthinkable: Disarmament in North Korea and Beyond.”)

Nükleer savaşın istenmemesi ve nükleer silahsızlanmanın nasıl gerçekleşeceği konusundaki belirsizlik, hala nükleer çağın ortasında olduğumuzu gösteriyor. Bu orta evre, nükleer caydırıcılığı, silahsızlanma çözümü ararken savaşları yok etmekten kaçınmanın yaşanabilir bir yolu olarak korumaya dayanıyor. Eğer caydırıcılık bir aksaklık olmadan devam edebilirse, nükleer çağ sonsuza dek sürebilir.

Ancak, nükleer caydırıcılık başarısız olabilir. Gerçekten de, başarısızlık riski, yani nükleer savaş, caydırıcılığı işe yarar kılan şeydir. Caydırıcılık önemli ölçüde daha az yıkıcı cephanelik ile muhafaza edilebilir olsaydı herkes daha güvenli olacaktı. Bu silahlara sahip olmayan (ya da bu ittifaklara katılmayan) ülkeler özellikle diğer hükümetlerin nükleer savaşlarının sonuçlarından kurtulmaya isteklidirler.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iki yıl önce bir görüşmede sorulan soruya verdiği yanıt, nükleer silahı olmayan devletlerin hissettiği hassasiyeti özetledi. Putin, Rusya’nın uyarı sistemlerinin nükleer silahlı füzelerle bir düşman saldırısı tespit etmesi halinde “karşılıklı” nükleer saldırı emri vereceğini söyledi. Putin, “Rusya’yı yok etme kararı varsa, o zaman yanıt verme hakkımız vardır.” dedi. “Evet, bu insanlık için küresel bir felaket olur ama ben, Rus vatandaşı ve Rus devletinin başkanı olarak sormak istiyorum, içinde Rusya yoksa dünya ne için vardır?”

Yenilenen silahlanma yarışında, Rusya ve ABD, ayrıca gitgide Çin, Hindistan ve Pakistan caydırıcılığın teorik mantığının ve askeri-endüstriyel kuruluşlarının çıkarları ne tür ve hangi hedeflerin “gerektiğini” akla yatkın hale getiriyor. Bu görüş çok kısıtlı. Paul Ramsey’in klasiği The Just War‘ın sözleriyle “nükleer silahların gerçek kullanımında akıl sağlığının üst sınırı” nedir diye sormuyor.

Caydırıcılığın ötesindeki iki husus bu sorunun cevaplandırılmasına yardımcı olabilir: Hangi hedeflerde patlatılan nükleer silahların hangi sayısı ve hangi türü, sadece “kazanan” savaşçı ülkenin değil, aynı zamanda muharip olmayan ülkelerin de yaşanılabilirliğini tehdit edecek çevresel ve iklimsel etkiler üretebilir mi? Ve nükleer savaşın hangi boyutu savaş hukukunu (uluslararası insancıl hukuk olarak da bilinir) açıkça ihlal edecek?

Nükleer savaşın potansiyel iklimsel etkilerini değerlendirecek veri ve modeller, “nükleer kış” olasılığının ilk kez 1980’lerde ortaya çıkmasından bu yana büyük ölçüde gelişme göstermiştir. ABD, Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın (en azından) potansiyel bir nükleer savaş için planlamalarını, çeşitli senaryoların olası iklim etkilerini inceleyerek yeni çalışmalar yürütmenin zamanı gelmiştir. Bu tür çalışmaların gizliliği kaldırılmış versiyonları uluslararası uzmanların analiz edebilmesi ve tartışması için sunulmalıdır.

Eğer saygın bilimsel tartışmalar tarımsal felaket riskinin az olduğunu gösteriyorsa, nükleer silahlı devletlerin bu senaryoları üretebilecek silah ve politikaları korumak için daha güçlü bir temeli olacaktır. (Silahsızlanma için diğer argümanlar hala geçerli sayılabilir.) Tam tersine, açık bir şekilde tartışılan bilimsel çalışmalar sadece muharip ülkeler için değil, başkaları için de felaket olacak senaryoları tanımlıyorsa, o zaman bu tür zararlara yol açabilecek cephanelikleri ve savaş planlarını korumak daha zor olacaktır.

Benzer şekilde, nükleer silahların kullanımının savaş hukukuyla ne biçimde ve nasıl uyum içinde olabileceğini açıklığa kavuşturmanın zamanı geldi. ABD’deki yetkililer on yıllardır bu silahların “kendi başına nüfusa” yönelik olmadığını veya operasyonların şehirleri “uygulanabilir derecede” kurtaracağını beyan etti. Hedefleme konusundaki bulanık açıklamalar, savaş hukukuna karşı önemli ve takdire şayan bir sadakati temsil eder. Yine de, ABD ve diğer devletlerin savaş planları, yasallığı zor kılacak bir şekilde, yüzlerce silahı hedef şehirlerde patlatmaya yönelik yapıldı.

Trump yönetiminin 2018 Nükleer Duruş İncelemesi (Obama yönetiminin de daha önce yaptığı gibi) Amerika’nın “herhangi bir nükleer operasyonun başlatılması ve yürütülmesinde savaş hukukuna uyma” taahhüdünü doğruluyor. Ancak bu, bunun nasıl yapılacağını açıklamaz. Birleşik Krallık’ın tutumu da benzer, diğer yedi nükleer silahlı devlet ise daha da az bir açık sözlülük durumunda.

Nükleer silahlı devletler sorumlu idareciler oldukları ve bu silahları sadece meşru savunma amaçları için korudukları konusunda ısrar ediyorlarsa, olası nükleer operasyonların yürütülmesinde savaş hukukuna ne biçimde ve nasıl uymayı planladıklarını açıklamaları gerekir. Patlayıcı verimlerinin, silah sayısındaki farklılıkların ve hedeflerinin, nükleer silah kullanımında savaş hukukuyla uyum içinde olma olasılığını nasıl artırabileceğini ya da azaltabileceğini anlatmalıdırlar.

Cephanelikler ve savaş hukuku ile uyumlu politikalar daha güvenilir olur. Bu nedenle daha etkili bir caydırıcılık sağlayacaktır. Politikalarının neden ve nasıl yasal olacağını açıkça ifade eden bir devlet muhtemelen daha az caydırıcı olacaktır. Bu ilave güvenilirlik, muhaliflerin nükleer değişimlere kadar ve nükleer değişimler sırasında gerilim yaratacak kararları uygulayıp uygulamaması konusunda etkileyebilir.

Japonya hükümeti ve onu savunan ya da potansiyel olarak tehdit eden hükümetler, nükleer caydırıcılık olmadan yaşamaya hazır değil. Caydırıcılık mantığına çevresel ve hukuki hususları ekleyerek, başarısızlığının korkunç sonuçlarını büyük ölçüde azaltabilirler. Mevcut cephanelikler ile gerçekleşecek bir nükleer savaşta, Hiroşima ve Nagasaki’de çekilen acılar kıyas olarak hafif kılacak durumdadır.

Yazar: George Perkovich

Kaynak: War On the Rocks