Size daha iyi hizmet verebilmek adına sitemizde çerezler bulundurmaktayız. Gizlilik Politikamızı öğrenmek için tıklayınız. Ayrıca kişisel verilerin koruması kanunu kapsamında TESAD ile iletişime geçen her birey, iletişim verilerinin paylaşılmasını ve ilgili TESAD birimlerince kullanılmasını kabul beyan ve taahhüt eder.
(imdb.com'dan alınmıştır.)

21. Yüzyıl Öncesi 21 Film – 2

Blade Runner – 1982

Ridley Scott’ın yönettiği, başrolünde Harrison Ford’un olduğu, Philip K. Dick’in yazdığı “Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” romanından beyaz perdeye uyarlanmış, siber punk ve polisiye temasının çok güzel bir örneğini gördüğümüz kült bilim-kurgu filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Film 2019 yılında Los Angeles’ta geçiyor. Eldon Tyrell isimli bir adamın kurduğu Tyrell şirketi, köle olarak çalışmaları için insana insandan daha çok benzediğini söyledikleri “replicantlar” üretirler. Replicantların yaşam süreleri dört senedir. Uzak gezegenlerde köle olarak çalıştırılan bu kopya insanlar isyan çıkartırlar. İsyan sonunda ise Dünya’ya 4 adet replicant gelir ve kimliklerini saklayarak insan gibi yaşamaya çalışırlar. Bu sorun çıkartan replicantlar ile ilgilenmek için “Blade Runner” adlı güvenlik biriminden Holden Deckard görevlendirilir. Deckard onların izini sürerken, replicantlar da bir insan gibi düşünmeyi ve yaşamayı öğrenerek yaşam sürelerini arttırmaya çalışmaktadırlar.

Filmin konusu, geçtiği dönem sayesinde fazlasıyla ilgi çekici olsa da bu basit işleyişin arkasında çoğu bilim-kurgu izleyicisinin tahmin edebileceği gibi önemli mesajlar var. Öncelikle film bize insan olmanın gerçekten ne demek olduğunu sorgulatıyor. Kopya insanların diğer insanlara benzemek için onların yapabildiği gibi düşünmeye ve anı biriktirmeye çalışıyorlar. Filmin bize yönelttiği soru da tam olarak burada yatıyor: “İnsan olmak için bunlar yeterli mi?”

Apocalypse Now – 1979

Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness” adlı romanından uyarlanan, yönetmenliğini Ford Copolla’nın yaptığı, Başrollerinde Martin Sheen ve Marlon Brando’nun yer aldığı, kadrosunda Laurance Fishburne, Harrison Ford ve Robert Duvall gibi isimlerin yer aldığı savaş temalı film.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Amerika ile Vietnam savaşmaktadır. Uzun süredir savaş içerisinde olan Yüzbaşı Willard, 1 haftalık dinlenmesinin ardından askerlerle birlikte otelden ayrılır. Gittikleri yerde Willard’a gizli bir görev verilir. Görevin içeriği ise savaş zamanında askerlikte giderek yükselen ve ünlenen fakat bir süre sonra otoriteye karşı gelip Kamboçya’da kendi kolonisini kuran ve kendi inandığı değerlerle savaştığı için iki tarafın da korktuğu Albay Kurtz’ü bulup yok etmesidir. Willard ilk başta görevin çok da tehlikeli olmadığını düşünse de diğer askerlerin gözündeki korkudan görevin ciddiyetini fark eder.

Filmin ilerleyen bölümlerinde Willard’ın düşünce yapısındaki değişime şahitlik ediyoruz. Kurtz’ün yaşadığı bu değişimin sebebini ararken dolaylı olarak sisteme yönelttiği sorular, kendisinin sistem içerisindeki yerini sorgulamaya başlaması ile Willard çok farklı bir karaktere bürünüyor. Daha fazla detay vermemin filmin sürprizini bozacağını düşündüğüm için burada noktalıyorum ama sonrasında göreceğiniz şeyler çok da tahmin edebileceğiniz şeyler değil.

Filmin çekimleri ile ilgili ise çok ayrı bir durum mevcut. Filmin çekimlerinin 6 hafta olması planlanırken 16 ay sürmesi, montaj süresinin filmin çıkış tarihini daha da ileri çekmesi, film sırasında bölgede bulunan Amerikan ordusunun tatil yapması yüzünden set ekibinin anlamsız davranışları ve çekimdeki diğer zorlukları burada size anlatarak bölümü uzatmak istemiyorum fakat kesinlikle bir göz atmanızı tavsiye ederim.

A Fisftul Of Dollars – 1964

Yönetmenlik koltuğunda Sergio Leone’nin oturduğu, başrolünde ise o zamanlarda daha tanınmayan Clint Eastwood var. Sinemaya yeni bir soluk getiren spagetti western tarzı film, ünlü “Dolar” üçlemesinin ilk ayağı.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Adını bilmediğimiz kovboyumuz bir gün San Miguel adlı kasabaya geliyor. Çoğu kasabada olduğu gibi burada da yabancılar sevilmiyor ve kovboyumuz sıcak karşılanmıyor. Kısa bir süre sonra kasabada Rojo ve Baxter ailelerinin azılı bir çatışma içerisinde olduğunu öğreniyor ve bu iki aileyi de alt etmeye karar veriyor. Kovboyumuz kendisine direkt olarak düşman edinmek yerine ikili oynayarak zamanla ikisini de ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Filmin türüne spagetti denilmesinin sebebi ise çoğunlukla İtalyan yönetmenler tarafından çekilen filmler olmasıymış. Genelde bu tarz filmlerin bütçeleri düşük ve karakterleri de az oluyormuş. Bu film de aynı sorunlardan mustarip olsa da ortaya çıkan sonuç muhteşem. Çekim teknikleri ile ne kadar az karakter olsa da filmin merkezine karakterleri yerleştirmeyi başarmışlar.

Bu filmin ve ileride çekilecek olan devam filmlerinin ortak noktası ise kovboyun adını hiçbir zaman bilemiyor oluşumuz. Karaktere bir ad vermeyerek bir anti-kahraman yaratılmış ve bir kovboyda olabilecek bütün vasıflar yerleştirilmiştir.

Leone ve Eastwood’un yeteneklerinin doruklara ulaştığı film, izlemeyenler için listelerinde kendisine yer bulmayı kesinlikle hak ediyor.

Citizen Kane – 1941

Orson Wells’in yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı, dünyanın en ünlü yönetmenlerinin bile en iyi film dedikleri kült bir drama.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Çok ünlü bir iş adamı olan Kane’nin ölümünden önce söylediği “Rosebud” kelimesi herkeste merak uyandırmış, bu sırrı açığa çıkarmak isteyen bir muhabir ise Kane’nin hayat hikayesini öğrenmek için yollara düşmüştür. Charles Foster Kane, küçük bir pansiyon işleten bir ailenin oğludur. Uzun zamandır borcunu ödeyemeyen müşterilerden birisi, borcuna karşılık bir maden işletmesini verir. Ailesi de bu işletmeyi ve eğitiminin karşılanması için Kane’yi bankaya teslim eder. Kane karda kızağıyla oynarken ayrılmak zorunda kalır ve bir daha ailesini göremez. Bir süre sonra bankaya teslim edilen işletme çok para getirir ve hikâye de buradan sonra başlar.

Filmin en iyi olarak gösterilmesinin sebebi ise sinemada herkesin ilk defa gördüğü teknikler kullanması. 25 yaşındaki Orson Wells’in sinemadaki ilk deneyiminde filmin her şeyi olması ve benzersiz teknikler getirmesi insanı hayrete düşürüyor. Kendisinden önce çekilen filmlerde ışıklandırmalar tavandan kullanılıyordu. Böylelikle film içerisinde seyirciler hiçbir zaman mekandaki tavanı görmüyorlardı. Fakat Wells bir yenilik getirerek yan ışıklar kullandı ve bütün ambiyansı filme dahil etti. Bu teknik sahnenin çekildiği mekânın en iyi şekilde ekrana yansımasını ve seyircinin kavramasını sağlıyordu. Filmde ayrıca otorite sahibi insanların seyirci üzerinde güç sahibi olduğu hissini uyandırması için alçak çekim tekniğini ilk defa kullanmışlar. Kane’nin kürsüde konuşma yaptığı sahnede alçak çekim kullanılıyor ve orada seyirci bu adamın aslında çok güçlü birisi olduğunu anlıyor ve filmin geri kalanında bu düşünceyle izlemeye devam ediyor. Bu tekniğin ilk defa kullanılmasının bir sebebi de az önce bahsettiğim ışıklandırmanın tavandan tercih edilmesi. Wells, bir yeniliğin önünü açmak için başka bir yenilik yapıyor kısaca. Filmi izlerken fark edeceğiniz bir sürü benzersiz çekim tekniği var.

Senaryonun işleyişi ise ayrı bir heyecan veriyor. Filmdeki muhabirimiz Jerry Thompson, Kane’nin arkadaşları ve tanıdıklarıyla teker teker röportaj yapıyor ve her birinin ağzından Kane ile alakalı farklı bilgiler ediniyoruz. Hayatının farklı dönemleriyle ilgili verilen bilgiler ve Kane’nin zamanla yaşadığı değişimler farklı ağızlardan anlatılınca daha da merak uyandırıcı hale geliyor. Filmin sonunda ise “Rosebud” kelimesinin anlamı açığa çıkarılmaya çalışılıyor.

Psycho – 1960

Joseph Stefano tarafından yazılan, Alfred Hitcock tarafından yönetmenliği yapılan, kadrosuna Anthony Perkins, Janet Leigh, Vera Miles gibi isimlerin yer aldığı korku-gerilim filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Marion Crane ve Samuel evlenmek isteyen iki genç sevgilidir. Ucuz otel odalarında buluşup görüşmekten sıkılan çiftin aralarında bir evlilik konuşması geçer. Samuel evlenmeyi çok istediğini fakat babasının çok fazla borcu ve eski eşine ödemesi gereken bir nafaka olduğunu ve eğer evlenirlerse fakirlikten geçinemeyeceklerini söyler. Marion bir emlak ofisinde çalışmaktadır. Ofise geldiğinde kızının düğünü için ev alan zengin bir adam olan Tom Cassidy ile tanışır. Cassidy, Marion’a patronuna vermesi gereken 40.000 doları emanet eder. Marion ise hayalleri için ihtiyacı olan miktarın bu olduğunu farkeder ve parayı çalar. Çaldıktan sonra çeşitli zorluklarla karşılaşan Marion’un saklanmak için seçtiği ilk durak Bates Moteli’dir ve burada motelin sahibi Norman Bates ile tanışacak ve hikâye de asıl bundan sonra başlayacaktır.

Filmi izlerken ufacık detayların bile film için çok büyük bir önem teşkil ettiğini belirtmek istiyorum. İzleyicinin gözüne sokulan detaylar bile aslında çok önemli şeyler belirtiyor ve senaryonun anlaşılmasında büyük rol oynuyor. Psikolojik anlamda açıklanmaya çalışılan karakterlerin her hareketi filmin devamı için bize ufak ipuçları veriyor ve eğer yeterince kavrayamazsak filmin sonu her ne kadar basit gözükse de bütün bunların neden olduğunu en net şekilde anlamak için bunları kaçırmamamız gerekiyor.

Norman Bates karakteri bana göre muazzam oynanmış ve işlenmiş bir karakter. Kendi isteğiyle veya değil, yaşadığı olayların psikolojik ağırlığı altında ezilmiş, ahlaki olarak kendisini yönlendirmeye çalışan ama bir yandan da diğer yanını reddederek farklı şekilde hareket eden müthiş bir karakter. Detayları iyice kavradığınızda bana hak verebilirsiniz.

Seven Samurai – 1954

Yönetmenliğini Akira Kurosawa’nın yaptığı, epik bir Japon filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

16.yy. Japonyası’nda çiftçiler ile haydutlar arasında büyük bir çatışma vardır. Köylere düzenli olarak saldırıyorlar ve köylülerin ellerinde ne var ne yok yağmalayıp gidiyorlardı. Köy halkının artık canına tak eden bu duruma bir çare bulmak için toplanırlar. Aralarından birisi bu durumun onların kaderi olduğunu, köylülerin sadece acı çekmek için yaşadığını söyler. Buna karşı gelen köyün yaşlısı, halkına günlük yemek karşılığında onlar için savaşacak Roninler yani efendisiz samuray bulmalarını söyler. Halk ilk başta bu öneriye sıcak bakmazlar çünkü haydutlardan korktukları kadar samuraylardan da korkuyorlardır. Ama başka çarelerinin olmadığını söyleyen yaşlı, halkı ikna eder ve arayış başlar. 4 adet samurayın yeterli olacağını söyleyen köyün yaşlısı karşısında 7 adet samuray bulur. Fakat köy halkı onları karşılamak için evlerinden dışarı adım dahi atmazlar. Haydutların yakında geleceği haberini alan köylüler etekleri tutuşmuş vaziyette samuraylara sarılırlar. Samuraylar halkı zamanla eğitmeye başlar ve haydutlarla savaşmak için gün sayarlar.

Filmde köylüler ve samuraylar arasındaki statü farkına büyük bir vurgu yapılıyor. Onlardan korksalar da zorunda kalmadıkça yardım için yalvarmayan köylüler, samuraylara karşı kötü düşüncelere sahipler. Savaş sonrasındaki sahnede ise bu vurguyu daha net anlıyorsunuz. Savaş sonrasında ister kazanmış ister kaybetmiş olsunlar, samuraylar her türlü kaybedeceklerini bildikleri bir yola giriyorlar.

Goodfellas – 1990

Kadrosunda Joe Pesci, Robert De Niro ve Ray Liotta’nın bulunduğu, suç dünyasının derinliklerini anlatan bir Martin Scorsese filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Henry Hill, küçüklükten beri mafyalara imrenmektedir. Senelerce çalışıp emekli olduktan sonra da bir koltukta oturup ölmeyi bekleyen bir hayatın ona çok saçma geldiğini, ufak tefek yasadışı işlerle daha fazla para kazanabileceğini ve bunun daha heyecanlı olduğunu düşünen Henry, genç yaşta mafyaya dahil olur. Zaman içerisinde grup içinde tanınmaya ve sevilmeye başlar. Burada tanıştığı Tommy DeVito ve Jimmy Conway ile sıkı bir dostluk kurmaya başlar ve zaman içerisinde daha iyi konumlara gelir. Gün geçtikçe büyüdükleri için artık daha büyük işler yapmak isterler fakat bu kadar büyüme kabına fazla geldiğinden olsa gerek çatlaklar oluşmaya başlar ve çeşitli entrikalar döner. Hayal ettikleri hayatı yaşamak tahmin ettiklerinden daha da zor olacaktır.

Filmin hikayesi gerçek bir olaydan alınmış ve bu dünyayı en iyi bilen ve fazlasıyla hâkim olan Martin Scorsese tarafından tereddüt etmeden projeye başlanmış. İyi ki de böyle bir seçim yapmış çünkü birçok kesim bunun onun en iyi filmi olduğunu düşünüyor.

Hikâyenin işleyişi hayatın evreleri gibi ilerliyor. Mafya içerisinde yeni yetme olan bir çocuğun ergenlik yetişkinlik ve yaşlılık dönemleri gibi iniş ve çıkışları var. Diyaloglarla karakterler arasında sıkı bir bağ kurulması sağlanmış ve seyirciye hikayedeki gelişmeler genel olarak diyaloglarla aktarılmış. Bu sayede kendinizi sanki olaylara direkt 1. kişi olarak şahitlik ediyormuş gibi hissediyor ve her anın heyecanına ortak oluyorsunuz.

Diyalogların etkileyiciliği dışında böyle bir kadrodan yine muazzam oyunculuk performansları gördüğümüzü söylememe gerek yok sanıyorum. De Niro’nun diğer filmlerindeki klasik karizmatik tavırlı karakteri, Joe Pesci’nin otorite sahibi bir insanda olması gereken her şeyi bize yansıtması ve Henry Hill’in benim beklemediğim kadar kaliteli oyunculuğu filmi 10 kat daha kaliteli kılıyor. Zaten bu başarılı performanslardan birisi Joe Pesci’nin “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı” kazanmasıyla taçlandırılmış oluyor.

Escape From Alcatraz – 1979

Don Siegel’in yönetmenliğini yaptığı, Clint Eastwood’un başrolünde olduğu gerçeğe dayanan bir hapishaneden kaçış hikayesi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Frank Morris, yüksek güvenliğiyle ve kaçış ihtimalinin sıfır olmasıyla ünlü bir hapishane olan, bir adanın ortasında yer alan Alcatraz’a gönderilir. Daha önce yer aldığı hapishaneden kaçmayı başarmış fakat yakalanarak buranın yolunu tutan Morris, burada kendine birkaç tane dost edinir. Dostlarından birisi olan Doc’ın elindeki tek şeyi olan resim ayrıcalığı alınınca Morris, Charley Butts ve birkaç dostu ile hapishaneden kaçmaya kesin olarak karar verirler ve bir plan yaparlar. Hapishane gardiyanları ve diğer mahkumlar her ne kadar buradan kaçışın imkânsız olduğunu söyleseler de çoğunun bilmediği şey Morris’in üstün zekalı olduğudur.

Film genel itibariyle klasik kaçış temalı filmlerden birisi fakat karakterlerimizin çoğu hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Bir hikâye eklemek yerine direkt olayı anlatmayı tercih etmişler ve kendine çeken diyaloglarla da bu olayı süslemişler. Oyunculuklar için çok iyi olduğunu söyleyemem ama oyunculukların ön planda olması gereken bir film olmadığını da belirtmek isterim. Morris’in zekasına hayran kalmamak ise imkânsız. Yaptığı en basit şeylerden birisi kendi hücresinde kibrit ve 10 cent ile kaynak yaparak kendine bir kazı aleti edinmesi.

Fargo – 1996

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Coen Kardeşler’in yaptığı, başrollerinde Steve Buscemi, William H. Macy, Frances McDormand’ın olduğu suç ve gerilim temalı kara mizah filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Jerry Lundegaard, kayınpederinin çok zengin olmasının altında ezilmiş hisseden, araba satıcılığı yapan ve hayattan zevk almayan bir adam. Bir gün bu mutsuz hayattan kurtulmak için plan yapar. Jerry birkaç fidyeci ile görüşecek, kendi karısını kaçırtacak ve kayınpederinden 1 milyon dolarlık bir fidye alıp bir kısmını fidyecilere verdikten sonra kendi hayatını tekrardan kuracaktır. Plan her ne kadar kusursuz gözükse de hayatta her şeyin olabildiği gerçeğini işin içine katınca o kusursuz görüntü bir anda yerini talihsizlikler silsilesine bırakıyor. Fidyecilerin, Jerry’nin eşini kaçırdıktan sonra yol üzerinde bir polis tarafından çevrilmeleri bütün her şeyi mahvedecek ve ardından gelecek diğer “felaketlerin” yolunu açacak.

Filmin kadrosunda çok güçlü isimlerin olması oyunculukların ne kadar iyi olabileceği konusunda bize ipucu veriyor. Filmde kullanılan garip bir aksan zaman zaman diyaloglarda bizi güldürse de filmin geneli itibariyle geriliyoruz. Kara mizahın en net örneklerinde biri olabilecek filmin gidişatı hiçbir zaman yavaşlamıyor. Aksiyon ve gerilimin genelde üst noktalarda olduğu filmin ilgi çekici bir yanı ise gerçek bir olaydan esinlenilmesi.

Frances McDormand’ın filmdeki polis rolüyle “En iyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı” kazanmasıyla film, listenizde yer almak için daha da cazip hale geliyor.

Once Upon A Time In America – 1984

Sergio Leone’nin “Leone” üçlemesinin ve kendisinin son filmi. Filmin başrolünde ise Robert De Niro var.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

David Aaronson “Noodles” ve arkadaşları Max, Patsy, Cockeye ve Fat, New York’ta yaşayan ve bir çete kurma hayaliyle yanıp tutuşan bir grup Yahudi genç. Gruba sonradan dahil olan Max ile Noodles kendi yöntemlerini geliştirerek para kazanmaya çalışırlar. Bir süre sonra çeşitli sebeplerden dolayı yolları ayrılmak zorunda kalan grup, yıllar sonra tekrardan bir araya gelirler ve yıllardır hayalini kurdukları şeyleri yapmak için ortam hazırlarlar. Çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemlerini ele alan film genel olarak Noodles’ın çevresinde gelişiyor.

Filmde ahlak kavramı tamamen kaldırılmış, küfür ve argo serbestçe kullanılıyor. Çoğunuza rahatsız edici gelebilir fakat filmin müthiş bir dramaya sahip olduğunu söylemem gerekiyor. Filmi izlerken çoğu sahnelerde duygulanmamak elde değil. Filmin en çok beğendiğim yanlarından birisi de zaman geçişleri. Filmin müthiş müzikleriyle beraber tam yerinde kullanılan geçiş sahneleri benim gibi çoğu seyirciyi büyülemiş olsa gerek ki en çok konuşulan sahnelerin başında geliyorlar. Robert De Niro söz konusu olduğunda oyunculuktan bahsetmeye gerek kaldığını sanmıyorum. Müthiş performanslar, müthiş atmosferler ve müthiş bir senaryo.

Filmin senaryosunda bizzat yer alan Sergio Leone, The Godfather filminin çekilmesi için gelen teklifi reddedip bu filme zaman ayırmayı seçmiş. Filmin senaryosu ise 10 sene içerisinde yazılmış.

Şimdilerde başyapıt olarak bahsedilen film, 3 saat 40 dakika olarak sinemada gösterime girmiş fakat Amerika’da seyircilerin bu kadar uzun film seyretmek istemeyeceklerini düşünen yapımcılar Sergio Leone’yi filmi kısaltmak konusunda ikna etmişler. 2 saat civarı olarak gösterime giren film Amerikalı yorumcular tarafından yerden yere vurulmuş ve yılın en kötü filmi olarak gösterilmiş. Zıt bir şekilde normal uzunluğunda seyirciye sunulan Avrupa’da ise yorumcuların yılın filmi ve bir başyapıt olarak bahsetmeleri Sergio Leone’nin büyük bir hata yaptığını fark etmesini sağlamış ve Amerika’da normal uzunluğunda tekrardan vizyona sokması konusunda anlaşmaya varmışlar.

Filmin süresi çoğu filme göre uzun olsa da eğer bir kere büyüsüne kapılırsanız bitene kadar başından kalkamıyorsunuz.

Groundhog Day – 1993

Yönetmenliğini Harold Ramis’in yaptığı, başrollerinde Bill Murray ve Andie McDowell’ın olduğu çok güzel bir komedi filmi.

(imdb.com’dan alınmıştır.)

Phil Connors, ekranlardaki samimi tavırlarıyla tanınan ve sevecenliğiyle ünlenmiş ama kameralar kapandığında aslında kibirli biri olan hava durumu spikeri. İş arkadaşları Rita ve Larry ile Groundhog Day adlı etkinliğin haberleştirilmesi için yola çıkarlar. Kırsal alandan ve köylerden hiç de hazzetmeyen Phil, buradaki insanlara adeta iğrenerek bakar ve işinin bir an önce bitmesi için dua eder. Ertesi gün çıkan kar fırtınası yüzünden kasabada mahsur kalan Phil ve arkadaşları için beklemekten başka çare kalmamış ve bir an önce yarının gelmesini sabırsızlıkla beklerler. 2 Şubat sabahına uyandığında hala oradadırlar ve gün bunun dışında gayet normaldir. Fakat bir sonraki günün de 2 Şubat olduğunu fark ettiğinde bir gariplik olduğunu anlar. İlk başlarda tekrardan aynı güne uyanacağını bildiği için hayatında yapmadığı bütün her şeyi yapmaya başlayıp bütün kasabayı peşine taksa da bir süre sonra bunun bir anlamı olmadığını, gün bitince tekrardan kendisi ile baş başa kalacağını anlar ve intiharın eşiğine gelir. Bu anlamsız hayatta farklı biri olması gerektiğini düşünen Phil, önceden tiksinerek baktığı kasabalıları yakından tanımaya çalışır ve o günden sonra da Phil farklı bir insan olmaya başlar.

Senaryosunun özgünlüğü ve işleyişini çok beğendiğim bir film. Bill Murray’in güzel oyunculuğuyla da birleşince hem çok gülüyorsunuz hem de karakterin psikolojik değişimine şahitlik ettikçe siz de kendinizi bir düşünme evresinde buluyorsunuz. Bir insanın olgunlaşma ve daha iyi bir insan olma yolundaki adımlarına şahitlik ettikçe film size sadece bir komediden ibaret olmadığını, altında yatan büyük bir mesaj olduğunu söylüyor.

Bir günü tekrar tekrar yaşamak ya sanıldığı kadar anlamsız değil de çok büyük bir lütufsa?

Listenin ilk serisi için tıklayınız.